Çelişkiler Yumağında Türkiye

Kültür Eserleri > Düşündüklerim Yazdıklarım > Çelişkiler Yumağında Türkiye

Çelişkiler Yumağinda Türkiye

04.01.1989

 

Yazılarımda ileri sürdüğüm düşünceler, Cumhuriyet gazetesi yöneticilerini epey rahatsız eder olmuştu; bunlar, beylerle olan sıcak ilişkilerine gölge düşürebilirlerdi. Bu yüzden de bazı yazılarımı basmamak için de çeşitli bahaneler ileri sürer olmuşlardı. Aşağıdaki yazı da uzun bulunduğundan dizgiye sokulmamıştı. O ise ki pekâlâ, başkalarının yazılarına uygulandığı gibi tefrika edilebilirdi.

 

“Çelişki”, mantıkta üç aslî “düşünce kanunu”ndan ikincisine uygulanan bir terimdir. Kanunun en eski ifadesi, çelişen beyanların her ikisinin de aynı zamanda doğru olamayacağıdır. İnsanoğlunun bilgi tarihinde her zaman iki dünya gelişmesi kavramı var olmuştur. Bunlardan biri metafizik, öbürü de diyalektik, yani bugünkü anlamda bilimsel, tıpkı geçenlerde bir köşe yazarının[1] “metafizik milliyetçilik” ile “bilimsel milliyetçilik”i ayırt etmesi gibi. Bu iki kavram birbirlerine karşıt iki dünya görüşünü ifade eder. Olguların ayrılmaz çelişkiler kanunu, günümüz diyalektiğinin temel kanunudur. Buna göre de 1. her gerçek bir süreçtir; 2. her süreç, son tahlilde, bir çelişkiler sistemine indirgenir… Diyalektik, olaylara geleceğin dürbününden bakmaktadır.

 

Bu kısa teorik mülâhazaların ışığında ülkemizin sorunlarına özetle değineceğiz. Ancak daha önce, bazı temel kavramlara da açıklık getirmenin, bunların doğru tanımlarını yapmanın, doğru sonuçlara varmanın birinci koşulu olduğunu vurgulamamız gerekir.

 

“Burjuva”yı adının da gösterdiği gibi “büyük kasaba – borough – bourg”da mesken tutmuş; uluslararası deniz ve kara ticaretinin büyük risklerini göze almaya alışmış, kıtalararası deniz yollarının keşfi için ünlü denizcilerin seferlerini komandite etmiş; katı feodal düzen içinde bu düzeni bir ölçüde yırtmış olan bir feodal-tüccar (feodo-merchant) toplumu oluşturmuş; faizi yasaklayan Kilise ve Papa’nın büyük gücüne başkaldırıp Reform ve Protestanlık (Calvin, Luther…) hareketlerinin öncüsü olmuş ve nihayet sınırsız gelişmesine engel olan feodal düzeni kan gölünde boğmuş (Fransız Devrimi) ve bunun hortlamasını önlemek üzere de çok ciddi ve geri dönüşsüz bir toprak reformunu uygulamış; bütün bilim ve teknolojilere ve sanatlara sahip çıkarak her gün gelişen bir sanayi hamlesine girişmiş; bütün dünyayı acımasızca sömüren bir burjuva-kapitalist düzeni kurmuş ve nihayet bugünün Batı’sını bina etmiş olan kişidir.

 

Böylece feodalin antitezi olarak tarih sahnesine çıkan burjuva bu başarılarını şu niteliklerine borçlu olmaktadır: bilim ve teknolojinin bütün dallarına derinlemesine bir vukuf; kesin olarak lâik ve materyalist (yani sadece akla önem veren) bir düşünce sistemi; sürekli yeni teknoloji üretimi kabiliyeti; hiçbir düşman ve engelden yılmayacak gibi bir gözü peklik sahibi olmak… Burjuva, bu kişiliğiyle yepyeni bir “burjuva kültürü”nü yerleştirmiştir.

 

Bu arada Marx-Engels ikilisinin, bu yeni düzene bir tepki olarak ortaya çıkardıkları, zaman zaman aksiyona dönüşüp bastırılan fikir hareketinin burjuva beyninde rahatsızlık yaratmaktan geri kalmamasına rağmen o, 1917’ye çıkmasını bilmiştir.

