Günlük Olaylar Ve Türkiye Gerçekleri

Kültür Eserleri > Düşündüklerim Yazdıklarım > Günlük Olaylar Ve Türkiye Gerçekleri

Günlük Olaylar Ve Türkiye Gerçekleri

Cumhuriyet, 08.11.1989

 

1945’lerden itibaren Millî Şefimizin eliyle ülkeye, yabancı güçlere tam teslimiyet durumu benimsetilmişti. Ve o gün bu gün bu durum aynen, belki ufak farklarla, devam ediyor ve içinde yaşanılan olaylar bu gerçek çerçevesinde mütalâa ediliyor. Hiç kimsenin ağzından, kapsamlı ve geri dönüşsüz toprak reformu lâfı işitilmiyor, lâf bir “küfr” olarak telâkki ediliyor.

 

Feodal düzen, tarih boyunca, her yerde olduğu gibi, halka karşı sırtını daima yabancı güçlere dayar. Kapsamlı ve geri dönüşsüz bir toprak reformu ile feodal-çerci düzenine son verilmedikçe hiçbir şeyin düzelmesi mümkün değildir.

 

Gazetelerde okuduğumuz, birbirleriyle ilişkisi yok gibi görünen birçok olayın, aslında bir ‘büyük gerçek’in birer parçasından ibaret olduğu kesindir.

 

Olaylara gelişigüzel bakalım:

 

New York Times’in yazarı, cumhurbaşkanı seçiminden önceki günlerde sadece %22 oy almış, bu seçim bugün tekrarlansa %14 bile alabileceği kuşkulu bir kişinin nasıl cumhurbaşkanlığına soyunduğuna bir türlü aklı erdiremediğini belirtmişti. Adam, Türkiye’nin ‘büyük gerçek’inin farkında değil. Çünkü o, Amerikalı ve Fransız devrimlerini çoktan geride bırakmış…

 

Gazetesini okuyan yurttaş, yakasında sosyal demokrat rozeti bulunan kişilerin birtakım olumsuz, yani sosyal demokrasi kavramı ile uzaktan yakından bağdaşmayan davranışlarına bir anlam veremiyor: ‘Büyük gerçek’i ona kimse söylememiş de ondan.

 

Sayın İnönü, cumhurbaşkanlığı seçiminin iptali konusunda “siyasal gerçekler mevcut olduğu halde hukukî gerekçelerin yeterli olmadığı sonucuna vardık” demiş. Bu nasıl bir hukuktur ki %22 oyla bir kişiyi devletin başına getirebiliyor? Bunu anlamak için ‘büyük gerçek’in bilincinde olmak gerekir.

 

Bu nasıl düzendir ki devlet başkanlığına kendini layık gören kişi, her türlü geleneği çiğneyerek askeri birliği yazlık kısa kol gömlek ve şortla denetleyebiliyor ve sivil, asker kimseden ciddi bir tepki görmüyor? Görmüyor, çünkü ‘büyük gerçek’ var ortada.

 

ABD, Ermeni ve Kürt sorununu ileri ölçüde kurcalıyor. Çok nazik ve dostlarını kırmaktan çok çekinen Dışişlerimiz “bu biraz istiskale benziyor”, “Amerika ayıp ediyor”, “dostluğa yakışmaz”… gibi mırıldanmalarla yetiniyor. Meğer önce sert çıkmışmış, sonra pişman olmuşmuş: Dışişleri Bakanlığı’nın Ermeni soykırımı tasarısına karşı Türkiye’nin gizlice (?) uygulamaya koyduğu önlemlerin ABD Dışişleri yetkilileri tarafından açıklanması üzerine zor durumda kaldı. Bir üst düzey yetkili “Bu önlemleri artık kaldıramayız. Kaldırırsak ABD’nin zoruyla kaldırıldığı söylenir” dedi diye okuduk gazetede.

 

Neden gizlice? Artık kaldırılamayacağı kesin mi?

 

Bu tür tepkilerimiz Amerika’nın umurunda değildir. O, daha önceki bir yazımızda belirtmiş olduğumuz hedefine (yer altı kaynaklarımızın üstüne oturmak) yürüyecektir. Bu durum, bir küçük öyküyü akla getirdi: Adamın biri yolda giderken ensesine bir tokat inivermiş. Hiddetle dönmüş ki karşısında iri kıyım, güçlü kuvvetli biri. “Sen” demiş adama, “bunu ciddi mi yaptın, yoksa şaka olsun diye mi?”

