Kültür Eserleri > THKK 3 - İnşaa Isıtma ve Aydınlatma Teknikleri > Evlerin Donanımı

Evlerin Donanımı *

“Mobilya günlük yaşantımızın ayrılmaz bir parçası olarak çeşitli gereksinmelerimize cevap verir. Oturmak, yatmak, depolamak gibi salt kullanım fonksiyonunun yanı sıra, zaman zaman statü sembolü veya kişiliğimizi yansıtan bir öğe olarak hizmet eder. Tarih boyunca kullanıcının, tasarımcının ve yapımcının hayal gücünün anlatım şekli olagelmiştir. Estetik ve sembolik öğeler dönemlerine göre, işe yararlılık, üretim işçilik ve malzeme koşullarını zorlayarak farklı ürünlerin oluşmasına yol açmıştır.”[1]

Böyle olunca da “… insanın eşyalı dünyaya uyumunun yanı sıra, eşyayla dünyaya uyumu da söz konusu edilebilir.”[2]

Bahis başlığındaki “donanım”dan kasıt esas itibariyle evin “eşya”ları oluyor. O ise ki betimlediğimiz mesken tipleri arasında, ülkenin en yoksul kesimini barındıran yeraltı, yarı gömülü, mağara türü… mesken sakinlerinin beyninde “eşya” kavramı neyi ifade ediyor? Herhangi bir tasvirde, başka bir kültürel çevrenin adamı tarafından kullanılan dil, nesnelliği yaralamıyor mu?

“Eşyalar, ‘homo faber’ uygarlığının ürünleri olarak gittikçe karmaşıklaşan bir evren oluşturmakta ve insan ihtiyaçlarını doyurma gibi bir amaçlılık taşımaktadırlar.”[3]

“Eşyalar, kültürün üzerine yansıdığı öğeler olarak biçimlerinde, kendilerini üreten ve kullanan insan gruplarına göre farklılaşmaktadır…”[4] Böyle olunca da, yukarda sözünü ettiğimiz mesken tipleri bağlamında “fakirlik kültürü”nün “eşya” kavramını nasıl algıladığı sorulabilir.

Bir XV. yy. İtalyan seyyahı, Bonaventura di Manuelle da Volterra, Filistin, İskenderiye ve Kahire Müslümanlarının bazı âdetlerini anlatıyor (kendisi Kutsal Toprak hacısı olmayıp bu hacılara mahsus ve Müslüman ev içinin prototipi sayılamayacak, kiliseler, manastırlar… tarafından hazırlanan özel hanlarda kalmamış).

“… Bunların diyor da Volterra, “ne yatakları, ne masaları, ne iskemleleri, ne ayaklı lambaları vardır. Ama hep yerde yiyip uyurlar ve her yaptıkları, çömelmiş olarak, yerde vaki olur.”

“O ise ki bedenleri çok temizdir… Memlûklar (Kölemenler) güzel yapılıdırlar ama domuzlar gibi yemek yiyorlar. Yemek sırasında bunlar doğrudan doğruya zemine veya halının üstüne oturup, bir bakır kaptan, tamamen yerde yerler, sofra örtüsü olmadan. Zira ‘masa’larına ne örtü, ne bıçak, ne tuz koyarlar ve bütün misafirler tek bir çanaktan yerler…”

Bu yazar “Doğu türü” yaşam tarzını, hattâ zemine çok yakın veya bazen zemin seviyesinde sürülen bir yaşamı böylece bize tasvir ediyor.[5]

Aslında mobilya şekli ile kültürel düzey arasında bir karşılıkla bağıntı kurmak yanlış olacaktır. Nitekim Afrika’da ya da başka yerde, herhangi bir kabile, böcekler, iklim ya da âdetler dolayısıyla, “mobilya”sının yükseltiyorsa, bu hareketiyle, az çok “şarkvarî” bir yaşam tarzına sahip Doğu veya Uzak-Doğu ülkeleri sakinlerinin (örneğin- Japonlar) kültürel düzeyini, işbu hareketle geçemeyecektir.

Günümüzün şarkiyatçılarından F.-E.Gautier, bize şunları, biraz kaba bir eda ile söylüyor:

Genellikle, Hristiyan’dan Müslüman’a dizin damar sistemi arasında, anatomi uzmanının araştırma konusu olan bir farkın bulunduğunu düşünmek saçma olmayabilir. Doğu döşeme takımında herkesçe bilinen başlıca ayrıntılar bu çömelme itiyadı ile ilişkilidir. Alçak sedirler, halıların başat rolü; sedir ve halılar, bizim iskemlelerimizin yerini tutmaktadırlar. Doğu masası, zeminden yirmi santim kadar yüksektir… Müslüman, yemeğini, halının üstüne konan bir bakır sini içinde getirtir…”[6]

XVI. yy.ın da Volterra’sı ile günümüzün Gautier’nin metinleri arasındaki benzerlik çarpıcı oluyor.

Mümkün olduğu kadar toprağa yakın yaşama tercihi ve bunun sonucu olarak “mobilya” ve “sofra takımı” (ya da “yatak” ve “halı”) kavramlarının birbirlerine girift olmaları, bu yaşam tarzının küçük farklardan yana zengin, zarif ve ince olmasına mani olmamıştır. Bunun dışında Yakın-Doğu ülkelerinin bazılarında iyi ahşap yokluğu, o zamanlar, işbu yaşam tarzını etkileyen tek amil olmamıştı.[7]

Birçok uzman yazar Ortadoğu Müslüman Doğu’sunda mobilya yokluğunu kastediyor ve bu bapta bir “boşluk” kavramını ortaya atıyor.[8]

