Cumhuriyet, 14.05.1982
İngiliz ve genellikle Batı hariciyelerinin bir değişmez doktrinleri vardır: Uluslararası ilişkilerde en küçük fazilet mertliktir! Yani, yüksek ölçüde üretimci, ayakları yere sağlam basan bu gerçekçi adamlar, bu ilişkilerin o andaki çıkarlara göre değişeceğini söylüyorlar.
Bunun yanı sıra da değişmez bir başka veri de, düşük üretimli bir toplumun yüksek üretimlisi ile ilişkisinde işlerin daima ilkinin aleyhine tecelli ettiğidir. Düşük üretimli toplum öbürünün yanında kendini zayıf hissetmekten geri kalmaz ve duygusal olmanın ötesine geçmeyen bir “geleneksel dostluk” safsatasına sığınır. Geleneksel baş dostumuz Bismarck’tan başlamak üzere Kaiser Almanya’sının Osmanlıya attığı kazıkları, “Alman gerçeği ve Türkler” kitabımda (1982) ayrıntılarıyla sergilemiştim.
Güçlü dostlar, ülkemizin yeraltında gizli tutulan çok değerli hammaddeleri (başta petrol olmak üzere, çeşitli değerli madenleri) ele geçirebilmek için o bölgelerin ayrılıkçı unsurlarına gizliden büyük ölçüde her türlü yardımı yapmaktan çekinmemişlerdir…
Ulusları “dost- düşman” diye ayırmak safdilliğin ötesinde “abesle iştigal” olur.
Günler önce radyolarımız ardı ardına Washington kökenli “suçlu görüldüğü takdirde Sasunyan’ın idam edilebileceği” haberini yayımladılar. Ertesinde de Boston Başkonsolosumuzun şehit edildiğini öğrendik.
Gene gazetelerimizde son günlerde yer alan öbür haberlere de bir göz atalım: Türkiye’ye askeri yardım, Atina’ya yapılacak olan yardıma bağlandı, yani şu 7/10 oranı, bizim isteklerimizin tersine, yeniden uygulamaya kondu. Deniz Konferansı, hak ve çıkarlarımıza tümden ters düşen kararlar aldı. Yunanistan Adaların karasularını 12 mile, hava sahasını da 10 mile çıkardı. AET, pamuk ipliğimize ambargo koydu, Fransa bizden tişört ithalini durdurdu. Bu aynı ülke Paris’e de Marsilya’daki gibi heykel dikiyor, Amerika’da Vali bayrakları yarıya indiriyor…
Gazeteleri okumayı sürdürelim: NATO bölgesi dışındaki olaylara müdahale edilmesinin olası etkileri… Bayülken gazetecilere verdiği demeçte “Çevik Kuvvet konusunda Türkiye’nin yaklaşımında bir değişiklik olmadığını ve bundan öncesi gibi NATO içinde alınacak kararlara uyulacağını, ancak ikili özel angajmanları kabul edemeyeceğini” söylemiştir… Amerika’nın Avrupa’ya yerleştirmek istediği nükleer füzeler. Buna kimi evet, kimi bizim gibi hayır diyor… Bu arada, bilmem hangi Avrupa örgütü, vaat ettiği paranın verilmesini erteliyor…
Aslında bir bütün teşkil eden bu görünüm, Türkiye’nin uluslararası politikada ne denli sıkışık durumda olduğunu açıkça sergiliyor. Tarih, bugünü anlayabilmek için okunur. Biz de bunu bir kıyıcığından yapalım ve geriye bakalım, Birinci Dünya Savaşı günlerine.
Canımız ciğerimiz müttefikimiz Almanların Doğu cephesindeki yükünü hafifletmek amacıyla Rus kuvvetlerini üzerimize çekmek üzere başlatmış olduğumuz harekât ters dönüyor ve ordumuzun Erzincan önlerinde içine düştüğü zor durumdan kurtulmak için uğrunda kanımızı, canımızı feda ettiğimiz müttefikimiz Almanlardan yardım istiyoruz. Yanıt: Ancak Bağdat Demiryolu’nun kilometre garantisi, yani devletimizin Alman yapımcılarına vermiş olduğu kâr garantisi miktarı artırılırsa, yardım edilebilir! Bir başkası: 26 Ocak 1918’de, yani tümden yenilgiye az kala, Almanya’nın İstanbul’daki Büyükelçisi Von Bernstorff Berlin’e “Filistin cephesinde işlerin ters gitmesi Türklere ağır baskı için mükemmel fırsattır. Türkiye Almanya’nın ekonomik hegemonyasına girmeyi kabul ederse ona askeri, mali ve diplomatik yardımda bulunmaya değer. Etmezse, Almanya’nın artık verecek bir şeyi yok demektir, nasıl olsa Rus orduları savaş sahnesinden çekildiler…” diye yazıyor.
