Kültür Eserleri > THKK 4 - Dokuma ve Giyim Teknikleri > Dokuma Teknikleri

Dokuma Teknikleri

“İnsanoğlu on, dokuzu don” derler. Korunmak ne süslenmek: korunarak süslenmek, süslenerek korunmak, ayrılamaz kavramlar bunlar. Ateşi yakıp âletini imal eden Homo Faber (“iş’in” adamı) yerini üst Paleolithik’in adamı Homo Sapiens’e, (“bilginin” adamı) terk ettiğinde ateş yine o ateşti, taş “yumruk” çeşidi artmış olmakla birlikte, yine o “yumruk”tu. Ama bu yeni adamda fazladan bir şey vardı: gülmesini biliyordu!… Artık “neş’e” ve “oyun”, bir Lascaux sanatçısının haletleri arasındaydı. Huizinga ona Homo Ludens (oynayan insan – özellikle sanat oyununu) adını haklı olarak verebiliyordu.[1]

 Huizinga’nın bu mecazı aslında bütün bu kitabın “ruhu”nu oluşturuyor. Bu nedenle onu biraz dinleyeceğiz.

 “Homo Sapiens” adının, eskiden sanıldığından çok daha az cinsimize uygun düştüğü, son tahlilde Aydınlanmalar asrının iyimserliği içinde tahayyül ettiği kadar akıllı olmadığımız açıkça belli olduğunda bu ilk tanıma Homo Faber’inkini ekleme yeğlenmiş. O ise ki bu ikinci tabir de, bizi tanımlamada, ötekinden de daha az uygundur, şöyle ki “faber”, nice hayvanı niteleyebilir. Ve imal etme (üretme) eylemi için doğru olan, oyun için de doğrudur, birçok hayvan oynamaktadır. Buna karşılık Homo Ludens, oynayan insan deyimi bana, imal etmeninki kadar esasî olan bir işleri ifade ediyor, dolayısıyla da Homo Faber deyiminin yanında yerini almayı hak ettiği gibi geliyor.”

 “Fiillerimizin terkibi derinlemesine tahlil edildiğinde, her insan davranışının doğruca saf oyun olduğu bilincine varılabiliyor… Yanlış yoldan dönmüş şüpheciliğin eski tutumu, oyunun dünyada olup biten her şeyin temel etkeni olduğunu çıkarmayı amaçlayan bir incelemeden vazgeçmek için yeterli bir neden olamaz. Uzun zamandan beri bende, her gün artan şekilde, insan uygarlığının kendini oyunun bildirip geliştiği inancı pekişti… benim için sair kültürel olguları arasında oyunun yerini irdelemek değil, kültürün hangi oranda bir oyunsal karakter arz ettiğinin tetkiki bahis konusudur…”

 “Oyun, bir biyolojik fonksiyon gibi değil, bir kültürel olgu olarak düşünülmektedir…”[2]

 “Ne olursa olsun, sorumlu insan veya ergin için oyun, pekâlâ ihmal edebileceği bir işlev olmaktadır. Oyun gereksizdir. Genellikle, zevkin onu böyle duyurduğu oranda ancak zorlayıcı olur. Her an oyun ertelenebilir veya yok edilebilir. O, ne bir fiziksel zorunluluk, ne de bir ahlâkî görevdir. Bir ödev değildir. ‘Boş zamanda’ icra edilir. Oyun, kültürün bir fonksiyonu olduğu zaman ancak mecburiyet, görev, ödev kavramları ona bağlanır.”[3]

 “… Her gerçek kült’te şarkı, dans, oyun vardır…”

 “Bu bapta, oyun, artistik çalışma ve zevk tabirleriyle ifade ettiğimiz kavramların hangi noktada Grek düşüncesinde bizimkinden farklı olarak ciddî bağlantılı olduklarını belirtmek gerekir. Müzik mousike sözcüğünün Grek dilinde bizimkinden çok daha geniş anlamı haiz olduğu bilinir. O, şarkı ve aletli eşliğin ötesinde sadece dansı değil, genel olarak Apollon ve Musa’ların riyaset ettikleri bütün sanat ve bilgileri kapsamaktadır… Her müzikal unsur külte, özellikle bu unsurun kendine özgü işlerini üstlendiği bayramlara sıkıca bağlıdır. Belki de hiç bir yerde kültün, dansın, müzik ve oyunun ilişkileri Eflâtûn’un Kanunlar’ında olduğu kadar açıkça betimlenmemiştir. Bunda tanrıların, acı çekmek için doğmuş beşeriyete acıyarak sıkıntılarına bir aralık vermek için adağa değgin bayramları düzenlemişler ve çağrılı olarak da, Musa’ların başı Apollon ve Dionysos’u vermişler diye okunuyor…”[4]

 “Dansla oyunun ilişkisi sorun çıkarmıyor. Bu ilişki o denli apaçık, candan ve tamdır ki, dans kavramının, oyununkiyle bütünleşmesi ihmal edilebilir. Dansın oyunla uyarlığı bir iştirakten değil, bir kaynaşma, bir özdeşleşmeden ibarettir. Dans, bizatihi oyunun özel ve çok mükemmel bir şeklidir.”[5]

 “… Rönesans’ın bütün ruhî tavrı bu oyununki olmaktadır. Soylu ve güzel şekle doğru aynı zamanda ince, taze ve güçlü eğilim, oynanan kültürdür. Rönesans’ın bütün süsleri, ideal ve gerçek dışı bir geçmişin süslerinde neşeli ve ağırbaşlı bir karnavaldır…”[6]

“Hiçbir yüzyılda, XVII.de olduğu kadar zamanın stili zihinleri bu denli kuvvetlice damgalamamıştı. Yaşam, düşünce ve tavrın Barok kalıplarına göre şekillendirilmesi, en çarpıcı tezahürünü giyimde buluyor…”

 “Avrupa uygarlığının daha yeni dönemlerinde, XVII. ve XVIII. yy.larda takıldığı gibi kültürün oyunsal eğilimine daha iyi işaret eden perukadan başka öğe bulunmuyor… Descartes’in, Port-Royal, Pascal ve Spinoza’nın, Rembrandt ve Milton’un korkusuz denizciliğin, denizaşırı kolonileştirme, girişimci ticaret, doğmakta olan tabii ilimler, ahlâkçı edebiyatın asrı, perukayı ortaya çıkarmıştı…”[7]

 Ya köylü kadının üstünde altınların sıralandığı fesini, işlemeli cepkenini, güllü dibâyı, padişahın kaftanını… ortaya çıkaran hangi “oyun” olmuştu?

 Bir duygusal gerçek yaratma heyecanına bürünen âdemoğlu mağarasını, çukurunu süslerken kendini bundan mahrum etmesine ne sebep vardı? O da hiç etmemişti zaten. Mezar kalıntıları arasında ve küçük kemik mahfazalarda rastlanan kırmızı toz boyanın sadece mağaralara resim yapmaktan başka, bedeni de renklendirerek bezemeye yaradığına hiç şüphe yok. Keza, gerek bazı emareler, gerekse bugünkü ilkel insan tiplerinin öznelleri, tarih öncesi adamının da “döğme” uyguladığını ortaya çıkarıyor. Çeşitli deniz kabukları, dişler, renkli böcek ve taşlardan yapılmış küpe, gerdanlık ve bilezikler, bezeme şekillerine tenevvü bahşediyordu. Bütün bunlar, iklim koşullarının müsaade ettiği yerlerde vücuda tatbik ediliyordu. Ancak bunun her yerde mümkün olmadığı da aşikârdır. Âdem ile Havva’yı “giyinme”ye sevk eden amil, herhalde utanma hissinden çok, ilk gecenin ayazı olmalıydı. Böylece de, insanoğlunun tabiatına artık işlemiş olan bezenme ihtiyacı, elbisenin aracılığına terk edilmişti.

Anadolu uşağı da, kadınıyla, erkeğiyle, “çok süslü” bir tarihî gelişmenin ürünü olan çok “şık” kişilerin torunudur. Hiçbir ayrıntısını ihmal etmeden geleneğini devam ettirir, “acından karnı gurlasa da, başında nergis parlar”…

 Küçük Asya potasında yoğrulmuş ulusu oluşturan tarihî öğelerin çokluk ve değişkenliği oranında bu gelenekler de, bölge bölge, hayli farklar arz eden, dolayısıyla giyimler de, kumaşın cinsi, rengi, kesilişi, elbisenin genel karakteri itibariyle çok tenevvü gösterir.

 Avrupa’nın büyük kentlerinde, belli bir dönem içinde dahi “moda”, semt semt son derece değişik olabilmekte, kendine has düşünce sistemini haiz kişilerin teşkil ettikleri topluluklar, hemen mücavir mahallede kümelenmiş farklı düşüncede olanlarınkinden tamamen değişik elbise giyebilmektedir. Anadolu’da ise, aynı ethnik gruplar içinde gelenek birliği tarih boyunca aynen devam edip kolektif şahsiyetini kıskançlıkla muhafaza etmiş. Çalışma nedeniyle kentlere göç edip dolayısıyla geleneksel giyimini terk etmiş insanların meselâ sadece başlarını bağlama şeklinden veya bir küçük döğmenin yüzdeki yerinden bile çıktıkları bölgeyi tayin etmek mümkündür.