Biz, daha önce, genellikle “Türk Evi”nde, odayı çepçevre dolanan oturma (ve gereğinde yatma) sedirden başka eşya (masa, sandalye) bulunmadığını ifade etmiş ve yerdeki halı ile tavan süslemesinin seyri üzerinde durmuştuk. “… bildiğimiz eşyaların dışında, ‘var olmayan’ eşyalar düşünülebilir. Literatürde bunun klasik örnekleri var: ‘Ağzı (kesici çelik kısım) ve sapı olmayan bir bıçağa nasıl sahip olunabilir?’. Bu soru, eşyanın temel yapısal ve işlevsel öğeleri dışında var olup olamayacağı konusunda ortaya atılmış klasik bir sorudur. Tıpkı ‘işitilmeyen gürültü’ veya ‘bir boşluğun hâkimi olmak’ deyimlerinde yansıyan sorunsalın ifadesi. Bir Zen öyküsünü aktaralım. Adamın biri bir Zen üstadına ‘Bana telsiz bir harp üstünde bir şey çalınız’ der. Üstat, sessiz kalır ve bir süre sonra ‘duyuyor musun?’ dediğinde adam ‘hayır’ cevabını verir. Üstat şöyle söyler: ‘Öyleyse, bana, niçin daha kuvvetli çalmamı söylemedin?”[9]

Bu konu ortamına haliyle dil yapısı karışıyor: “Konuşmak”, iki kuşun ya da iki insanın karşılıklı olarak bir yere “konması”; “görüşmek”, bunların karşılıklı olarak birbirlerini görmeleri anlamını taşıyor. Anadolu’nun adamı, sedirlerinde bağdaş kurmuş olarak, ortası “boş” mekânda, hiçbir şey söylemeden “konuşur”, “görüşür”…

“ ‘Yatak’ genellikle bir hasır ya da bir şilteden ibarettir. Sıcak bölgelerde, hasırın belli bir yeri yoktur: akşamları kâh bir ateşin yanına, kâh bir taraça ya da ağaç altına serilir. Soğuk bölgelerde, mutat olarak meskenin yükseltilmiş bir yeri seçilir: Rusya veya Çin’de, üstü düzlenmiş, büyük hacimli kârgir soba; yarı-toprakaltı meskende, oda çevresindeki sedir. Küçük Asya ve Japonya’da, akşam ince şilteler yayılıp sabah toplanır ve gömme dolaba kaldırılır. Sadece Avrupa’da karyola, mobilya arasında başat bir yer tutar.”[10]

Anadolu’da şilte, yüklükten alınıp yere, halının (“yer yatağı”) ya da sedir gibi tahtadan bir seki olan kerevet üstüne serilir (“kerevet – kirevet”, Rumca κραβατοx’tan gelme olup Latince grabatus,  kötü yatak, Rusça krovat da tahta yataktır) (DELT). Bazen de sedir üzerinde sabit kalıp gündüz üstüne bir kilim serilip oturulur.

Halk dilinde “yatak”la ilgili sözcükler de şunlar: Ayağuç-ayah kılt-ayak kıltık,  ayak ucu, aşağı taraf (Kn, Ar, Ezm, Ezc, El, Ur, Sv, Kr). Başkılt-başgıltı-başkıltı…, yatağın baş tarafı (Ar, Ezm, Sv, Ank, El, Kr, Ezc, Ur, Gm). Bu mezkûr yerlerde kılt-kıltı-kıltık,  yatağın baş ya da ayak ucunu ifade ediyor.

Farda,  yatak örtüsü (Yz); ufak kilim ya da seccade (To, Ky, Nş, Nğ, Mğ, İç, Ant). Huna,  yatak, yorgan vb. şeyler (Ank); hun ise Mr’da ottan, çalı çırpıdan yapılan kulübe oluyor. Kn’da yatak yapmak, yatak sermeğe ilemek deniyor. Mitil-mitel, az çok tüm Anadolu’da yüz geçirilmemiş yorgan, şilte, minder, yatak; yatak kılıfı; yorgan astarı; çok eskimiş, paçavra durumuna gelmiş yatak, yorgan, giysi vb.; minder, yatak, yastık doldurmaya yarayan kırpıntı; ayrıca İz’de giysi astarı. Nevres,  yatak çarşafı (Isp, Ba). Farsçadan geçme bir sözcük olarak Türk dilinde “nevresim”, torba biçiminde yorgan çarşafıdır. Osmanlıca “nevres”, yeni yetişen, yeni biten; “nevresim” de yeni çıkma, yeni modadır. Anlaşıldığına göre nevresim, nevresim’den galat olup sonradan çıkmış, “yeni moda” bir yorgan çarşafı oluyor. Seke de, pike, yatak örtüsüdür Rz’de. Soyruğu-soyrak,  yatak çarşafı (Kr). Tılar-tilar,  çocuk karyola ve beşiklerine konulan, genellikle ortası delik yatak (Kc, Bo, Zn, Sm, Ks, Çr, Yz, Çkl, Mr, Krş); yatak yünü (Sk). Velveç,  yatak yüzü yapılan dokuma (Kn). Zigi, yatak şiltesinin iç astarı (Gm).

Karyolaya Mr kaysel, tahtadan yapılmış olanına Kn’da tavlar deniyor.

Oturulacak yerlere, sandalye-iskemleye gelince:

“Oturulacak yerlerin coğrafî ve tarihî dağılımı saptanmak istendiğinde önce, beden tekniklerine ait olan oturma tarzlarını ele almak gerekir. Ama hemen bir paradoksla karşılaşılır: Her ne kadar bazı oturma tarzları normal olarak üzerine oturulacak bir nesneyi dışlıyor ve bazı oturulacak yerler de bacakların belli durumuna engel oluyorsa da, oturma tarzı ile oturulacak eşya arasında salt bir bağıntı yoktur.”

