Enderun Ve Ötesi

Kültür Eserleri > Düşündüklerim Yazdıklarım > Enderun Ve Ötesi

Enderun Ve Ötesi

Cumhuriyet, 17.01.1990

 

Osmanlı Devleti, daha I. Murat’tan itibaren, fethedilmiş ülkelerde rastladıkları yetenekli gençleri, saray okulu olan Enderun’da, önce İslâmlaştırıp sonra da eğitiyor, daha sonra da bunları çeşitli devlet hizmetlerinde kullanıyor, vezir-i âzam’lığa kadar çıkarıyordu. Bunların adı “devşirme” idi.

 

Günümüzdeki “vezir-i âzam”larımız, Amerika “Enderun”unda yetiştirilip başımıza gönderiliyorlar…

 

“Geri kalmış ülke”nin çocuklarının, bir noktada, üniversitesinde okudukları ülkenin bilim ve teknoloji düzeyine hayran kalmaları doğaldır. Ama bir Japon öğrenci de bir Alman buluşu karşısında eğilebilirse de o, kendisine aslî görev olarak o bilgiyi ne yapıp yapıp ülkesine aktarmayı yüklenir.

 

Osmanlı padişahları, devlet ve millet işlerinde kullanmak üzere, yetenekli oldukları saptanan gençleri, sarayda kurulu “Enderun Mektebi”ne alırlar, burada yetiştirirlerdi. Askerlikte bilgisi fazla olanları “yeniçeri ağası”, siyasette ileri gidenleri “reis’ül küttab” ve yine bilgilerine göre vezirlik, valilik gibi önemli hizmetlere atayıp saraydan ayrıldıkları sıralarda bir “hatt-ı hümayun” ile reayanın (halk-köylü) zararını mucip hallerden çekinilmesi ve bu gibi zarar verici haller kendilerinde görülürse şiddetli gazaba uğrayacakları açıkça bildirilirdi.

 

Esas itibariyle Osmanlı devletinin siyasal, askeri ve mülki durumu doğrudan doğruya saray tarafından idare edilmiş bulunması ve yine devlet adamlarının hemen çoğunluğu hükümdar tarafından Enderun’da yetiştirilerek denemeden geçirildikten sonra atanmış olması, adı geçen mektebin zamana uygun hale getirilmesini zorunlu kılıyordu. İşte bu gereksinmedir ki (günümüzde büyükelçilerimizin çoğunluğunu okutmuş olan) Galatasaray Sultanisi’nin (Galata Enderunu) açılmasına neden olmuştur.

 

Bürokrasinin kademeleri de çeşitli dereceli medreselerde yetişenler tarafından dolduruluyordu. Bu durum 19. yüzyılın ortalarına kadar sürdü. II. Mahmut döneminde başlamış olan devlet işlerinin Batılaştırılması işi zorunlu olarak önce askeri alanda yoğunlaştıktan sonra, sivil idarenin de modernleştirilmesine geçilmişti. Tanzimat, bu gereksinmeyi hızlandıracaktı.

 

1831’de Mekteb-i harbiye’nin (Harpokulu) kuruluşundan sonra devlet memuru yetiştirme düşüncesi 1858’de Meclis-i Valâ’da ele alındı ve “Mekteb-i Fünun-u Mülkiye” kuruldu. 5.12.1934’ten itibaren de adı “Siyasal Bilgiler Okulu” olacaktı.

 

Cumhuriyet döneminde bu iki kuruluş, rejimin ve devrimlerin başlıca dayanağı olmuştur. Bu kadroların belli bir “nizam ve disiplin” içinde faaliyet göstermeleri koşulu uzun yıllar sürüp gitmiştir. Ancak, demokrat nitelemesine aykırı antidemokratik yönetime karşı 27 Mayıs’ta Harbiye bu geleneği bozarak “emir ve komuta zinciri”nin dışına çıktı. Egemen güçlere göre bu hiç de hoş olmayan bir başlangıçtı. “Farenin geçtiği bir şey değil, ya delik kalırsa?” demişler…

 

Öbür yandan Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden de yükselen çatlak sesler yine egemen sınıfların bunlara olan itimatlarını iyice sarsmıştı. Bunlar yeni güvencelerin peşine düştüler ve bu amaçla doğruca kendi denetimlerinde eğitim kuramlarına el attılar.