 “Elbise devamlı değişme halinde olmakla birlikte bu değişmenin sınırları vardır. Tahavvül daha çok ‘süs’ tarafında vaki olup ‘koruma’ tarafına az dokunur” savının Anadolu için doğru olmadığı söylenebilir. Her ne kadar Kanunî döneminin “zadegân”ı günümüzün “üst tabaka”sından hayli farklı giyiniyor idiyse de, halkın giyinişinde, ister “süs” olsun, ister “korunma şekli” olsun, açık bir fark görülmez. Anadolu potası “soğuyup katılaştıktan sonra”, çeşitli ethnik grupların günlük yaşantıları şekil itibariyle tam bir durgunluğa ermiş ve günümüze kadar kendini o “nihaî şekliyle” sürdüregelmiş. Bu “nihaî şeklin, potaya dâhil olmadan önceki hali ile farkının çok olduğu sanılmamalı. Teknik atalet, insanın hayatında âmir olup yeni çevrede asgarî intibak şartları aranır, değiştirilmesi elzem olmayan tekniklere el sürülmez.

 Giyim eşyasını oluşturan malzemenin cinsini esas itibariyle bölgenin üretimi ve orada iklimin arz ettiği koşullar tayin etmekle birlikte bunda da kesin amil yine gelenek oluyor.

 Giysiyi oluşturan ve başka amaçlar içinde kullanılan malzemeyi iki ana grupta toplamak mümkündür: unsurları iplik haline getirilmemiş olup intizamsız şekilde dağıtılmış olanlarla iplikten itibaren meydana getirilmiş ve muayyen bir intizam dairesinde tertip edilmiş olanlar, ilkine örnek, malzemesi sıkıştırılarak meydana getirilen keçelerdir. Öbürü ise, ikiye ayrılabilir: “şebeke” halinde olanlarla “dokumalar”. İlki tek iplikten oluşmuş örgüler (trikolar), yine tek iplikli olup her gözünde düğüm teşkil eden ağlar, değişik gözlü çok iplikli danteller olmak üzere üç tali sınıfa tefrik edilir. “Dokuma”lar sınıfını da adi dokumalar, kumaşa iğne ile eklenmiş “işleme”ler ve “deseni kumaş”a dâhil kilimler teşkil eder.

 Yün ve kürklerden (tavşan, deve, filik veya oğlak tüyünden) elde edilen keçe, Orta ve Kuzey Asya’da, tarihin en eski dönemlerinden beri, kullanılagelmiş. Bu malzeme giyim eşyası olduğu kadar çadır ve tefriş eşyası olarak da vazife görmüş olup Tu-kiu’ların (VI. yy.),[8] Göktürk’lerin (VII.-VIII. yy.)[9] çadırlarının bu malzemeden olduğu mukayyet. Keza, Asyalı kavimlerin totemlerini, ezcümle Altaylıların “tös”, Yakutların “tanâra”, Soyut-Uranhanların “eren”, Moğolların “ongan-ongun’larını keçeden kestikleri bilinir.[10] Bu kavimler keçeyi döşeme yaygısı olarak da kullanmışlar. Öbür yandan Hitit kabartmalarında görülen külâhların da (Boğazköy) keçeden olduğunda şüphe yok. Bu itibarla keçe, Asyalı öğelerimizle birlikte gelmeden çok önce Anadolu’da var olagelmiş bir “kumaş” oluyor. İlerde bütün ayrıntılarıyla döneceğiz bu konulara.

 İklim koşullarına, sihre karşı korunma ihtiyacı ve iffet sorunu, hiç şüphesiz, elbisenin gelişmesinde önemli etken olmuşlardır. Bağlantı ve düğümler, yıllar boyu kötü ruhların girişini önleyen sıkılık ve bunların çıkıp gitmelerine olanak veren gevşeklik ile ilişkili olmuşlardır. Bununla birlikte bazı kültürlerde talih sahibi olma amacıyla düğümler gevşetilmişlerdir. Böylece de eski gebe kadın giysilerinin bütün düğmeleri, rahat ve emniyetli bir kurtuluş için çözük olarak bırakılmıştı.

 Giyinmenin kökeni karanlıkta kalmış. En eski nesnel belge, eski Mısır’ın tekdüze ısısından kalma dokunmuş, boyanmış kumaş parçaları olup mümasil malzemeye Groenland’ın Neolithik ve Bronz Çağı’nın mezarlıklarında ve sair Resim yerlerde rastlanmış. Mamafih bazı deliller, ezcümle tarih öncesi, klasik ve yeniçağların sanatçılarının resmettikleri giysiler, hayat veya sihri etkiye dinî inanç talepleriyle, tahrif edilmiş olabilirler.

 Genel olarak kabul edildiği gibi Homo sapiens, hayvanlara kıyasla, “tüysüz” idi ve ilk olarak dünyanın sıcak bölgelerinde ayağa kalkmıştı ve onun giysisi, boyun, kalça ve daha başka yerlerde, üzerinde nazarlıklar, süsler, ya da faydalı nesnelerin bağlı oldukları halka ve kemerlerden itibaren gelişmiş olmalıydı. Böyle bir “tropikal giysi”den itibaren omuzları, beli, cinsi uzuvları ve kalçaları hafifçe örten ve nihaî şeklini pelerin ve etekte bulan bir giysi gelişmesi vaki olmuş olmalıydı.

 İlk uygarlıkların ve ilkel insanların âdetleri tetkik edildikçe, “bilinmez”in korkusunun giyinmenin gelişmesinde önemli rol oynadığı ayan oluyor. Şeytanlar ve sihrî etkiler bedene girebilecekleri gibi, bu “sıkılık” hali, onları dışarıda tutabilir (“gevşeklik” hali de onların girmelerine izin verebilir). O halde sıkı halkalar ve kuşaklarla koruma sağlanmaktadır.

 Giysileri, insan bedenini çoğu kez tanınmayacak derecede değiştirmiştir. Uygar topluluklar arasında genelleşmiş gibi olan bir biçimsizlik, karın, bel ve göğüsün sıkıştırılması veya bu sonuncusunu kemer ya

da korse ile belirginleştirilmesi olmaktadır. Bel daraltılmasının en eski örneklerinden biri Minos Girit’inin Yılanlı Tanrıça’sı (Resim 1) (Yaklaşık M.Ö. 1500)dır. Kadın, belini iyice sıkıp çıplak göğüslerini dışarı uğratan bir geniş kemer – kuşak taşımaktadır. Tarih öncesi Venüs’ü gibi bu kadın da, hiç şüphesiz, doğa ya da mümbitlik Tanrıçasını temsil ediyordu.

 Grek ve Romalı hatunlar bazen karın ve göğüslerini, but

ve bellerine sardıkları dolaklarla (strophion ya da mamillare) tutma yoluna gitmişler, ancak çok sıkı olması gereken bu sargı, günümüzün omuza asılı sutyeninden daha gevşekti.[11]

 Strophium (strόjion), uzun, yuvarlak ve her tarafında aynı kalınlıkta yuvarlanan bir atkı (eşarp) (mitra) olup tam gelişme çağına varmış genç kızların göğsünü tutmak için bedene bağlanıyordu. Yassı olmayıp meme sargısı (mamillare) gibi doğruca deri üstüne değil, küçük bir gömlek üzerine sarılıyordu. Resim 2, koşu yarışmasına hazırlanan bir genç Dorik kızını gösteriyor ki bunu Pausanias (V/XIV, 1-4) şöyle anlatıyor: “Her dört yılda bir (Tanrıça) Hera için on altı kadın tarafından bir fistan dokunuyor ve bu kadınlar Heraea adı verilen oyunlar tertipliyorlar. Oyun, bakire kızlar için koşu yarışlarından ibarettir. Bunların hepsi aynı yaşta değillerdir. İlk koşanlar en küçükleri, sonra daha yaşlıları ve nihayet en büyükleri yarışıyor. Aşağıdaki şekilde koşuyorlar: Saçları aşağı sarkık olup dizlerinin biraz üstüne inen bir gömlek giyiyorlar ve sağ omuzlarını meme altına kadar çıplak bırakıyorlar. Bunlara tahsis edilmiş Olympik stadiumun uzunluğu, altıda bir oralımda kısaltılmıştır. Yarışı kazanan kızlara zeytin dalından taç giydiriliyor ve Hera’ya kurban edilmiş sığırdan bir parça veriliyor…”[12]

 Tekstil, hayatta kalmaktan gösteriş, çalıma kadar; sanattan ekonomiye kadar; dilden dine kadar, yaşamın her yanını etkiliyor. Dokuma endüstrisinin, özellikle on bin yıl içinde, her dal budağını ele almak mümkün değil. Ancak, çeşitli konuların düzenlenmesi daha çok bir şelâleye benziyor: Her biri sonrakinin içine götürüyor, yeni yeni meseleler yaratıp varılabilen yeni sonuçları sağlayarak.[13]

 Homeros, esir kadınları anlatıyor (Odysseus VII/103-105): “Atkinoos’un konağında elli hizmetkâr kadından kimi değirmenlerde elma rengi tahıl öğütüyor, öbürleri bezler dokuyup iğlere iplik sarıyor; bunlar, yüksek kavak yaprakları kadar eli çabuk olarak oturuyorlar. Sıkı kumaşlardan sıvı yağ akıyor. Ve Pheacian’ların, bütün erkeklerden denizlerde hızlı gemileri yürütmekte en ustaları oldukları kadar, bunların kadınları da dokumada bütün kadınların en beceriklileridirler: Athene, başkalarından daha fazla bunlara güzel el işlerinde beceri ve iyi yüreklilik vermiş…”

 Homeros’un Demir Çağı’nın temsil ettiği iddia edilebilir ve Doğu’ya doğru fazla uzak olmayan bir yerde. Demir Çağı Gordion’unda, uzun öğütücü dizileri ve büyük ağırşak ve öreke[14] kümeleriyle donatılmış odalarda çalışan saray kadınlarını buluyoruz. Bu arada B Tabakası belgeleri, bu çalışma şeklinin Geç Bronz Çağı Egeli kadınlara da şamil olduğunu gösteriyorlar.

