“Selçukluların askerî müessesesi birden bire meydana gelmemiştir… Bu (askerî) sistem, önceki evrim elemanlarını içine almış ve yüzyıllar boyunca Türk âleminde askerî geleneklerin devam ettirildiğini ortaya çıkarmıştır… Selçukluların sistem(i) Ortaçağ askerî sanatının çeşitli geleneklerinin sentezi idi ve buna göre çağdaş sistemlerden farklıydı… Bu olay da rastgele değildir ve Selçukluların Müslüman ve Doğu Hristiyan âlemi ile sıkı temasta bulunmasının ve sentez bakımından gelişmesinin ispatıdır.”[1]
Nice Sovyet yazarı gibi Hüseynof da “feodalite” ve “sömürü” kavramlarına bağlı kalıyor. Bu hususa dikkati çektikten sonra devam edelim onu dinlemeye.
“…Bunlarla ilişkili olarak ‘Uçlar’ denilen askerî – feodalite müessesi tarihi de bulunuyor. Bu müessese, devletin sınırlarını korumak için Türk aşiretlerinde (özellikle Oğuzlar) saplanmış özel süvari kolları, gönüllüler sistemi idi. Bu süvari kollarının üyeleri hizmetlerine karşılık olarak toprak almış ve sınır bölgelerinde meskenler meydana getirmişlerdir. Böylece devletin sınırlarında, Selçuklularda, uçlar şeklini alan setler çekmek fikri, ihtimal ki, birkaç etken etkisiyle meydana gelmiştir.”
“Sınır bölgesi ve onun reisi fikrini, olabilir ki, merzbanlar müessesesini içine alan Sasani devlet sisteminden… almışlardır. Bizans İmparatorluğu’nda Selçukîler için bir örnek olabilecek akritler – sınır erleri sistemi mevcut idi. Emevî Halifeliğinde sınırlar boyunca birçok kaleler ve askerî meskenler yaratılmıştır. Buradan sınır erleri Bizans İmparatorluğuna karşı hücum ve savunma görevi yapıyorlardı. Uçlar sisteminin kurulması ve bunların aynı imparatorluğa karşı yaptıkları hareketler Selçukluların Emevîler ve Abbasilerden aldıkları örneklerle olmuştur.”[2]
Selçuklu, Hüseyinof’un dediği gibi bir takım örnekleri Emevî ya da Abbasîlerden almış olabilir. Ama bu sonuncular Selçukluya öğrettikleri varsayılan işbu idarî yöntemleri kimden öğrenmişlerdi? Bunu hiç şüphesiz, ya İran, ya da doğruca veya dolaylı olarak Bizans’tan, daha önce irdelemiş olduğumuz limitanei’lerden kapmışlardı. Gerçekten Bizans’ta limitanei’ler sınırları savunma işlevleriyle kendilerine özgü bir özel karakter geliştirmişlerdi. Bu askerler, askerî hizmetleri karşılığında toprak almışlardı ve böylece de bir askerî küçük toprak sahibi sınıfı oluşturmuşlardı; toprakları bunların geçimini sağlıyordu, sınır koruma olanaklarını sağladığı gibi; bu, Bizans İmp.da büyük bir (gördüğümüz) geleceğe sahipti[3] şöyle ki daha sonra gelişmiş στρατιωτικά κτήματα, işbu eski limitanei sisteminin bir devamı olmuştu, özellikle Küçük Asya’da.[4] Arap-İslâm Devleti’nin doğmasından hayli önce limitanei ve daha sonra da yine ayrıntılarıyla görmüş olduğumuz stratiotika themata örgütü faal olmuştu.