 

Ciddi yaptım!”.

 

“Buna sevindim çünkü hiç şakadan hoşlanmam”…

 

SORULARLA GERÇEKLER

 

Evet, neden Atatürk Türkiye’si uydu konumunda olmayan, onurlu bir dış politika izleyemez? Bu sorunun yanıtı ancak ‘büyük gerçek’te yatar.

 

İkinci muhalefet partisi lideri de ana ilkeler üzerinde söyleyecek hiçbir değişik şeyi olmadığından muhalefetini “abdest tazeleme”… önerileriyle sürdürüp “kabadayılık” edebiyatı yapıyor: “ANAP’tan istifa eden kabadayıdır!”… Neden başka söyleyecek bir şeyi yoktur? Çünkü o da, yıllar yılı, ‘büyük gerçek’in içinde ve onun aktörlerinden biridir de ondan. 12 Eylül pişmiş aşa su katmasaydı Çankaya, çantasında keklikti. Şimdi bunu eski çırağına kaptırdığına yanıp tutuşmakla meşguldür.

 

Sürdürelim manşetlere gelişigüzel göz atmayı: ‘Mehmetçik-aşiret el ele’; koca devletin polisi, jandarması, ordusu varken aşiret de nereden çıktı?…

 

“Elektrik sanayiimizin umudu olan Testaş’ın makineleri çürüyor. 100 milyarlık fiyasko!”. Neden sanayi göz göre göre köstekleniyor? Neden bunun sorumlularından Türk ulusu hesap soramıyor?…

 

“Hayat kadınları yüz binleri aştı. Cezaevleri, akıl hastaneleri çocuk dolu. Uyuşturucu ve fuhuşta rekor!”

 

“Dış borçlarda hızlanma, geçen yılın aynı dönemindeki borçlanmanın bir milyar dolar üzerine çıktı”. Nereye gidiyor bu paralar, hiçbir yeni fabrika bacası tütmediğine göre? Neden Türk ulusu devreye girip bunun hesabını soramıyor?

 

“APO’ya ağalar yataklık ediyor”. Neler dönüyor oralarda? Bütün bu sorular ve bunların yanıtları, ‘büyük gerçek’te yatıyor.

 

Teknoloji: 1960lara kadar ülkede ciddi sanayiden söz etmek komünist propagandası olarak görülürdü. Sanayi demek işçi sınıfı, sendika, grev, kargaşa, ihtilal… demekti. Sonra bir sanayi parodisi dönemine girildi ve böyle de gidiyor. Nihayet geçen gün İSO’da toplanan büyük işadamlarımız Türkiye’nin stratejik ve jeopolitik öneminin azaldığını vurgulayıp “Bugünkü dengeler içinde Türkiye dünya ülkeleri arasında bir rol oynamak istiyorsa, bunu ancak ciddi bir sanayileşme ile başarabilir” görüşünde birleşmişler.

 

Ne de olsa yayla memleket, geç bulûğa eriliyor… Devam edelim gazete okumaya.

 

Ciddi sanayileşme için de nelerin gerekli olduğunu sıralamışlar: Eğitim, doğru teknoloji, yaygın vergi… “Türkiye, dünyadaki oluşumların dışında kalmak istemiyorsa teknolojiyi transfer eden değil, teknoloji üreten sanayilere öncelik vermelidir” demişler. Bugüne dek ‘teknoloji üreten’ ve ‘teknoloji transfer eden’ sanayi ayrımını hiç duymamıştık. Bildiğimiz kadar, sanayi daima teknoloji üretir.

 

Evet, bundan iki ay öncesine kadar yabancı firmalarla evliliği, teknoloji transferi için zorunlu görenler (ve teknoloji üretmeye kararlı olanlar), şimdi böyle konuşuyorlar. Aslında sözü edilen toplantıda ileri sürdükleri önerileri hiç de yeni bir şeyler olmayıp bunları herhangi bir iktisat kitabında bulmak mümkündür.

 

O zaman akla şu soru geliyor: Bu kişiler, Batı tipinde üretici, daima ileri gidici, bilim ve teknolojilere sahip burjuva kişiliğine bürünüp iktidara sahip çıkmadıkça, ileri sürdükleri gerekleri kim gerçekleştirecek? Şimdiki iktidar (ve görünürdeki iktidarlar) bunu yapamaz, çünkü ‘büyük gerçek’ var ortada. Durum böyle olunca da bu dilekler, dışarıdan gazel okumanın ötesinde bir anlam taşımaz.