 Bu B Tabakası’nın (Linear B) meslek ad ve öyküleri de, saray örgütlenmesine bir nevi bağlı işçilerin çalışmalarına dair ayırt edici bilgileri veriyor ve özgül olarak da bu bağın bir parça başına işçilik sistemi olduğunu ima ediyor. Yani, her ne kadar bazı kadınlar (Bir soylu kişinin öyküsünün peşinde olan Homeros’ta gördüğümüz gibi) sarayın içinde ya da çevresinde birikmiş gruplar halinde yaşayıp çalışıyorlarsa da, başka birçokları kent ve kırsal yerlerin çevrelerinde dağınık halde yaşıyorlar ve gelire katkıda bulunuyorlar. İşbu “mesken atölyeleri”ni ağırşak ve iğ örekelerinin dağılış şeklinde görüyoruz: Bazı Geç Bronz Çağı saray ve kent hanelerinde bunlardan yüzlercesine ve daha az miktarlarda olmak üzere birçok ev ve çiftlik müştemilatında rastlanmış.

 Bu ev sistemi, endüstri öncesi Avrupa’da dokumaların yapılış şekline çok yakından uyuyor. Orta Akdeniz adası Malta’da başlıca tekstil ihracı ile Neolithik’ten çıkan asra kadar bu sistem yaşamış.[15]

 Asur’da kumaş üretim sistemi, II. binde, yine kadın gücü ile oluyordu. Bu zamanlarda Asurlular Anadolu ile çok faal bir kalay ve kumaş pazarlamasında idiler. Karşılığında özellikle altın ve gümüş alıyorlardı.[16]

 Mısır’da dokuma tezgâhı başında erkekleri de görüyoruz. Gerçi bu iş, Orta Krallık dönemi boyunca, temsillerde hep kadınların eski zemin tezgâhlarında çalışır hali var. Ama Yeni Krallık döneminde iş değişiyor ve yeni ithal edilmiş dikey tezgâhta birkaç erkeğe rastlanır oluyor. Yani, yeni tezgâha, yeni işçi… Bu “yeni”ler arasında ev donanımı, ezcümle duvar kilimi, duvar örtüsü, duvarı örten kanaviçe ve gergef işleri… var. Hem tezgâh, hem de teknikler, en azından III. Thutmes’in, atölyelerinde çalıştırılmak üzere savaş tutsağı olarak Suriyelileri getirmiş olmasının sonucunda, Suriye ya da çevresinden gelmiş gibidir. Bu kişiler pahalı ve lüks kumaşlar dokuyarak Firavun’un şanına şan katmışlar

 Zaman geçtikçe bu yeni tekniklerin, Herodotus ve daha sonra Romalılar döneminde erkek kadın kentdaşların, yine başka varlıklı kentdaş için süslü duvar ve döşeme örtüleri… üretmelerine kadar yavaş yavaş kaybolduklarını görüyoruz.

 Klasik Atina’da da erkek dokumacılar vardı. Bunlar küçük, özel atölyelerinde, pazarda satılmak üzere giysi imal ederlerdi. Bu arada kadınlar ise, doğruca kişisel ve evin gereksinmeleri için dokurlardı.[17]

 Ağırşakların birdenbire, evinden uzak bir yerde, Filistin’de, çok çeşitli sitelerde meydana çıkması ilginçtir. Ağırlıklar iyice pişmiş kilden, çoğu yumurta biçiminde idi, yani bunlar tipik Erken Bronz Çağı Anadolu’sunun ağırşaklarıydı: Troja II, Aphrodisias, Alaca Hüyük, Alişar, Mersin vs.dekilerdendi. Bunlar, Minos/Ege, Balkan, Çek ve İsviçre tipi Neolithik ve Bronz Çağı’ndakilerden bariz şekilde farklı ve özgül olarak Anadolulu idiler. Bu ağırlıklarda süs yoktu ve görünürde mahallî kilden yapılmışlardı ve bir ticaret metaı değillerdi. Bu itibarla bunların anî olarak Filistin’de ortaya çıkmalarının en basit izahı, bir miktar Anadolu kadınının kalabalık olarak aileleriyle birlikte Orta Bronz II döneminde Filistin’e taşınmış olup kendi yerli alışkanlıklarını sürdürerek burada ağırşaklı tezgâhlarda kumaş dokumayı sürdürmüş olmalarıydı.

 Anadolu ile Filistin arasında kalan alanda ağırşak bulunmamış olması, ya bir kazı eksikliğine, ya da kadınların denizden yolculuk yapmış olmalarına bağlanıyor.[18]

 Ege delilleri: Çömlek üzerindeki resimler ve oksitlenmiş ya da karbonlaşmış kumaş dilimlerinden, Neolithik’ten itibaren Ege’de, Güney Avrupa ve Yakın Doğu’da olduğu gibi, dokumanın uygulandığı biliniyor. Ancak II. binden itibaren muhafaza, bize zengin süslemeyi doğruca görmek olanağını veriyor: kenarlarda kısımları izli mavi (Pylos yakınlarında Mikena tholos mezarından) ve üzerinde zikzak desenli, sarı, kahverengi, siyah, mavi ve beyaz, beş renk boncuk işlemeli ve yine birkaç düz mavi – beyaz çizgili (Dendra’da bir Minoan mezarından) kumaş. Sadece Demir Çağı’nın başlangıcından itibaren tamamen muhafaza edilmiş giysiler şöyle dursun, kumaş örneklerinin ilki, Yunan topraklarında, Lefkanti’den M.Ö. XI. yy.a ait kısa entari ve kemer oluyor. Dendra’da bulunan çok sayıda boncuk işi, deriden olabilen bir kemer üzerinde gibidir. Bu keyfiyet Türkiye’de Acemhöyük (Niğde – Aksaray – Yeşilova bucağında) teki kumaş üstüne boncuk işi ve Erken Bronz Çağ Troja’sındaki yine kumaş üstüne altın boncuk işi ile kıyaslanır. Görünürde boncuklama, Akdeniz’in Kuzey’inde yaygın bir kumaş süsleme tekniği oluyordu.

 Bu bin yılda nerede dokunan lifin cinsi saptanabilmişse, bunun keten olduğu görülmüştür. B Katı (Linear B) metinleri ve sair el işlerinden yünün Bronz Çağı’nda geniş ölçüde kullanıldığı biliniyor. Ancak yünün, keten gibi Ege iklimine dayanma gücü olmadığından, artakalan keten kumaşlarda, tamamen bozulmuş elyafın hâsıl ettiği delikler bulunuyor ki bunların renkli yün oldukları saptanıyor. Yani yünle keten, aynı bezde birlikte dokunmuş.

 Kumaş ve kenarları için sıralanan renkler, şüphe götürmeyecek şekilde, beyaz, kırmızı ve mor – koyu menekşe rengini kapsıyor. Bu “koyu – menekşe” renginin mavi – kırmızıdan, açık veya koyu “gerçek menekşe”ye, maviye uzandığını hatırlayacağız. Zikredilen boya malzemelerinden tek saptanabilen, sabit kırmızıdan pembeye ve keza parlak sarıya kadar renk veren aspir-aspurdur. (Yalancı safran ya da boyacı aspiri – Carthamus tinctorius – olarak bilinen bu bitki kırmızı, turuncu, sarı ya da beyaz çiçekler açar. Kurutulan çiçeklerden kırmızı kumaş boyası – karlamin – elde edilir. Türkiye’de en çok ege bölgesinde yetişir). Öbür yandan ilk Minos’lulara kadar arkeolojik olarak geri giden “mor”, Muzex (ezildiğinde koyu mor rengi veren deniz kabuğu) yığınlarından da elde ediliyordu.[19]

 Ege’nin tekstil dünyasını, onun resimli temsillerinden tanımaya çalışalım. Mısırlılar kendilerini genellikle tam beyaz -pliseli, boncuklu, bazen mücevherli- kumaşlı giysilerle resimlemişler. Minoslular ise kendilerini özellikle çok renkli kumaşla giyinmiş olarak tasvir etmişler. Bu sonuncular çizim-tasarım olarak o denli çeşitli ve zariftiler ki günümüzün bir el dokumaları butiğini kıskandırabilirler.