“Harpler… Selçuk imparatorluğunun kaçınılmaz uydusuydu. Bunun içindir ki, kabile gönüllüleri sisteminden nispeten muntazam orduya geçilmesine hayli yardımda bulunan harp ve politika birliği, onlar için karakteristiktir… Harp maksatlarının değişmesi (hücumlar ve yağmalar değil, ilk önce istilâ ve muhaceret seyri, topraklar ele geçirmek ve bunları idare etmek amacını güden yeni askerî-siyasî görev) XI. yy.ın 2.yarısında askerî tadilat yapılmasına ve başka prensiplere dayanan askerî müessese kurulmasına yardımda bulundu. Yeni ordu eri, hizmete karşılık olarak şartî ikta askerî mülkiyeti alıyordu, yani bu er çiftlik sahibi ve askeri ganaim hesabına yaşayan profesyonel askerî memur oluyordu. Şimdi bu er, kendisini geçindiren himayeciye – süzerene bağımlı idi, aşiret gönüllüleri geleneklerinden uzaklaşmıştı ve evinden uzaklarda savaşmak zorunda idi. Bu sistem genel olarak Selçukluların Anadolu, Irak, Kirman saltanatlarında ve Azerbaycan Atabeyleri İldenizler Devleti’nde kabul edilmiştir…”
“Uçlar müessesinin tarihi belli başlı iki devre ayrılıyor, ilk devirde (XI. ve XII. yy.lar) uçlar sistemi devletin denetimi altında bulunmuş ve güttüğü maksatları cevaplandırmıştır. Bu da uçlar müessesesinin meydana gelme (XI. yy.ın son çeyreği) en çok gelişim ve yayılma (XII. asır) devri idi. İkinci devirde (XIII. – XIV. yy.lar) uçlar sistemi devletle ihtilâfa başlamış, denetim altından çıkmış ve devletin serbest beyliklere parçalanmasına yardım etmişti. Bu ise uçlar müessesesinin yöresel önemini kaybettiği, kökünden değiştiği ve demek ki, kaybolduğu devir idi…”
“Uçlar toprakları, Türk sınır erlerinin bulunduğu vilâyet topraklarıdır. Aynı zamanda aşiret gönüllülerinin görevleriyle ilişkili feodalite toprak mülkiyeti kategorisi idi. Feodalite mülkiyeti kategorisi olarak uçların toprakları ortak toprak mülkiyeti idi,[5] yani sınırda askerî hizmet için verilen askerî ikta’nın bir çeşidi idi… Uçlar sistemi… gönüllüleri teçhiz etmek şekli idi; çünkü devlet, sınırdaki hizmet için uçlara ücret vermiyordu…”
“Uçların toprak fonu, devlet toprakları ve yerli halktan müsadere edilen topraklar hesabına kurulmuştur, hem de bir tek meralar değil, işlenen topraklar hesabına kurulmuştur, bu da aynı devrin toprak münasebetlerinde belli değişiklikler yapmıştır. Her iki halde de bu toprak mülkiyeti kategorisi üreticilerin ek sömürü şekli olarak yani göçmen istilâsının yerleşik hayat yaşayan çiftçi – köylüyü sömürmesi şekli olmuştur…”
“Uç-bey, devletten aldığı toprakları kendi aşiretinden olan alelade emaret üyeleri arasında hem de kendi reisliğinde, sınırları korumak şartıyla taksim ediyordu. Hüküm süren bir aşamalı feodalite, hiyerarşi prensibi gereğince (vasallımın vasallı benim vasallım değildir) toprakları bulunan devlete değil, yalnız uç – beylere bağımlı idiler ve onların karşısında sorumlu idiler.”
“Uç topraklarını kullanan aşiret üyeleri toprakları veren devlet karşısında vergiden muaf tutuluyorlardı; çünkü onlar ‘kan mükellefiyeti’ ile askerî hizmetle görevli idiler; bunun için başka hiçbir mükâfat almıyorlardı…”
“Gelişmiş feodalizm koşulları altında uçların toprakları, şartî askerî iktadan tutunuz da tekmil (safî) mülke varmaya dek birçok evrim aşamalarından geçmiştir. Fakat tüm aşamalarda feodalite mülkiyetinin başka kategorilerinin toprakları gibi uçların toprakları da cemaat üyelerinin çalıştıkları birçok küçük parseller idi.”