“Az sayıda özel haller (Afrika siyahîleri, Eskimolar) dışında oturulacak eşya yoktur ya da yastıklar veya hasırlardan ibaret olur ve iyice saptanmış tek örnek koltuk ya da iskemle oluyor. Bu eşyalar ayaklı karyolaya eşlik ediyor ve bunlara antik Mezopotamya ve Mısır’dan itibaren Batı’da Avrupa’ya doğru Mısır’da, Doğu’da Hindistan ve Çin’de rastlanıyor. Batı dışında, toplumun yüksek sınıflarına mahsus olup kullanımı sınırlıdır ve bunlara dair eldeki örnekler halk iskemlelerinden çok siyasî ya da dinî şeflerin tahtları oluyorlar. Birçok bölgede bunlar, üzerlerine oturma tarzından anlaşılan alıntılardır: Akdeniz çevresinde (eski ve genelleşmiş kullanım bölgesinde) üzerlerine ayaklar sarkık olarak oturuluyor, ama zemine çömelme âdetinin yaygın olduğu Doğu Asya’da ayaklar bunların üzerinde doğal olarak alışkanlık halindeki şekillerini alırlar” (ayakları altına alma, bağdaş kurma…)[11]

Anadolu’da bağdaş kurma ve ayağı altına alarak bilek-topuk üzerine oturma alışkanlığı çok yaygındır.

Mısır’da iskemlenin varlığı (ortası hasır dokuma ve üç ayaklı tabure, M.Ö. 1250) kesin olarak saptanmıştır. British Museum’da çektiğimiz Resim 249’da (bkz. renkli resimlere s. 490) antik çağlara ait iskemleler, tabureler… görülür ki en soldaki ile soldan üçüncüsünün ortası hasır dokuma idi (1976). Yine bir Mısır gemi modelinin üzerinde bir arkalıklı, sekiz ayaklı bir “kanepe” görülüyor. Gemi, kraliyet ailesine ait olmalı (Resim 250) (bkz. renkli resimlere s.490). Leroi-Gourhan’ın söyledikleri doğrultusunda, siyasî ve dinî şeflere ait iskemleleri Resim 251, 252, 253, 254’de veriyoruz. Ama bunların hepsi arkalıksız değil (Resim 253).  Bu arada, tabure-taht yüksekçe olup bacakların rahat etmesi için ayakların altına alçak bir tabure konduğunu da görüyoruz (Resim 251 ve 252). Kubaba da aslan üstüne basıyor (Resim 253).

Şimdi halk dilinde iskemle:

Ayakcak-ayaklık…,  arkalıksız kısa iskemle (Uş, Mn, To, Isp, Sn, Sv). Köşgü- köşt, sandalye, iskemle, tahta kanepe (Brs, Mğ). Kötürge,  tahtadan yapılmış alçak sandalye, kürsü (Ay, Mn). Kümre,  küçük iskemle (Tr). Oturak ve çok sayıda varyantı, minder (Kn); kanepe (Brd, Dz); tahtadan yapılmış arkalıksız sandalye (Af, Isp, Brd, Dz, Ay, İz, Ba, Brs, Es, Bo, Sk, Ks, Çkr, Çr, Sn, Ama, To, Or, Tr, Gm, Rz, Ar, El, Sv, Ank, Kn, Ada, Mğ, Krk). Bunlar ayrıca kayıkçıların kürek çekerken oturdukları, arabada yolcuların oturduğu yer; merdivenin üstünde ve pencere önünde oturulacak yer de oluyorlar, aynı yörelerde.

Seğmen-segürtme-sehitmen,  tahtadan yapılmış, arkalıksız, küçük iskemle (Gr, Sm, Or). Seki, sedir, kerevet, tahta karyola divan olmanın (Orta ve Doğu Anadolu) dışında sekçe-seke-sekitmen-sekke-sekman-sökü gibi varyantlarıyla birlikte alçak ayaklı, arkalıksız iskemle, az çok her yerde. Takatuka,  köy odalarında kullanılan, küçük tahta iskemle (Kü); eskimiş, yıpranmış, kullanılmayacak duruma gelmiş eşya (Brd). Tavlin,  sigara iskemlesi, sehpa (Ank). Tokmak,  küçük iskemle (İz). Bu takatuka adı, tabureyi oraya buraya çekerken çıkarmış olduğu sesten gelmiş olmalı.

* * *

Genel kaide olarak Yakın-Doğu’nun çeşitli mirasları arasında bir gizli uzlaşmanın vaki olduğu kabul edilir. Maddî kültür, yerli zanaatlarla ilgili geleneklerin sürekliliğinin ifadesi olmaktadır. Ancak bu noktada şöyle bir soru akla geliyor: Göçebe kesim, “Şarkvarî” denilen yaşam tarzının yaratılması ve billûrlaşmasında ne gibi bir rol oynamıştır?