Ama bu gerçeği idrak ederken de birçok başka gerçekleri, hiç değilse şimdilik kendi düşüncemiz içinde pişirip ortaya koymamız olasıdır. Sasunyan’ın ölüm cezasına çarptırılması Türklerin, sırf caydırıcı etkisi nedeniyle, isteyecekleri bir sonuçtur. Şu anda NATO içinde baş müttefikimiz olan Amerika, önümüze bir olta uzatmış durumdadır: Zokanın ucunda da Sasunyan takılı. Bunun hemen kapmaya bizi zorlamak üzere de ASALA’nın bir yeni eylemi bugünlerde beklenebilir…
Öbür konularda, resmi haberlerden bildiğimiz kadarıyla, henüz bir olta ortada görünmüyor. Demek ki bunların sırası daha gelmemiş, yani Türkiye yeterince köşeye sıkışmamış…
Sayın Altan Öymen, hep birlikte katılacağımız şu sözleriyle bir büyük gerçeği geçenlerde dile getirdi: “Gerçekten ABD’nin Ermeni terörü sorununda sorumluluğu büyüktür. Çünkü bu terörün örgütlenmesi ABD, Fransa, Lübnan mihverinde gerçekleşiyor. ABD’nin bütün dünyaya yaygın gücünü birçok olaylarla kanıtlamış… CIA vardır. Bu örgütün ABD’nin müttefikine dönük siyasal yeraltı örgütünü ortaya çıkaramaması… düşünülemez… Müttefikimiz ABD’nin Ermeni terörcülerin üstüne isteksiz biçimde yönelmesi ve işi diplomatik protokol kuralları ve sıradan polisin çabaları içinde görmesi…” bir uyutmadan ibarettir.
Ve birbiri ardından diplomatlarımız şurada burada vurulacak ve tarih içinde onurunu korumak için bunca kan dökmüş olan ulusumuz eli kolu bağlı, hatta boynu bükük, bazı diplomatik protokol sözleriyle yetinecek! Şu anda ne gelir başka elden?
İşte böyle bir kritik anda önümüzde bir zoka duruyor, ucunda da çekici yem olarak Sasunyan asılı. Yutar mısın, yutmaz mısın bunu? Yutmadık, Sasunyan’ın suçu kanıtlanamayacak ve daha birçok şehit vereceğiz demektir. Yuttuk, olta bizi nereye çekecek? Körfez’e mi veya üzerinde ekonomik-politik etkimizi her gün daha çok kanıtladığımız Arap dünyasından uzaklaşmaya mı? Ludendorff’un yaptığı gibi Türkiye’yi bir “asker deposu” olarak görme eğilimi içinde, topraklarımızda, bizi bir savaşta ilk hedef haline getirecek olan nükleer füze rampalarının kabulüne mi?…
Bütün bunlara bizi zorlamak için müttefiklerimizin elinde daha başka baskı öğeleri bulunduğunu yukarıda söylemiştim, pamuk ipliğinden tişörtüne kadar. Bunların arasında güncellik ve heyecanını koruyan Yunanistan’ın bilinen davranışları var. Sam Amca, NATO’nun bu yaramaz çocuğuna hangi koşullar altında höt diyecek? Buna karşılık neyin kilometre garantisini isteyecek? Onun şimdi asıl ve hatta tek gibi görünen, ortağı Sosyal Demokrat Schmidt ne isteyecek, Türk motor üretimini tekeline aldıktan sonra (bildiğimiz gibi bir ulusal girişim olan büyük TÜMOSAN motor imali projesi bir türlü gerçekleştirilememiş, sonunda, hayli de yatırımı yapılmış bu tesis, Mercedes ve MAN’ın bir uydusu haline getirilmiştir) ülkemizde bir türlü bulunamayan petrolün tekelide göz kamaştırıcı bir amaç olamaz mı?
Bismarck’ın temel siyasası, Fransa’yı tecrit edip onu kolayca yutabilmek için İngiltere’yle daima iyi ilişkileri sürdürmekti. II. Wilhelm de, Hitler de bu öğretiyi aynen uygulayarak sonuna dek bu ülkeyi hep “idare”ye yeltenmişlerdi. Aslında bu öğreti, Alman politikasının temel kurallarından birini oluşturuyor. Buna uyarak da Schmidt, parmağını bu gün Londra’nın yerini almış Washington’un gıdığından çekmemektedir; rastlantı mıdır, nedir, onun Sosyal Demokrat Almanya’sı da, Ağca’nın aylarca ülkesinde dolanıp durmasından habersizmiş, Türk hükümetinin bunca uyarısına karşı adresini bir türlü saptayamamışmış!…
Prusya – Almanya’nın 1820’lerden beri hiç değişmeden sürdürdüğü dünya politikası (Weltpolitik) ve Doğu’ya Yayılma (Drang nach Osten) politikası, Prusyalı Sosyal Demokrat Schmidt’in şaşmaz pusulası olarak görünüyor bize göre. Hitler Almanya’sı da, II. Dünya Savaşı sırasında Orta Anadolu’da motor sanayisi kurma girişiminde bulunmuş, o günlerin Türk hükümeti, bir nevi kapitülasyona dönüşebileceği düşüncesiyle bunu reddetmişti. Reddetmişti ama ne hikmetse, o günden bugüne, Türk mühendis ve ustasının bilmediği hiçbir gizli tarafı bulunmayan ve sanayileşmenin köşe taşı sayılan motor imali de bir türlü gerçekleşemedi. Türkiye, sayısız iştahı kabartacak kadar zengindir, yeraltı ve yerüstü kaynaklarıyla ve ayrıca coğrafi durumu ve iklim koşullarıyla. İleri teknolojiye sahip ülkelerin, Türkiye durumunda olanların gerçekten kalkınıp kendi öz zengin kaynaklarını diledikleri gibi kullanmalarını istemediklerini bilmeyen kalmadı.
Uluslararası “dostluklar”dan bir şey beklemenin ya da çeşitli ulusları dost düşman diye ayırmanın, safdilliğin ötesinde, “abesle iştigal”den başka bir şey olmadığını ulusumuz artık kavradı. Çıkarımız hiç değilse eşite yakın olmalı fedakârlıklarda.