Gerek doğruca insan ve hayvan sırtında, gerekse çeşitli kara ve deniz araçlarıyla münakalede, dökülebilir veya perakende küçük emtianın içine konduğu kaplardan özellikle kentlerde kullanılan deri çantaları (Grekçe tsanta = büyükçe para torbası) bir kenara bırakacak olursak ağaç kabuğu, kamış, saz, hasır otu ve mümasili malzemeden (öğüm) mamûl kaplar çoğunluğu temsil eder. Bunlar çeşitli boyda sepetler olup cins ve boylarına göre altmıştan fazla ad taşırlar. Bunlardan bağbasan, dallardan; gıdık, fındık çubuklarından; kolluca, kamış veya söğüt dalından; hodafa, kumbul, kabuklu dallardan; zambık, “berdi” denilen sazdan; zambak, “kındıra” denilen ottan torba şeklinde örülü olanlarıdır. Resim 9’da öndeki merkebe yüklü olanlarla Resim 37’dekiler, büyükleri, hek, keletir, zıgı adıyla anılırlar. Saman sepetine de (Resim 60), pahnı denir (Brs).
Bu hek’e, scirpea veya sirpea adıyla Romalılarda da rastlamaktayız: Plaustrum’un gövdesini teşkil eden ve örülmüş saz (scirpis) (Modern Latincede sirpe (sirpia), sepet; sirpeus (scirpeus) da “sazdan” anlamına gelmektedir) veya hasır otundan müteşekkil bu sepet, tarım işlerinde kullanılmış. Bunlardan meselâ gübre taşımaya mahsus olanı scirpea stercorana adı ile bilinmiş.
Küçük sepetlerden ıglık, karnal, kofa (kova?), höyün sayılabilir.
“Sepet” kelimesinin kendisini hayli gerilerde bulabilmekteyiz: Asur dilinde sippatu ile İbranîce sûph, sazı, kamış, papirüs karşılığında olan Arapça sebezed ve Farsça seved de sepet demektir[1].
Sepetçilik zanaatı beşerin en eski endüstrilerinden biri oluyor. Bunun örme şekillerinden biri olan “girift örgü – geçme kaytan örgü (interlaced”, tamamen elle meydana getirilip dokumanın atasıdır.) Diğer bir tip olan “helezon örgü (spiral)”, önceleri bir kemikten ibaret olan bir zımbanın kullanımını gerektirip meydana çıkışı, “dikiş”in keşfi ile hem zamandır.
Sepetçiliğe sadece, ilkel halatlar elde etmek için nebatî unsurların burulması ve birbirlerine geçirilmesi tekniği takaddüm etmiştir. Sepetçilik için gerekli öğeler her yerde el altında bulunduğundan bunun, çömlekçilik ve özellikle dokumacılıktan çok daha eski bir teknik olduğu a priori (önsel olarak) ifade edilebilir. Öbür yandan “çitvari” sepet örgü, çevre çitleri, şişirme bentleri, destek perdeleri ve saire imali için kullanılan şekilleri arasında hissedilmez bir geçiş mevcuttur.
Sepetçilik her şeyden önce bir kadın işidir; ancak uygar toplumlarda, daha çok bir erkek faaliyeti gibi belirir. Bazı zümrelerin (Avrupa’da) münhasıran sepetçilikle iştigal etmesi halinde erkekler kaba parçaları, kadınlar da ince parçaları imal ederler[2].
Montandon’dan aktardığımız şekiller (Resim 89 – 91) kısa izahla anlaşılacak kadar açıktır. Esas itibarıyla örgüler çapraz ve örme, sarılmış – dolanmış, gaytan burmalı ve çitvari; ve nihayet helezonî şekilleri haiz olup bunların tali türlerinin ayrıntılarına girmedik.
Bu sepetçilik tiplerinden hiçbiri dünyanın belirli bir bölgesine münhasır olmamakla birlikte buralarda bazı tiplerin çoğunluğundan söz edilebilir. Örneğin Hindistan’da başlıca çapraz ve çitvari tip hâkimdir. Avrupa’da günlük hayatta en çok bu sonuncu tipe rastlanıyor. Asya bozkırlarında ise sepetçilik pek görülmüyor[3]. Anadolu veya onun belirli mıntıkalarında hangi tiplerin revaçta olduğunun etüdünün etnografya bakımından önemini belirtmek yerinde olur. Esasen biz yukarıdaki ayrıntıları ve resimleri, yeni araştırıcılara bir ilk malzeme sağlama amacıyla derç ettik.
Konuyu ünlü “Karamürsel sepeti” ile kapatacağız.
