Değerlendirme Sonucu

Kültür Eserleri > Düşündüklerim Yazdıklarım > Değerlendirme Sonucu

Değerlendirme Sonucu

Cumhuriyet, 19 Haziran 1980

 

Haziran 1980’de, son yıllarda söylediklerimi toparlamak istemiş, bir “Değerlendirme Sonucu” yazmıştım. İdareci sınıf, bugünkü adıyla bürokrasi, “dökülüyordu”… Ve bu ortam içinde, bir “demokrasi” den söz ediliyor…

 

Başarılı iş adamlarının gözünde üst düzeydeki devlet memuru ve yöneticiler ekonomi bilgileri kıt, piyasa tecrübeleri sınırlı kişilerdir. Bunlar ayrıca kamunun ne düşüneceğine ve oy verenin öfkesine duyarlı, ödün vermekte hünerli, iş görmeyen memuru ayıklamakta hareketsiz olarak görülmektedirler. Bu başarılı iş adamları, siyasi sorunları önceden sezme ve bunları çözümlemede hükümete ve devlet memurlarına yardımcı olma çabası içindedirler ve kendi yönetim kadrolarında kamu sektörü taban çizgisini anlayan yöneticilere yer vermektedirler. Böylece de altyapı tesislerini elinde tutan ve bundan kuvvet alan bürokrasiyle içli dışlı olmaktadırlar.

 

Devletin kurumsal makinesinin tarihsel koşulların bir ürünü olduğunu daha önceki yazılarımda belirtmiştim. Bu koşulların hatta özel organizasyonların gelişmesinde bile etkili oldukları bir gerçektir. Tarihsel süreç sivil ve devlet kesimleri arasında var olan çapraşık karşılıklı ilişkilerin sonucu olarak ortaya çıkar. Gerçekten, bir bürokrasinin gelişmesi, sosyal karşıtlıkların zaman içinde değişen nedenlerinin bir ifadesi olmaktadır. Her ne kadar devlet makinesinin otomatik olarak ekonomik bakımdan egemen sınıfların çıkarlarını koruduğu gibi bir aşırı iddiada bulunacak değilsem de bu çıkarların ayrık (farklı) derecede temsil edildikleri ve bürokrasinin çeşitli faaliyet sektörlerinde nail oldukları tercihli muamele hususunda ortada haylice kanıt vardır. Bir kapitalist toplumda devlet makinesinin hem bir sosyal tahakküm sistemi, hem de kendisinin kapitalist tabiatını pekiştirici faaliyeti meydana çıkar. Bunun sonucunda bir taraftan “kamu çıkarı”na yüzeysel hizmette bulunup meşruluk itibarının arkasına sığınırken bürokratik faaliyetin bir büyük alanı da doğruca ekonomik olarak egemen sınıfların çıkarını tatmine yönelir.

 

Bunun sonucu olarak da ulusal gelirin sınıflar arasında pay edilmesi gibi her türlü sosyo-politik sorun, bürokrasi tarafından bir idarî sorun haline çevrilip orada bürokrasi kendi ağırlığını hissettirir, buna bir uzmanlık konusu görünümünü verir. Onun bu yöndeki davranışları bir yanlışlıklar silsilesi olarak değil de evrime karşı reaksiyoner tabiatlı bir organik çarpıklık olarak yorumlanır. Bir toplumun üretim düzeyinin (herhangi bir nedenle) aşağıda kalmasının sonucu olan fakirlikten bürokrasi de nasibini almaktadır. Memurun maaşı hiçbir zaman, mütevazı dahi olsa, geçimine yetmemiştir. Bu durum idarenin “çarpıklık”ının büyük nedenlerinden biri olmuş, memuru halk nazarında “sömürgeci” görünümüne sokmuştur. Hatta bundan sanatçı bile şikâyetçi olmuş: “Selâm verdim, rüşvet değildir deyu almadılar” demiştir Fuzulî. Ziya Paşa’nın gözüyle de ne kanun, ne cebir, ne hünkâr var… para bunların hepsine egemen:

 

“Ne kanuna, ne cebir ve zor, ne hünkâra tabidir

Bu bendergâhta herkes dirhem ve dinara tabidir.”

