Kültür Eserleri > THKK 2/B - Tarım, Hayvancılık, Meteoroloji > Ve Bizans devletçiliği

Ve Bizans devletçiliği

Eski Hellas tarihi Helen – Barbar karşıtlığının etkisiyle mülemma idi; nasıl olmasın ki “barbar” her an kapıyı çalıyor, her an Karadeniz buğday ambarının yolunu kesme tehdidini savuruyordu, yaşamı bir nevi pamuk ipliğine bağlanmış site-devlet’lerine. İran Harpleri ve Grek zaferinin mucizesi belleklerde yaşıyordu. Ama bu yetmezdi: “Barbar”ın ırak tutulması Grek uygarlığını idame ettirmenin baş koşulu oluyordu. Roma, Doğu Akdeniz havzasına ayak attığında, “barbar”ı değneğin ucunda tutma görevini tevarüs edecek ve nihayet Constantinopolis, yani son Roma dünyasının imparatorluk güç merkezi bu işi tümden üstlenecekti. Ve böylece de asırlar boyunca bu başkent, Doğu kapısının muhafızı, mütevali Asyalı akıncı misafirleri hizada tutan, Avrupa’nın artçı kuvveti olacaktı. Hiza çizgisi, bunun ardında gözünü ona dikmiş bekleyen “barbar”ın sürekli seyri, Grek sitelerini “Yasası olmayan” yabancı kitlelere göre “başka” bir yaşam sürmeye zorlayacaktı. Bu şuurlu “başkalık”, Bizans dünyası için bir ölüm kalım sorunu olmuştu.

Ama artık İskender’den sonra, Helen’le barbar arasındaki tezat bir ethnik farka değil, bir Kulturgemeinschaft’a, pagan dini ve bir pagan dünya görüşünü (Weltanschauung) ihata eden bir müşterek uygarlığa sahip olma keyfiyetine dayanacaktı. Böylece de hem Yahudi, hem Hristiyan için “Helen”, putperest ve çoktanrılı olarak kalacak, sonunda Hristiyanlık zafere ulaşınca da “Helenizm” yasadışı addedilecekti. Grek artık ulusal adından olmuştu. Onu artık yeni Hristiyan Rhomaios tabirinin derinliğinde göreceğiz.

Bizans İmp.nu oluşturan garip ırklar karışımı içinde Rhomaios’u barbar’dan tefrik edecek bir ethnik ayrıcalık bulunmuyordu; tek farik hususiyet Grek orthodox Kilisesi’ne mensubiyetten ibaretti: Bir müşterek milliyetin imkânsız olduğu hallerde din, Doğu Romalıyı aynı imanı taşıyanlara ve İmparator’a, Tanrının Genel Valisine rapteden tek bağ olacaktı. Yani her ne kadar Grek, Helenik adını kaybettiyse de uzlaşmaz bir hulûsla, Helenistik çağ’ın yerleştirmiş olduğu Grek-Barbar farkının yorumuna, yani bir Weltanschauung ve bir dine dayanan Kulturgemeinschaft üyeliğine, yapışmaya devam edecektir. O kadar ki, Paleologos’ların geri aldıkları imparatorlukta, Türk baskısını göğüsleyebilmek için İmparatorla Kilise, Batı Kilisesi ile ittihada hazırlanmışken Rhomaioi, “iman sahtekârlığı”na karşı koyarak Latin Papa’nın üç katlı tacına Türkün sangını yeğleyecekti…[1]

Göze hemen idareci sınıf-halk düalizmi çarpıyor. Gerçekten resmî, ilâhiyatın entelektüalizmi ile basit halkın imanı arasındaki bu ikilik günlük yaşamın değişmez niteliği olacaktı. Doğu Roma dünyasının “küçük adamı” için zaten yaşam çoğu kez yeterince ağır yük teşkil ediyordu: Barbar tehdit, istilâ ve talanlarının yarattığı ruhî gerginlik, imparatorluk idaresi memurlarının baskısı, zengin ve güçlüler (potentiores)in köylüyü, askerî hizmetine karşılık kendisine irsî olarak hibe edilmiş çiftliğinden süren toprak açgözlülüğü ile de beliren zulmü yetiyordu hayattan bezdirmeye.

