Ders Almadığımız Yakın Geçmiş

Kültür Eserleri > Düşündüklerim Yazdıklarım > Ders Almadığımız Yakın Geçmiş

Ders Almadiğimiz yakin Geçmiş

Cumhuriyet, 02.03.1988

 

Osmanlı mülkü, vatanseverliklerine toz kondurulmayan Enver’ler, Talât’lar tarafından tepsi içinde “geleneksel büyük Türk dostu” Kaiser’e takdim edilmişti. Sonucun nelere vardığı herkesçe biliniyor.

 

Bu teslimiyet politikasından hiç ders çıkarılmamıştı ki bundan otuz yıl kadar sonra, Meclis’e bile danışmadan, Kore’ye asker gönderilecek, NATO’ya girer girmez de Türk ordusunun tümü bu kuruluşun emrine verilmişti. (Silâhlı Kuvvetler’den gelen tepki üzerine bu durum sonradan düzeltilmişti). Ülkenin yönetici sınıfları bugün bu teslimiyet politikasından ne denli uzaklaşmışlardı?…

 

Ülke, tepsi içinde “Türk dostu” Kaiser’e sunulmuştu. Başta Enver olmak üzere Talât ve Said Halim üçlüsü değil Meclise, kabinenin öbür üyelerine bile haber vermeden Almanya ile ittifak anlaşması imzalayıp işi oldubittiye getirerek ülkeyi savaşa sürüklemişlerdi. Türk ordularının Genelkurmay Başkanı, artık bir Alman generaliydi.

 

Osmanlı devletinin kaderine son aşamada egemen olmuş İttihatçılar ateşli yurtsever, gözünü daldan budaktan esirgemez, yiğit, iş bitirici kişilerdi. Abdülhamit’in karanlık yıllarında seçeneksiz (alternatifsiz) tek bir ışık olarak parlamışlardı.

 

Derken o talihsiz Balkan Savaşı ve Babıali baskını: Harbiye Nazırı Nazırı Paşa’nın işini bitirip kabineyi devirmişler ve sonunda da iktidarı ele geçirmişlerdi.

 

Muhalefete hiç söz hakkı verilmedi bu ateşli gençler tarafından: Gazeteci Hasan Fehmi’nin köprü üstünde işini bitirdiler ve vakit geçirmeden ülkeyi Alman hegemonyasının altına verdiler. Bunlar, ülkeleri “dost, düşman” diye ayıracak kadar dar görüşlü kişilerdi, hiçbir zaman ulusların arasındaki ilişkilere günlük çıkarların egemen olduğunu anlamadılar ve İngilizlerin, “Dış siyasette en küçük fazilet mertliktir” düsturunu hiç bilmediler.

 

ÜLKENİN TEPSİ İÇİNDE SUNULUŞU

 

Ülke, tepsi içinde “Türk dostu” Kaiser’e sunulmuştu. Başta Enver olmak üzere Talât ve Said Halim üçlüsü; değil Meclise, kabinenin öbür üyelerine bile haber vermeden Almanya ile ittifak anlaşması imzalayıp işi oldubittiye getirerek ülkeyi savaşa sürüklemişlerdi. Türk ordularının Genelkurmay Başkanı, artık bir Alman generaliydi. Bu makamda önce felaketli Sarıkamış seferini hazırlamış olan von Schellendorf, sonra da von Seeckt oturmuşlardı. Esasen Enver’in kendisi de, Kaiser’in büyük ve etkin desteğiyle hızlı şekilde terfi edip Harbiye Nezareti makamını adeta işgal etmişti.

 

Türk orduları Alman emellerine hizmet etmek üzere Galiçya’dan Mısır çöllerine kadar her yerde kanını döküyor, buna karşılık örneğin Türk Harbiye Nazırı ve Alman uydusu Enver Paşa’ya Galiçya’daki Türk birliklerini teftiş etme izni verilmiyordu Almanlar tarafından! Çünkü Bulgarların buna muhalefeti vardı.

 

Herhangi bir nedenle serzenişte bulunulacak olursa tehditkâr yanıt hazırdı: “Ruslarla anlaşıveririz ha!…” Alman Genelkurmay’ı peşin para almadan bir tüfek bile göndermiyordu. Ama Alman hükümeti, çeşitli imtiyazlar karşılığında borç para vermeye yanaşıyordu. Kapitülasyonların kaldırılmasına en büyük tepki yine büyük dost ve koruyucu Kaiser’den gelmişti.

