Daha önce ifade etmiş olduğumuz gibi insanoğlunun ters etkilere karşı kendini korumada, inşa etmiş olduğu mesken kadar, burasının ısıtılması sorunu ile de karşılaşmış, daha başka sorunların başında. Bu itibarla evin “mimarîsi” kadar, bu evde yaşamanın gerektirdiği, zorunlu kıldığı, sair hususlara da eğilmek, yine de mimar-sosyolog-etnologun görevi oluyor. Biz burada işe “ısıtma” konusu ile başlayacağız.
Bir mekânın “ısıtılması” için önce gerekli “ısı”nın üretilmesi, sonra da bunun uygun şekilde dağıtılması lâzımdır. Bunda da bu iş, “adamına göre” oluyor, yani her türlü maddî olanaklarla (az da olsa göreneklerle) bağlantılı olarak çözümleniyor. İnsanoğlunun ürettiği araçlar, maddî manevî ortamın kendisine uzattığı hammaddelerle gerçekleşiyor.
Isıtma tertiplerinin tip sayısı çok sınırlıdır: çekme düzeninden yoksun ocak, çekme düzenli bacasız ocak, bacalı ocak.[1]
Bunların ayrıntılarına girmeden önce “ateş”, “ısı”, “ocak”ın dilde aldığı şekilleri, tarihin derinliklerinden başlayarak, görelim.
Tüysüz doğar, âdemoğlu. Korunacaktır soğuktan. Sade ve sadece bunun için örtünüyor. Bilinçli bir üretime yönelen bu varlığa, günlük yaşantısında post, keçe, dantel yetmiyor. Giysileri ayrı bir kaynakla desteklemek zorunluluğundan, sıcak sayılacak bir ülkenin adamı Asurlu bile kaçınamamış, bu baptaki lûgatçesini bize kadar ulaştırmış,[2] isuv demiş ısı’tan nesneye, ateşe.[3]
“Saçma ey göz, eşkten (gözyaşlarından) gönlümdeki odlara su
Kim bu denlû tutuşan odlara kılmaz çare su” (Fuzuli).
Daha da eskiye gidelim. Isı-ateş (od) membaı olan güneşe Sümerli “Ey utu, utuki!”diye seslenmiş. Öbür uçta Yakut da, Fuzuli’nin içini yakan ateşe vot adını vermiş. Öteki gus-gis’te ellerini ısıtmış, Anadolu’nun köz’de yaptığını[4]
Bu ısı-ateş od-ot’un iştikakları ilginç linguistik sonuçlara götürüyor. Bunları BTL’inden takip edelim.
“Od – Ot – Garp – isim – ateş. Bkz. ot – ort – Çağatay.”
“… Odun – (otun – Çağatay) – ot yani ateş olan ve ateşe yarayan şey.”
“Utan – hayâ, hicab – âr.”
“Utanmak – ot yani ateş kesilip kızarmak, hayâ ve hicap etmek.”
“Otağ – otak – isim – ot yani ateş yanan yer, büyük çadır.”
“Ot – Çağatay – isim – ateş, ot, od – mecazen hiddet, öfke.”
“Ot – Kazan – isim – ateş, ot.”
“Ot – ort – Uygur – isim – ot, ateş – mecazen utanma, hayâ.”
“Ocag – ocak – Çağatay – isim – ateş yakılan yer, ocak; ocağı daima yanan, hanedân, hanuman sahibi.”
“Ocak – ot – cak – garp – isim – ot yani ateş yakılan yer; Çuvaş – vot – ateş. Vocak – votçak – ocak.”
“Ocağın bacası; mecazen – ocağı daima yanan – hanedan; pederden evlâda intikal ettiği zannedilen bazı evsaf-ı maneviyeye malik aile; bir san’atla iştigal eden esnaf; Yeniçeri ocağı; asker ocağı, su yolcu ocağı…”
“Koyup kaldırmadan ikide birde
Kazan devrildi söndürdü ocağı” (İzzet Molla)
Halk dilinde, konumuzla ilgili “ocak” sözcüğünün büründüğü çeşitli manaları da görelim.