 

Namus ile hamiyet yoksullara yaraşır: akçe ise büyük makamdakilere…:

 

“Milyonla çalan mesned-i izzette serefraz

Birkaç kuruşu mürtekibin cayı kürektir!”

 

Hizmet delilik, dürüst çalışma ise aptallık oluyor.

 

“Derde uğrar kim sadakat etse elbet devlete

İstikamet mahz-ı cinnettir bu mülk-ü millete!”

 

Çağın devlet mekanizmasının işleyiş ve durumunu bu dizelerden daha iyi ne anlatabilir?

 

Halk dilinde bugün hâlâ devleti temsil eden kişilerin, Kaymakamın, Bucak Müdürünün, Jandarma Komutanının adı “Osmanlı”dır. Birkaç kez tanığı olduğum bir olguyu anımsıyorum: Bucak Müdürünün adı sorulduğunda köylü, inceltebildiği kadar “Mehmet Bey” der. Biraz sonra, aynı adı taşıyan hemşerisine ise “Ula Meemet” diye seslenir. Gerçekten onun için “Mehmet’le “Memet” farklı adlardır. “Mehmet”, ondan değildir, o yabanın adamıdır…

 

Osmanlı-halk düalizmini, halk dehasının bir ürünü olan Karagöz oyunu çok iyi yansıtmaktadır.

 

“Osmanlı”, ilençlere de konu olmaktadır: “Allah kadılar kapısında kışlatsın!”.

 

Halk anlayışında devlet memuru imajı, onun hakkında kullandığı terminolojiyle çok belirgin olmaktadır. Bunu birkaç örnekle vurgulamak mümkündür:

 

“Avan”, kimi yerde devlet memuru (“avanların yüzü soğuk olur”), kimi yerde de obur; hırsız; sert, titiz, sinirli; vurucu, kırıcı, zorba; kurt (“avan yiyesi”) anlamlarına gelmektedir.

 

Aynı şekilde “afşar”da kimi yerde çapulcu, eşkıya, kimi yerde de süvari jandarmayı ifade ediyor.

 

Ağırbaşlı yaradılışı içinde halk, devlet memurunu inceden inceye alay konusu yapmaktan da geri durmaz: “Köylü birbirine düşmezse Osmanlı mıkla yiyemez” diyor Gaziantepli. Yani ancak köyde bir olay çıkacak ki oraya idareciler gidecek (bunun dışında kimsenin köye uğradığı yok); ikram olarak da köylü mıkla, yani yağda yumurta çıkaracak.

 

Yine aynı yörenin adamı “Osmanlının sonu ozan olur” diyerek gülümser… Emekli olmuş memur, kahveye gelir, “ben filân valiye şunu söyledim, filân bakana bunu dedim, şunu yaptım, bunu ettim” diye atar durur…

 

Demokrasiye Amerika kadar o korkunç bürokratik makineye sahip Sovyetler Birliği de arka çıkıyor. Kanımızca ikisi de “çıkar anda yalan”. Gerçek demokrasi ancak halkla karşı karşıya değil, yan yana bulunduğu bir ortamda söz konusu olabilir. Yani toplum içindeki işbölümünde, “idare etme”nin de, sair üretim faaliyetleri gibi, onlarla aynı düzeyde bir faaliyet olarak düşünüldüğü gün demokrasi var denebilir. O gün artık “avan” da, “afşar” da halk sözlüğünden silinecek, devletin temsilcisi olan bürokratların niteliği ortaya çıkacaktır.

 

19 Mart, 9 Nisan ve 12 Mayıs 1980 tarihlerinde bu sütunlarda çıkan yazılarımla Selçuklu ve Osmanlıdan bu yana bürokrasiyi toplumcu görüş açısından değerlendirmeye çalıştım. Günümüz bürokrasisi için de son değerlendirmeyi yaparak bu konuyu bitirdim.