 

Bu yılda işin rengi değişmiş, bahis konusu düşünceler kuvveden fiiliyata çıkmıştı, Çarlık Rusya’sı gibi Avrupa’nın 4. sanayileşmiş ülkesinde. İşin şakası kalmamıştı. Yeni düzenlemelere girişti burjuvazi, çeşitli hareketleri bastırdıktan sonra tıpkı tarımda olduğu gibi, zararlı böceklere karşı onları yiyecek başka böcekler üretmek yolunu tuttu. Ama çelişkilerin çelişkisi felsefesi prensibi gereğince bu yeni böceklerle de çok kanlı bir mücadeleye, 6 yıl süren çok pahalı 2. Dünya Savaşı’na girişti ve Mussolini – Hitler artıklarını, yani kendi yarattıklarını Nuremberg’te asmak zorunda kaldı.

 

Bunca acı, sefalet ve yıkıntıya rağmen savaşın bittiği 1945 yılından beri kapitalist-burjuva cephesi hatlarını yardırtmadı, kabuk değiştire değiştire sol cepheyi etkisiz hale getirmeyi başardı: artık Fransa’da, İtalya’daki Thorez’lerin, Togliatti’lerin o katı, uzlaşmaz, Stalin Moskova’sına sıkı sıkıya bağlı komünizminin köşeleri törpülendi, çok daha “millî” hale getirildi ve sonunda kendileriyle diyaloga ve hatta koalisyona girilebilir, Moskova’dan kopmuş bir “Avrupa komünizmi”ne dönüştürüldü. Bu evrimde en büyük rolü burjuvazinin gücü ve zamanında kabuk değiştirmeyi bilmesi oynamıştır.

 

Bu denli güçlü bir olgu olarak ayakta duran burjuva-kapitalist sistemin, ancak her türlü feodal kalıntıları temizledikten sonra gelişip kısaca özetlediğimiz nitelikleri kazandığını vurgulayarak geçelim bu burjuva-kapitalist düzenin ürünlerinden biri olan demokrasi kavramının tanımlanmasına.

 

Demokrasi, bazıları için bir hükümet şekli, başkaları için de bir yaşam türüdür. Bazı idareci sınıfların bir üyesine demokrasi gibi gelen şey, onun bir fakir yurttaşında dar ve savunulmaz bir oligarşi duygusu yaratır. Yani biraz ne niyete yersen o tadı veren muz gibi bir şey bu. Demokrasi, her yaşam ortamında bir bağlamı bulunup bu ortamların her birinde, evrensel bir genelleştirmeye olanak vermeyen özel sorunlar yaratır.

 

Demokratik düşüncelerin İngiltere’ye göreceli yumuşak iniş yapmış olmalarına rağmen, ekonomik eşitlik ancak Fransız Devrimi ile demokratik aksiyonun bir sürekli bölümü haline gelmiştir. Bu tarihlerden beri, ekonomik eşitliğin yokluğunda hiçbir siyasal mekanizmanın kendiliğinden sıradan yurttaşının istek ve çıkarlarını gerçekleştirme olanağını sağlamayacağı vurgulanmıştır. Partiler kaçınılmaz görünseler bile, beraberlerinde bir dizi çapraşık sorunu da sürüklemişlerdir o kadar ki bundan üç yüz yıl kadar önce İngiliz siyaset adamı Halifax “en iyi parti türü, ulusa karşı bir nevi suikasttır” diyecekti. [2]

 

Fransız Devrimi’nden beri demokrasiyle milliyetçilik arasında sıkı bir bağ oluşmuştur. Gerçekten milliyetçilik hareketi, kendi içinde her türlü imtiyaz ve farklılıkları, aristokrasinin (yani toprak ağalığının) her şeklini bertaraf ettikten sonra kendi ulusunu dış dünyaya karşı örgütlemiş olan demokratik hareketin bir devamı olarak ortaya çıkmıştır. Bu arada “millî devlet”, ulusla devletin bir sentezini temsil etmesi şeklinde telakki edilmişse de, bu sentezin gerçek tabiatı hakkında herkesçe kabul edilmiş açık bir fikir mevcut değildir. Aynı şey “millî şef’ ile Türk ulusu ilişkileri için de söylenebilir.

