Cumhuriyet, 09.10.1982
Bu son krizde açık seçik örneklerini gördüğümüz gibi özel teşebbüsçülerimiz, Batı burjuvasındaki cesareti gösterebilmesinin uzağında olarak güçlükleri göğüsleme yerine büzülüp, kapanıp, kepengi indirme yolunu seçiyor. Değme gazetelerimiz de “flaş” beherlerine bir de vodvil havası katarak sokaktaki zavallı adamı manen ve maddeten sömürüyor. Girişimcilerimizde ciddi üretime yönelme hareketi görülmüyor ve kendilerini tehlikede hissetmenin kompleksi içinde bunlar sert yasaların çıkmasını sağlamaya yöneliyorlar.
Bütçesi sınırlı adamın “yarın”ı yok, “bugün”ü vardır. Üstelik bu sokaktaki adamın, bazı kişilerin düşüncesine göre, çok şey öğrenmesine gerek de yoktur. Çoğu gazeteler bu kişileri sömürecek yayın yaparlar. Ünlü gazetecilik deyimiyle “flaş haber’lere bir de vodvil havası verilir, bir takım ünlü kişiler çeşitli profilleri içine alarak, denize yarı batmış halde konuşturulur. Sokaktaki adam da görüntüden hem eğlenir, hem de bankere kaptırdığı tasarrufun ne olacağı hakkında bir şeyler yakalamaya çalışır. Günlük geçimi ve onu biraz eğlendirecek nesne onu ilgilendirir.
Friedmann iyi idi, köti idi derken tam sayfa Kastelli bombası! IMF dâhil her kafadan ve o günlerin adamı Sayın Özal’dan “doğal fırtına”, “normal yol kazası”… gibi sözler. Biriktirdiklerinin rüzgâra kapılmasından kaygılı yurttaş bütün bu lafları satır satır okumakla meşgul.
Bu arada İran – Irak savaşı, Humeyni Körfez’e inebilecek mi? İnerse ne olur?… Beyrut’un ünlü kumar ve sair haneleri ne hale gelmiş… İsrail bombardımanından… Ve İsrail’in iyice canavarlaşması…
Arkasından Sayın Özal’ın, istifası. Meğer “Kastelli’nin kaçması polisiye hadise” imiş. “Milli gelirin arttığı yerde durgunluktan bahsedilemez”miş, “dipsiz kuyuya kimse para atmaya özenmemek” imiş, “bazı sanayiciler ve ideolojik çevreler…” ve saire. Ve Sayın Kafaoğlu’nun Maliye Bakanlığına atanması, ele aldığı miras, düzeltme çareleri, Keynes’e dönüşüm…
Gazeteleri koca puntolarla dolduran “büyük haber’ler bunlar.
Gelelim şimdi iç sayfalarda sütunlar arasına gizlenmiş, gözden kaçma olasılığı çok fazla “küçük haber”lere.
* * *
Bunlara bir başka önemli olguyu da ekleyelim: Her yıl üç dört yüz bin lise mezunu üniversitelere ve çeşitli yüksek okullara başvuruyor ve zorlamalarla bunların ancak elli altmış bini bir yere kaydolabiliyor. Her yıl ortalama iki yüz elli bin kadar o yıl içinde mezun olmuş liseli açıkta kalıyor (her yıl başvuranların sayısı daha çoksa da bunların bir bölümü geçen yıllardan kalıp yeniden sınava girenlerdir). Çelik üretimimiz yıllar yılı iki milyon ton civarında oynayıp duruyor. Oysaki nüfus yılda bir milyon baş artıyor. Bu “küçük haber”lerin ortaya çıkardığı hazin tabloyu çizmeden önce bunları teker teker kısaca ele alalım.
Üç milyonu aşkın “açık” işsizin yanı sıra, en iyimser hesapla bir o kadar da “gizli” işsiz, yani üretim çağında olup da üretim sürecine dâhil olmayanlar, birkaç ay çalışıp bu kazandığını on iki ay yiyenler… olduğunu kabul edersek Türkiye’de, yukarıdaki haberlerin doğrultusunda, gerçekten altı milyonu aşkın işsizin bulunduğu anlaşılır. Gazete, “çalışma yaşındaki her üç insanımızdan biri işsiz” diye de vurguluyor olguyu.