 

Nitekim bu özel sektör, “Petkim’i almaya evet, yenisini kurmaya hayır” diyor. Oysa DPT yetkilileri, “Hükümet”, 3. tesisin kurulmasına, ‘özel sektör kursun’ diyerek karşı çıktı. Bunun üzerine 3. kompleks projesi plana alınmadı” demişler. Sam Amca’nın bundan haberi var mı dersiniz?…

 

Sözü edilen İSO toplantısında başta öne sürülen eğitim konusuna gelince: Neden durmadan imam hatip okulları, ilahiyat fakülteleri açılıyor da hâlâ günün bilim düzeyine uygun doğru dürüst bir fizik laboratuarına kavuşamıyoruz? Bunu da ‘büyük gerçek’te arayacağız. Şimdiden şu kadarını söyleyelim: Bir toplumda eğitim sistemi, o toplumdaki egemen sınıfların ideolojisi doğrultusunda gelişir. İdeoloji, ırgat yetiştirmek doğrultusunda ise alabildiğine imam yetiştirilir.

 

Sosyalizm, demokrasi, liberalizm, laiklik hep Fransız Devrimi’nin ve bunu izleyen öbür Avrupa devletleri devrimlerinin, feodal düzeni tasfiye edip kurdukları ilerici, üretici burjuva-kapitalist rejimlerin bir sonucu olarak ortaya çıkmış kavramlardır. Sosyal demokrasi ise yine bu burjuva-kapitalist düzenin sosyalizme karşı geliştirdiği bir ‘aşı’dan başkası değildir: Aşıda, mücadele edilecek mikroptan bir miktar bayıltılmış halde bulunur. Bunun için de sosyal-demokratlar, ilerici, üretimci burjuva niteliklerinin yanı sıra çalışma hakkına, tedavi olma, eğitilme hakkına, işsizlik ve yaşlılık sigortaları hakkına sahip çıkarlar ve özellikle eğitimde fırsat eşitliğini ön planda tutarlar. Bizimkilerden hangisi uyuyor bu tarife?…

 

BÜYÜK GERÇEK NEDİR?

 

Türkiye’nin “büyük gerçek’i basit bir iki tümceyle özetlenir.

 

…Ülkemiz, Fransız Devrimi öncesinde olduğu gibi, Doğu’sundan Batı’sına, büyük toprak ağaları ve aşiret reisleri tarafından yönetilir. TBMM, bu kişiler ya da bunların yakın temsilcileri ile doludur. Nitekim ANAP’ın sözde liberalleri, o günlerde Sayın Özal’a seçenek olarak yine bir toprak ağasını ileri sürmüşlerdi.

 

Hangi parti bu ağalar ya da reislerden çoğunu kendine çekmişse, o parti seçimi kazanır. Çünkü hiçbir köylü, ağanın emrinin dışına çıkamaz.

 

…Dolayısıyla insanlar arasındaki bu ilişki, insanların üzerindeki giysi ne türden olursa olsun, bir ağa-ırgat ilişkisidir.

 

…Ağa, bunu bir işveren-işçi ilişkisine dönüştürmek istemez. Bunun için de sürekli olarak, dış ortaklarıyla güç birliği içinde, ciddi sanayiyi köstekler.

 

… Feodal düzen, tarih boyunca, her yerde olduğu gibi, halka karşı sırtını daima yabancı güçlere dayar.

 

… Kapsamlı ve geri dönüşsüz bir toprak reformu ile feodal-çerçi düzenine son verilmedikçe hiçbir şeyin düzelmesi mümkün değildir.

 

Bu temel verilerin ışığında olaylara bakıldığında bütün çelişki ve olumsuzluklar, fazlaca düşünmeye gerek kalmadan, kendiliklerinden izahlarını bulurlar: Ne burjuvası burjuvadır, ne sosyal-demokratı sosyal-demokrattır! Bu itibarla yine bu sütunlarda çıkan Prof. Dr. Toktamış Ateş’in değerli “Devrimci Kimlik ve Devrimci Mücadele” yazısının bu açıdan da ele alınması gerektiği kanısındayız.