 

Günümüz milliyetçiliği ekonomik, siyasal, sosyal ve entelektüel gelişmelerin bir fevkalâde çapraşık hayatî parçası olmuştur: birçok başka nedenin yanı sıra kapitalizmin devrimsel yükselişi; feodalizmi süpürüp krallıklarını bir ulusal temel üzerine lâikleştiren Avrupa’nın tanrısal haklı krallarının rolleri: bir ulusun öbürüyle artan ticarî teması ve rekabetleri, bunun özellikle gelişen ve (Türkiye gibi) “geri kalmışlar” arasında vaki olması sayılabilir. Gerçekten Devrim’den sonra Fransa’da bir devrimci demokratik milliyetçilik yerleşmişti ve bunun rüzgârı Osmanlı ülkesi üzerinde esmiş olmasıydı.

 

Bütün bunlar, günümüzün milliyetçilik kavramının da Fransız Devrimi, yani feodalizm-toprak ağalığı sistemini tümden süpürmüş burjuvazinin ürünü olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

 

Geniş anlamıyla “sosyal kontrol” terimi, toplumun birey üzerindeki etkisini ifade eder. Dar anlamda ise, bazı ekonomistlere göre ekonomik süreçlerin planlanmış güdümüdür. Merkantilizmin çarpık denetimi, şimdi ekonomik bireycilik ya da “bırakınız yapsın” adı verilen sisteme karşı isyanı doğurmuştur: dış kontrollerin yerini, sistemin kendi içinde denetimin ve dengelerin alacağı bir toplum düşüne kapılınmış şöyle ki insanlar istedikleri zaman ve yerde çalışıp kâr edebileceği herhangi bir işi tutarak ve kalitenin kontrolünü tüketiciye, sendika ve devlet nizamnamesinden yoksun olarak, bırakmak suretiyle hem bireyin, hem de ulusun refahı sağlanacak sanılmış. Sistemin en üst kontrol süreci maddî kazanç peşinde koşan bireyin kendi çıkarı olup sermaye ve emeği en verimli yola sevk etmek, üretim malzemelerini tevzi etmek, teknik süreçleri teşvik etmek ve nihayet ürünü “fiyat mekanizmasının sihri” ile dağıtmak için rekabetin “görünmez el”ine güvenilmiş. Arz-talep kanunu tümünü icra edecek, eşya ve ücret kendiliğinden “doğal” fiyatını bulacaktır. Hür teşebbüsün kendisi, insanın gerçekleştirebileceği en emin ve etkin kontrol şekli olarak görülmüş.

 

Milyonlarca işsizin bulunduğu sayısız ülkede ve bu arada Türkiye’de, bu düşüncenin ne denli geçersiz olduğu açıktır. Zira bu durumda, daha başkalarında da olduğu gibi, durumun tamamı kontrolü gerektirir.

 

* * *

 

Ülkemizin Doğu’dan Batı’ya, Trakya’dan Güney’e büyük toprak ağaları ve aşiret reisleri tarafından idare edildiği, oy sandıklarından daima bu “büyük aile”lerin istekleri doğrultusunda oy çıktığı yadsınamaz. Yani durum 1789 devrimi öncesinde olduğu gibi bir görünüm arz etmektedir. İnsanlar arasındaki üretim ilişkileri “senyör-serf”, bizim deyimle “ağa-ırgat” ilişkisidir. Eğitim sistemleri daima egemen sınıfların ideolojisi doğrultusunda geliştiğinden, eğitim kurumlarımız da, mesleğin adı ne olursa olsun, “ırgat tipi” adam yetiştirmek üzere planlanmışlardır şöyle ki bir Prof. Dekan Bey “evrim teorisi saçmalıktan ibarettir, her şey yaratılmıştır” diye beyanda bulunabilmektedir. Oysaki UNESCO’nın dünyanın sayılı otoritelerine yazdırdığı “İnsanlık Tarihi” [3], I. cildinin büyük bölümünü bu “saçma” evrim olayına tahsis etmiştir.