Ortaçağda İslâm dünyası artık şekillenmiş, kendisine özgü yaşam tarzı ile “Garpvarî” denilen tarz arasında ayırım çizgisi Bizans-İslâm sınırı boyunca çekilebilirdi. Bununla birlikte, zeminden yükseltilmiş ve Bizans metropolünde revaçta olan mobilya kavramı, İslâm’ın arifesinde Bizans İmparatorluğu’nun başka yörelerinde de aynı şekilde belirtili bir özellik miydi? Üstelik biraz sonra İslâmî rejime tabi olacak Suriye gibi ülkeler, Bizans uygarlığıyla hâlâ bütünleşmişken, “Şarkvarî” yaşam biçiminin işaretlerini görmüyor muydular? Eşya tabirlerine değgin araştırma bazen, İslâm’ın arifesinde Yakın-Doğu ülkelerinde bazı bölgesel âdetlerin atalardan kalma bakiyelerini gün ışığına çıkartabiliyor. Arapça “masa”yı ifade eden en yaygın üç tabir, farklı üç linguistik kaynaktan çıkıyor: Bunlardan biri Etyopyaca; bir diğeri üç ayrı seslendirme halinde Araplaştırılmış Farisî kökenli olan ve üçüncüsü de İslâm öncesi saf Arap-bedevî dilindeki. Aynı zamanda bunlar farklı nesneleri ifade ediyorlar: Biri (Farsçası) “Şarkvarî”, yere oturmuş ve sadece yemek zamanlarında odaya getirilen misafirlerin yüksekliğine uydurulmuş küçük bir masa; ikincisi (saf Arapça), hiçbir başka kavram sisteminin eşya-mobilya olarak nitelemeyeceği, yere serilmiş bir bez ya da deri parçası (tamamen bedevî-gezginci tarzı) ve üçüncüsü, Etyopyacadan, genelde ilkini ifade ediyor. Bu çeşitlilik İslâm dünyasında, kaynağını yerleşik ve göçebe türleri arasında bir çatışma döneminden sonra vaki olan büyük kaynaşmadan almıyor mu?

Bundan başka, “masa”yı ifade eden bu çok ve alışılmış tabirlere, bu çatışmalar ve kaynaşma görüntüsünü daha zenginleştiren ama kaynaklarda daha az rastlanan başka sözcükler de ekleniyor. Örneğin, açıkça Farisî kökenli olan ve “masa-sofra takımı”nı ifade eden bir sözcük çağın Müslüman evinde “yere” konmuş kap kacak, sofra takımı ve sair nesneleri “mobilya” kavramına yaklaştırıyor. Keza, bulunan, Arâmî kökenli bir başka tabir de bu İranî “masa-sofra takımı”nın Suriyeli türdeşi oluyor. Bu keyfiyet, aradığımız bölgesel atalardan kalma tortusu mu oluyor?

Bu fikri biraz daha açalım. Emevî döneminde fetihten önce Suriye’ye kısmen ithal edilmiş Arap yaşam biçimi, öbür yandan da ülkenin ulaşmış olduğu Bizans kültürel geleneği, kâh birbirleriyle çarpışacak, kâh beraberce var olacaklardı.

Şarkvarî oturma tarzı, bazı uzmanlarca Hintlilerinkiyle yakınlaştırılıyor. Oturma şeklinde, iki ikonografik etki ağı görülebiliyor: günlük Doğu yaşamından kopuk Bizans’ınki, öbürü de daha “Şarkvarî” ama o dahi kökenini Arap olmayan (İran, Hindistan vs.) bir uygarlığa bağlama eğiliminde bir etki.

Bütün bu şekillenmelerde göçebe vakıası belli bir rol oynamış olacaktı. Örneğin, yukarda sözü edilmiş bedevî meşin “masa”, Ortaçağda, yerleşik ortamlarda varlıklı kişiler arasında da sık görülüyordu. Eşya-mobilya kullanımı arasından görülebilen başat süreç, başlarca göçebe olan unsurların uyarlanmış olduğu yerleşik âdetlerin sürekliliğini açıklar.

Ev eşyalarının kullanımı arasından görülen sosyal tabakalaşmanın yansıması hayli şaşırtıcı oluyor. Bunu iki örnekte görebiliriz:

  • Bunun ilk kategorisi, bir şilteye dahi sahip olmamak. İkincisi, yere serilmiş şilte; bu da ilkel, basit, uydurma; içi doldurulmuş, çarşaflı, basit ya da pahalı, şatafatlı. Üçüncü kategori, kerevet-yataklar (muhtemelen çerçevesiz). Dördüncüsü de çerçeveli yataklar.
  • Yastıklar. Uydurulmuş “yastık” (taş, kumaş parçaları). Kumaş ya da meşinden yastıklar. Bunlar da, dolgu malzemesi, ezcümle kıtık, yün, bitkisel elyaf (meselâ pamuk), tüy, kuştüyü vs.[12]

Bu işin çok dallanmaya müsait “felsefe”sini burada kesip bazı mülâhaza ve kişisel anılarımızı nakletmekle yetineceğiz.

Eşya ve mekân düzenlemesi bakımından göçebe unsura örnek olarak Yörükler üzerine yapılmış bir araştırmayı nakledelim.

“Yörükler, mekân organizasyonu açısından diğer gruplardan temelde ayrılmaktadır. İlk bakışta ‘yer kimliği’ bulunmayan adressiz bir grup gibi görünüyorlar. Hem her yerde, hem hiçbir yerdeler… Deve, eşek ve katırlarına yükleyerek taşıdıkları çadır ve eşyalarla, bir tür ‘salyangozumsu insan’ tipi yaratıyorlar” (Resim 255).

“… Yörükler ‘neresi olsa fark etmez’ anlayışı içinde görünmemektedir. Her yıl, değişmeyen bir yol çizgisi üstünde ve aynı yerlerde konaklayarak, mekân değiştirmektedirler. Konaklama alanları, Yörük obasının hayatını idame ettirmesi açısından gerekli olan koşullara sahip ve dolayısıyla ortak özellikler gösteren yerlerdir. Herhangi bir mekân değil, belirli özellikler taşıyan bir mekândır… Burada, bir tiyatro oyununun, değişik gün ve yerlerde yapılan gösterilerinin her birinde aynı dekoru kurmaya benzeyen bir durum söz konusudur. Yörükler arasında, bir gün yerleşik hayata geçmenin düşünü kuranlara, projesini yapanlara ve bazı yerlerde arsa ve mera satın alanlara rastlanmaktadır. Mekâna, sözcüğün hukukî ve psikolojik anlamıyla sahiplenme duygusu, yerleşik gruplar kadar, göçebe gruplarda da bulunmaktadır…[13] Yörükler, belirli bir modele uygun olan ve ihtiyaçlarına cevap veren bir mekânın arayışı içindedirler.”