Ocak, ateş (Mn); eski ve soylu aile (Or, Tr, Gaz); dedelerden beri belirli bir hastalığı iyi ettiğine inanılan aile (Isp, Sm, Nğ). Ocakbaşı, mutfak (Sv). Ocakeşeği, ocakta odunları dayayarak çatmaya yarayan üç ayaklı ve ön tarafı başlıklı demir araç, sacayağı (Çr, Sm, Nğ, Ama); yanan çırayı, idare lambasını üzerine koymaya yarayan demir araç (Çr). Ocakkaşı, ocak tabanından 30 cm kadar yükselen, üstüne kazan, tencere oturtmaya yarayan taş duvar (Dz, Ml, Sv); ocak kemerinin üstündeki tahta raf (Dz). Ocakkeni, yangına karşı ocağın önüne yerleştirilen dikdörtgen biçimindeki taş (Ml). Ocak kocası, kışın ocağın arkasına konulan büyük kütük (Rumeli göçmenleri-Ant). Ocaklık-ocaağlığ, oda (Gr); mutfak (Kc, Gr, El, Gaz, Mr, Sv, Krk, Kerkük); baca, bacanın abanı (Isp, Brd, Dz, Çkl, Kc, To, Or, Tn, Ada).
Ve nihayet ocak yakmak, evlenmektir, Ks’da, tıpkı Çkl “duman kurmak” gibi. Yani yeni bir ocak tütecektir.
Her ne kadar “çekme” ve “baca” tabirleri, yöntemlerin kaba bir sınıflandırmasına müsaade edecek kadar açıksa da, öyle intikaller, daha doğrusu öyle özel ayarlamalar vardır ki insanoğlunun önce bir açık ocağı sahip olduğunu, sonra buna bacasız bir çekme düzeni eklediğini ve nihayet bacanın gelip evini tamamladığını söylemek mantıken ihtiyatsızlık olur.[5] Nitekim Doğu Karadeniz köy mimarîsini betimleyen Orhan Özgüner, şunları yazıyor: “Çok basit köylü evlerinde baca yapılmamaktadır, açıkta yanan ateşin dumanı, çatı arasında bulacağı boşluklardan çıkar, bu yüzden tahtalar isten kararır ve esasen ışıklandırmanın fakir olduğu bu evlerde iç görünüş daha da kasvetlidir.”
“Dumanın evin içine yayılmasını önlemek amacı ile ocağın veya ateş yanan yerin üstüne gelen kısımda, tavandan sarkan bir ayırıcı yapılır, buna aşhane perdesi denilmektedir…”.
“Buna karşılık Artvin içi ve köylerinde baca, fonksiyonunun yanı sıra bir mimarî eleman olarak da kıymetlendirilmiştir. Üst üste gelen ocakların dumanları bir bacada toplanmayıp iki ayrı baca olarak yan yana çatıdan itibaren iki, iki buçuk metre yükseltilir.”
Bu yüksek baca yapmaktan esas amaç, bize göre, özellikle alçak mahallerde, tiraj, yani çekmeyi artırmak için olmalıdır. Devam edelim Özgüner’i dinlemeye.
“Dağınık tek bacalar yerine bu toplu ikiz bacalar, plandaki düzenin bir neticesidir. Çatı hartama ile örtülü olduğu takdirde yangın halinde derhal müdahale edebilmek için bir de yangın penceresi yapılır.”
“Trabzon’dan itibaren Samsun’a kadar olan bölgedeki evlerde güvercinlik denen bu bacalardan vardır; ancak fonksiyonu yangına karşı bir tedbirin yanı sıra ışık ve hava teminidir.”[6] (Resim 256).
