Sözlü(Sesle) İletişim

Kültür Eserleri > THKK 6 - Ulaştırma, İletişim, Mübadele, Ölçü Ve Metalürji Teknikleri > Sözlü(Sesle) İletişim

Sözlü (Sesle) İletişim

Buraya kadar taşıma ve taşınmaya mütevadir hususlar gözden geçirilmiş oldu. Haberleşme keyfiyetinin geniş manada münakale (ulaştırma) kavramına dahil olması itibarıyla “konuşma teknikleri”ne de biraz değineceğiz. Ancak bu temas, tamamen konumuz ve ihtisasımız dışında kalan dil ve dilcilik bakımından olmayıp meselenin ırkî mizaç açısından tetkikinden ibaret kalacaktır. Mizaçları ve başlarca dilleri hayli değişik insanların kaynaşmasından meydana gelmiş Anadolu Halkı, Altay dilleri ailesine dahil Türkçeyi (“Altay dilleri”, genel olarak Türkçe, Moğolca, Tunguzcayı, Mançu dahil, içine alıyor) bölgesine göre yine çok değişik bir “eda” ile kullanır. Yerine göre konsonlar damaksıllaşır (ben < b’an’), g/ğ’ler eriyip çift ve uzun vokaller meydana gelir (ağaç > aaç; eşeğe > eşee; ciğer > cêr;  değil > diil; boğaz > bu’az; pınar > bu’ar…)[1]. Dilâçar, Karaince, Çuvaşça, Gagauz ve sair lehçelerin etkisiyle halk dilinde oluşan fonetik değişmeleri ayrıntılarıyla veriyor. Biz yukarıdakilerle yetinip ayrıntılara girmiyoruz. Ancak bunlardan bir genel sonucun çıkarılmasını mümkün görüyoruz: İfade-i meram’da “sây-i akâl” (asgari iş), yani dil, dudak ve çeneyi asgarî ölçüde harekete getirerek düşünce aktarılışı, bu “teknik”in esasını teşkil eder.

“Arabalar geliy geçey iz oliy

Kaldur hanım şalvarını toz oliy

Sık sık geçme, annen duyay söz oliy”[2]

Son iki yüz yılın bütün siyasî fırtınalarına rağmen millî safiyetini muhafaza etmiş Adakale (Tuna üzerinde bir ada olup halen Orsova adı ile Romanya sınırları içinde) halkı da yine mezkûr kurala uyarak konuşmakta.

En küçük ve en az emek sarfı ses bilgisi kanunları, bölgemizde (Güney-Batı Anadolu) oldukça kuvvetli sayılır. Bu kanunlar ünlü uyumu, ünlü değişimi, iç ve sonseslerde ünsüz düşmesi, ünsüz değişimi ve hece kaynaşması gibi ses olaylarında fonksiyonlarını şiddetle gösterirler”[3].

Konunun uzmanı Dr. Korkmaz, bizim “sây-i akâl” dediğimizi bilimsel olarak doğruluyor.

Kullanılan sözcüklerin bir başka açıdan tahlilinde yine bazı özellikler göze çarpıyor. Bunlardan biri de adlandırmada şekil ve cins benzetmesi oluyor. Birkaç örnek buna dair fikir vermek için yeterli görünüyor:

Gömük = Araba izi; kokar ot = Kereviz; ıssı ot = Biber (yakıcılık fikri); yassımık = mercimek; tırman = asma yaprağı (bağ); kıllı yumak, tüylü – tülü dombak = Şeftali; yaşık = Sulu çorba; uçdum = İpek tül (hafiflik ifadesi); anırgan = Eşek; kaytaban = Deve (ayak tabanının geniş düz bir satıh teşkil etmesi); ötmek = Parlamak, ışıldamak (ikaz: “bakırı külle ovarsan öter”); yalamaç = Ağız kenarındaki yemek kiri; dağlavuç = Hayvanların damgalandığı (dağlandığı) demir damga; katkı = Düğün günü davetlilerin öğleye kadar gönderdikleri hediyeler (çehiz – cihaz’a katkı); hophopu (Gaz.) = Deve semerinin ön kaşı üstündeki ağaç ki binenler için tutmaya ve yük için ipleri sarmaya yarar (hoplamaktan); kazağu – sıyırgı (Karadeniz) = Harmanda toplanan ürünü bir yere sürmekte kullanılan âlet (sıyırmak, kazımak’tan); incir = Kadının cinsiyet uzvu. Bu ıstılah İzmir bölgesine mahsus olup bu “figure”ün çok eskiye dayanan ve gerek (üçgen) şekil (pubic triangle), gerekse nar gibi çok sayıda çekirdek içermesi itibarıyla velûdiyeti temsil ettiği inancından doğmuş olduğu malûmdur.