Ama bütün bunların yanı sıra onu dehşete düşüren “etrafını sarmış, her yerde hazır ve nazır ve öldürücü muzipliğe her an hazır” cinler vardı,[2] insanlara uykusuz geceler geçirten. Yaşam, bu koşullar altında bir angaryadan başka bir şey olmuyor, aksine durmadan umutsuzluk kaynağı oluyordu. Gerçekten beşerî zalimlerle cinler türünden hasımlardan küçük adamı ne koruyacaktı? Bu sorunun yanıtını Bizanslı biliyordu: Onun savunmasını Tanrı ve O’nun İsa’sı, ilhamlarını Tanrı’dan almış azizler üstlenmişti. Mucizelerin ardı kesilmeyecekti.[3]

Bizanslı adını taşıyan adamı bu bağlam içinde tanımladıktan sonra onun kurup on bir asır yaşattığı devletin özünü ortaya çıkarmaya çalışalım: Tablosunu çizdiğimiz manevî hayatının ve (şimdilik konumuz dışında olan) sanatının kökenlerinin izahı, işbu özde yatar.

Bunların her ikisi de sanki Roma geleneğinden kaçıp Helenistik miras çerçevesine bağlanmış hissini uyandırmaktadır. Bu duygunun doğmasından sadece manevî hayatla sanat kökenleri mi sorumludur? Bunda Devlet kuramı, siyasî ve idarî teşekkülünün, toplum ve Hukuk yapısının payı yok mudur? Elbette ki vardır. O halde bütün bu belirtilerin Roma gayret ve dehasına bağlanması kaçınılmaz oluyor. Ancak bu konuda da ölçüyü kaçırmadan çeşitli etkileri doğru oranlara bağlamak gerekir: Meselâ Helenistik Doğu ülkelerinin, bilhassa Mısır’ın, özel ve kamu yaşamının tetkiki, Bizans’ın siyasî ve içtimaî yapısının birçok veçhesine yeni bir ışık getirecektir. Bununla birlikte Roma’nın dahlini küçümsemek bahis konusu olamaz. Roma geleneği, mütekarib etkilerin sentezi olarak Bizans dünyasının oluşmasında aslî etken olarak kalacaktır. Zaten, Roma syneretism’inin şekli altındaki bu gelenek yardımıyla Helenistik unsurların çoğu Bizans’ta hal ü hamur olacaktı. Keza Grek Doğu’su, Yeni Roma’nın doğuşundaki rolü ne olmuş idiyse, Akdeniz bölgesine çok üstün örgütleme kabiliyetlerini taşımış olan bir büyük ulusa deney alanı teşkil etmişti. Bizans’ın politik kuramında “Romalı ruh”, sonuna kadar canlı kalacaktır. Pax Romana üzerine binmiş Pax Christiana, bir evrensel İmparatorluk’u her zamankinden çok gerekli kılıyordu. Helenizm, ikinci plana itilecekti, sonradan Türklük’ün olduğu gibi…

Bununla birlikte başkentte Roma kuramı canlılığını muhafaza ediyorsa da Bizans dünyasının sair ülkelerinde bazı sapmalar gözlenir. İskender destanından sonra doğmuş olan Devlet’ler, evrensel monarşinin ön şartlarını meydana getirip bunun müesseselerinin teşekkülünde doğruca methaldar olmuşlardır.

O zamana kadar dar bir çerçeve içine sıkışmış Helen dünyası, ilk olarak büyük kitleleri idare etmeye namzet oluyordu. Bünyesinde geçirmiş olduğu evrim, son tahlilde, Site-Devlet hücresinden bir imparatorluk teşkilâtına geçişten ibaretti, tıpkı sonradan Selçuklu ve Kayı’nın başına gelecek olan gibi…

Helenizm’in olgunluğu, imparatorluğa doğru bu tırmanışta, tüm yaratıcı gücünde belirmişti, Türkmen’in kıyas edilemeyecek kadar hızlı tırmanışında ibraz ettiği güç gibi…

Dış çerçeve ve simgeleri sağlayan Asya geleneğinin karşısına Grekler, ünsiyetleri bulunduğu insan haysiyetine saygıyı, merkezî Devlet’ler yaratma ihtiyacına karşı kişisel hürriyetleri teminat altına alacak müesseseleri çıkartacaklardı. Helenistik devletlerin tetkiki bizi bu sonuca götürüyor.