Bu ifadelerden anlaşıldığı kadarıyla, bir kül yatağı üzerinde yanan odunun dumanı evde serbestçe yükselip, odada az çok uzun süre kaldıktan sonra, doğruca baca olmaktan çok kapı ya da pencere işini gören damdaki bir açıklıktan çıkıp gidiyor. Burada çekmesiz ve bacasız bir açık ocak bahis konusudur. Gerçekte durum daha çapraşıktır: kütükler, yanışları geçici olduğu zaman, özellikle külle örtülür; böylece aralarında çekme mecraları hâsıl olur ve baca rolünde az çok etkisiz olan dam deliği; yine de faal bir yanmayı sağlamak için yeterli bir hava akımını sürdürür: Bu itibarla çekme ve baca, aralarında iyi bir düzenleme sağlamayan arızî araçlar tarafından görülen geçici roller oynuyorlar: Kütüklere destek ve yangına karşı yalıtkan hizmeti gören kül, üçlü kapı, pencere ve baca işlevini yapan damdaki açıklık. İnsanoğlunun sırasıyla ateşi, tiraj-çekmeyi ve bacayı öğrenmiş olduğu kabul edilebilirse bu, en mükemmel şekil soyutlamasıyla mümkün olmuştur: Özel araçlarla bilinçli olarak tekâmül ettirilmiş çekme, bu işleri tamamen ve münhasıran yerine getiren baca.[7]
Ermenekliler (Kn) bu işi şöyle halletmişler: koraş, içine yapılan küçük pencereli bir duvar ile bacanın daha iyi çekmesi sağlanmış olan ocak çeşidi ve bu duvarda bulunan küçük pencereye verilen ad oluyor. Bu tür ocaklarda ateş yakılacak yerin arkasından başlamak ve yükseldikçe öne doğru yaklaşmak üzere bir duvar yapılır. Duvarın üstü ocak bacasının ağzını tavan gibi kapatır. Bu duvarın yükselen yüzünün ortasında bırakılan bir küçük pencere baca boşluğuna açılır. Ocakta yakılan ateşin dumanı bu delikten bacaya geçer.
Dam’a baca dendiğini de daha önce görmemiş miydik?…
Bu teknolojik istihaleyi İngiltere de geçirmiş. Özellikle yeraltı meskenlerinde, ortada yanan ocağın dumanından, alışık olmayanların ne gözlerinin, ne de boğazlarının dayanabildiğini söylemiştik. Bu tür ocaklar, duvara bitişik bacalı ocakların meydana çıkışına, yani XVI. yy.a kadar İngiltere’de yaygın olmuş. Elizabeth döneminde rahip William Harrison, 1577’de mesken koşullarının iyileştiğini ve “bunun sadece asiller ve kibar tabakada değil, aynı şekilde Güney illerimizin çoğu yerinde en aşağı makulede de vaki olduğu”nu kaydediyor. Keza kendi hayatında sıradan halkın evleri ve kır kulübelerinde bacanın genel kullanıma girdiğini de söylüyor: “O ise ki, kaldığım köyde, mahallin eskileri, bana iki Kral Harry dönemlerindeki gençlik günlerinde, yayladaki köylerde, dinî yapılar ve lortların malikâneleri dışında, baca sayısı iki üçü geçmezdi, herkes holde mihrabın karşısında ateşini yakar ve burada yemeğini hazırlayıp yerdi diye anlatmışlardı…” diyor. Ve yakınıyor: “Şimdi hayli bacalı duvar ocağımız var ama sevdiklerimiz hâlâ baş ve burun nezlesinden şikâyetçidirler. O zamanlar orta ocaklarımız vardı ve başlarımız hiç ağrımazdı. O günlerin dumanı… insanı koruyan çok daha üstün ilâç olarak ün yapmıştı.”[8]