Bir başka özellik de bazı ifade ve kelimelerin, derununda bir mizahî güç taşımalarındadır. Birkaç misal de buna verelim: Dört kaşlı = Bıyıkları yeni terleyen genç; göte küstü = Bele kadar gelen kısa cepken, kürk; çullu bulut = Yağmur vermeyen bulut; kadı batmaz = Çorba; kaynana dili = İri, tombul ve yaprakları dikenli bir kaktüs; geberyatlık = Geceyarısı gelen Tanrı misafirine çıkarılan yemek; kaşık çalımı = Yemek vakti; kazma gahırtısı (Divriği) = Cenazenin defnedildiği gün evde pişen ve cenazeye gelenlere ikram edilen etli pilâv (tahta kaşığın ortadaki siniye gidip gelme sesi); ekti = metres, kapatma; geveze dongırik = Hayvanların boynuna takılan küçük çıngırak; donguldak = Deve çanı; oynaş = Karı kocadan gayrı dost; ä’sikli = Erkeğin karısına hitabederken kullandığı sözcük (Yz); sapıtma daşı (Gaz.) = Mezartaşı; eli sulu = Pezevenk (Gaz.) Hayvanlarla “iletişim kurmak” için muayyen sesler çıkarılır; ezcümle: Deh-çüş, sırasıyla atı, katırı yürütmek ve durdurmak için; höhst, bir hayvanı kovmak için; kıri kıri, sıpayı çağırmak için; düdüdü, koyunları çağırmak için; düş düş, ineği çağırmak için; geleho, mandayı çağırmak için; ohah, sığırı yürütmek için; kuçu kuçu, köpeği çağırmak için kullanılır. Ve daha niceleri…

Hayvanlar bu seslere, doğaları icabı mı itaat ederler, yoksa bunlar onlara öğretilir mi? Sonuncu soru doğruysa, neden bu emirler mezkûr belli seslere inhisar etmiş?…

Anlatırdı: Balkan Harbi’nde ikmalin yapılmaması nedeniyle atlar aç kalmış, yükü zar zor taşır hale gelmiş. Kafaları düşmüş bu hayvanları biraz olsun canlandırıp yürütebilmek için arada bir “Yem borusu” (yem verileceği zaman çalınan boru) çaldırılırmış. Hayvanların başı kısa bir süre için kalkar ve bunlar biraz daha yürürlermiş…

***

İletişimde işaretleşme de önemli yer tutar. Kaşların hafifçe yukarı kalkması “hayır”, göz kapaklarının aşağı inmesi “evet”, dil ve damak arasından küçük bir “cık” sesi, yine “olmaz”ı ifade eder.

Divertimento

Çobanın biri, karşı dağdaki arkadaşına olanca gücüyle seslenirmiş; “Len mamaaaat!… Bizim davarları gördünmüüü?…” diye. Öteki, yavaşça “cık” dermiş. Beriki bağırmasını birkaç kez tekrarlayınca kızmış ve “eee, cık dedük a!”…

Döneceğiz bu konuya.

***

“Erkiletlilerce (Erkilet, Kayseri’nin merkez köyüdür) “dilce” diye adlandırılan yerli özel dil, her şeyden evvel, içtimaî grupların, müşterek dil malzemesini değiştirmek ve civar muhitteki yabancı dillerden katma unsurlarla vücuda getirilen bir “argo”dan başka bir şey değildir…”.