 

Ama bütün bunlara karşın, başta Enver Paşa olmak üzere ittihatçı ekibi, Alman diyor da başka bir şey demiyordu. Almanlar da bastırdıkça bastırıyor, örneğin kendi çıkarları doğrultusunda Türkiye’yi Bulgaristan’a ödün üstüne ödün vermeye zorluyorlardı (Gümülcine’nin terki v.b.). Zaten daha Balkan Savaşı sıralarında Türklerin Çatalca’da tutunabileceklerine inanmayan Kaiser, Bulgar Kralı Ferdinand’ı “Bizans Çarı” olarak selamlamaya hazırlanmıştı. O, bu topraklara el atmasın da esas sahibi kim olursa olsun, hiç umurunda değildi.

 

Gerçekten Almanya’nın kesin olarak gözü Türkiye’nin zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklarındaydı ve Osmanlı mülküne kendi sömürge alanı olarak bakıyordu. Onda “Avrupa’nın muhtemel barışmasının Türkiye’nin sırtından olacağı” kanısı egemendi.

 

Bağımsız bir politika izlemeyi ve Almanya’nın bu savaşı kaybettiğini daha baştan görüp özellikle Çanakkale savaşları sonucunun yarattığı olumlu havadan yararlanarak çok müsait koşullarla teklif edilen bireysel barışı kabul etme yandaşları, ağır şekilde cezalandırılıyordu: Yakup Cemil bir bahane ile kurşuna dizilecek, Berlin Büyükelçimiz Mahmud Muhtar paşa, Kaiser’e ihbar edilerek (!) işten atılacaktı. Keza Süleyman Nazif, küstahlık eden küçük rütbeli bir Alman subayım makamından kovduğu için Bağdat Valiliği’nden alınmıştı. Enver Paşa, Mustafa Kemal Paşa ile de az mı uğraşmıştı?…

 

Bu teslimiyet politikası ve başına buyrulduk o denli kanlarına işlemişti ki otuz yıl kadar sonra bile İttihatçılığı ile övünen Celâl Bayar’ın başını çektiği Menderes hükümeti, Meclise danışmaya gerek görmeden Kore’ye asker göndermiş, NATO’ya girer girmez de Türk ordularının tümünü NATO’nun emrine vermişti. İzmir’e gelmiş bir Amerikan generali her tarafa emirler yağdırır olmuştu (Silahlı Kuvvetler’den gelen tepki üzerine bu durum sonradan düzeltildi).

 

Gerek 1. Dünya Savaşı’ndan önceki yıllarda, gerekse savaş sırasında suistimaller, yolsuzluklar ve un, bulgur, şeker v.b. zorunlu besin maddeleri üzerinde spekülasyonlar ayyuka çıkmıştı. İttihat ve Terakki ileri gelenleri bunlara göz yumuyor, hatta birçoğunu himaye bile ediyorlardı. Tevfik Fikret buna isyan etmemiş miydi?: “Verir zavallı memleket verir, ne varsa: malını, / Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini / Bütün ferağ-ı halini (dinlencesini), olanca şevk-ı balini (gönül neşesini); / Hemen yutun, düşünmeyin haramını, helalini / Yeyin efendiler yeyin bu han-i iştiha sizin / Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yeyin!..”

 

Vatanseverliklerine toz kondurulmayan Enver’ler, Talât’lar, ağır suçlama altında bulunan kişilerle aynı kabinede bulunmaktan utanç duymuyorlardı.

 

Halkın süpürge tohumuyla karnını doyurmaya çalıştığı bir dönemde un spekülasyonlarını ve dolayısıyla da ekmek fiyatının arttırılmasını önlemeye uğraşan İstanbul şehremini Cemil (Topuzlu) Paşa, baklava börek yemekten iyice şişmanlamış Talât Paşa tarafından “geçici görevle” Bağdat’a atanmıştı.

 

SONUCA BAKALIM…

 

Sonunda bu kişilerin inatla işi nereye vardırdıklarını hepimiz biliyoruz: Yüzbinlerce şehidin suladığı bütün topraklar elden gidiyor, başta başkent olmak üzere bütün ülke düşman işgaline uğruyor. Ülkenin işini bitirmişlerdi, bu yurtsever kişiler. Kendileri de birer yolla ve genellikle Berlin’e olmak üzere şuraya buraya sıvışıp gitmişlerdi.

 

Bütün bu olgular karşısında tarihin yargısı ne olacak? Ülkeyi göz göre göre mahva götüren bu kişilerin tutumlarını tarih bir gün ihanet olarak niteleyecek olursa bunu çok mu yadırgayacağız?…