“Yerleşik toplumlarda insanın içinde yaşadığı mekân, iç içe geçmiş kabuklardan oluşan bir yapı özelliğini göstermektedir. İnsan vücudundan başlayarak dışa doğru gittikçe genişleyen bu kabuklar arasında, belli başlıları şu şekilde sıralanabilir: Hareketsiz haldeki insanın jest alanı; insanın görsel alanı (oda büyüklüğü); ev ve konut alanı; sokak ve mahalle alanı; kent alanı; bölge ve diğer alanlar.”

“… Obaların yerleşim alanı içinde, mekân büyük ölçüde homojenleşmekte, çadır içi/çadır dışı şeklinde bir ayrım bile kesin ve net bir ayrım getirmemektedir. Çadır içi alanının darlığından, bir kısım eşyalar çadır etrafına konmakta ve çadırın yakın çevresi, çadırın bir bölümüne dönüşmektedir… Çadırlarda ana-baba ve çocukların birlikte bulunması ve bazı hallerde iki çiftin birlikte kalması (ana- baba ve evli çocuklar), kişisel ve mahrem yer ihtiyacının, mekân organizasyonunda, çok önemli bir rol oynamadığını göstermektedir.”

“Köy gruplarında, iş dünyası veya çalışma hayatı ile özel hayat arasında kopukluğun ya da karşıtlığın bulunmaması, ikisinin birbiri içine geçmiş olması, eşyalar düzeyinde de görünmektedir. Zira, sözcüğün dar anlamında ev eşyaları ile ailenin geçimini sağlamada kullandığı araç ve gereçler yan yana bulunmaktadır…”

“Köy evlerinde ailenin yaşadığı üst kat, mimarî bakımdan, geleneksel kültür ve hayat tarzlarına ve aile yapısına uygun olarak düzenlenmektedir. Çekirdek ailenin, henüz geniş ailenin yerini tamamen almadığı bu bölgede, her oda bir evin fonksiyonlarının çoğunu karşılamakta, yani multi-fonksiyonel bir özellik göstermektedir. Oysa modern apartman dairelerinde, oda ve bölümlerden her biri tek bir temel fonksiyonu karşılayacak şekilde düzenlenmektedir, yatak odası, mutfak, banyo, salon… gibi.”[14]

Anadolu’daki çalışmalarımız sırasında kaç kez, kasaba “eşraf’ının akşam yemeğine davetlisi olduk. Her seferinde, bir tabure üzerine konulmuş, üzerine bir örtü çekilmiş yuvarlak bir hamur tahtasının üstünde, yerde oturmuş olarak yemek yedik. Yemekler ortaya gelirdi, herkes kaşığı ile ondan alırdı. Yiyecekler, kaşığa gelecek şekilde parçalanmış olarak geldiğinden, sofrada bıçak ve de çatal bulunmuyordu.

* * *

Bu “İnşa” bahsini, buraya kadar zikretmediğimiz bununla ilgili son birkaç sözcükle noktalayacağız, dilcilere ve inşaatçılara yardımcı olabilir düşüncesiyle.

Artırma,  balkon (Rz, Mr, Sv); mutfakta kapların konduğu tahta (Mr); yapılarda 2. katın 1. kattan çıkıntılı durumu (Sv). Artuma,  küçük balkon (Rz). Angaz,  bir yapının ağaç kısmı, iskeleti. “Bizim evin angazları çok eskidi, yıkılıp yenilemek lâzım” (Dz). Acaba bu sözlük, Arabî kökenli, yıkıntı, döküntü anlamına gelen “enkaz”dan galat olamaz mı? Devam edelim. Anay-aney,  birkaç katlı yüksek bina (Isp, Çkl, To, Kn, Mğ, Krk, İç). Asma oda,  iki-üç basamakla çıkılan oda (Brs, Ank). Aşıra,  balkon (Bil). Bagen,  uçları kertik ağaçlarla yapılan baraka, salaş (Rz). Borluvu,  dam kenarındaki oluk (Kn). Bagşu,  çatıda kiremit altının iki tarafındaki boşluk (Ama). Eğri doma,  dam kenarlarına uzunluğuna konan ağaçların düşmesini önlemek için merteklere dikine geçirilen çubuk ya da korniş taşları (Brd, Nğ). Firiş, binada dışarı doğru çıkıntı, balkon (Ba, Nğ). Gidek,  damların çevresinde duvar çıkıntısı, korkuluk (Ada); saçak (Ada); balkon veya büyük sofaların altına sütun gibi konulan dört köşe direk (Ada); çamaşır ipi germek için damların iki yanına dikilen ağaç (Ada); avlu duvarının üstü (Ada). Gidemeç, eşik (Ur). Göze, dam (Isp); saman dökmek için damda delik (İç). Gurluk,  taşlık giriş, avlu (Zn, Sv). Hanuç,  minare (Ank). Harma,  eski yapılarda kırılmak üzere olan çatı ağaçlarının altına vurulacak direğe başlık olarak konulan parça, destek (Kr). Hayat-hayatlık-heyat-heyet, sofa, avlu, salon, hol, koridor, balkon, sundurma, oda, köylerde çamaşır yıkanan yer, yayla evi, eski ev, ev bahçesi, ahır-ağıl, arsa (az çok her yerde). Harpuşta-harpıçtı-harpuçtı,  evlerin önüne yapılan tahta saçak (Ant; Af); yeni yapılan duvarların üzerine konulan büyük kerpiç (Kn). Harpışda-hargışda-harpışto-harpuşta,  evlerin önünde asmaların yayılması için yapılan çardak (Kn, İç, Ky). Mimarîde, daha önce gördüğümüz gibi harpuşta,  duvarların üstüne büyük yassı taşlar veya tuğlalardan iki tarafa akıntılı olarak yapılan örtü ki buna duvar semeri de denir (“harpuşta”nın Farisî “har”= eşek; “puşte” = sırt’tan geldiğini hatırlatalım). “Harpuşta” diye toprak altına gömülen su ve lâğım künklerini korumak için üzerlerine taş ve harçla semer şeklinde iki tarafa akıntılı olarak yapılan örtülere de deniyor. Fransızcada bunun adı dos d’âne,  eşek sırtıdır.