 Orta Bronz III Çağı’ndan öncesine ait çok az temsil elimize geçmiş olup bunların en dikkate değerlisi, geniş, yollu etekli, açık korsajlı ve coşkun külâhlı bir kadın heykelciği oluyor (Resim 3).

Bu ikinci kumaş ve giysi grubunu, Orta Bronz

III Çağı’ndan Geç Bronz I. B’ninkine kadar Girit ve yakınındaki ada binalarında halen rastlanan temsillerde görüyoruz. Bu dönem şöyle belirgin oluyor: 1) Erkekler genellikle bir kısa peştamal (çok değişik biçimlerde, bu biçimlere bazen tabakalar halinde volanlı bir tür kısa etek dâhil), sıkı bir kuşak ve hafif çizmeler, ama zaman zaman da bir büyük pelerin, harmaniye giydirilmişler. 2) Kadınlar, volanlı

ya da süslenmiş eteklikler ve sıkı ve kısa yenli, açık göğüslü karsajlarla belirgin. 3) Kadın kumaşları çoğu kez alabildiğine süslenmiş olup erkeklerinki bu kadar değil; her iki cinsiyette de

bol bol süslü kenar şeritleri bulunuyor. 4) Giysiler çoğunlukla bedene göre biçilip dikilmiş.[20]

 Bronz Çağı Anadolu tekstil kalıntılarından bunların Batı ile yakın, Kuzey-Doğu ile de bazı tuhaf bağlantıları olduğu görülüyor. Kültürün sair çağ ve veçhelerinde Anadolu, çeşitli geleneklerin karşılaştıkları kavşak noktası olmuştu.

 Anadolu, Çatalhöyük’ün muhteşem buluntuları ile Mersin’deki üçlü sepet örgüsünün hafif izlerinden daha sonra birçok ilginç dokuma üretmiş. Alişar’ın kalkolithik seviyelerinde, geç IV. binde bir çocuk tabutunda bir çene kemiğine ve hayvan derilerine sıkıca sarılmış bazı tekstil parçaları bulunmuş. Önce bunun 2/1 kabartma çubuklu çözgü ve atkının “bir üstten, bir alttan” dokunuşlu olduğu sanılmış. Ama dikkatli tetkikten sonra kumaşın gerçekten kabartma çubuklu ve daha muhtemel 2/2 türünden olduğu kanaatine varılmış. Burada sorun, ipliklerin dik açıda olmayışlarından, muhtemelen baskı ile çarpıtılmış olmalarından kaynaklanıyor. “Daha muhtemel” oluşunun nedeni de 2/2 kabartma çubuk 4 geçit yolunu (shed) gerektiriyor ki bu, Anadolu’da kesin olarak saptanmış tezgâhlarda kolaylıkla uygulanabilir. Öbür yandan işbu kabartma çubuğun burada varlığı şaşırtıcı oluyor, şöyle ki bunda mekanize edilebilen bir model dokuması görülüyor.[21]

Orta Anadolu’da, M.Ö. 1800’ler civarında Asur ticaret kolonilerinin günlerindeki Acemhöyük tabakasında, bundan tamamen farklı karakterde bir özenli, mükemmel dokumaya rastlanıyor. Beyaz ketene benzeyen kumaş parçası, zamanın bir varlıklı çevresinde bulunmuş. Kumaşın bütün bir yüzünde ufacık, açık ve koyu mavi seramik boncuklar, altın iplikle bir geometrik düzende dikilmiş. Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergilenmiş büyükçe parça üstünde yığılmış V düzeni ile yılanvari ve swastika (gamalı haç) seçiliyor. Asurluların bu zamanlarda Anadolu’ya ithal ettiklerini kaydettikleri bir kısım çok pahalı dokumalar arasındaki boncuklar, lüks tabiatlı bezler, Troja’da, Erken Bronz Çağı’nda, beş yüz yıl önceki tuhaf buluntuları yeniden belleklerde canlandırıyor.

 Troja IIIg.’de Oda 206’daki tezgâhın, ağırşakların görünümlerinden, kentin yerle bir edildiği günde kullanıldığı biliniyor. Tezgâhın çepçevresinde minicik altın boncuklar vardı ve bunlar ancak toprağın elekten geçirilmesi suretiyle toplanabilmişlerdi.

 Belki de felâketten hemen önce tezgâh başındaki kadınlar, son anda, belki de kumaşa iliştirdikleri veya sadece çalışırken bir yere astıkları altın bilezik ve gerdanlıklarını bırakıp kaçmışlardı. Yine belki de daha az romantik, ama daha şaşırtıcı idi dokuma tarihi, şöyle ki bunlar, yani altın boncuklar, doğruca atkıların üzerine iliştirilmişlerdi ya da, tezgâhta gerilmiş olarak münasip şekilde duran kumaşın üzerine iliştirilmişlerdi ya da tezgâhta gerilmiş olarak münasip şekilde duran kumaşın üzerine, bunun kesilmesinden önce dikilmişlerdi.

 * * *

 İnsan yaşamındaki büyük önemine binaen tekstilin beklenebileceği gibi, mitolojilerde yer aldığını görüyoruz. Birkaçını veriyoruz:

 “Homeros destanlarında adı Penelopeia diye geçen, İkarios’un kızı, Odysseus’un karısı Penelope, Yunan mythos’unun en ünlü kişilerindendir. Eşinden ayrı kaldığı yirmi otuz yıl sürece başka kocaya varmamakta ayak diremesi, Odysseus’a sadık kalması, onu evlilikte vefa ve sevginin simgesi haline sokmuştur. Onun adı kadar, yıllar yılı gündüz dokuyup gece söktüğü bez de dillere destan olmuştur.”[22] İnancına göre dokuma işi bittiğinde Odysseus dönmüş olacaktır…

“Böyle dedi o, anası da gitti saraya, hizmetçileri çağırdı.

Onlar da topladılar yaşlı kadınları, dört bucaktan.

Güzel kokulu ambara indi ana.

Orada renk renk şallar vardı,

Sidonia’lı[23] kadınların işlediği şallar.

Yaygın denizin ötesinden Helene’yi kaçırdığında,

Tanrıya benzer Aleksandros Sidon’dan getirmişti.

Hekabe seçti şallardan bir tanesini.

Armağan diye götürdü Athene’ye.

En büyüğü, en güzel işlenmişiydi o,

Parlıyordu sandığın dibinde yaldızlar gibi.” (İlyada VI/285 – 295)[24]

 Eski Romalılarda, döl yatağındaki çocuğun hayatını koruyan Parkhos’lar, insanların hayat ipliğini eğirip yumak haline getiren, sonra da yumağı boşaltan ve sırası gelince de ipliği kesen üç tanrıça olup bunların mitolojideki adları Nona, Decima (Dekima) ve Morta idi.[25]

 * * *

 Giyim, ne denli tekrarlansa azdır, bir kültürel ifadeyi teşkil eder. Sanat, mimarî, edebiyat ve müzikten az olmayan bir kültür tezahürüdür. Bütün kültürel olaylar gibi, içinde kurulu olduğu toplum hakkında fizikî ve sembolik düzeyde haylice bilgi nakleder. Giyim modası, sadece herhangi bir toplumun estetiği (süslenme faktörü) değil, aynı zamanda onun sosyal norm ve değerlerini (tevazu, iffet/aksi) yansıtır. Bunların ötesinde giyim, çoğu kez apaçık bir iktisadî gösterge olur. Kumaş, kesiminin kalitesi ve bir elbisenin süsü, genellikle sosyo-ekonomik statünün ifadesidir. Daha nice bir görüşle ve çoğu kez sembolik olarak giyim, dinî ve siyasî normları yansıtır. İslâmî toplumda giyim, tarihi olarak iffet ve iffetsizlik, ritüel davranış, müminle imansızın tefriki ve de cinsiyetlerin ayrılması kavramlarıyla yakinen bağlantılı olmuş. Böylece de İslâmî toplum içinde giyim, bir kültürel kompleks ya da dendiği gibi, bir “elbiselik sistemi” teşkil etmiş. 

Giyimin tetkiki, “maddi kültür” başlığı altında toplanmış geniş sosyal tarih alanına giriyor. Her ne kadar maddî kültür alanı Klasik Antik Çağ, Avrupa Ortaçağ’ı, Rönesans ve modern zamanlar için iyi gelişmiş durumda ise de bu durum, İslâm dünyası, özellikle modern öncesi dönem için daha dardır. Bunun bazı nedenleri bulunuyor. Bunların arasında en az önemlisi olmayan, Orta-Doğu bilimcilerinin özellikle bir yandan dil ve edebiyat, öbür yandan da siyasî ve entelektüel tarihe ağırlık vermiş olmalarıdır. Bir başka etken de, İslâm giyim tarihinin tetkiki için kaynakların geniş çeşitliliği ve değişik kalitesi oluyor. Bu kaynaklar edebî ve edebî olmayan metinlerde dağınık halde bulunan giyime dair referansları içeriyorlar. Bunlar çeşitli Orta-Doğu dillerinde yazılmış olup Avrupalı gezginlerin seyahatnameleri, yerli ve yabancı sanatkârlarca temsiller ve muhafaza edilebilmiş giysi kalıntılarını konu ediniyorlar. 