“İlk aşamada – XI. yy.ın son çeyreğinde – uçların toprakları aşiretin ortak şartî mülkiyeti idi ve şahsiyetle değil, görevlerle ilişkili idi, oysa toprak veren devlet karşısında uç-bey sorumlu idi. Uç-bey bu toprağı yabancılaştırmak ve kendi aşiretlerinin üyelerini bu topraktan yararlanmak olanağından yoksun etmek hakkına malik değildi. Fakat bu topraklar uç-bey ve aşiret emiri adı ile birlikte miras olarak nesline geçebilirdi. Bu iki husus -devlet karşısında sorumluluk ve toprakların uç-bey nesline devredilmesi- artık ilk aşamada uç topraklarının gelecekte değişmesinin, yeni şartî feodalite mülkiyetinden şahsî mülkiyet haline gelmesinin başlangıcı idi.”
“…İlk iki aşamada uç topraklarının feodalite niteliği patriarkal-cemaat gelenekleri örtüsü ile örtülmüştü, çünkü Türk sınır erleri aşiret teşkilâtlarını birer askerî sistem gibi değil, sosyal bünye şekli gibi de muhafaza etmişlerdi. Bunun içindir ki, formel olarak topraklar aşiretin ortak mülkiyeti sayılıyordu[6] ama uç-beyin şahsî mülkiyeti haline geliyordu, cemaat üyelerini de, fiilen toprak veren devlet değil, uç-bey sömürüyordu.”
“Üçüncü aşamada, XII-XIII. yy.larda uçların toprakları fiilen uç-beylerin şahsî mülkiyeti oldu; uç bey kendi aşiretinin üyelerini bu toprak hakkından yoksun etti. Bu aşamada uç-bey toprak veren devletten ayrılmak eğilimi gösterdi, yani bu devir merkez-kaç güçlerin artışı ile nitelenmektedir… Binnetice XII- XIII. yy.larda uçların toprakları bir tek yerleşik hayat yaşayan köylü-çiftçiyi değil, başka yerlerden gelen göçebeleri de belli düzeyde patriarkal-cemaat gelenekleri örtüsü ile örten sömürü şekli oldu.”
“Dördüncü aşamada, XIII. yy.da uç-beyler şartsız olarak mülk tipi mülkiyet haline gelen uç topraklarının bağımsız sahibi oldular. Aynı zamanda uç arazilerinin (vilâyetlerinin) bağımsız siyasî vahit-beylik veya emaret haline gelmesi, hem de toprak sahibi olan devletin haklarının gasp edilmesi seyri cereyan ediyordu…”[7]
Bundan sonra Hüseynof durumu Batı feodalizmiyle kıyaslayıp ona yaklaştırma eğilimi gösteriyor ve sonunda günah çıkartıyor.
“Fakat Batı’da ve Ön Asya’da benefizyum evrimlerinin sonuçları arasında prensip bakımından farklar vardır. Onların, transformasyonu büyük feodalite toprak mülkiyetinin artışına yardım eden istihalesi Ön Asya’da Ortaçağda Batı Avrupa’da olduğu gibi malikânelerin meydana çıkmasına, ekonomik hayatın ayniyatlı olmasına götürmedi. Çünkü Ön Asya’da toprağın temerküzleşmesi ekonominin, mutlaka feodalin kendisi tarafından idaresini öngörmüyordu. Eski uç-bey yine de toprak sahalarını belli koşullarla, yine de feodalite toprağı koşulları altında kendisine bağlı bulunan uçlara vermeyi tercih ediyordu. Malikâne XI-XII. yy.lar Müslüman Doğu’su için karakteristik değildir, çünkü feodalite rantının çalışmakla ödeme şekli üstünlük teşkil ediyordu, devir için ise para rantı karakteristik idi, bu da şehirlerin, şehir hayatının, esnafçılığın, mal üretiminin, mal-para ilişkilerinin gelişimi, para tedavülünün hayli gelişimi ile saptanmaktadır.”