Harput,  taş ve topraktan yapılmış duvarla çevrili yer (Kn). Bu sözcük Ermeniceden geçmedir. Harpuç, Çingenelerin oturduğu tahta ev (Isp, Ank). hurç- huruç,  kalın kirişin ucu ile tahta arasına konulan süslü ağaç, kama (Isp, Es, Ank). Ana dilde ise “hurç”, genelde yelken bezi ya da meşinden yapılan büyük heybedir. Havış-havsa-havuç-havuş-havut-hesve,  avlu, bahçe (Dy, Ml, Gaz, Hat, Sv, Zn, Ur, Isp, Ank, Ada, Kerkük, Ant); ev (İst). Heşgü,  bacaların üzerine yapılan küçük, çatı şeklindeki kapaklar (Ezc). Hetil,  hatıl (Gm). Hetilceyh,  ocaklarda kullanılan destek (Gm). Bu da, “hatıl” ile ilgili bir sözcük oluyor. Hevişe,  üstü açık ağıl (Ezc); bağ ve bahçelerde çalı çırpı veya kerpiçle yapılan kulübecik (Ezc, Ml). Hezan,  toprak evlerde kirişin üzerine konan ağaç (Ama); bir odalı ev, bahçe kulübesi (El, Ml). Hezen-hezan-hezene-hizan,  damlara döşenen kalın ve büyük ağaç, kiriş (İst, Çr, Ama, To, Ezc, Ml, Gaz, Mr, Hat, Sv, Yz, Ank, Nş, Krş, Ky, Mğ, Kn, Ada); (hezen = iri, büyük-Ama, İç). Hıplamak,  tahtayı cilâdan önce cam ve zımpara ile düzeltmek (Ar). Hokla,  yağmur ve kardan korumak için duvar üzerine yapılan tahta perde (Ezc); bu, ahşap harpuşta olmuyor mu?… Hotara,  küçük ev, kulübe (Bo). Höcene-hücre,  köy evlerinde ocakların yanında bulunan raflar (Zn, Kc).

Irg vermek,  testerenin dişlerini düzenlemek: “bıçkının ırgını geniş ver” (Tahtacılar-Isp). İsger-iser-isgeti-iskenti çivisi-isketin,  demirci işi büyük çivi (Ada, Şumnu-Bulgaristan, Ks, Ank, İç, Ky, Nğ). Testerenin dişleri “kerpeten”le düzenleniyor. Bu sözcük Arabî “kelebten” (kelepçe)den muharref olup bazen “kelpeten” olarak da kullanılıyor. Isbaba,  iki taşı birbirine bağlayan kenet demiri (Romanya göçmenleri-Kn). İrim-ırım-ireme-irin,  sokak (Dz, Ay, İz, Çkl, Brs, Mğ); dar sokak, dar yol, patika (Af, Isp, Dz, Ay, İz, Mn, Ba, Kn, Ant, Mğ); çıkmaz sokak (Isp, Dz, Ay, İz, Ml, Kn, Ank, Nğ); dolambaçlı yol (Brd); sokak başı, köşe başı (İz, Ks, Ay, Sm); üç yol ağzı (Ks). İskiyet, ince duvar (Isp, Brd); çatmalı oda (Ant). Istok,  masa gözü (Tr). Masa gözüne de öteberi “stok” edilmez mi?… Isğap,  dolap (Karaçay aşireti-Kn). Izar,  çarşaf (Mr). İştampa,  badanacıların, mukavva üzerine oyulmuş çiçek vs. motifleri (Isp). Bu, İtalyancadan geçme “ıstampa”dan başkası olmamalı.

Korap,  küçük yazlık ev (Rz). Koysalak,  ev içinde duvarlara oyulmuş kapaksız dolap (Kn). Köbe,  beşik örtüsü (İz). Köcü,  avlu, evin altındaki boşluk (Bo, Sm). Köşk,  balkon (Isp, Ank, İç); tahta karyola, kerevet (El).

Mancır,  taş yayla evi (Ant). Maran,  küçük ev, kulübe, baraka (Rz). Munçak- munça,  hamam (Ur). Mutula,  tavan kirişlerinin duvarın üst kısmı ile tavan tahtalarının arasında oluşturduğu boşluklar (İst). Mühnü, taş çıkartmakta kullanılan demir araç (Ada). Nik-nizek,  kaldıraç (Ezc, Sv, Ur).

Örtme,  üstü kapalı önü açık yer (Orta ve Doğu Anadolu); sofa, salon (Es, Sv, Ada, İç); tahta gölgelik, çardak (Bo, Sv); bir katlı bağ evi, kulübesi (Ky, To); evin önü açık ve taş döşeli bölümü, giriş yeri (Ar, Kn, İç); mutfak (Es, Ezc, Gaz, Ank, Krş, Nğ, Kn); üstü örtülü ağıl (Çkr, Kn, Ada); evin altından geçen yol (Nğ, Kn); odun ve sair yakacak konulan yer (Sv). Önek-öneği, duvarın yıkılmaması için destek direği (Ky). Önya,  balkon (Çkr). Örek,  duvar (Bt). Öven,  sofa (Zn); sokak kapısının önü, taşlık (Zn, Sn).