Papa Innocenti IV’ün elçisi, gözü pek Franciscain keşişi Plano Carpini, Moğol hanı Güyük’ün huzuruna çıkıyor. Aslında yolculuğun amacı, oradaki ahvalin, büyük hanın Avrupa hakkındaki düşünce ve projelerinin öğrenilmesi idi. Carpini ve yoldaşı Keşiş Hungaryalı (Macaristanlı) Etienne ile birlikte 1245’te Lyon kentinden yola çıkmışlardı. Moğolistan’da görüp öğrenebildikleri bittikten sonra 1247’de geri dönüyor keşişler. Plano Carpini de, seyahat raporu mahiyetinde Historia Mongolorum, yani Moğolların Tarihi kitabını kaleme alıyor. Bunda, mezkûr kavmin yaşayış tarzı da betimlenmiş. Moğol “yurt”unu şöyle anlatıyor: “Moğol yurt’u yuvarlak ve ince değnek ve çubuklar yardımıyla çadır şeklinde imal edilmiştir. Tepeye açılmış bir yuvarlak delikten gün ışığını alır ve genelde kulübenin ortasında yanan ateşin çıkardığı duman buradan çıkar. Çeperler ve dam, aynı zamanda kapıların imaline yarayan keçe ile kaplıdırlar. Yurtların hacmi, sosyal rütbeye göre değişir; birileri yük hayvanlarına bindirilmek üzere hızla sökülüp takılabilir; başkaları sabittir; en küçükleri tek bir öküzle çekilen arabalarda, daha büyükleri üç, dört veya daha çok öküzle çekilenlerde taşınırlar. Nereye giderlerse gitsinler, savaşa ya da başka yere, Moğollar (Carpino’nun tabiriyle “Tatarlar”) meskenlerini daima beraberlerinde götürürler.”[9]
XIV. yy.da yetişen hekim Gerede’li İshak bin Murat, 1389’da (792) Timurtaş Paşaoğlu Umur Bey adına yazdığı hekimlik kitabında (Edviye-i Müfrede) “anı yakıp burunu dütününe tuticak, baş ağrısını giderür” diyor. Her dönem kendine bir “aspirin” bulmuş…
Orta ocaklarının kasaba ve kentlerdeki bir varyantı mangal oluyor. Bu sözcük “Garp”ta meydana gelmiş (BTL). Bunun halk dilinde aldığı sözler de şunlar: Dıngal (Ks). Korluk (Bil, Kc). Köpürküz, korla dolu mangal (Dz, Ay, İz, To, El, Hat, Ada). Közlük-közkavranı (Gaz, Mr, Ada, Or). Sahar (Brs). Tağar ve varyantları, ağzı geniş, büyük toprak küp (Çkl, Ks, Çr, Sm, Ama, Krş, Kn, Sv, Ar, El); toprak mangal (Kc, Gm, Ezc, Vn, Mz, Ba, Ky, Ur, Bt). Korluk, közlük gibi adlardan bunların daha çok başka yerde yanmış kor veya közün içine konup taşındığı kap olarak kabul edildiği anlaşılıyor. Tağar ve varyantları ise topraktan olup sabit orta ocağının (küçük tandır) kendisini ifade ederler. Bunlara ateş, Gm, Ezc, Ezm’da zap tabir edilen bir toprak küp içinde getirilir ve çoğu zaman bu kapla birlikte tandırın içine konur.
Taşınabilir bir “açık, çekmesiz, bacasız ocak” tipinin örneği oluyor, mangal.
Halk konutlarından konak, yalı, saraylara kadar çok yaygın bu ısıtma aracında genellikle odun kömürü yakılır. Bu iş, çıkacak zehirli, öldürücü karbon monoksit dumanlarından kaçınmak için açık havada, ya da çok iyi havalandırılmış bir mekânda yapılır. Çıra ya da bunun yerini tutan herhangi bir şeyle tutuşturulan kömürün yanmasını hızlandırmak için üflenir, hindi kanadından yapılmış bir yelpaze ya da bir körükle “cebrî çekme – zorlu çekme” uygulanır. Kömürler iyice alev aldıktan sonra bunların üzerine tenekecinin yaptığı, altı geniş, üstü dar kesik koni biçiminde bir kulplu “baca” oturtulur, bu “baca”, çekme işini tamamlar. Kömürler tam kor haline geldikten sonra ancak mangal içeri taşınır.