Alanın disiplinler arası tabiatı itibariyle araştırmalar, coğrafî bölgeler ve tarihî dönemlere göre tertiplenmiş olmalı. O ise ki bireysel disiplin alanlarına, ezcümle anthropoloji, sanat tarihi, İslâmî etütler ya da kadın tetkiklerine yayılıyor. Seyyahlar, yerel tarihçiler ve hukukî belge yayınlarının hepsi, akranlarının elbiselerinden söz ediyorlar ama işbu kısa betimlemeler ve kullanılan terminolojinin çeşitliliğinin yarattığı karışıklığın içinden, çıkılması güç bir iş oluyor. Yazarlar zikrettikleri elbiselerin tam bir tasvirini hiçbir zaman yapmamış olduklarından, çağdaş sanatkârların çalışmalarının sağladığı belgeler çok önemli oluyor. Maalesef tasvirler, giysileri ancak taslak halinde vermiş olduklarından, ayrıntıların saptanması muhayyileye dayanıyor. 

Giysi tetkikleri alanında anthropologların çalışması, hayal kırıklığına uğratacak kadar nadir. Her ne kadar elbise bir toplumun tetkikinde verimli ve tek bir yol ise de anthropologlar dikkatlerini başka yerlere çevirmişlerdir. Bunlar, giyime olan bazı ilgilerini sair sosyal bilimcilerle paylaşıyorlar. Sosyologlar, siyaset bilimcileri, ekonomistler, bireysel elbiselere değil, moda olayına merak salmışlardır. Verileri de görüşmeler, kişisel gözlemler ve magazin ve reklâmlar gibi güncel moda göstergelerinden topluyorlar. Giyim tarihine taallûk eden kumaş, biçim, kesim ve süslemenin kökenlerine karşı ilgisizlik, onları giyimin toplumsal düzeyde manası üzerine yoğunlaşıp derinleşmeye götürüyor. 

Arap giyimine dair edebî referansları tasnif etmenin ilk denemesini Dozy (1845) yapıyor. Sözlüğünü münhasıran o zamanlar başlıca yazma halinde bulunan Arap edebî kaynaklarına ve Avrupalıların seyahatnamelerine dayandırıyor. Dozy’nin ilgisi önce filolojik ve leksikografik olmuş. Az çok bir buçuk asır boyunca, Sözlük’ü standart müracaat çalışması olarak kalmış. 

Osmanlı Türkiye’sinin giyimine müteallik bilimsel usul, başlıca üç sorunla karşılaşmış. Tarihî giysinin yeniden aslına uygun olarak tasarlanması; XVII. yy. başlarından itibaren vaki Avrupa biçimli elbisenin tedricen benimsenmesi ve XX. yy. giyiminin, özellikle kırsal kesiminkinin tevsiki. Geleneksel Osmanlı elbisesinin yeniden düşünülme girişimleri, iki takım kaynak malzemesinin kullanımını gerektiriyor: Osmanlı İmparatorluğu’nu ziyaret eden seyyah ve sanatkârların yazılı ve görsel raporları, çoğunun Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunan büyük sayıdaki saray giysi ve minyatür resimleri koleksiyonları. 

Birkaç yüzyıla yayılan bir giyim geleneğine ait terminolojinin altından kalkmak kolay olmuyor. Her ne kadar daha kimse, tabirlerini zaman içinde değişmeleri sonucunu ele almamış olsa da, birçok kişi, kesin bir elbise sözcüğü yapma yolunda önemli çalışmalara girişmiş. Bunların en kapsamlısı Reşat Ekrem Koçu’nun “Türk giyim kuşam ve süsleme sözlüğü” oluyor.

Kırsal Türkiye’nin XIX. yy.dan itibaren hızla değişmekte olan giyimine ait, geleneksel elbise örnekleriyle bol resimli yayın, birçok yazarın ilgi odağı haline gelmiş.[26] 

Biz aşağıda Dozy’den Osmanlı giyiminde adı geçen Arap kökenli giysileri ayıklayıp derç ettik. Böylece de birçok elbisenin kökenine ışık tutmuş olduğumuzu sanıyoruz. Keza Reşat Ekrem Koçu’nun mezkûr değerli çalışmasından da geniş ölçüde faydalandık. 

* * * 

“Libas”, Arapça – Osmanlıca giysi karşılığı olup bunun çoğulu lubus, albisa – elbise oluyor (Osmanlıcada aynı kökten “lâbis”, giymiş, giyen demektir.)

İbn Haldun, şal atkı gibi bürünülecek şeylerin, biçilmiş ve bedene oturan giysilerin aksine, kentte oturmayanların bir nişanesi olduğunu söylüyor. Aslında bu ifadenin biraz değiştirilmesi gerekir, şöyle ki, kentliler arasında da bürünenler vardı. Ancak bu sonuncular daha üstün kaliteden çoğu kez süslü şallar olup biçilmiş giysilerin üstüne örtülüyordu. Bedeviler her zaman koyu elbiseleri yeğlemişler. Cahiliye dönemi şiirinde giyim, özellikle burd, izar, rida’ (belden yukarı örtünülen bez) ve şamla gibi çeşitli dış harmani adlarıyla geçiyor.

Arap üslûbu,  erkek ve kadınlar için, dışarı çıkıldığında, herhangi bir şeyin üstüne herhangi bir tür harmani giyilmesini öngörüyor. Hali vakti az iyi olanlarda, harmani ya da dış şal, iç çamaşırların hemen üstüne çekilen tek giysi olabiliyor. Bu kategoride her iki cinsiyet için izar (peştamal), her yerde bulunan temel libas oluyor. Bir başka temel giysi de, izar gibi basitçe “bürünme”yi ifade eden şamla’dır. Öbür yandan Khamisa (kamis, gömlek) siyah ve kenarları süslü oluyor. O dönemlerde, günümüzde olduğu gibi, bürünülecek şeylerle harmanilerin birçok adı bulunuyordu ve bunlar çoğu kez eşanlamlıydılar. Nitekim bir Hadis’e göre kadının biri Peygamber’e hediye olarak kenarlı, kendinin dokumuş olduğu bir burda getiriyor ve etrafına toplanmış olanlara burda’nın ne olduğunu bilip bilmediklerini soruyor. Yanıt, “bu bir şamla’dır” oluyor. Öykü şöyle devam ediyor: Muhammed onu izar’ı olarak giyiyor (Hadis’te sözcük aynen “izar” olarak geçiyor) ve onu kefen için ondan talep eden bir adama veriyor.

 Orta çağ İslâmî tekstil terminolojisinde muhattan, çok sık rastlanan, ipeklilerden yünlülere kadar malzemelere uygulanmış ve kumaşta dört köşe bölmeler teşkil eden bir hat modelini haiz olanı ifade eden bir terim olmuş (EI).

 Peygamber’in zamanında başa giyilen serpuşlar arasında taylasan vardı ki bunu Müslümanların da giymesine rağmen bu, tipik bir Hayberî Yahudi serpuşu olarak telâkki ediliyordu. Yine, başa tam oturan bir takke olan kalansüva ile bir tür yüksek külâh olan burnus da geçiyor. Bu sonuncusu daha ilk zamanlardan itibaren başlıklı (kukuletalı) maşlah’ı da ifade etmiş oluyor.

 Kadınlar, ortaya çıktıklarında, haliyle başlarını ve yüzlerini birçok çeşit peçe ile örtüyorlardı. Yaygın bu peçe mandil – mindil olup sözcüğün aslı Latin mantellum (karş. İspanyolca mantilla ile)dır. Sözcük, yine o devirde burun mendili veya elbezi olarak da kullanılmış olmalıdır. Bir efsaneye göre adamın biri, Peygamber’in eşya katarında görevliyken onun hums’undan (Gazada ganimetten Peygamber’in hissesine düşen beşte bir) bir abâ’a (kolsuz giysi) almış olduğu için Cehennem’e gitmişmiş!

 Giysiler zekât olarak da verilebiliyordu. Birçok âdet, giysilerle ilgiliydi. Bir elbise alındığında sahibi dinî dileklerle kutlanırdı (bugün de böyle, kumaş kesilirken koşa koşa gelip…). Hiç şüphesiz kökenleri eski Yakın – Doğu batıl inançlarında olup keza Talmud’da da bulunan, elbiseyle ilgili birçok âdet, Hadislerde Muhammed’e nispet ediliyor. Böylece mümin, pabucunu ilki önce sağ ayağına geçirecektir. Keza pabuçlar hiçbir zaman ters dönmüş olarak bırakılmayacaklardır.