“… ‘özel dil’ kategorisine giren ‘özel esnaf dil’leri,… muayyen bir sanatkâr, küçük tüccar zümresi arasındaki tesanüt veya menfaat birliği neticesinde, sırf harice karşı korunmak ve meslekî sırrı saklamak endişesinden türemektedir…”.

“Anadolu halkları arasında, bu kabil özel dillerden, en çok dikkatimi çeken ‘gizli dil’le, ‘esnaf argosu’dur…”.

“Dilce” malzemesi, vaktiyle Erkilet halkının kaçakçılık yapması, bu arada, zaptiye ve kolcu tehlikesi karşısında, aralarında anlaşıvermek ve ilk tertibatı alıvermek için, kendilerine mahsus mevcut tabirler ve kelimeler kompleksinden vücuda getirilmiştir. Bu anlaşma vasıtası, sonraları, kaçakçılığın ortadan kalkmasıyla, Erkilet çerçilerinin işine yaramış ve gelişmiştir. Çerçiler, aralarında, malın iyisini, kötüsünü ifade etmek, herhangi bir malın fiyatının yükselip alçaldığını, müşteriye ve yabancıya hissettirmeden anlatıvermek için bu “dilce”den faydalanmışlardır. Halen (1952) “dilce”, köye gelen yabancılar yanında, gizlice konuşulması icap eden hususlarda konuşulmaktadır… Bu “dilce”, bir iki asırdan beri çerçiler arasında, geniş bir istimal sahası bulmuştur. Seyyar satıcı olan bunlar, Yozgat, Kırşehir, Çorum, Sivas ve yöresi pazar ve panayırlarına iştirak ederek, köyleri de dolaşmakta idiler… Geniş bir muhite yayılan çerçiler, yer ve saha icabı, gittikçe “dilce”yi kelimece geliştirmek zorunda kalmışlardı. Fakat, çerçilik söndükçe “dilce” de, pek tabiî olarak sönmeye yüz tutmuş ve çok az bir malzeme ile kendisini muhafaza edebilmiştir…”[4].

Bundan sonra Caferoğlu söylediklerine örnekler veriyor; önce “cümleler”, bunu bir “sözlük” takip ediyor.

“Pallacı, Tahtacı ve Çepni dillerine dair” adlı bir başka makalesinde de A. Caferoğlu[5] yine bu babda şunları söylüyor: “İçtimaî ve coğrafî muhit tesiriyle, kesif nüfusça konuşulan dillerde vücuda gelen segmentation, pek tabiî olarak, Anadolu Türkçesinde de müsait bir zemin bularak, çeşitli yerli ağızlar yanında, ayrıca bir de hususî ve meslekî veya umumî toplayıcı bir tabirle “gizli diller” teşekkülüne sebep olmuştur. Türemesi muayyen ihtiyaçlara bağlı kalan bu diller, bilhassa Orta Asya ile Türkiye’nin de dahil bulunduğu Yakın – Şark ülke ve milletleri arasında daha fazla gelişme bulmuştur. Aslında çok dar bir çerçevede doğan ve konuşulan, fakat bünyesinde geniş mana değiştirmeleriyle bazı yerli dil unsurlarıyla beraber aynı dil gramer kaidelerine tabî, katma, yakın ve uzak yabancı diller idiomlarıyla beslenen ve sadece anlaşma vasıtasından başka bir şey olmayan bu dillere, münasip bir ad vermek lâzım gelirse ben, “İçtimaî diller” veyahut “ihtiyaç dilleri” adını vermek isteyenlerin tarafını tutmayı daha uygun bulmaktayım. Zira, bu kabil diller dışında, ayrıca bir de muhtelif sanat erbabının kendine mahsus ayrı ayrı konuşma tarzları vardır ki, bunlar bilhassa yerli hususî tabir ve sözlerle beslenerek vücuda getirilmekte ve herkesçe “argo” yahut “jargon” diye bilinmektedir. Haddizatında çok dar bir manada kullanılan ve aslında “hırsız dili” demek olan “argo” tabirinin mevcudiyetine de bakılacak olursa, bu iki dil adı verdiğimiz nevlerin, birbirinden çok esaslı farklarla ayrılmakta oldukları meydana çıkmış olur. Birinci “hususî” yahut “içtimaî diller” daha fazla suni ve muhtelif dil parçalarından tertiplenmiş bir dil olduğu halde ikincisi, yerli dilde mevcut olan unsurların manalarını değiştirmekle hasıl olmaktadır. Nitekim, muayyen bir sanat ve iş zümresine mensup kimselerin, kendilerini yakından ilgilendiren ihtiyaçlar için bazı tabir ve ıstılahları uydurdukları gibi, mektep çocuklarının, annelerin vesairenin, umumî dilde rastlanmayan hususî konuşma tarzları da mevcuttur. Bilhassa duvarcılar, esnaf, maden işçilerinin birbirleriyle kolayca anlaşabilmeleri için kullandıkları âlet ve edevata, hususî adlar vermek veya mevcut kelimelerin bazılarının manalarını değiştirmek, öteden beri bir itiyat haline gelmiştir…”