İyice yanmış kömürler, geç sönmesini ve az da olsa ısı vermeye devam etmesini sağlamak üzere küle gömülür ve mangalın kapakları kapatılır. Ateş, bunların üzerindeki deliklerden hava alır.
Mangalla ısınmanın bir yolu da Ky’de, İsgemli tabir edilen dört ayaklı, altı üstü kapalı, yanları açık, içine mangal konulmuş masanın etrafına oturmaktır.
Mangalın bir özelliği de, ısı membaının istenilen yere taşınabilmesidir. Mangalda pişirilen “kül kahvesi” de çok makbuldür şöyle ki kahve, ne kadar yavaş pişecek olursa, tiryakisini o denli tatmin eder. “Kahve sürmek” tabiri buradan gelir: cezveyi küle sürmek… Sigara da közde tutuşturulur…
Mangal, aynı zamanda pişirme aracı olarak da kullanılır. Tencerenin oturması için kömürlerin üzerine bir sacayağı konur.
Krokide, tenekeci ürünü bir demir saç mangalı gösterildi. Konak-saray tipi mangallar ise (Resim 257) pirinçten birer sanat eseri olarak mekânı ısıtmanın dışında, onu süslerler de. Çok yüksek ve ağırları da vardır. Bunların kapakları, yine pirinçten, birer “kubbe” olup işlevleri, ısıyı muhafazanın dışında, hava akımlarının etkisiyle kül daneciklerinin mekâna yayılmasını önlemektir. Kaldı ki, mangalın kendisi ve kapağı, büyükçe madenî kitlesiyle, çok iyi bir “kalorifik volan” etkisini haizdir, dökme demir kalorifer radyatörleri gibi.
Konak-saray tipi mangallara kor, dışarıda hazırlanılıp getirilir (zaten ağırlıkları, bu mangalların kolaylıkla yer değiştirmelerini engeller). Dolayısıyla bunların içinde çoğu kez, kulplu bir ikinci kap bulunur, ateş bunun içinde yakılır, sonra da getirilip yerine konur.
Bu “açık ocak” tipinin temsilcisi mangalın, teknolojik olarak ileri bir aşaması, adını Malta adasından alan maltız olmaktadır.
(Bunun mezkûr adadan ithal edilmiş bir araç olduğu ayrıca, Gr ve Brd’da ona verilmiş fırenk -frenk- ocağı adından da belli oluyor).
Bundaki sistemde ateş, bir ızgara (Rumca εσχαρα’dan – Räsänen s. 167) üzerinde yanan, hava, ızgaranın altından açılmış bir delikten girip ateşin içinden geçer (doğal çekme). Mangalda küllerin esas gövdede birikmesine karşılık maltız sisteminde ızgaranın altında bulunan bir kaba dökülür.
Gördüğümüz kadarıyla maltızda çoğunlukla taş kömürü yakılır ve bu araç, ısıtmadan çok yemek pişirmede kullanılır. Dar ve yuvarlak olduğundan tencere doğruca üstüne oturtulur, mangalda sacayak ihtiyacına karşılık. Kü ve Es’de bu aygıta verilen acem ocağı adı da, bunun yabancı kökenli olduğunu vurguluyor (“acem”, Arapların “yabancı”, yani İslâm’a yabancı olarak İranlılara taktıkları isim olup Türkçedeki “acemi” sözü, aslında “işe yabancı” manasındadır).