Ama gün geçtikçe Site işbu başlıca işlevlerinden arınıyor. Onun kadroları sınırlı toplumlara göre bina edilmişti. O ise ki şimdi uluslar arasındaki tahta perdeler indirilmiştir. Münakale ve ekonomik münasebetler, sosyal gelişmenin hızını artırmıştı. Artık bireylerin devletçiliğin katı disiplinine katlanmaları bir zaruret halini alacaktı. Bundan böyle Grek unsuru başına buyruk olmaktan, entelektüel ve politik yaşamını istediği gibi sürdürmekten vazgeçecekti.

Kentsel hürriyetlerin sınırlanması, siyasî işlevlerin ve idarî hizmetlerin merkezîleştirilmeleri bir bürokratik Devlet’in teessüsü ile sonuçlanacaktı. Bunun başlıca hedefleri ülke kaynaklarının işletilmesi ve maliyenin yönetilmesi olacaktı, ister istemez idarenin tutumu fazla liberal sayılmayacaktı. Devlet müdahaleleri özellikle Mısır’da yeşermişti. Burada toprağın başlıca ürünleri ve yine büyük “sınaî” girişimler, tamamen veya kısmen kraliyet tekeline alınmışlardı. Bu sistemin, Firavunlar döneminin mirası olduğu sanılır. İktisadî hayata bu geniş müdahale bir gerçek “devletleştirme” şeklinde tezahür ediyordu.

Toprak mülkiyeti, silâh zoruyla fethedilmiş ülkenin krala aidiyeti ilkesi üzerine oturuyordu. İşletilmesinin çeşitli şekillerinin müşterek yanı, büyük mülklerin teşekkülünü terviç etmesiydi. Yüksek memurlara yapılan hibeler bu eğilimi pekiştiriyordu. Ne olursa olsun, büyük mülk ve sınaî girişim ve yoğun ticaret hareketiyle büyük kent, sosyal ayrışmanın etkenlerini oluşturuyorlardı. Önemli bir kent ve kırsal kesim proletaryası meydana gelmişti. Çok düşük fiyatla iş arzını sanayi tesisleri yutamıyordu. Artık orta sınıf yok olmuş, aşırı zenginlikle aşırı fakirlik burun buruna gelmişlerdi ki bu keyfiyet bir ekonomik ve sosyal buhranın emareleri oluyorlardı.

Genel hatlarıyla Grek Doğu’sunun ve özellikle Mısır’ın içtimaî ve iktisadî siyasetinin temel fikr-i müdiri toprağın ve insan çalışmasının yoğun istismarı olmuştu, idareci sınıfların çıkarları, kitlelerin beklentileri, sosyal nizamların dengesi, aslında, hükümet edenlerin kaygılarının dışında kalan kavramlardı.

II.Murad’ın da bu tür derdi olmamıştı… Devam edelim.

Eğer büyük mülk desteklenmişse, bu tür toprak işletmesinin daha kârlı olduğu farz edildiğinden değildi. Buna karşılık küçük çiftçi korunmuşsa bu, tarıma elverişli hiçbir toprağın işlenmemiş halde kalmaması derdine mebni idi. Önemli olan bu küçük çiftçi değildi. Daha çok vaat eden bir taliple hemen değiştirilebilirdi, iltizam, ister istemez bu sonuncusuna ihale edilirdi.