“İçtimaî” yahut “hususî diller” ise… argodan faydalanmakla beraber, müstakil bir dil malzemesi de yaratmaya çalışır… Bazen böyle bir dil, yalnız bir fikri sezdirmemek, yahut muayyen bir ifadeyi başkasından kaçırmak için kullanılmaz, bir uruğun, yahut bir kabilenin, kendi muhitinde kullandığı bir dil de olabilir… Anadolu’nun bazı yerlerinde sadece Geygel, bazı yerlerinde ise Geygel Abdalları, yahut abdal adını taşıyan yörüklerin, kendi aralarında konuştukları “gizli dil” tamamıyla bu evsafı haiz olduğu gibi… çepni ve tahtacı dilleri de aynı mahiyette ve karakterdedir…”.

Pallacı kelimesi aslında “kalaycı” manasında olarak, Muğla’nın Bellibol, Genize, Genek ve Kavaklıdere (Yatağan ilçesine bağlı) köylerinde, öteden beri yerleşmiş olan bakırcı esnafının kendilerine verdikleri addır…”.

“… ‘Tahtacı dili’… maalesef lâyıkıyla derlenememiştir. Aralarında “gizli” bir dilin mevcut olduğunu söyleyen… bir Tahtacıdır…”.

“Oldukça dikkatimizi çeken dillerden biri de Cepni’lerin “dili”dir. Yayınlanan… metinlerin kısalığına rağmen elde edilen 58 kelime, bu dilin kısmen “Abdal dili”nden faydalandığını göstermektedir…”.

Caferoğlu bundan sonra her bir dilden çok sayıda örnek veriyor. Bunlardan birkaçını nakletmekle yetiniyoruz.

“Pallacı dili”nden: “Nezillesini fek etdim” = Parasını aldım. Burdur “Kalaycı argosu”ndan: “Sanã bir nezlici piri kırdım” = Sana bir paralı müşteri getirdim. “Yıkım mı? Kös mi?” = (Parası) çok mu? Az mı?.

Muğla “Kalaycı argosu”ndan: “Yanbolu geliyo, mazın kös et, tabiî işinden kırcak” = Jandarma geliyor, tabancayı sakla, tabiî elinden alacak.

Bir metrek avaniyo, pelle gıralım” = Bir köylü (yabancı) geliyor, kazan satalım.

Yavşak doreyliği ovat, yanbol kös edecek” = Çocuk, katırı kaçır, memur alacaktır.