Fırfır, maltız (Brs). Hacırdah, maltız (Mş). Hakula, taş, tuğla ya da çamurdan yapılmış ocak, maltız (Sm, Ar, Ky). Kotlan-kotlağan, küçük fırın (Bil); topraktan yapılmış bir çeşit maltız (Brs). Pufu, ayaklı, taşınır ocak, maltız (Ba, Çkl, Brs). Püfü-pükü, maltız (Ba). Yarlağan, taştan, tuğladan, kerpiçten yapılan ocak, maltız (Kn). Bunların ne dereceye kadar bizim yukarda verdiğimiz klasik maltız tipine uygun olduklarını bilmiyoruz. Kn’da, çamurla döşenmiş gaz tenekesinden yapılan ocağa göz-köz ocağı deniyor. Kor ocağı da yine aynı yerde, çamurdan yapılmış istenilen yere taşınan ocak, maltız oluyor.
Mangalın içinde kül birikir. Yanan köz, korlar buna gömülüp mangalın kapakları kapandığında ateş uzunca süre muhafaza edilir. Maltızın kapağı yoktur ve içi ateş tuğlası ile örülüdür, sobalar gibi. Küçük çaplı yuvarlak olduğundan tencere doğruca üstüne oturtulur. Mangalda ise mutlaka bir sacayağına ihtiyaç vardır.
Yukarda çeşitli adlarını verdiğimiz ve maltızla uzaktan yakından ilgili görülen aygıtların hepsinin içinin “taş, toprak, tuğla” ile döşeli olduğu görülüyor ki buradaki “toprak”, ateş toprağı (şamot) olmalıdır.
Bacalı duvar ocaklarının da adları hayli değişik. Baca ile ilgili olanlar arasında gördüğümüz buharı ve çok sayıda varyantı, Çırabana, ocak (Rumeli göçmenleri-İst). Kümbe-kümbet, içi tuğlalı soba (Dz, İz, Rumeli göçm.-Ba, Sm, Ank, Tk); topraktan yapılmış soba (Brs, Krk); ocak (Mn, Çkl, Ks, Ant). Külve-küle, ocak (İst); ocakta tencere, kazan koymak için yapılan yer (Sv).
Dünyanın dört bucağında ocakbaşı bir huzur ve yakınlık nişanesi olmuştur. Ocak her zaman süslenmiş, temin edebileceği faydaları istifade edilebilir hale getiren alet, edevat ve tertipler onun hemen yakınında yer almıştır. Bu itibarla doğrudan doğruya ocağın idaresi ile ilgili aygıtlarla yemek ve sair şeyleri pişirmeye yarayan kap-kacak için çeşitli dolaplar, nişler, raflar da, taşıdıkları eşyalar kadar değişik isim almışlardır. Bunlardan bacabaşı-bacag(k)aşı-bacaomuzu… gibi ocağın üstündeki küçük rafa verilmiş adlar, halk beynindeki realist sanat anlayışı ile birlikte mizaha eğilimli mizacın nişanesi olmaktadır. Bu arada, odalardaki ocakların ön tarafını ifade eden kamne (Kn) adının Lâtince yine “ocak” manasına gelen caminus (chimney-cheminée – Kamin) ile yakınlığı aşikâr olmaktadır.
Biz daha önce halk mutfağında çeşitli ocaklar ve saire ve bu arada toprak sabit ve seyyar “maltız”lar hakkında da yeterince bilgi vermiş olduğumuzdan[10] bunları burada tekrarlamıyoruz.
Isıtma tekniği açısından semaveri zikretmeden geçemeyiz.
Çay içme âdetinin Anadolu’ya XII ilâ XIII. yy.larda Asyalı öğelerle gelmiş olabileceği düşünülür. Bunu Altay’lardan mı biliyorlardı, yoksa İran transit yolculuğunda mı öğrenmişlerdi?