 Saray dokuma atölyelerinde özel işlemeli kumaş imali Emevî döneminde başlamıştı ve bunlar Ortaçağ İslâmî kültürün bir standart veçhesi haline gelmişlerdi. Kumaşlar dar anlamda “işleme” manasında olan tiraz adıyla biliniyordu ve geniş anlamda işlemeli elbiseyi ifade ediyordu.[27]

 Tiraz, KT’ye göre, “ipek ve sırma ile esvaba yapılan nakış, süs”; M. Z. Pakalın’a göre de “esvapların yaka ve yen ağızlarına, önlerine-eteklerine sırma ve saire ile işlenen ve ziynet, süs yerine kullanılan alâmetler… oluyor. Zamanımızda dilin ölü kelimelerindendir ve hemen hiç kullanılmaz. Askerî üniformalara konulan rütbe işareti işlemeler, öğrenci ceketlerinin göğüslerine işlenen okul armaları, Frenk gömleklerindeki harf markalar hep biraz tiraz’dır (R.E. Koçu).

 Abbasî döneminde burjuvazinin yükselmesiyle, İranî ketebe sınıfının yaymış olduğu kibarî adâb ülküsüyle birçok yeni elbise ve kumaş kullanıma giriyor ve insanlar her gün daha çok “modaya uyma” eğiliminde oluyor. İpekli ve satenlere olan eski nefret dindar kesim dışında unutuluyor ve hırka olarak bilinen kaba yünlü elbiseyi sadece zahit ile fakirler giyer oluyor.

 İranî kültürel etki, Abbasî’ler döneminde daha belirgin oluyor. İran menşeli elbiselere ek olarak bir de serpuş, yüksek konik İran külâhı, kalansüva tavila, ya da basitçe tavila da Arap giyim kültürüne dâhil oluyor.

 Doğu Arap tarihinde hiçbir dönem, Fatimîler zamanında olduğu kadar giyime düşkün olmamış. Fatımî debdebe ve töreni, Bağdad’da bilinenin çok üstünde oluyor ve iş bu muhteşem etkinin yaratılmasında giyim başlıca rolü oynuyor.

 Mısır’da ilk Fatımî halifesi El-Muizz (ölümü. 365/975) dâr-ül kisva adı altında bir resmi giysi imalât atölyesi kuruyor. Bir resmî dîvan, giysilerin üretim, depolama ve dağıtımını denetim altında tutuyor. Halife’den itibaren aşağıya doğru, hükümet kâtiplerine kadar tüm resmî memurlara bir tören elbisesi veriliyor. Bu elbiseler kamusal törenlerde giyiliyor. Makrizi’ye göre her kişi, “sarıktan iç donuna kadar” en az bir düzine kalem tutan giyim eşyasını içeren bir elbise dolabı ile donatılıyor. Bittabi, iş bu törensel giysiler en pahalı kumaşlardan imal ediliyordu. Bunların en yaygınları da şunlardır: harîr (ince ipekli), sûsî[28] sharâb, dimyatî (tüm keten), hüsrevânî (şahane işlemeli) ve siklâtûn. Tören giysilerinin çoğu, Fatımîlerin resmî ışıklı ihtişam ve tanrısal ışık tahayyülâtına uygun olarak beyaz ve altın ve gümüşle işlemeliydi.[29] 

XI.yy. sonundan XVI. yy. başına kadar Orta-Doğu’nun şurasını burasını denetim altında tutmuş olan Türk askerî sülâleleri (Selçuklu, Eyyubî, Memlûk), beraberlerinde Orta Asya’dan, özellikle askerî ve törensel giyimde birçok biçimleri de taşımışlardı. Bununla birlikte bunlar, askerî seçkinlerin ayırt edici kıyafetleri oluyordu. (Yerli Arap halkının giyim tarzı, başlarda, bundan az etkilenmişti. Bu arada uzmanlar, bu çağda Arap Doğu’sunda iki geniş giyim türünün varlığını vurguluyorlar: Arap biçimlerinin Hellenistik Akdeniz prototiplerinden türeyen biçimlerle kaynaşmasından ortaya çıkan türle İran, Türk ve İç Asya biçimlerinden türemiş olan tür. Bu dönemde Suriye ile Irak genellikle bu son kategori, Mısır ise, askerler dışında, ilkine giriyor.

 Üst sınıf üyeleri için ceketin yenleri, çoğu kez, mertebe ve sosyal statünün göstergesi oluyordu. Yenler ne denli uzun ve bol ise, onu giyenin mevkii o denli yüksek olurdu.

 Yazmalardaki tasvirlerden çok çeşitli başlık ve sarık biçimlerinin varlığı anlaşılıyor. Askerî sınıfın mutat serpuşu, üç köşe alınlı, katı bir külâhtı. Bu, bazen kürkle de süslü olurdu (tarbuş), bazen de çevresine bir nevi sarık mahiyetinde küçük bir mendil sarılırdı. Öbür mutat başlık, Eyyubîler zamanında genelde sarı, Memlûklar zamanında sarı ve kırmızı, daha sonra da sadece kırmızı olan kalavta idi.

 Kabâ ile tarbuş bir Müslüman şövalyesinin o denli ayırt edici damgasıydı ki, bir Haçlı bile, Selâhaddin’e dostluk nişanesi olarak bunları giymeye hazır olmuştu.

 Arap Doğu’sunun XVI. yy.ın başlarında Osmanlılarca fethi, giyim bakımından daha önceki dönemlerin bir devamını arz etmiş, anî ve kesin bir değişme olmamış. Bazı Osmanlı modaları kentsel seçkinlerce kabul edilmiş, ezcümle erkekler için Türk biçimi kaftan ile kadınlar için uzun, bedene sıkıca oturan ve yelek denilen ceket. Giyimde bazı Türk eşanlamlı sözcükler mutat kullanıma girmiş ama mutlaka yerli Arap muadillerinin yerini almamış (örneğin sırvâl için çakşır, burku için yaşmak). Ama bütünü içinde Arap biçimleri ve terminolojisi hüküm sürmüş. Giyim sistemi esas itibariyle aynı kalmış.

 Bu arada, başlıca devlet merkezinin idare yerleri dışında, farklı mahallî biçimler hâkim olmuş. Bu farklar kesimde (biçilmede), yani yenler, boyun geçmesi için açıklık, bolluk ve uzunlukta fazla olmamış ama işleme, renk, dokuma türü, bağlantı düzeni gibi süsleyici ayrıntılarda, haylice belirgin olmuş. İran giyimi, Arap’ınkinden tamamen farklı bir sistem sergiliyor. En belirgin veçheleri, Ahmenîler öncesi dönemden modern zamanlara kadar dikkate değer bir devamlılık arz etmiş olmasıdır. Arap giysisi dikdörtgen entari ve gevşek bürünme ile belirginken, İran giyimi geleneksel olarak bedene uygun biçilmiş elbiseler içeriyor: Çeşitli uzunluk ve genişlikte yenli bir hırka (kabâ), uzun, düz pantolonlar (şalvar) veya tozluk (pây-tâba), sıkı oturan çizmeler (müza, kafş, khifâf veya çalma) ve yüksek veya orta yükseklikte yumuşak bir külâh (külâh veya kalansuva). Bu kılık türü, İç Asya bozkırlarının süvari halklarının tipik sistemi oluyor ve hem sert ve hayli değişken iklim koşullarına, hem de hayvancı yaşamlarına uygun düşüyor. Uçuşan bol elbiseleri de, daha çok saray mensuplarıyla din adamları, törenler vesileleriyle, giyiyorlardı. Kadınlar da erkekler gibi ceket (kabâca veya nîmtana) ve pantolon ya da bir etek (dâman) ve de bir gömlek (pîrâhan) veya entari (câme) giyiyorlardı. Bu sonuncu sözcük, Arap muadili savb gibi genel olarak belirtilmemiş elbise ve kumaşı da ifade ediyor.

 Abbasîlerin yükselişi, Bağdad’ın kurulması ve İranî mavalî’nin. sivil idarede gittikçe artan önemi, Irak’ı, İran ve Arap – Hellenistik biçimlerin kaynaştığı bir osmosis bölgesi haline getirmiş. Burada İranî unsurlar Batı’ya, Arap biçimleri ve terminolojisi de Doğu’ya doğru yol almış.

 Bütün Abbasî dönemi içinde, önceden olduğu ve daha sonra da olacağı gibi İran, zarif dokumalarıyla ün yapmıştı. İran, keza orada üretilen güzel giysileriyle de tanınıyordu, ezcümle Amul ve Hums’un yünlü tayâlisa’ları…[30]

Taylasan, tarikat şeyhleri ve sofuların başlarına sardıkları sarık kıvrımları arasından aşağı sarkıttıkları sarık ucunun adı oluyor.

 “Taylasanına dolaşma zahidin ey rind olan,

Kıl hazer gejdûn sıfattır zehri kuyruğundadır” (Mevlâna Mecdî)

(Ey rind, sofunun taylasına takılmaktan sakın, akrep gibidir, zehri kuyruğundadır) (Reşat Ekrem Koçu).

 Gurgân ve Rey, yumuşak yün ceket (nermak),[31] Bam da ince mendil ve sarık kumaşlarıyla (destâr-ı bamî) ile meşhurdurlar. Azerbaycan, Armeniyye ve Arrân Kafkasya’da, en iyi cins uçkuru (şalvâr bend) üretiyorlardı.