“Şöyle ki, Selçuklular, İldenizler ve bazı başka devletlerin meydana gelişi ilk önce yerli büyük feodalite mülkiyetine darbe indirdi ve büyük feodallerin kudretini baltaladı.”[8]
Bütün “feodalite-sömürü” standart kalıplarına rağmen Hüseyinof, mensup olduğu yöreye özgü tatlı üslûbuyla, üzerinde durmaya gerçekten değer bir varsayım ileri sürüyor: Uç-bey’inin “Anadolu beyliği”ne dönüşmesi. Ancak bu dönüşüm süreci bu kadar basit miydi, yoksa “darbe indirildiği” sıralardan itibaren bile bir takım tohumlar ekilmiş miydi?
Selçuklu çağı, Melikşah döneminde en kudretli düzeyine erişmişti ama yine de amcası Kirman meliki Kavurd-beg, kardeşleri, sırasıyla Herat, Belk ve Hemedan melikleri Bôribars, Tökeş, Togan-şah gibileri ortadaydılar… Öte yandan Yavgulu Türkmenler merkezden uzak Anadolu ve Suriye’de toplanıp siyasî teşkilât kuruyorlardı. Ve Kutalmış oğulları, Atsız-beg’ler…[9] Ya Tutuş, Ahmedşah, Süleymanşah, Aksungur’lar, Suriye Selçukluları ve daha niceleri?…[10] Bunların, o zamanlarda bile, yukarıdaki tariflere uygun uç beyleri olduklarını düşünmek güç oluyor. Bunların “merkez-kaç” eğilimleri tarih sahifelerini dolduruyor. Ancak, ortada bir gerçek vardır ki bu da, Hüseyinof un da söylemek istediği gibi (“patriarkal cemaat gelenekleri örtüsü”), Selçuklu ve daha sonra da Osmanlı kurumlarının kendi gelenekleri çerçevesi içinde geliştiğidir.
Nitekim “Artuklular…, daha başlangıçta, ayrı beylikler halinde meydana çıkmış siyasî teşekküller olup hiçbir zaman tek bir devlet halinde birleşememişlerdir…; mevcut feodal beyliklere dokunmamışlardır. Esasen eski Türk hukukuna (türeye) göre devlet, hanedanın müşterek malı olduğundan Mardin ve Hısn Keyfâ’da oturan hükümdarlar da, kendilerine bağlı kalmakla beraber, siyasî hâkimiyeti oğul, kardeş ve amca olmak üzere, şehzadelere taksim ediyor ve bu küçük beylikler bile feodal bir mahiyet alıyordu… Büyük Selçuklu sultanlarının merkeziyetçi devlet kurma mücadeleleri hep bu millî örfe (türeye) çarparak muvaffakiyetsizliğe uğruyor, bu hususta tek istisnayı da Osmanlı imparatorluğu teşkil ediyordu. Bu münasebetle Selçuklulardan sonra kurulmuş Anadolu beyliklerinde de bu feodal bünye hükmünü icra ediyordu…”[11]
Osman Turan’ın kullandığı “feodal” ifadesine ne mana vereceğiz?… Şimdi de Anadolu beyliklerini çok daha öncelerden itibaren incelemiş olan İ. H. Uzunçarşılı’ya kulak verelim. Ona göre bunların örgütlenmesiyle Osmanlınınki arasında benzerlik vardır ve Osmanlılar kendi örgütlerini aynen bu beyliklerden ve İlhanlılardan almışlardır.[12] Osmanlılar ilk olarak bu Anadolu devletlerinin en kuvvetli ve örgütlenmişi olan Germiyan Beyliği ile temasa geliyorlar ve bundan hayli örnek alıyorlar. Aynı şekilde Germeyanlıların koltuğu altında gelişmiş Karesi Beyliği de Osmanoğulları’na çok şey veriyor ve bunlar buraları aldıktan sonra da eski teşkilâtı aynen ipka ediyorlar. “…Osmanlılardan yarım asır evvel meydana çıkan Germiyan, Karaman ve Menteşe beyliklerinin halk ve toprak teşkilâtları Osmanlılarınkinin aynıdır ve bu beylikler de teşkilâtlarını, mensup oldukları Anadolu Selçuklularından ve İlhanlılardan almışlardır…”[13]