 

Özellikle, filizlenmeye başlayan özel sektör, kendisine ve kendi dünya görüşüne bağlı bir idareci sınıf yetiştirme kaygısına düştü ve 1967 yılından başlayarak, eğitimle ilgili vakıflar kuruldu. (Büyük işadamlarımız, Türk gencinin ciddi eğitime gereksinmesini görmek için, demek bu yılları beklemişler!)

 

Ayrıca bazı uluslararası mahiyette kuruluşlar, örneğin Rotary, Lions gibi kulüpler, Türk-yabancı üniversiteliler dernekleri de bu işe karışıp burslar vermeye koyuldular. Bu gibi kurumların Mimar Sinan Üniversitesi’nde düzenledikleri bir panelde, bazı öğrencilerin “Neden bu eğitim işini ulusal çerçeve içinde ele almayıp da bir uluslararası kuruluşa bırakıyorsunuz?” sorusuna, Rotary adına konuşmacı olarak katılmış eski bir bakan “Onlar bu işi çok iyi biliyorlar, biz de onlardan know-how alıyoruz” yanıtını vermişti. Burslar genellikle ABD’de tahsil için veriliyordu…

 

“Sömürge”, “istiklâl” gibi kavramların uluslararası arenada mahiyet değiştirdikleri, özellikle II. Dünya Savaşı’ndan beri dünyayı idareye soyunmuş ABD, kendi “eyaleti” gözüyle baktığı ülkelere “gerekli nitelikte vali” yetiştirip bunları oralara salma çabasına girişti. Dikkat edilecek olursa bu “eyalet” ülkeler, hep göbeği dışa bağlı toprak ağalarının egemen olduğu, gerçek bir ulusal kent- soyluluğunun (milli burjuvazinin) bulunmadığı, feodal-tüccar toplumlardan oluşuyor.

 

Bu işin de “Enderun”ları oluşturuldu. Aslında bu, yeni bir olgu değildi. Son yüzyıllarda Avrupa’ya öğrenime gönderilen gençlere çoğunlukla oralarda yalan yanlış iki yüzeysel bilgi verilip bir diploma ile birlikte bunlar ülkelerine geri gönderiliyordu. Ama diplomanın köşesinde bir kaşe vardı: “Bu diploma sadece Doğu’da geçerlidir (“Bon pour l’Orient”)” ibaresi yazılıydı bu kaşede… Ama bu arada gencin eline bir iki mümessillik de tutuşturuluyordu. Bunları genç, kendisi devlet memuru olacaksa, bir yakınına aktarır ve paralel çalışırlardı… Artık o kişi için yaşamda bütün erek ülke siyasetini o, sefasını sürdüğü ülkeye bağlamak ve mümessilliğini yaptığı emtianın Türkiye’de üretimini önlemek olacaktır.

 

“Eyalet valileri” yetiştirmenin özel kurumu hem var, hem de yok… “Geri kalmış ülke”nin çocuklarının, bir noktada, üniversitesinde okudukları ülkenin bilim ve teknoloji düzeyine hayran kalmaları doğaldır. Ama bir Japon öğrenci de bir Alman buluşu karşısında eğilebilirse de o, kendisine asli görev olarak o, bilgiyi ne yapıp yapıp ülkesine aktarmayı yüklenir. Oysaki feodo-çerçi -toplumların öğrencisi bunun tersini yaparak, hayranlığını, ülkesini, eğitildiği yere, her türlü bağlarla bağlamaya götürerek belirtiyor…