Ciddî çay tiryakiliğine (δηριαxή) rastladığımız illerin başında Hakkâri geliyor. Burada halk kesinlikle alkol kullanmadığından (müşahedelerimiz 1951-1957 yıllarına aittir), tahminimize göre bunu, fazlaca miktarda münebbih (uyarıcı) kafein almak suretiyle telâfi etmektedir. Kahvehanelerde, akşamüstü sohbetleri sırasında o günü öğleden sonra ortalarda gözükmemiş birine nerede olduğu sorulduğunda, “canım sıkılıyordu, evde oturdum, bir semaver(!) çay içtim, kendime geldim…” diye cevap verdiğine kaç kez tanık olduk. Katırcı veya devecinin teçhizatı arasında muhakkak bir semaver bulunurdu, hayvanının yanına asılı. Her beş on kilometre yürüyüşten sonra mola verir, çalı çırpı ile semaverini kaynatı “boşaltırdı”.
Semaver sisteminin, alttan ısıtılan ibriğe nazaran ısıl verimi çok yüksektir. Bunda ateş, kendisini çevreleyen suyun ortasında yanar, su zarfı ile doğruca temastadır. Yakıtın ısısı, büyük çoğunluğuyla suya geçer. Isıl kayıp çok az olduğundan bir küçük odun parçası, açık havada bile bir semaveri kaynatmaya yeter.
XVIII. yy.ın ortalarında Rusya’da ortaya çıkmış olan semaver, adını Rusça “samo” (kendi) ve “varit” (kaynatmak) sözcüklerinin bileşiminden almış.[11]
Hakkârili yurttaşın semaverinin genellikle mahallî tenekecinin imal ettiği bir saç aygıt olmasına karşılık konaklarınki pirinç, bronz, gümüş, beyaz metal (nikel alaşımı)ndan mamul gerçek bir sanat eseri olmaktadır (Resim 258) (bkz. renkli resimlere s.490).
Sobalara gelince, bunlar daha çok, yaşam standardı en düşük olan kitlenin üstündekinde bulunur. Mahallî tenekecinin imal ettiği küçük yuvarlak saç tezek veya odun sobalarından tuğla ve toprak ısıtıcı aygıtlarına kadar çeşitler arz eder. Tuğla sobalar, ithal malı çini sobaların köy ölçüsünde mukabili olup kızma (Tuğladan yapılan soba-İst; soba-Tk) adıyla nasıl bir “ısıl volan”, yani ısı akümülatörü olduklarını belli ediyorlar (ince saç soba, gövdesinde hiç ısı toplayamaz, onu doğruca dışarı verir. Toprak-tuğla, çini-soba ise cidarında -çeperinde- ısı biriktirir ve içerde ateş söndükten sonra da ısı saçmayı sürdürür). Toprak sobalar da, teknik olarak içi tuğla döşeli madenî sobaların müşabihi olup yukarda mezkûr kümbet dışında kon (Bil), peçe (Uş, Ky) gibi adlar da alır.
”93 Harbi”nde (1878) kaybedilip İstiklâl Harbi’nde sınırlarımız içine giren Doğu bölgelerimizde Resim 259’da görülen Rus yapısı soba tipi revaçtadır. Özelliği, tavana varacak kadar yüksek oluşu ve odaların bölme duvarının arasına kurulmuş olmasındadır. Yani sobanın bir yarısı bir odayı, öbür yarısı (arkası) da komşu arka odayı ısıtır. İçi tuğla döşeli olmakla içindeki ateş söndükten sonra da, hayli ısıyı “stok” eder.