Bu kez de Uzunçarşılı’nın Hüseynof’u doğrular mahiyetteki beyanlarına göz atalım. Gerçekten, Anadolu Beylikleri, başlarda, bir Aşiret düzenine sahipti ve Selçukluların sınırlara yerleştirdikleri bu aşiretler (uc), savaş sırasında reislerinin kumandası altında dövüşürler ve iş bitince de hükümdar tarafından aşiret beyine iktâ edilmiş olan topraklara dönerlerdi. Anadolu Selçuklu Sultanları bu suretle, Bizans, Kilikya Ermeni prensliği ve öbür sınırlarını emniyet altına almış oluyorlardı ve bu sınırlardaki araziyi de aşiret reislerine iktâ-timar olarak veriyorlardı. Merkezî yetke zayıflayıp bu uc-bey’leri kendi küçük devletlerini kurmaya kalkıştıklarında, örnek olarak eski metbularını alıyorlardı, memuriyetleriyle, teşrifatıyla…
“Ulu bey” tesmiye edilen bu devletçiğin reisi, kendisine merkez yaptığı kentte oturur, evlât ve kardeşlerini, idarelerine verdiği illerde hükümet işlerini yürütmeye memur ederdi. Bu şekil İslâm öncesi örgütlenmesinin tamamen aynı olup bunu istisnasız bütün Anadolu ve İran Türk Devletlerinde ve hattâ XVI. yy.ın sonuna kadar, değişmeden, Osmanlılarda görüyoruz.[14]
Doğal görüleceği üzere Beyliklerin askerî usul ve nizamı da Selçuklulardan alınacaktı. Sadece daha sonra ortaya çıkan Dulkadir ve Ramazan oğulları Beylikleriyle Karakoyunlu ve Akkoyunlulardan ilk ikisinin Mısır kölemenleri, öbürlerinin de Cengizî ve Timurîlerin etkisinde kaldıklarını biliyoruz.
Osmanlıların ünlü timar teşkilâtı, Anadolu Beyliklerinde de tamamıyla cari idi. Ümera (Emir çoğ.) tesmiye edilen maiyyet beyleri, derecelerine göre tahsis edilen timarın büyüklüğüyle orantılı sayıda asker beslemekle yükümlüydüler; timar sahibi sipahi, öldüğünde ya da artık iş göremeyecek kadar yaşlandığında, tımarlar, onun yükümlülüklerini yerine getirebilecek kabiliyette olmak kaydıyla, evlâdına intikal ederdi. Uç beylerine merbut serhat atlıları da önemli timarlara maliktiler. Ele geçirilen yerlerin idare ve timarı, o yerin fatihine terk edilirdi: Aydın, Saruhan, Karesi ve öbür ikinci derecedeki beylikler böyle ortaya çıkacaklardı. Yine bazı arazi de bir beyin hizmetine karşılık ödül olarak Malikâne usulü üzere kendisine verilirdi. Çeşitli derecelerdeki memurların, sanatkârların da belli miktarda tımarları vardı. Bunların bir bölümü maaşlarını, gümrük veya halktan alınan resimlerden alırlardı, sonradan Osmanlıların aynen uygulayıp tekemmül ettirdikleri gibi.[15]
Her ne kadar Anadolu Beylikleri döneminde Anadolu halkının toprak üzerindeki durumuna dair elde fazla belge yoksa da Osmanlıların XV. ve XVI. yy.larda saptamış oldukları arazi tahsis defterleri’nde Anadolu Beylikleri zamanındaki defterlerden ve bu Beyliklerin verdikleri berat ve nişanlardan söz edilmektedir ki yolumuz, biraz olsun aydınlanmaktadır.