Doğu’nun Grek dünyasının, kişisel özgürlükleri yok edecek yöntemlere meylettiği açıktı. Bu eğilim, yerlilerle temas hassas sorunlar yarattıkça, kolonizatör unsur zayıflayıp uluslararası ilişkiler güçleştikçe çok daha belirgin oluyor. Nitekim daha ilk günlerde, tek bir kanun tüm belirtilere egemen olacaktır: Devlet’in bekası. Daha şimdiden, genelleşip azarak Roma’yı kesin önlemler almaya götürecek tarihî durumlar kendilerini belli ediyorlardı. Önlemler Askerî alanda, sosyal ve ekonomik alanlarda sıkıyönetim, yaşam boyunca sıkıyönetim, ebedî sıkıyönetim…

Her ne kadar Bizans’ın Devlet örgütlenmesi ve toplum sorunlarının derin ayrıntılarına girmemişsek de kısaca betimlediğimiz durumlarda, Bizans İmp.nun teşkilât-ı esasiyesi ve sosyal yapısının tayin edici etkilerinin veçheleri kendiliğinden ortaya çıkacaktır: Savaş ve din, bu imparatorluğun evrimlerinin dizginlerini ellerinde tutacaklardır. İdarî çarklarının işlemesi, askerî hazırlığın ağır yükünü taşıyacak şekilde ayarlanmıştı. Tüm toplum bunun katı kanunlarına baş eğmişti.

Dönelim toprak rejimine. Çeşitli sınıfların çıkarlarına bağlı olmadan ana ilke, toprağın azamisinde sömürülmesi olup bu, Devlet politikasının ana rotası olmuştu. Toprak teşahhus ediyordu (kişileşiyordu): Kamu topraklarını işlemek zorunluluğu kişiler üzerine değil, mülklere biniyordu… Ptolemeus’ların, işletmeyi ıslah kaygısıyla, büyük mülklere arka çıkmalarının, ya da Bizanslıların, siyasî ve askerî mülâhazalarla, hiç değilse bazı devirlerde, küçük mülkiyeti koltukları altına almış olmalarının dışında burada önemli olan, Mısır’da olduğu kadar Bizans’ta, toprağın ekonomik ve malî açıdan değerlendirilmiş olmasıydı. Mısır’da, toprağın ekilip biçilmesi ve vergilerinin ödenmesi için müşterek sorumluluğu vazeden önlemler alınmıştı.

Bunun aynını, gerçi farklı bir ekonomik ve sosyal ortama uydurulmak üzere tadil edilmiş şekliyle, Bizans’ta görmüştük: İlkeler her iki tarafta da birdi. Kökeni hiç bir şüpheye mahal bırakmayan kurumlardan biri de, daha önce görmüş olduğumuz έπιβολή idi. Bu kurum, köklü değişikliklerle birlikte Comnenus’lar çağına kadar sürüyor ve müşterek sorumluluğu tesis ediyor. O ise ki bütün bu uygulamalara M. Ö. II. yy.ın ilk başlarından itibaren rastlanıyor αλληλέγγιον da bu aynı prensiplere bağlanacaktır.

Bunların dışında birçok işlev ve mansıbın da Helenistik çağın mirası olup Mısır’da, Suriye’de ve de Küçük Asya’da çok öncelerden itibaren işlerlik kazanmış oldukları saptanıyor. Bunlar özellikle kamu maliyesiyle ilgili işlevler olmakla da dikkati çekiyorlar ve genellikle de Roma üzerinden Bizans dünyasına dâhil oluyorlar. Gerçekten Roma geleneği, Helenistik dünya ile Bizans âlemi arasında önemli bir tevhit etkisi olarak duruyor, tarih sahifelerinde. Bununla birlikte, birçok ittihat olayında Roma’nın kısa devre edilmiş olduğunu da biliyoruz.[4]

Zürra ve toprak sahiplerinin büyük kitlesi, hukuken hür insanlardan oluşuyordu. Bunlar iki büyük gruba ayrılıyorlar:

  1. Hiçbir kayda tâbi olmayan bir hürriyete sahip olanlar: Burada bahis konusu olanlar, aralarında hukuken eşit, büyük, orta ve küçük toprak sahipleridir.
  2. Bağlı zürra. Bunlar Bizans’ta, Aşağı – İmparatorluk’un Colonat’sının devamı veya Batı Ortaçağının servajının muadili oluyorlar. Justinian yasası, coloni adscripticii, yani ebediyen toprağa bağlı ve sahibin peşin izni olmadan (birikmiş az miktarda paraya irca edilmiş) malını serbestçe kullanamayan kişilerle coloni liberi’yi, yani uzun vadeli bir işletme mukavelesi gereğince toprağa bağlı olup mukavele süresinin hitamında toprağı terk etmekte ve aynı zamanda da, kişisel varlıklarını istedikleri gibi tasarruf etmekte serbest olan kişileri tefrik ediyor. Bu farkın daha sonra da baki kalıp kalmadığı hususu henüz aydınlığa kavuşmuş değildir.