 Selçuklu dönemi, İran’a, Arap Doğu’sunda olduğu gibi tamamen yeni bir giyim tarzı getirmemişti, şöyle ki Selçuklunun kendisi de İran etkisinde kalmıştı.

 İlhanlı ve Timurî dönemlere gelince, Moğol fethi beraberinde Uzak Doğu’dan birçok türden yeni modalar getirmişti. Saray üslûbu, Çin’inkiydi. Dirseğe kadar gelen yenli mandarin elbiseleri genellikle saptanıyor. Bunların göğüs ve sırtlarında arma çizgileri, Çin bulutları, kıvrımları ve bitkisel öğeler bulunuyor.

 Timur’un Moğol tarzına eğilimine rağmen, onun döneminde İran giyiminde Moğol etkisinin kayda değer bir azalması görülüyor. Havaleli mandarin elbiseleri, yerlerini, bedenin hatlarını takip eden, sıkı oturmuş olanlara bırakıyor. Dış ka’da, çoğu kez, önü tamamen veya boyunda ve belden aşağı kısmen açık bırakılıyor ve alttan başka bir giysi, uzun bir gömleği (kamis) açığa vuruyor. Moğol külahının terk edilmesinin nedeni de, İslâm’ın simgesi olan destar’a mukabil, bunun bir pagan serpuşu olarak telâkki edilmesi oluyor. Bu dönemde Türkmen kökenli kalpak ortaya çıkıyor.

 Safavî döneminde, İran’ın sadece siyasi ve dinî tarihinde değil, aynı zamanda giyim tarihinde de kesin bir ayırım yaşanıyor, şöyle ki İran kisvesindeki Uzak Doğu etkisi, önemli olmaktan çıkıyor, İran’ın yerli biçimleri yeniden gün görüyor. Safavî elbisesi XVII. yy.da en ayırt edici gelişimini yaşıyor. Kabâ yine de gövdeye sıkı oturuyor ama belden aşağı çoğu kez yaygın oluyor. Kabâ’nın üzerine bir üstlük (bâlâpûş) giyiliyor ki bu, kısa ve kolsuz kurdî veya uzun ve kollu kadabî olabiliyor.

 Bu dönemde kadın kisvesi birçok duyguya hitabeden şekil alıyor. Elbise (kamîs), boynun altından düğmeleniyor ya da bağlanıyor ama çıplak bedeni gösterecek gibi göbeğe kadar yarık bırakılıyor.[32]

 Türkiye’de libâs’a gelince, Anadolu’ya yerleştikten sonra Türkler âdet ve geleneklerine sadık kalmış ve geleneksel kisvelerini muhafaza etmişler. Bu sonuncular, köken Orta Asya olmak üzere XI. yy.dan itibaren İran toprağında, bazı yeni öğelerle zenginleşeceklerdi. XII ilâ XV. yy. ikonografik belgelerden, Türk kisvesinin büyük ölçüde İran’ınkinden esinlendiği görülüyor. Ama İran giyimi, yeni tasarımlar ve giyim türleriyle gelişirken Türk kılığı, birçok yüzyıl değişmeden kalmış, özgüllüğünü ve millî tabiatını korumuş.[33]

 * * *

 Giysinin tarih içindeki serüveni, bu kadarla bitmenin çok uzağında. Bu itibarla biz yine onu, gelişigüzel bölüm bölüm irdelemeyi sürdüreceğiz, şöyle ki bunda amacımız, bundan böyle Türk saray ve de halk giyim biçimlerinin kökenlerini araştıracaklara, olabildiğince malzeme sunabilmektir. İşi yine başından, Prehistoryadan ele alalım. Bunu Barber’in kaleminden takip edeceğiz (kitabının sayfa numaraları metin içinde verildi).[34]

 1875’de Kırım’da bulunan birkaç Rus soylusu, Yedi kardeş olarak bilinen bir hüyük grubunda şast’ın (Rusçada hem “mutluluk”, hem de “hazine” manasında) peşine düşüyorlar ve aradıklarına erişiyorlar: Altın define, mermer sanat eserleri ve Petrograd’a dönüşte anlatacakları kahramanlıklarının hikâyesi. Ama bütün bunlardan bizim için önemli, çok daha nadir bir şey daha bulmuşlardı: Eski, tasvirli dokuma parçaları.

 Kumaş, nadiren bin yıla çıkar. Çıktığı zaman da bu, donma, anaerobik suda kalma ve burada vaki olmuş olan kurutma gibi mutat dışı koşullardan faydalanmış demektir. Bu özel parçalar, yakındaki M.Ö. VI. ya da VII. yy.da kurulmuş Grek Pantikapaion (Şimdiki Kerç) kolonisine bağlı mezarlarda bulunmuş. En eski parça, bir ahşap lâhit üzerine bayrak gibi sarılıymış: Birbiri üzerine, mitolojik sahneler, hayvan ve geometrik çizimlerden en az bir düzine şerit halinde beyaz, kırmızı çiçekli nakış (friz) ve meşinden ibaretmiş. Mezarın içeriğinin M.Ö. IV. yy.da gömülmüş olduğu, ancak kumaşın, mezara konduğunda yeni olmadığı kesin olarak saptanmış. Yine Kerç mezarlarından çıkmış başka dokuma parçaları üzerinde kuşlar, geyik başları, at ve süvariler, palmetler vs. görülmüş ve bütün bunlar kanaviçe ve gergef ve nakışlar da dâhil olmak üzere renk, teknik çeşitleri halindeymişler.

 Kerç parçalarının çapraşık çeşitliliği bizi dokuma tekniğinin uzun bir gelişme sürecini yaşamış olduğuna dair uyarıyor. Ayrıca bunu, bu tekniği, çoğu kez tarihçilerin ilkel ve iş çıkarmaya elverişli olmayan diye damgaladıkları dokuma tezgâhları üzerinde yaşamış. O ise ki III. binin Troja’sı, IV. yy. Greklerininki ile aynı tezgâhı kullanıyordu! Bu sonuncusu bu denli özenli kumaş yaptıktan sonra öbürü neden aynını yapmayacaktı? Gerçekten biz şimdi Troja II’nin dokuma tarihinin, başlangıcından ortasına daha yakın olduğunu biliyoruz şöyle ki elde, VII ve VI. bin başlarına ait Anadolu ve Filistin’in yüksek nitelikli kumaşı ve VII. bine geri giden dokunmuş şeylerin kil üzerine baskıları bulunuyor.

 Hiç şüphesiz dokuma “endüstrisi”, çömlekçilik ve hattâ tarım ve hayvancılıktan eski olup ılımlı iklimlerde çömlekçilik ve besin maddesi üretiminin birlikte yıllık çalışma saatinden çok daha fazlasını harcıyordu (s.3-4).

 Teknik olarak, gerçek dokuma iki farklı işlevsel unsur takımını gerektirir. Bir önceden düzenlenmiş ve az çok sabit takım, (çözgü) ariş ile araya sokulan bir ikinci (atkı) argaç takımı. Atkı dizilerini çözgü arasına sokmayı deneyen her kişi, kısa zamanda, malzemenin, yerinde duracak kadar katı olması halinin dışında, bir diziden ötekine devam eden bir uzun atkı ile çalışmanın daha kolay ve daha etkin olduğunu görecektir.

 Mamafih, doğada hiçbir lif, bu niteliği tamamen karşılayacak kadar yeterli ölçüde uzun, kuvvetli ve bükülebilir değildir. Kamışlar, otlar, ağaç kabuğu şeritleri, her ne kadar birkaç diziye yetecek kadar uzun olabilirlerse de, yine de fazla katıdırlar. Şu halde bunların ürünleri hasır veya sepet sınıfına girecektir. Harikulade eğilebilir yün elyafı, kıllar ve çoğu bitkisel elyaf, öbür yandan, bir türlü tertibe tâbi bulunmadan, pratik olarak kullanılamayacak kadar kısa ve kırılgandırlar; dokumacıların bildikleri en uzun doğal, ince iplik de, yine fazla kırılgandır. Pratikte, dokuma sanatı genellikle iplikçiliğinkinin arkasından gelir. Bu işlem, mutat olarak kısa ve birçok tek, eğilebilir iri ipliğin bir uzun, kuvvetli ipe dönüştürülmesi için burulmasından ibarettir. Böylece bir ip, büyük mukavemetine ek olarak, birleşik bulunduğu tek liflerin tüm eğilebilirliğini haiz olup işbu eğilebilirlik, dokumalarla iştirak halindedir. (s. 9)

Keten

 Keten, tekstil tarihinde gittiği derinliklerde en önemli lif olmuştu. Günümüzde de yine tekstil için çok önemli bir haşebî (odunsu) liftir. Dokuma tarihinde de ilginç bir olay yaşanıyor: 1962’de James Mellaart ve ekibi, bu arada palaeo botanist Hans Helbach, Çatal Höyük’ün VI. kalında, bir tekstiller çeşidinin karbonlaşmış kalıntılarına rastlıyorlar. Radiokarbon analizi ile yapılan tarihleme, bunların M.Ö. VI. binin başlarına aidiyetlerini ortaya çıkarıyor.