 

Burjuvazinin ancak feodal öğelerin tümden sökülüp atılmasıyla (köklü toprak reformu) var olabildiği gerçeği karşısında ülkemizde böyle bir sınıftan söz edilemez. Böyle bir sınıfı temsil eder geçinenlerin hangisi yukarda tanımlaması yapılmış Batı burjuvasına benziyor? TV reklamlarında, makarna börek dışında hangi ciddi bir sanayi ürününü görüyoruz?… Ve bu halimizle de tam bir burjuva-kapitalist örgüt olan AT’na dalmak çabasındayız! Nitekim en basit üretim birimlerinde bile teknoloji üretiminden aciz sermaye sahiplerimiz, alelacele Batılı firmalarla evlenmelere girişti, yabancıyı esasen cılız üretim kapasitemizin “harimi ismet’ine soktu. Sayın Demirel geçenlerde Amerika’dan yönetildiğimizi söylemiş. Kendi döneminde nereden yönetiliyorduk ki?… Atatürk ise Millî Kurtuluş Hareketi’ni ve Cumhuriyeti Ankara’dan idare etmişti. Ankara’dan idare, onun ölümüyle son buldu. Bu mudur millî burjuvazi?

 

Gençlik yıllarımızda bütün dillere dolanmış bir slogan vardı: “bizde sanayi olmaz, bizde bir şey olmaz”. Olması istenmezdi, ırgatın “işçi”ye dönüşmesi korkusuyla. Bu korku aynen günümüzde sürüyor, ancak buzdolabı, çamaşır makinesi yaptığımıza göre lâfın şekli değişti: “Türkiye’de petrol ve değerli maden maalesef yok!” yani ciddi bir sanayileşmeye gitme olanağı yok. Biz ancak “tarıma dayalı” (bulgur, pekmez) sanayi kurabiliriz. Yani ağanın toprağının ürününü, ırgat eliyle değerlendirebiliriz. Harimi ismetimizi açtığımız yabancı sermaye sadece hizmet sektörüne geliyor, hiçbir ciddi sanayi yatırımına yanaşmıyor.

 

Yeni bir lâf daha çıktı, “dünyada artık tam bağımsızlık diye bir şey kalmadı” gibi. Uluslararası ekonomik ve siyasi kampların, bir takım örgütlenmelere götürmüş oldukları doğrudur, ama yine de Londra, Washington’dan idare edilmiyor.

 

Peki, bütün bunlar, idarecilerimizin özellikle bir büyük bölümünün dilinden düşmeyen “milliyetçilik”le çelişmiyor mu? Çelişiyor, hem de nasıl! Bu kavram da bir burjuva ürünü olmakla hiçbir surette bir feodal düzen temsilcisinin ağzına yakışmaz. Çelişkiler yumağı epey şişti; devam edelim.

 

Bir demokrasi türküsü var, bütün dudaklarda. Oysaki bu da bir burjuva devrimi ürünüdür. İşte bir çelişki daha.

 

“Sol” kavramı, ilk kez 1789 (Fransız) anayasa meclisinde anti monarşik ve demokratik eğilimlerin temsilcilerinin meclis başkanının solundaki sıralarda oturmalarıyla ortaya çıkmış olup daha önceki feodal dönemde bilinmemekteydi. “Demokrasi”nin de, “sol”un da konumu bu olduğuna göre Türkiye’de “sosyal demokrat” ya da “demokratik sol” ne ifade ediyor? Daha önceki “ortanın solu” havasından türemiş bu iki siyasî akım daha baştan itibaren birer çelişkiyi açığa vurmuyorlar mı? Bunu bir örnekle açıklayalım: bir ucu Sinop, öbürü İskenderun olan bir eksene binmiş süvarinin yüzü İskenderun’a dönükse, solu Erzurum yönü olur. Aksi halde de İzmir. Eksen Erzurum-İzmir noktalarına bağlanmışsa sağ sol yine değişir. Bu İtibarla sabit koordinatlara bağlanmamış ve yönü belli edilmemiş bir “orta” eksenine göre sağ ve soldan söz etmek, doğruca insanları aldatıp oyalamaktan başka bir amaç güdemez. Willy Brandt’ın başının altından çıkmış ve “geleneksel dostluk” gereği bize fısıldanmış bu “made in Germany” içeriksiz, boş lâfa mal bulmuş mağripli gibi bazı önemli kişiler sarılmışlar ve bundan Türkiye’yi kurtaracak yol çıkacağını sanmışlar, veya daha doğrusu kitleleri bu ninniyle uyutma yolunu tutmuşlar.