Topraklar da, hukukî statü itibariyle, iki kategoriye ayrılıyordu: Mülk (alleu) ve şartlı tasarrufa tâbi topraklar. Bu sonuncularda Devlet, hiç değilse her zaman kuramsal olarak rakabesini muhafaza ediyor ve sadece intifa hakkını devrediyordu. XI. yy.ın ortalarından itibaren dağıtılan pronoia ve oikonomia’lar bunlardan oluyordu. Askerî hizmet karşılığı ferağ edilmiş bu topraklar orta boyda olup satılamazdı; köylü ailesine verilir, askerî hizmeti ailenin bir ferdi ifa eder, öbür fertler toprağı değerlendirirlerdi. Bu tasarruf hakkı babadan oğla, askerî hizmet yükümlülüğü ile birlikte, intikal ederdi. Bu, askerlere olduğu gibi herhangi bir tür hizmet karşılığı sivil memurlara da verilirdi. Toprak ve ona bağlı köylülerle birlikte, ferağ tarihine kadar Devlet’in tahsil ettiği vergiler de, tümüyle veya kısmen, bu mutasarrıfa bırakılırdı. Bu kişi, bizzat rençper değildi. Sistem sonradan bozulup, Paleologos’lardan itibaren bu pronoia ve oikonomia’lar özel mülke dönüşecektir, Osmanlıdaki timar’ın, özellikle Tanzimat’tan sonra, başına gelenler gibi…

Kırsal ekonominin bilinen iki türü, ezcümle doğruca ve mutasarrıflara toprak tahsisi suretiyle dolaylı işletme ve bunlara bağlı çalışma şekilleri, ücretli tarım işçiliği, angarya, bizzat çalışma, Batı’da olduğu gibi Bizans’ta da mevcut olmuştur. Sorun, bu şekiller arasındaki oranlardadır: Doğruca büyük işletmeye tahsis edilmiş toprakların yüzölçümüyle, şartlı toprak ferağındakinin alanı arasındaki oran, kırsal ekonominin tabiatını tayin eder.

Batı’da, ücretli işçi ya da angaryaya tâbi mutasarrıflarca ekilen Senyör’ün “has” (réserve) mülkünün önemli olduğu, şartlı tasarrufa bırakılmış topraklara göre çok büyük bir işletme teşkil ettiği sabittir. Hiç değilse XII. yy.a kadar, bir senyörlüğün ekilebilir arazisinin yarısını ya da üçte birini oluşturup gerisi, farklı yüzölçümü ve hukukî statüde bir tasarruflar zinciri halinde bulunurdu.

Bizans İmp. ise tamamen ters bir veçhe arz ediyor: Kaide olarak küçük işletme esastır. Büyük işletme Bizans kırsal ekonomisinde küçük yer tutuyor; bu ekonomi, küçük aile işletmesine dayanıyor. Ayrıca paroikoi’lere yüklenmiş olan angarya da, Batı’da haftada ortalama üç gün, yani yılda yüz elli güne varmasına karşın, yılda on iki ilâ yirmi dört günü geçmiyor.