 

Bu bağlam içinde, askeri West Point Akademisi’ni sayabiliriz. Evren Paşa’mızın can ve kan kardeşi, Pakistan şeriat devletinin diktatörü Ziya ül-Hak burada yetişmişti…

 

Yasal demokratik yollarla iktidara gelmiş Allende’yi bir darbeyle devirip öldüren Pinochet de bir Şili heyeti ile ABD’de kaldıktan sonra 1970’de tümgeneralliğe yükseltilmiş, 1973’te de Şili Silahlı Kuvvetler başkomutanlığına getirilmişti.

 

1940-45 arasında Japon ordusunda görev yapmış olmasına karşın 1979’a kadar Amerika’nın desteğiyle Güney Kore’nin “makbul” cumhurbaşkanı olduktan sonra Park Çong-Hee, gittikçe artan zorbalığı yüzünden Merkezi Haberalma Servisi Başkanı Kim Çe- Kyu eliyle “maktul” olmuştu.

 

NATO’nun da bu yoldaki rolü küçümsenemez: 27 Mayıs’tan sonra kimi emekli kurmay subayın önemli Amerikan askeri ürün firmalarının mümessilliklerini aldıklarını biliyoruz.

 

AMERİKA’DA YETİŞEN “ENDERUN”LULAR

 

Bir de garip bir “enderun mektebi” türedi Amerika’da: Dünya Bankası. Buraya “eyalet ülkelerin üstün zekâlı, hırslı, haya (utanma) perdesini kolay yırtabilen her meslekten, örneğin mühendis, veteriner hekimleri alınıp yüksek ekonomik bilgilerle donatılmış olarak salınıyor ülkesine, Amerika’nın “valisi” olarak! Bunlar arasında General Noriega gibileri bile var. Bunlar, “emir ve zinciri” içinde kaldıkları sürece “makbul”, aksi halde “maktul” olabiliyorlar. Bu “maktul”lere bazen sonradan devlet töreni de yaptırılıyor!…

 

Bu tür “vali” temsilcilerin asli görevleri ne oluyor? Hayranı oldukları ve kendilerine sayısız çıkar sağlayan ülke hesabına kendi nüfus kütüklerinin kayıtlı bulunduğu ülkenin insanlarını (savaş halinde), yer altı ve yerüstü servetlerini (her zaman) metropol ülkenin emrine vermek; bunun için kendi ülkesi insanlarının eğitim düzeyini, Ortaçağın karanlıkları içinde tutmak; bu ülke nüfusunun çoğunluğu Müslüman ise burada bir şeriat devletinin kurulması için koşulları hazırlamak (çünkü ancak bu taktirde tanrı, petrolün Aramco’lara verilmesine kolay müsaade ediyor…)

 

Aristo, derslerini okulun bahçesinde öğrencileriyle gezinerek verirmiş (peripatetisyenler). Bu yöntemin günümüzde de sürüp gittiğini görüyoruz. Gezinti kâh Beyaz Saray’ın bahçesinde, kâh Pentagon’unkinde olabiliyor, kurulan kişisel dostlukların türüne göre. Genç “su müdür yardımcısı” Süleyman Bey, Johnson’la kol kola gezip resim çektiriyor. Evren Paşa’mız da Rogers’la dostluğunu sürdürüyor, daha sonrakiler Bush’a telefon açmakla övünüyorlar…

 

Ne getirip ne götürdü bu dostça dersler? Hemen söyleyelim: Getirdikleri MC hükümetleri ve 12 Eylül; götürdükleri, örneğin binlerce değerli gencin yaşamı, Yunanistan’ın NATO’ya dönmesine Türkiye’nin veto hakkı… Amerikan destekli “Albaylar Cuntası”nın Yunanistan’a ne getirip ne götürdüğünü de Yunanlı dostlara soralım.