Büyük Selçuklularda ve daha önce Sebüktekin Oğullarıyla Karahanlılarda olduğu gibi Anadolu Selçuklularında da timar, vakıf ve mülk örgütlenmesi bulunduğunu Selçuknâme’ler ve sair yapıtlar bize bildiriyor.
Daha önce görmüş olduğumuz gibi Arap devletinde arazi, Haraciye, Öşriye ve Emiriye olmak üzere üçe tefrik edilmiş olup Anadolu Selçuklularında “emiriye” tesmiye edilen (ve Osmanlılarda da “mirî” adını alan) devlete ya da onun temsilcisi sıfatıyla Sultan’a nispet edilen arazi şekli vardı. Dirlik mülk ve vakıf arazi, bu emirî araziden ayrılarak bir hizmet karşılığında verilir ya da bir hayır kurumuna terk ve tahsis edilirdi; yani özetle, devlet hazinesine girecek varidat bir hizmete karşılık olarak beylere ya da herhangi bir kişiye dirlik ve mülk olarak verilir ya da emr-i hayra terk edilirdi. Buradan da Selçuklularda toprağın iktâ edilen has ve timar ile mülk ve vakıf kısımlarını içerdiğini anlıyoruz.
Osmanlı kayıtları, Karaman Oğulları defterlerinin mükemmelliğinin birer belgesi oluyorlar; keza Saruhan, Aydın, Menteşe, Hâmit, Çandar ve Dulkadir Oğulları’na ait olarak da yine Osmanlı tahsis Deflerleri’nde bu beyliklerin mülk ve vakıf olarak verdikleri yerlerden ve bunu doğrulayıp belgelemek için verdikleri berat ve mektuplardan söz edilmektedir. Bütün bu kayıtlar, Anadolu Beylikleri arazi teşkilâtının Osmanlılarınkiyle ayniyetini gösteriyor. Çoğu kez ilk Osmanlı Sultanları eski tımarları kendi tuğralarıyla yeniliyorlardı.[16] Bu “kadimden olagelen” muamelelere döneceğiz.
[1] R. Hüseynof.- XI. – XII. yüzyıllarda Önasya’da askerî – feodalite müessesesi – Uçlar, in VIII. TTg/2, s. 725, 1981 (Tebliğ tarihi 1976).
[2] Tarafımızdan belirtildi.
[3] G. Ostrogorsky.- op. cit., s. 43.
[4] ibd., s. 97.
[5] Hem askerî memur, hem ortak toprak mülkiyeti, hem devlet denetimi, hem de feodalite?!…
[6] Tarafımızdan belirtildi.
[7] R. Hüseynof.- op. cit., s. 726-736.
[8] ibd., s. 737. Son cümle tarafımızdan belirtildi.
[9] Bkz. Osman Turan.- Selçuklular tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, İst. 1980, s. 199 ve dev.
[10] Bu konularda bkz. A. Sevim.- Suriye Selçukluları I, Ank. 1965 ve yine Ali Sevim- Haleb Selçuklu melikliği, in Selçuklu Araştırmaları
Dergisi II, Ank. 1970, s. 1-66.
[11] O. Turan.- Doğu Anadolu Türk devletleri tarihi, İst. 1973, s. 200-1.
[12] J. H. Uzunçarşılı: XIV ve XV. asırlarda Anadolu Beyliklerinde toprak ve halk idaresi, in II TTKg, İst 1943 (tebliğ 1937), s. 500.
[13] ibd.
[14] İ. H. Uzunçarşılı.- Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu, Karakoyunlu Devletleri, Ank. 1969, s. 199.
[15] ibd., s. 202-3.
[16] İ. H. Uzunçarşılı.- XIV ve XV. asırlarda Anadolu Beyliklerinde toprak ve halk idaresi, s. 501-3.