“Ufak tefek gördün de Karamürsel sepeti mi sandın?” esprisiyle günümüze kadar gelen Karamürsel sepetleri, hammaddesi olan kestane ağacının bölgede giderek azalması ve düşük kazanç sağlaması nedeniyle artık yapılmıyor. Kestane ağacının budaksız taze çubuğundan örülen, kendine özgü yapısıyla kullanışlı bir taşıma aracı olan Karamürsel sepetleri, ağaçtan toplanan yaş meyveyi zedelemeden taşıma özelliğiyle üreticiler tarafından tercih ediliyordu.
Meyve üreticileri, bilinen tarihçesiyle yüz yılı aşkın bir geçmişe sahip olan Karamürsel sepetini Pazarköy mevkiinde Hasan ve İsmail Sümertaş adlı iki ustanın yaptığını belirtiyorlar. Meyve üreticileri, orijinal boyutlarına göre, taban genişliği 10-15, ağız genişliği 40-45, boy ise 60-65 cm olan Karamürsel sepetlerinin yeniden hayata döndürülmesini istiyorlar (Resim 92).
Araştırmacı yazar Erdoğan Özdemir’in “Dünden bugüne Karamürsel” adlı eserine göre mezkûr sepet, Sultan Abdülaziz zamanında ünlenmiş. Sultan bir gezi için Hereke’deki köşküne gelmiş. Bunu duyan Karamürsel eşrafı kendisine bir hediye sunmaya karar verir. Hediye olarak kiraz seçilir. Değişik, sade bir hediyeyi karşısında gören Sultan, biraz küçümseyerek sepeti süzer. Huzura bir gümüş tepsi getirilir. Kirazlar bu tepsiye boşaltılır. Ama tepsi hepsini almayıp meyveler taşınca Abdülaziz, hayretle “sepeti ufak tefek gördük. Ama içindekini tepsiye sığdıramadık” der… (Hürriyet, 24.09.1993).
***
Sepetlerden sonra “maliyet”i daha yüksek olan dokunmuş veya örülmüş kumaşlardan meydana gelen kaplar gelir. Bunlar dahi arabalar üzerine gerilmek suretiyle teşkil edilenler, üç kenarından birbirine dikilmiş paralel kenarlı kumaşlardan hasıl olan çuvallar ve heybeler olmak üzere üç ana tipe ayrılır. Bunlardan ilk tipin teşkili için dört sırık dikilir, bunlar üstten birbirlerine yine sırıklarla bağlanır, kumaş bu çerçeveye gerilir. Çoğu zaman yün veya kıldan örülü bu kumaş dar olup dikilerek eklenir. Çuvallar ise boy ve maksatlarına göre çok çeşitli isim alırlar: Bardan, bencek, cicik, cegen, ceten, çilte, cünü, donçulu (büyük şaman çuvalı), gedik, gelete, harar, hırıt, hopan, seklem, tengirşek, tılız, tirse, yayma vs. (DS). Harar’ın Arapça gıraret’ten galat olup kelimenin, kıldan kumaş anlamına gelen eski Almanca hara ve İskandinav haera ile kesin ilişkili olmasının (Almanca Haar Beutel = kıl torba) muhtemel bulunduğu iddiası mevcut[4]. Bunların hayli süslü olanlarına çok sık rastlanır (Resim 93).
Heybelere gelince bunlar da, ortası (başın geçmesi için) delik bir dikdörtgen parçanın iki ucuna, Şekil 6’daki gibi dikilip iki cep teşkil eden yine dikdörtgen iki parçadan müteşekkildir. Bazen, dip parçası uzun tutulup iki uç kendi üzerinde kıvrılmak suretiyle cepler teşkil edilir. Bu takdirde ceplerin sadece iki yanı dikişli olur.
Şekil 6. – Heybelerin oluşma şekilleri
Heybeler, taşıma kaplarının en süslü olanlarıdır. Harar ve sair çuvalların çoğunlukla hayvanlara taşıtılmalarına karşılık heybe, insan donanımı arasında olup giyim takımının bir tür tamamlayıcısı sayılır. Bu bakımdan bezenmesine özel itina gösterilir. Bunlar, Resim 94’te boyuna geçmiş olanda görüldüğü gibi, üzerine halı parçası dikilmiş meşinden, kolda asılı duran gibi yün veya sağda görülen tek gözlü çenti gibi kıldan olurlar.
Heybeler ya boyuna geçmiş, ya da tek omuza atılmış şekilde, cebin biri öne, diğeri arkaya sarkar vaziyette taşınır. Hayvana binildiğinde ya eyerin üstüne veya hayvanın boynuna doğru, binicinin önünde, her bir cep hayvanın bir yanına sarkmak üzere oturtulur. Heybe ceplerinin kilitlenme tertibatı da vardır. Büyükçe hayvan heybelerine artmak, kuşağa geçirilen ve her iki cep de öne (yana doğru) sarkan küçüklerine de dalak heybesi denir.