Caferoğlu, yine bu konular üzerinde yayınladığı “Anadolu Abdallarının gizli dillerinden bir iki örnek” adlı makalesinde[6] bize şunları söylüyor: “Anadolu’nun muhtelif bölgelerine dağılmış bulunan Abdallar… halk ağız ve telâkkisinde, sırf şekil ve dış görünüşe uyulmakla, haksız yere Çingenelerle karıştırılmıştır. Halbuki Abdalların ne Çingenelerle, ne de Elekçilerle bir ilgileri vardır. Sırf zanaat ve ticaret hayatındaki benzerlik, bunların birbirleriyle karıştırılmasına sebep olmuş, dil bakımından ise her biri kendi etnik varlığını aynen muhafaza etmiştir. Bunların halk tarafından karıştırılmasına en büyük amil, olsa olsa, Çingenelerle Elekçilerin kendilerine mahsus bir “gizli dilleri” olmasıdır. Her üç dili anlamayan halk, pek tabiî olarak bunları – zaten tipleri, renkleri, boyları ve zanaatları bunların bir aileden türediklerine şahadet eder gibidir – hep bir aile, bir etnik zümre olarak telâkki etmektedir.

Gerçekte ise, Abdalların “Gizli dil”i ile Çingene ve Elekçi dilleri arasında hiçbir münasebet yoktur…”.

“ ‘Gizli dil’… tam bizim anladığımız dil mahiyetinde olmayıp, gizli bir surette ifade edilmek istenen mefhumları içerisine almaktadır. Bundan dolayı bu dilde, geniş ve çeşitli gramer şekilleri ile bol kelime hazinesi beklenemez…”.

Geoffrey Lewis de, yine Caferoğlu’dan istiare ederek bize “Geygelli Yürüklerinin gizli dili” üzerinde izahatta bulunup örnekler veriyor[7].

***

Türkiye’de yaşayan insanlardan bazı toplulukların, ayrıca gizli bir dilleri olduğunu galiba ilk kez Albert von Le Coq yazmış. Bu ünlü bilgin, Islahiye (Adana) yakınında Zincirli’de Luschan’la birlikte arkeolojik kazılarla meşgulken (1901 – 1902), yanlarında çalışan iki “Abdal”dan, bütün Zincirli Abdallarının Türkçe ve Kürtçeden başka kendi aralarında hususî bir dil konuştuklarını meydana çıkarmış ve bazı kelimelerini de saptamış.

Anadolu’da ayrı bir dilleri olduğu tespit edilen ilk zümre Geygel Abdalları isminde Abdallar oluyor. O ise ki bunlar hakkında gözlemlerini yazan Ali Rıza (Yalman – Yalgın), Abdülkadir (İnan), Abdülbaki (Gölpınarlı), Baha (Sait), Naci (Atabekli)’den hiçbiri onların arasında ayrı bir dilin varlığından söz etmemişler.

Anadolu’da yaşayan ve Tahtacılar olarak bilinen diğer bir zümrenin de böyle özel bir dile sahip olduğu, Caferoğlu tarafından açıkça ortaya konulmuşsa da, uzun yıllar dergilerde Tahtacılar hakkında yazı yazan Rıza Yetişen’in bu konuda tek satır bile yazmaması, bu meseleyi duyup öğrenmediği intibaını uyandırmaktadır. Belki de, onun asıl inceleme konusu olan, şehirlermiş, İzmir / Narlıdere Tahtacılarında gizli dil artık unutulmuş olabilir. Ama, büyük bir ihtimalle “gizli dil”, araştırmacılara da “gizli” kalmıştır. Çepnilerin toplandığı yerlerden biri olan Balıkesir’de, bunlar hakkında İsmail Hakkı Kadıoğlu’nun küçük bir kitabı yayınlanmıştır ki sırf Çepnilere ayrılmış yegâne eser olma vasfını sürdürmektedir. Galiba Çepnilerin ayrı bir dilleri olduğunu, ilk ortaya atan, yazan da bu müellif olmuş. Çepnilerin Türkçesi diğer köylülerinkinden biraz farklıdır, ama asıl önemlisi “Çepnilerin ayrıca lisanları da vardır, fakat bu lisanı icap etmedikçe söylemezler”. Köprülü’nün yazdığına göre, Karadeniz bölgesinde bazı şehirler civarında yaşayan Sünnîleşmiş Çepniler dışında, bütün Çepniler Alevîdir. Hattâ Batı Anadolu’da, soyca Çepni olmayan Alevî zümrelere bile “Çetmi”, “Çepni” denildiği ve Alevî ile Çepni kelimelerinin eşanlamda kullanıldığı da çoktur. Akpınar daha sonra bu dillere ait birçok örnek veriyor[8].