Aynı tipten bir sobaya, yıllar sonra Malatya’da rastlamış olmamız, bizi şaşırtmıştı (Resim 256)…
150 yıl önce evlerimizde soba düzeni olmadığından odalar, yukarda gördüğümüz gibi, mangalla ısıtılırdı (“mangal”, Arabî “mengal’dan-KT). Büyük odalarda kısa ayaklı, dört köşe bir masanın alt kısmına çakılan ortası delikli rafa oturtulmuş bir toprak ya da saç mangal kurulurdu. Yanmaması için masanın altına teneke çakılırdı. Bunun üstüne de tandır yorganı veya tandır kebesi denilen geniş bir yaygı örtülmek suretiyle sıcaklık içerde hapsedilirdi. Herkes onun etrafında oturarak örtüyü dizlerine çeker, sırtlarda ise kürk ve hırka olduğundan vücut güzelce ısınırdı. Bu ısınma tertibi “tandır” adıyla anılırdı. Yaygı ya da örtü, içi pamuklu, yüzü kir götürsün diye koyu renk kumaştan, çarşafı kirlenince yıkanıp tekrar kaplanmak için çoğu kez gümüşî, nohudî, kiremidî yünlüden adeta yorgana benzer, ama dört köşeli değil, değirmi bir nesne idi. Bazı büyük evlerde ise tandır masası daha yüksek yapılır, etrafına sedirler veya minderler konulurdu.
Tandır, ev halkının bir araya toplanmasına vesile olmakla aile arası iyi ilişkilerin gelişmesine, uzun kış gecelerinin sohbet ve eğlence ile geçmesine büyük katkıda bulunurdu.[12]
“Tandır, üzerine kocaman bir yorgan örtülü bir masadır. Yorgan her yandan yere sarkar. Bunun altına bir mangal konur, etrafında da alçak bir sedir vardır. Bacakları masanın altına sokup yorganı burnuna kadar çektin mi artık değme keyfine!…”[13]
Bu ısınma tertibine verilen “tandır” adıyla, özellikle Anadolu’nun Doğu yarısında yaygın, yere gömülü ve Hitit ve Urartu’lar çağından kalma yuvarlak fırın-ocak’ın adlandırıldığı “tandır”, farklı şeyler oluyor. Bu sonuncusunun da üstüne bir yorgan örtüp ayakları aşağıya sarkıtarak insanlar ısınıyor.
“Tandır” sözcüğü, Arabî tannur’dan muharref olup sözcük Farsçaya “tennur” şeklinde geçmiş.[14] Bu tandıra Pulur’da kürsü deniyor. Bu fırın-ocak, bir sabit tesis olarak göçebe toplumlarda bulunmaz.
[1] André Leroi – Gourhan. – op.cit., s.302
[2] DELT, mad. “ısı” ve “köz”.
[3] Sanskrit dilinde us usâmi, “yakıcı olmak, yakmak” demektir.
[4] Ermenice giz (ul) yakmak, gaydz da “köz” anlamınadır. Sümerce gus ve gis = ateş (DELT).
[5] A.Leroi – Gourhan. – op.cit., s.302
[6] Orhan Özgüner. – op.cit., s.38-40
[7] A. Leroi -Gourhan, op.cit., s.303
[8] G. M. Trevelyan. – English social history. A survey of six centuries. Chaucer to Queen Victoria, London 1945, s.71, 129-130
[9] Jean de Plancarpin – Histoire des Mongols, trad. P. Clement Schmitt, Paris 1961, s.43
[10] Bkz. Kültür kökenleri I, s.785-801
[11] Sedef Atam. – Semaver. Sıcak sohbetlerin kadim dostu, in SKYLIFE X/97 (THY Yay.).
[12] Eren Akçiçek. – Batılı yazarların gözüyle Türk tandırı. Nasıl ısınırlardı? in Kültür ve Sanat (T.İş B.Yay.) 38, Haziran 1998
[13] Helmuth von Moltke. – op.cit., s.31
[14] Ayrıntıları için bkz. B. Oğuz. – Kültür kökenleri C.I, s.371 ve 792-795
( * ) Site yönetimi tarafından eklenen başlık, bağlantı ve içerikler – bu içerikler kitabın orjinalinde yoktur okuma kolaylığı için site yönetimi tarafından eklenmiştir.