Bir ülkenin üretim potansiyelinin göstergesi çelik (veya enerji) üretimidir. Yukarıdaki “küçük haber”ler bunların durumunu yeterince aydınlatıyor, esas ekonomik zenginlik kaynağı olan yatırım malları üretimi, öbürlerine koşut olarak geriliyor. Bu durum, istihdam olanakları yaratacak bir nitelik göstermediği gibi yıllar yılı hiçbir yeni zenginliğin yaratılmamış olduğunu da kanıtlıyor.
O halde bankaların, bankerlerin, holdinglerin mevduat sertifikası ya da tahvil karşılığı topladıkları milyarlar nasıl üremiş oluyor? Basitçe şişirilip “yoğunluğu” düşürülerek! Ve bütün spekülasyonlar da bu şişirilmiş, kof para etrafında dönüyor. Banka müdürleri de ciddi ciddi oturup bankaların ihraç ettikleri mevduat sertifikalarının banker eliyle satılması ayıp mıdır, değil midir diye tartışıyorlar. Bunların arasında bir devlet bankasının yönetim kurulu başkanı olan bir kişi, “asıl ayıp olan ne idüğü belirsiz parayı toplamak için çıkarılan bu sertifikaların kendisidir. Bu, toplumun ahlâki değer yargılarının yitirilmesi anlamına gelir!” diyor ve… hafta geçmiyor ki bu kişi yerinden ediliyor.
* * *
“Küçük haber”lerin böyle hazin bir tablo çizdiği sırada bu kez Anayasa tartışması giriyor araya, tüm dikkati çekiyor üstüne. “Büyük haber”lere göre taslak üzerinde genel kanı olumsuz yönde imiş.
Bu kez insan düşünüyor: Profesörlük mertebesine erişmiş kişi böyle çelişkilere nasıl düşer? Ama sanıyorum ki sokaktaki adamın asıl yanıldığı nokta işte bu oluyor. Profesör hiçbir çelişkiye düşmüş değil. O ne yaptığını çok iyi biliyor. Ortada hiçbir absürt yön yoktur. Tasarı, kendi mantığı içinde tümden tutarlıdır, şöyle ki:
“Küçük haber”lerin söz konusu ettiği, umudunu, kendisine saygısını yitirmiş, hayatta yitirecek hiçbir şeyi kalmamış milyonlarca okumuş okumamış gencin, peşinen tahmin edilmesi güç davranışlarını kim denetleyecek? Silahlı Kuvvetler, demokratik düzene geçildikten sonra kışlalarına çekildiklerinde hangi yetke bu insanları yasal çizgi üzerinde tutabilecek?
İşte bu Anayasa taslağı bu sorunlara yanıt vermek üzere hazırlanmıştır. (Yanlış bir yol olduğu vakit geçmeden anlaşılması dileğimizdir.) Bunu hazırlayanlarla buna danışmanlık etmiş olanlar, “özel teşebbüs” diye adlandırılmış olup kendilerinin de mensubu bulundukları zümrenin salt spekülatif hareketlerden vazgeçerek gerçek bir Batı burjuvası gibi geniş bir üretim seferberliğine gireceğinden ve böylece de büyük istihdam olanağı yaratacağından açıkça şüphe ettiklerinden, “sosyal barış” umutlarını işte bu taslağa bağlamışlardır. Yani, onlarca Sıkıyönetim’in yerini ilerde bu Anayasa alacaktır!
Ama bu bir çözüm yolu mudur? Bu da başka bir konu. Hemen ekleyeyim ki eğer bir absürt bahis konusu ise, o, işte bu noktadadır.
[1] “Anayasa tasarısında yer alan serserilerin özgürlüklerinin kısıtlanmasına ilişkin maddenin gerekçesinde belirtilen serseri tanımına DPT’ye göre 5,5 milyon, OECD’ye göre ise 6,7 milyon yurttaşımızın girdiği belirlendi…”