***

Hiçbir terminoloji ve hattâ dil, bir kesin ihtiyaç olmadan ortaya çıkmaz. Böyle olduğuna göre buraya kadar mütalâa ettiğimiz “Gizli dil”i yaratan sosyal gereksinme ne idi?

Biz, bundan önceki çalışmalarımızda (“Türkiye halkının kültür kökenleri” ve “Türk halk düşüncesi ve hareketlerinin ideolojik kökenleri”) (idareci sınıf) Osmanlı – (idare edilen sınıf) Halk çelişkisini, bunların birbirlerinin antitezi olmaları keyfiyetini vurguladık. Bu tez çerçevesinde mezkûr gizli dil halk’ın bir “tedafüî – savunma ile ilgili” bir tedbiri olarak mütalaa edilecektir. Halkın gözünde “Osmanlı”, acımaz bir sömürücüdür. Ondan değerli şeylerin gizlenmesi gerekir, yanbol’dan mazın’ın, doreyli’nin kaçırıldığı gibi…

***

Hasan Eren’in makalesi[9], hayvanları çağırma hususundaki sorularımıza biraz aydınlık katıyor. Dinleyelim biraz onu: “Türkçede at, deve, inek, koyun, keçi, tavuk, ördek, kaz, güvercin gibi hayvanları çağırmak için bici bici, bidi bidi, bili bili, piçi piçi gibi bir takım kelimeler kullanılır…” (O ise ki bütün bu hayvan türlerine “kumanda” etmek üzere ayrı ayrı seslerin, ünlemlerin bulunduğunu yukarda görmüştük. Piliç ve civcivleri çağırmakta kullanılan bili bili ünlemi, bize göre Rumca pouli (pouli)=Kuş, piliç, civciv’den gelmiş olmalı. Yine de Eren’i dinlemeyi sürdürelim).

“… J. Németh… Türkçe keçi kelimesinin keçileri çağırmak için kullanılan çi çi çi, çik çik, çige çige gibi kelimelerde alâkalı olduğunu ileri sürmüştü. Németh’in sıraladığı tanıklara ilâve olarak, Kazan’da kullanılan keç keç kelimesini zikredelim. Bu kelimenin keçileri çağırmak için kullanıldığını G. Balint… haber veriyor. Bu yeni tanık sayesinde keçi (~ eçki) kelimesinin keçileri çağırmak için kullanılan bir kelimeden çıktığı katî surette anlaşılmış oluyor”.

“Anadolu’da buna benzer birçok kelime daha vardır. Meselâ manda yavrusunu çağırmak için kullanılan bodu (bodu bodu) kelimesi, “manda yavrusu” manasını almıştır (bkz. DS)…”. Yani Eren, bazı sözcüklerin doğuşunu onomatopée’lere (tesmiye bittaklid el–savt – ses taklidi ile adlandırmalara) bağlıyor. Bu hususta herhangi bir yorum yapmadan konuyu kapatıyoruz.

 


[1] A. Dilâçar. – Türk diline genel bir bakış, Ank. 1964, s. 68 ve dev. 121 ve dev.

[2] ibd., s. 126.

[3] Zeynep Korkmaz. – Güney – Batı Anadolu Ağızları Ses Bilgisi (Fonetik), Ank. 1976, s. 87.

[4] A. Caferoğlu. – Erkilet çerçilerinin argosu “dilce”, in Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, C.IV, sayı 4, 31.05.1952.

[5] in Türkiyat Mecmuası, C.XI, 1954.

 

[6] in Coll. – Fuad Köprülü Armağanı.

[7] Bkz. Geoffrey Lewis. – The secret language of the Geygelli Yürüks, Zeki Velidi Togan’a armağan’dan ayrıbasım, İst. 1955.

[8] Turgut Akpınar. – Çepnilerin gizli dili, in Tarih ve Toplum 72, Aralık 1989.

[9] Hasar Eren. – Onomatopée’lere ait notlar, in Türkiyat Mecmuası, C. X, 1951 – 53.