Burjuvazi Ve Toprak Reformu

Kültür Eserleri > Düşündüklerim Yazdıklarım > Burjuvazi Ve Toprak Reformu

Burjuvazi Ve Toprak Reformu

Cumhuriyet, 06.06.1988

 

Bizim anlı şanlı solcularımız, sosyal-demokrat geçinenlerimiz, “demokrasi de demokrasi” türküsünü söyleyip duruyor. Bu sanki ucuz geliyor onlara. Toprak ağalığı sisteminde ırgatın hür iradesi bahis konusu olamayacağını, özgür iradenin olmadığı yerde de demokrasiden söz edilmeyeceğini hatırlamak bile istemiyorlar. Çünkü hatırlayacak olurlarsa içine girme gücünü kendilerinde göremeyecekleri bir mücadelenin zorunluğu ile karşılaşacaklardır…

 

Demokrasi kavramı, burjuva-kapitalist düzenin gereğidir. Şöyle ki, toprak ağalığı sisteminde ırgatın özgür iradesi söz konusu olamaz. Özgür iradenin olmadığı yerde de demokrasiden söz edilemez. Ancak kişiliğine ve ekmeğini pazarlık gücüne sahip bir işçi, burjuva-kapitalist düzenin üretim gereğini yerine getirebilir.

 

Ülkemizde bir “milli burjuvazi” oluşturulması düşleri daha Tanzimat döneminde görülmeye başlanmıştı. Ama ortada iki ters süreç gelişmekteydi ve büyük çelişki yaratıyordu: Ülkeye bir yandan çok ilkel bir kapitalizm girerken, öbür yandan mirî topraklar üzerine oturan ağalar zümresi bir feodal mülkiyet ve üretim tarzını yerleştirmekle meşguldü. Zamanın reaya’sı, artık ırgat’a dönüşecekti. Yani Batı’da Fransız Devrimi’nin süpürdüğü senyör-serf (ağa-ırgat) ilişkisi o tarihlerden itibaren Türkiye’ye yerleşecekti.

 

“Irgat”tan “işçi”ye…

 

Feodal sistem, küçük üretim birimleri ve pazarlanmayan bir doğal ekonominin ağır basmasıyla simgelenir. Oysa Avrupa’nın güçlü ticaret burjuvazisi, her an gelişmek yeteneğinde olup bunu sürekli olarak engelleyen feodal güçleri zorlamak durumundaydı. Ve sonunda da onu tarihe gömdü, hayli kanlı şekilde: Mücadele sırasında, toprak ağaları “düşman mutlakiyetçi ülkeler”le kurulmuş cumhuriyete karşı sıkı işbirliği haline gelmekte bir an bile tereddüt etmemişlerdi.

 

Duruma egemen olan burjuvazinin ilk işi ise köklü bir toprak reformu ile feodal kalıntıları temizlemek oldu.

 

Bundan böyle serf (ırgat), “işçi”ye dönüşecekti. Kapitalist burjuvazinin önüne engin çevrenler (ufuklar) açılmıştı:

 

Her yanda fabrika bacaları yükseliyordu. Fransız Devrimi’nin aktörleri halkçı idiler, fakat asla komünist değillerdi: Bu rejimi yerleştirmeye girişmiş olan Babeuf ve arkadaşlarını doğruca giyotine göndermişlerdi.

 

Bu aktörler anti-klerikal (kilise egemenliğine karşı) ve kesinlikle laik idiler, ama dinsiz değillerdi.

 

Olgulardan çıkan yasalar…

 

Bütün bu tarihsel olgulardan bir takım kesin yasalar çıkıyor ortaya:

 

  • Feodal güçlerin egemen olduğu bir yerde kapitalist burjuvazi, öbürünün antitezi olması itibarıyla olamaz. Burjuvazi, ancak toprak ağalığı sisteminin tasfiyesiyle gelişebilir ve böyle de olmuştur Batı’da.
  • Demokrasi kavramı, burjuva-kapitalist düzenin gereğidir. Şöyle toprak ağalığı sisteminde ırgatın özgür iradesi söz konusu olamaz. Özgür iradenin olmadığı yerde de demokrasiden söz edilemez. Ancak kişiliğine ve ekmeğini pazarlık gücüne sahip bi işçi, burjuva-kapitalist düzenin üretim gereğini yerine getirebilir.
  • Ciddi bir toprak reformu, burjuvazinin gelişmesinin birinci koşulu olup bu sınıf ancak böylece kendi bilincine vararak iktidara talip olabilir. Dolayısıyla da bunun ne komünistlik ne de Humeyni’nin Şah’ı suçladığı gibi, dinsizlikle bir ilişkisi vardır.