 

Durum böyleyken “orta”dan itibaren bütün “sol” geçinenler, tam bir uyuşum ve uyuşukluk içinde “önce demokrasi!” teranesini tekrar edip duruyorlar ki bu, düpedüz sabanı öküzlerin önüne bağlamak demektir. TİP, Meclis’e 15 milletvekili ile girmişti ama bunların hiçbiri tam oyla değil, o zamanki seçim kanununa göre “millî bakiye” ile seçilmişlerdi; yani sadece büyük kentlerin aydınlarından oy almışlar, işçinin yoğun bölgelerden bunlara hiçbir şey çıkmamıştı. Bunun bir türlü anlayamadıkları nedenine gelince bunlar, köyündeki ağasının etkisi altında olarak Zeytinburnu’nda bir fabrikada çalışan ırgat-işçi’ye “kapitalizm, proletarya, artık değerin sömürüsü…” edebiyatıyla, onlarca hiçbir anlam taşımayan sözlerle sesleniyorlardı ve “topraksıza toprak!” vaadini akıllarına bile getirmiyorlardı.

 

Sosyal demokrat ve ayrıca da halkçı olduğunu iddia eden bir parti, kendi içinde toprak ağalarına yer verir ve onlardan oy dilenirse, yarıya yakın nüfusun Alevî olduğu ülkede bu yurttaşlara ağız dolusu küfrü reva görenleri bünyesinde barındırırsa ve yine kendi arasında bulunan Birlik Partisi’nin eski genel başkanı buna şiddetle karşı çıkmazsa, kaça alınır bu partinin halkçılığı, sosyalliği, demokratlığı?…

 

Gelelim biraz da idareci sınıfların çelişkilerine.

 

Dört elle sarıldıkları, İslâm dünyasının başlıca reaksiyoner-tutucu siması olan Gazalî, “dünyada tüm fenalıklar şu üç şeyden doğar: haksız kazanç, gerekli yere harcamama, gereksiz yere harcama” demiş[4]: 1. gazetelerimiz, bazı büyüklerimizin de adının karıştığı suistimaller, kaçakçılıkların öyküsüyle dolup taşıyor. 2. Bir toplumun gerçek üretim potansiyeli çelik üretim miktarıyla belli olur. Bu ise bizde yıllar yılı 3-4 milyon ton gibi son derece düşük bir rakamla bağlanmış olup bir gram artmış değildir. Yani hiçbir ciddi üretim artışı bahis konusu olamaz. Gazalî’nin fenalıklar arasında saydığı “gerekli yere harcama” gerçekleşmiş oluyor. 3- Vitrinlerde dolup taşan yabancı sigara, içki, parfüm, yaşam için elzem olmayan sürüyle eşya ve de düğünlerde, derneklerde milyarlara varan ağa-”baba” harcamaları!

 

Üretimin olmadığı yerde işsizlik, sefalet ve üçkâğıtçılık kol gezer. Nereye varılır üçkâğıtçılıkla?

 

Dinci kesime göz attığımızda: İmam-hatip’lilerle Süleymancılar boğaz boğaza, Nakşî’lerle Rufai’ler zıt kardeşler gibi, Odalar Birliği’nde başka cepheleşmeler, bir renkler tayfı arz ediyor tarikatlar. Bir yüzde yüz burjuva modeli olan liberalizm, ANAP bünyesinde yer alıyor!…

 

Bunca çelişkiye diyalektik açıdan, yani geleceğin dürbünüyle baktığımızda fazla iyimser olmak için bir neden göremeyiz. Ancak çelişkilerin, içine düşmüş olan sistemi yok olmaya götüreceğini de biliyoruz. Galiba şimdilik tek tesellimiz bu olacak.

[1] Çetin Altan, Hürriyet 24.12.88

[2] Harold Laski, – Democracy, Encyclopaedia of the Social Sciences, New York 1949.    

[3]              History of Mankind

[4]              İ. Erol Kozak.-İbn Haldun’a göre İnsan-Toplum-İktisat, İst. 1984 s. 31.