Portma,  evin alt katına inmek için döşemeye açılan kapak (Ada).

Sabar,  oda (Brs). Sala,  evlerin önündeki balkon gibi üstü açık çıkmalar (Kn). Bu, salon, Fransızca “salle” = oda gibi Cermen kökenli bir sözcük oluyor. Ancak burada esas anlamından sapmış olarak karşımıza çıkıyor. Sayma,  yapıda kullanılan dar ve kalın tahta, lata (Ank). Savak,  duvarcılıkta önce başları örülüp sonra doldurulacak olan 40-50 cm yükseklikte duvar çıkıntısı (İz). Sivik-sivi- sivink-siyik-siyinti-süğük-süvink-süvük-süyük ve daha sair varyantları, dam saçağı (Ama, Ezc, Dy, El, Sv, Nğ, Ada, Hat, Bil, Kr, Mr, Ml, Isp, Gaz, Ur, Gr). Siyiş,  duvar (Ky). Söyük-söfek,  duvar, duvar üstü (Gaz); dam saçağı (Mr, Hat). Suva, daha önce gördüğümüz gibi WC olmanın dışında balkondur, Mr’da. Sipana-sipane,  eşik (Bt, Ur, Kn, Dy).

Tahtıbenk, içine odun, kömür konan, üstü düz bir tür dolap (Ml). Farisî kokan bu sözcük şöyle tahlil edilebiliyor: “taht”, malûm; “bengâh”, keçeden yapılma Türkmen evi, çadırdır… Takkoz,  tuğla (Brs). Yunancadan gelen “takoz”, yani araya sokulan-sıkıştırılan tahta kütük, Brs’da “tuğla”ya dönüşmüş. Tarak,  avlu korkuluğu (Ur). Taslama,  kalas (Gm, Sv). Tafana-tokana-takana,  kiler (Kr, Kn, Ky). Yine bu takana ve çok sayıda varyantı, Ank, Ky, Krş, Kn, Nğ’de mutfak oluyor. Tahtalı-tahtabaş-tahtamaç… tahlik,  tahta karyola, kerevet (Sv, Nğ, Zn, Ank, Çr, Or, Sm, Ama, To, Ezc); sofa (Isp, Brd). Taşgır,  taş ev (Ks). Terece,  kiler (Sn). Terek, raf-sergen (Isp, Ay, İz, Ba, Çkl, Brs, Kc, Sk, Ks, Çr, Sn, Sm, Ama, To, Or, Gr, Tr, Rz, Ar, Kr, Ezm, Ezc, Vn, Bt, El, Ml, Sv, Ank, Krş, Ky, Nğ, Kn, Ada, İç, Tk); köy evlerinde ocağın iki köşesindeki oturma setleri (Ada); dolap, sandık ve çekmecelerdeki raf biçiminde gözler (Nğ). Biz bu “terek” sözcüğüne, Hacı Bektaş türbesinin inşası ile ilgili mülâhazada rastlamıştık… Terece- tereke,  eski evlerde ocağın iki yanındaki kalın duvarlar oyularak yapılan gözler (Isp, Bo, Ks, Çkr, Sn, Sm, Ama, Ml, Ant, Kerkük, İz, To, Gr, Ky). Tırhış-tırgıc-tirhiç,  parmaklıklı bahçe kapısı (Ezm, Ada, Kü). Tırunı, iskemle (Rz). Tol, taş kemer ya da taş kemerle yapılmış ev, oda, kapı vs. şeyler (Ky, Nğ, İç); duvar (İz, Çr, Nş); evin temel taşı (Nğ); ahır (Kn, İç); yer altındaki ev ve ahırlar: “tol yaşayışı kabir yaşamasına benzer” (Kn); yayla veya bahçe kulübesi (Isp, Kn); avcı kulübesi (Kn); samanlık (Nğ); ev topluluğu (Ml, Ky, Nğ, Kn). Toplu-taplu- tokka,  pencere (Kü, Kc, Çr, Yz, Ank, Ky, Krş, Ur, Dy-tokka); ağaç ya da demir pencere parmaklığı (Çr, Ama). Topşa, tavan arası (Ur). Tura,  çatı (Gr); çatı arası (Gr); odalardan başka evdeki bölümler (Çkl); sergen (Brd). Turaaltı, ev (Isp).

Yaydana,  ahşap evlerin duvar tahtalarından her biri (Ank). Yazla,  balkon (Brd, Ba). Yazlık-yazla,  sofa (Af, Ba, Brs, Kü, Es, Kc, Zn, Çkr, Çr, Ama, To, Bil, Gr); veranda (Isp, Bo, Sm, Rz); balkon (Dz, Ay, Kc, Çr, Sm, To, Rz, Mğ). Yeğdene- yeğdana,  tek sıra olarak örülen kerpiç duvar (Çkr, Bo). Bu sözcük, “yek-tane”, yani Farisî “bir” ile yine Farisî kökenli “tane”den galat olmalı. Yellik,  balkon, sundurma (Dz); topakevin tepeliğini, yerdeki kazığa bağlayan dört parmak kalınlığında dokuma kolan (Kn); çatıya çakılan ince tahta (Mğ); keçe çadır (Ada). Bu “yellik”, “rüzgârlık” oluyor… Yerevi-yerev,  tek katlı ev, kulübe (Af, Ay, Kü, Tr, Mğ); bodrum, alt kattaki oda (Ay, Brs, Çkr, Ml, Hat); mutfak (Tr). Yertme,  taraca (Ml). Yerzem,  bodrum (Ky). Yetme,  tahtabaş, balkon (El, Ezc, Ank); dam (Ezc); minder (Ml, Ada).