 

Feodal kalıntılardan kurtulmadıkça…

 

Bu verilerin ışığında dönelim şimdi ülkemize: Türkiye’de iktidar, Doğulu, Batılı, Trakyalı büyük toprak sahipleri ile aşiret reislerinin elindedir.

 

Bunlar, hangi partide daha kalabalık olarak kümelenmişlerse, o parti seçimi alır. 27 Mayıs’ta olduğu gibi 12 Eylül’de de göstermelik olarak sözü edilen toprak reformu bunların elinde uyutulmuştur.

 

Kaldı ki tek parti döneminde bile Cumhuriyet Halk Partisi’nce bu yolda hiçbir adım atılmamıştır. Yıllar yılı Sayın Demirel “kimin malını kime veriyorsunuz?” deyip işi savuşturdu. Ama işin hazin tarafı da halkçı, sosyal demokrat ve hatta sosyalist geçinenlerden bir Tanrı’nın kulunun çıkıp da “milletin malının millete veriyoruz!” diyemeyişi, daha doğrusu demeyişiydi!

 

Buna karşılık sol kesim “önce demokrasi” plağını döndürüp duruyor. Ya bu kişiler Türkiye gerçeklerinin farkında değiller (ki buna asla hakları yoktur) ve demokrasinin ancak feodal kalıntıları tasfiye edip iktidarı ele almış bir gerçek üretici burjuva-kapitalist düzende var olabileceğini bilmiyorlar, ya da çok daha kötüsü, bilinçli olarak hedef saptırıyorlar. Bunlar günlerini sadece kısır ve çoğu kez de yanlış, dogmatik tartışmalarla geçirerek boy gösteriyorlar.

 

Ortaçağ Avrupası’nda senyörler birbirleriyle gösteriş yarışına girişirler, israfın en ileri örneklerini sergilerlermiş. Örneğin büyük paralar karşılığı Doğu ülkelerinden ithal edilmiş karabiber yığınlarını meydanlarda yaktırarak birbirlerine kasılırlarmış, tıpkı şimdi “tanınmış aileler”in büyük otellerdeki dillere destan düğünlerdeki tutumu gibi… Ama bunu görüntüleyen aynı gazetelerde gelir dağılımı dengesinin gün geçtikçe kötüye gittiğine dair haberler de sık yer alıyor…

 

Sanayi, ağanın umurunda değil…

 

Arkasına cılız sanayimizi alarak AT serüvenine kalkan ağalarımız, bunun “topal eşekle kervana katılma” demek olduğunu pekâlâ bilirler ama sanayinin mahvolması umurlarında değildir.

 

Nasıl olsa Avrupa karnını doyurmak zorundadır.

 

Bu itibarla AT üyesi Türkiye’de tarım gelişecektir. Bunun için gerekli toprak da kendi ellerinde toplanmıştır.

 

Bu işten tek kârlı çıkacak olanlar yine kendileri olacaktır! Yabancı sermayeyi ülkemize çekmek için sarfedilen bunca çabanın altındaki art düşünceyi de kestirmek güç değildir: Herhangi bir sosyal sarsıntı halinde Batılı, parasını korumak için nasıl olsa bir şeyler yapacak, ağanın topraklarını savunacaktır.

 

Olmayacak dua…

 

Bu durumda yeni seçim arenasına soyunmaya hazırlanan partilerimizin bugüne dek ezberlediğimiz sloganlarının ulus açısından hiçbir ferahlatıcı yenilik getirmeyeceği gün gibi ortadadır. Bunlardan olumlu başka adımlar beklemek, olmayacak duaya âmin demek gibi geliyor kişiye.