Bu tipte bir kırsal ekonominin tüm Bizans ekonomisi, sosyal gelişme, imparatorluğun siyasî kurumları için taşıdığı önem, Bizans’ın başlıca moneter ve ticarî ekonomisi ile ilişkisi içinde mütalâa edilir. Toprağın bu tür işletilmesi, kendine yeterli bir domen ekonomisini dışlamaktadır; Bizans’ta kırsal ekonomik merkez Batı’daki gibi domen olmayıp kent ve büyük köydür. Köylülerin çoğu az çok yoğun köylerde ve hattâ kentlerde otururdu. Daha önce de söylediğimiz gibi az sayıda çiftçi, iktisadî bakımdan yine bir kent veya bir büyük köye bağlı münferit çiftliklerde yaşardı.[5]:

* *

Eski dünya tarihinin bir imparatorluklar tarihi, Ortaçağda Avrupa tarihinin devletçikler öyküsü olduğu doğrudur; bu itibarla Bizans İmp.da, Avrupa Ortaçağında eski dünya koşul ve kuramlarının bir devamını göreceğiz; Savaşları birer gazaya dönüştüren, felâket ve karmaşadan çıkılması için alınan önlemleri bunlardan esinlendiren Bizans Devleti’nin temel güçlerini anlamak için Bizans İmparatorluk ülküsünün bilinmesi zaruriydi. Biz de bunu yeterince anlatmaya çalışmıştık.

Bunun dışında, Devlet’in amacı toprakla işgücü arasındaki dengenin sürdürülmesi olacaktı. Bu sorumsuz gezinmekte serbest, kaygan işgücü, Devlet için bir tehlikeydi: Hareket serbestîsi denetim altına alınmalıydı; aksi halde maliyenin bütün hesapları altüst olabilirdi. İmparatorluğun işgücü sermayesi hareketsiz kılınmış ve bundan böyle insanın yaşam koşulu hür mukavele ile değil, devlet yasalarıyla saptanacaktı. Bizans idarecisinin sürekli kaygısı hep teminat, emniyet aramak olacaktı. Teminatın biri, Devlet çıkarlarına hizmete bir irsî yükümlülüğün kabulü şekliyle kişisel girişimin inkârı olup öbürü de başkalarının kusuru için müttehit mesuliyetin üstlenilmesi olacaktı.

Bu temel ilkelerin nasıl özerk köylüyü hâmi aramaya sevk ettiğini ve eninde sonunda onu nasıl paroikoi’ye, çoğu kez koşulların icbarıyla gönüllü olarak dönüştüğünü biliyoruz. Toprak ağası da, kendi açısından, bu daha geniş araziye sahip olma imkânına kesinlikle yüz çevirmiyordu.

Ve patrocinium aleyhine imparatorların harekete geçmeleri ve bu hareketlerin boşa çıkmaları… Ancak bu yenilgiden bu kişiler o anda fazla müteessir olmayacaklardı, çünkü ağa ona, onun için başlıca amaç olan belli bir meblâğın, maliyesinin kasasına gireceği teminatını veriyordu.[6] Gerisi, gereksiz bir duygusal philanthropia olacaktı…

* *

“…Bizans kültür muhitinin Ortaçağda garbî Latin kültürünün aynı kıymette bir rakibi olduğunu ve şarkî Avrupa’daki milletlere, bilhassa Slavlara kuvvetle müessir olduktan başka garbî Avrupa milletlerine de bilhassa Ortaçağ İtalya’sına derin tesirler icra ettiğini biliyoruz. Bu suretle bizantoloji… yalnız gaye değil, aynı zamanda vasıta olmuştur. Çünkü tarihin seyri esnasında Bizans medeniyetiyle temasa gelmiş ve kendi tarihi bakımından Bizans tetkikleriyle alâkadar olmayan bir Avrupalı millet hemen hemen yoktur…”

“Bütün Avrupa milletleri arasında, tarihinin araştırılmasında bizantolojinin yardımına en çok muhtaç olan milletin hangisi olduğuna bakacak olursak, hiç şüphesiz ön sırada Türkler gelir. Çünkü Bizans bin yıllık tarihinin devamınca mütemadiyen Türklerin muhasarasına maruz kalmıştır ve Bizans İmp.nu Osmanlı Türkleri devirmişlerdir.