Zağa,  mağara (Kr). Zamp-zomp-zom,  taş kırmak için büyük çekiç, balyoz (Ada, Or, Ezc, Bt, Ml, El, Nğ, İç, To, Sv, Kn); kereste çıkarılmak için işlenmiş ağaç gövdesi (Mr, Ada, Gaz). Zavrak-zavlak-zavzak,  pencere (Mn, Brs, Ks, Kn, İç, Ant); tahta parmaklık (Isp, Brd).

Ve bazı sözcüklerin geçmişte kullanılışları (TS).

Koltuk odası: Büyük bir odadan geçilen ve çok vakit ayrı kapısı bulunmayan küçük oda. Kamus Tercemesi (XVIII.-XIX. yy.) bunun için “El-hâdi’a (Ar): Şol küçük kapıya ıtlak olunur ki büyük kapı içre ola… ve bir ev ve oda içre olan mabeyn ve koltuk odası gibi odaya denir”.

Sayat: Evlerde zahire kurutulan üstü kapalı önü açık güneşe karşı yer, sofa. XVI. yy. Şer’iyye Sicili’nden: “Mezbur Hamza beni değirmende muhkemlet idüp (kuvvetlice vurup), döğüp sayata koyulmuş tahılımı saçtı.”.

Uğrun kapu-uğru kapu-urgun kapı: Binanın asıl kapısından başka göze çarpmayan bir yerindeki kapı, gizli kapı.

XIV. – XV. yy. bilginlerinden şair Ahmedî’nin kardeşi, Peygamber’in amcası Hamza’ya ve oğullarına isnat olunan efsane halinde bir takım savaşları ve bu savaşlarda gösterilen kahramanlıkları anlatan “Hamzaname” adlı mensur (nesir- düzyazı) eseri telif ediyor ve bu nedenle de Hamzavî diye ün kazanıyor. Bu kahramanlık destanı Yeniçeri ocaklarında okunarak, savaş meydanlarında tek er kalıncaya kadar çarpışmak ve hiçbir surette düşmandan yüz çevirmemek gerektiğini iyice aşılamak için yazılmış. Bunda: “Uğrun kapudan âdem (adam) uçurup nâme gönderdi” deniyor.

  1. yy. şair ve bilginlerinden Germiyanlı Ahmet Dâi, 997/387’de ölen Semerkant’lı Ebülleys Nasır bin İbrahim’den yaptığı çeviride (“Tefsir-i Ebilleys”) okuyoruz: “… Amma dahi uğru kapular var ki Şeytan andan girer ve çıkar.”.

Hayatta çekilen sıkıntı ve karşılaşılan güçlüklerden sonra ferahlığa kavuşmanın da mümkün olduğunu anlatmak düşüncesiyle IX. ve X. yy.larda Arap yazarları “Ferec Ba’d-eş-Şidde” adı altında hikâyeler yazıyorlar. Bunlardan bazıları dilimize çevrilmiş olup Tokatlı Molla Lutfî (Sarı Lutfi) tarafından yapılmış olandan (XV. yy.): “Halit eve girdi, irteye dek muazzep yattı, sabah turdu ol Fir’avn gelmeden gideyim dedi, taşra çıktı gördü’ol mel’un eneğine elin urmuş oturur, döndü uğru kapudan çıktı.”.

Mezkûr tabir kullanılageliyor. Terceme-i Bûrhan-ı Kaatı’dan (XVIII-XIX. yy.): “Berbâre (Fa.): Ve konağın mütearif yolundan ve kapısından başka olan yola ve kapıya denir ki urgun yol ve urgun kapı tabir olunur.”.

Konumuzla ilgili olarak daha önce vermiş olduklarımızdan başka sözcükler de bulunuyor DLT’te.

Eğme: Evin kemeri (I/130). Kalıma: Güneşlik, yüksek çardak (III/174). Satma: Kulübe, bağ bekçisi için ağaç üzerinde yapılan çardak (I/433). Surkaç: Lök ağacının zamkıdır, bununla kılıç, hançer… in sapları berkitlenir (I/454). Yüdrük: Yüklük, üzerine eşya ve elbise konan şey, dolap, masa ve benzeri (II/45).

[1]           Şermin Alyanak. – Mobilya tarihine fantastik bir bakış, in Arradamento Dekorasyon eki, Mobilya 91, s.122

[2]           Nuri Bilgin. – Eşya ve insan, Ank. 1991, s.14

[3]           ibd., s.31

[4]           ibd., s.35

[5]           J. Sadan. – Le mobilier au Proche – Orient medieval, Leiden 1976, s.1-2

[6]           ibd., s.2-3 ve infra 3

[7]           ibd., s.4-5

[8]           ibd., s.6 ve infra 15

[9]           Nuri Bilgin. – Eşya ve insan, s.25

[10]         André Leroi – Gourhan. – Milieu et techniques, Paris 1945, s.294-296

[11]         ibd.,  s.296-297 ve resimler 1119, 1120, 1121 (s.299)

[12]         J. Sadan – op. cit., s.3-15

[13]         Tarafımızdan belirtildi.

[14]         Nuri Bilgin. – Çeşidi sosyo-kültürel gruplarda eşya sistemleri ve insan eşya ilişkileri, Ank. 1986, s.39-41

( * ) Site yönetimi tarafından eklenen başlık, bağlantı ve içerikler – bu içerikler kitabın orjinalinde yoktur okuma kolaylığı için site yönetimi tarafından eklenmiştir.