“…Bizans tarih kaynaklarındaki dil malzemesi eski Osmanlı-Türk dilinin tanınması bakımından da fevkalâde faydalı malûmatı ihtiva etmektedir… tetkik mevzuu olarak Osmanlı Devleti’nin müessisi ve Osmanlılara isim veren ceddin, Osman Gazi’nin ismini alacağım. Bu isme Bizans kaynaklarında XVI. asır başından XVI. asır sonuna kadar çok defa tesadüf ediliyor… Bizans muharrirleri bu ismi, yalnız Osman Gazi için değil, ekseriya Osman’ın halefleri, daha sonra sultanları, Osman ailesinin bütün azasını… ifade için kullanmışlardır…”

“Umumî telâkkiye göre, Osmanlı Devleti’nin müessisi, Ertuğrul oğlu, üçüncü Arap halife’siyle (644-655) aynı ismi taşımış, yani Osman tesmiye olunmuştur. Bu Arap Halifesi’nin ismini Bizans kaynaklarında Οθυμάν şeklinde buluyoruz. Bu, Arap ismi olan Othman’ın oldukça sadık bir transkripsiyonudur… Osmanlı Devleti’nin kurucusunun… Arapça Othman (Osman) tam transkripsiyonu olan Οθμαν şeklinden maada daha birçok şekillerinin mevcut olduğunu görüyoruz…: Atman – Atuman – Otuman – Otman – Otknan. Zaman itibariyle bunların arasında en eski olan Atman şeklidir. Ertuğrul’un oğlu ile münasebettar olarak yalnız XIV. asır Bizans kaynaklarında tesadüf olunur… Atuman şekli ilk defa XIV. asır kaynaklarında görülüyor… Othman (Osman) şekline ait yalnız XV. asra ait malûmatımız vardır. Bu şekilleri nasıl izah edebiliriz?”

“Şu noktadan hareket etmeliyiz; Grekler Osmanlı Devleti’ni kuranın ismini ancak Türkler vasıtasıyla alabilirler ve binnetice Grek şekilleri Türk telâffuzunu aksettirmiş olacaktır. Eğer Bizanslılar Ertuğrul’un oğlunun ismini Othman (Osman) işitseydiler… daima όθμαν şeklinde yazarlar yahut Ούθμάν yazarlardı… Eğer Grekler bugünkü Türk telâffuzuna uygun Osman şeklini işitmiş olsaydılar, o zaman onu Οσμαν şeklinde yazarlardı. Hakikaten I. Selim devrinde yaşamış olan şehzade Osman’ın ismi Grek kaynaklarında όθμάν şeklindedir; II. Sultan Osman’ın ismi Οθμαν, Οσμάνης şeklinde yazılmıştır.”

“Binaenaleyh, bunlardan şu netice çıkıyor: Osmanlılar XIV. asırda, Osmanlı Devleti’nin müessisini ne Othman (Osman) ne de Osman, fakat Ατμαν, daha iyisi Ατουμάν şekillerini Türkçeye uygun bir surette telâffuz ediyorlardı…”[7]

Bundan sonra Prof. Moravcik, bizim daha önce irdelemiş olduğumuz men, man augmentatif ekinin[8] aynı şekilde izahını yapıyor ve “bu küçük misal dahi Türklüğün araştırılması bakımından Bizans kaynaklarından çok neticeler bekleyeceğimizi ispat eder” diye bitiriyor. Biz de zaten hep bu kıyaslamalardan hareket ediyoruz.

[1] N. H. Baynes.- The Hellenistic civilisation and East Rome, in N. H. Baynes.- Byzantine studies and other essays, Connecticut 1974 s. 1/19-

21.

[2] Bu konu II/1. ciltte ayrıntılarıyla irdelenmiştir. Bkz. s. 702-49 ve passim.

[3] N. H. Baynes.- The thought-world of East Rome, in ibd., s. II/43.

[4] Dionysios Zakythinos.- Etatisme byzantin et expérience hellénistique, in D. Zakythinos.- Byzance: Etat – Société – Economie, Variorum

Reprints, London 1973, s. II/667-680.

[5] N. Svoronos.- Sur quelques formes de la vie rurale à Byzance. Petite et grande exploitation, in ibd., s. II/327-35.

[6] N. H. Baynes.- The Byzantine State, in Byzantine studies, s. III/47-66.

[7] Gy. Moravcik.- Türklüğün tetkiki bakımından bizantolojininin ehemmiyeti, in II. TTKg, s. 483-498.

[8] Bkz. C. I, s. 153-6.