 Bunların tanımlanmaları hususunda, burada ayrıntılarına girmediğimiz tartışmalar, malzemenin yün ya da keten olduğu üzerinde dönüyor ve sonunda, kesin bir yöntem kullanarak ekip mensupları malzemeyi sulandırılmış alkali ile kaynatıyorlar ki böyle bir muamele yünü tahrip edecekti ama bu kez siyah rengi söküyor ve polaroid mikroskopta ketenin karakteristik dokusu ortaya çıkıyor. Böylece de bir kez daha ilk dokumaların bitki elyafından, özellikle bir tür keten bezinden olduğu kesinlik kazanıyor.

 Flotasyonla kurtulmuş tohumların yeni bir tahlilinde, Çatal Höyük’ün Doğu’sundaki Çayönü Tepesi’nin ilk katlarında, M.Ö. 7000 olarak tarihlenen elle tutulur sayıda keten tohumu oldukları anlaşılmış. Bütün yağlı tohumlarda, keten dâhil, keskin bir azalma ani bir hayvan kemiği sayısında artışa tekabül ettiğine göre, keten tohumunun yağ için kullanılmış olduğu belgelenmiş oluyor. Bu ketenin “ehli” (Linum usitatissimum) ya da yabani olduğu sarih değilse de bunun mevcut olup mahallen kullanıldığı kesindir (s. 10-11 ve infra)

 Halbaek’e göre, ehli ketenin yabani dedesi (Linum bienne) sürekli olarak Akdeniz ve Atlantik kıyı bölgelerinde ve yıllık kış ürünü olarak İran – Kuzeybatı Irak’ta saptanıyor (M.Ö 5000 olarak tarihlenmiş)… Anadolu yerleşme merkezlerinde keten tohumu kalıntılarına rastlanmamış olması şöyle izah edilebiliyor: M.Ö. 5000’den hayli önce keteni dokuma için kullandığı bugün ispat edilmiş Anadolulular bu keteni, tohumu için değil başlıca elyafı için yetiştirmiş olmalıydılar. Ketenin sapları en iyi elyafı, tohum olgunlaşmadan önceki halinde vermekte (s. 12) Baba Plinius, M.S. I. yy.da tüm işlemi betimlerken sapların, başlar ortaya gelecek şekilde bir daire üzerinde eğilip bağlandıklarını, bu suretle bitki kurudukça tohumların, kolaylıkla toplanmak üzere, ortada bir yığın üzerine döküldüklerini anlatıyor.

Kendir – kenevir

 Tekstil için bir önemli haşebî lif cannabis sativa bitkisinden çıkarılan kendir – kenevir oluyor. Bu bitki ketenden 3-5 kat daha boylu olup daha çok, ketene nispetle kaba elyaf veriyor. Bu itibarla çeşitli lifler arasında seçim olanağına sahip olanlar giysiden çok bunu halat, yelken bezi yapmakta kullanıyorlar, şöyle ki kendir, tuzlu sudan nispi olarak etkilenmiyor. Kendirden lif elde etmenin işlemi, keteninki ile aynıdır (s.15-16) (Resim 4).

 Arkeolojik olarak ilk kendir kumaşın bilinen örneklerine Doğu Asya Neolithik çömleklerinde, Kuzey Çin’de Yang-Shao kültüründe, Tibet Özerk Bölgesi, V. binin Ka Ruo yerleşme merkezinde rastlanıyor, (s. 17)

Yün

 Başka bir lifler ana sınıfı da yün ve buna benzer hayvan ürünleri oluyor. Yün elyafı, bitkisel elyaftan, bu sonuncuların düzgün yüzeylerine karşılık, pullu olmasıyla ayrılıyor. Bu küçük pullar sayesinde yün, keçeleşebiliyor: rutubetli ısı ve baskılı yoğrulma ile komşu liflerin pulları birbirlerine geçip herhangi bir yapışkana gerek göstermeden sıkıca bağlanıyorlar. Günümüz koyununun yün elyafı ayrıca, mezkûr bitkisel elyaftan, gelişigüzel kıvrık olmasıyla da ayrılıyor. Öbürleri ise düz ve tek yönde burulma eğilimindedirler. Böyle kıvrımlı oluşu yüne, keten ve öbürlerine kıyasla yüksek yalıtkanlık niteliğini sağlıyor. Eğrilmiş ya da keçeleştirilmiş yün kitlesi, kıvrımlar arasında çok büyük sayıda, sıcaklıklarını çok iyi muhafaza eden hava ceplerini haizdir.

 Koyun yünü siyahtan beyaza kadar çok değişik renkte olup doğal pigmanlı (renkli) yünler yapay boyayı iyi tutmazlar. Öbür yandan beyaz yün, “ısırıcı” (mordan ya da fîksatif) etkisini haiz doğal madde içerdiğinden, başka herhangi bir liften çok daha kolaylıkla, hatta ilkel boyaları kabul eder (s.20-21).

  1. binden itibaren yünlü koyun ve koyun “kırkma”, daha doğrusu yolma temsilleri birdenbire ortaya çıkıyor. Uruk’un arkaik döneminde çivi yazısı tabletlerde özgül “yün koyunu” udu-sig sürüsünden 29 kayıt bulunuyor. Bin yıl sonra, Yeni – Sümer kayıtları, muntazaman yün elde edilen dört koyun tipini zikrediyor: Görünürde yünlü, yağlı kuyruklu, az (2/3 kg) ama yüksek nitelikli yün veren udu – gukkal, en iyi yapağı veren “yağlı kuyruklu yayla” koyunu, udu – gukkal – igi – nim – ma; daha düşük kaliteli yünlü “dağ” koyunu, udu- kur – ra ve nihayet daha büyük miktarda (bir kilodan fazla) görünürde kaba bir yün veren, en sık rastlanan tipten koyun, udu – uli – gi.

 Günümüzde tarihlenebilen en eski dokumalar, VII. bine ait, İsrail çölünde küçük Nahal Hemar mağarasında bulunanlarla VI. bin civarındaki Çatal Höyükte ele geçenlerdir. Nahal Hemar dokumaları geniş ölçüde keten, kısmen de sair bitkisel elyaf ve insan saçından olup Çatal Höyük’tekiler, görmüş olduğumuz gibi tümden ketendir. Bununla birlikte bu sonuncu yerleşme yerinde bazı başka dokumaların yün içerdikleri de, foto – mikrograf tetkiliyle saptanmış (pullu yüzeyler…). M.Ö. III. binler civarında Mezopotamya’da yapılmış bir Proto – Elam kil heykelciğinde, hayvan lifinden bir giysi görülüyor ki bu, muhtemelen koyun ya da keçi yününden olmalı. Bu çağdan itibaren her gün genişleyen Yakın – Doğu ve Avrupa alanlarında mahiyeti saptanabilen tekstil kalıntılarının çoğunlukla yünden oldukları görülüyor (s.24-25).

 İpek

 İpekle pamuk, Akdeniz bölgesine nispeten geç, Klâsik Grek döneminde gelmişler. Her ne kadar yabani ipek böceği çeşitleri, Avrupa dâhil dünyanın başka yerlerinde mevcutsa da ipek, esasta Çin’e bağlanıyor. Dokumacı için sorun, yabani ipeğin, uçan kurt tarafından koza’nın kırılmasıyla, eğirilmeyi zorlaştıracak ölçüde çok kısa ve nazik oluşudur. Yerli Doğu cinsleri, Bombix mori halinde gelişen kozanın keşfi, işin teknolojik anahtarı olmuş. Bu koza bin metreye kadar uzanan, kırılmamış iplikler veriyor. Bunun sağlanması, içindeki kurdun kısmen eriyip kozadan çıkarken ipeği kırmasından önce ısı ile öldürülmesi suretiyle oluyor. Bu önemli keşfi Çin mitolojisi, III. bin ortalarında, kendisi dahi Çin efsanesinde bir kültür kahramanı olan Shang – öncesi sülâlesi imparatoru Huang Ti’nin karısı prenses Si Ling – Chi’ye atfediyor ve gelenek, en pitoresk rivayetini kozanın öyküsünde buluyor: Prenses, bahçede dinlenirken bir koza ağaçtan doğruca çay fincanının içine düşüyor. Kadın, sıcak sıvının sertleşmiş zamkını eritip ona ipliği kırılmadan çözmek olanağını verdiğini fark ediyor.

 İpek böceğinin bilinmesine dair en eski belge, Bombix mori’den, Shansi Eyaleti, Hsi-yin-ts’undaki Yang Shao neolithik tabakalarda bulunmuş “yapay olarak kesilmiş koza” şeklinden kaynaklanıyor. Birkaç bin yıl Çin aristokrasisi büyük kıskançlıkla yerli ipek üretim sırrını saklamış ve ipek böceği ya da dut ağacı tohumunu dışarı çıkaranlara ölüm cezasını uygularmış. Sadece ipekli mamuller Batı’nın yolunu bulmuş.

 Batı’ya doğru hareket, muhtemelen bunun başlıcasının yolu, M.Ö. I.binde, Orta Asya göçebelerinin yüklerinden saptanmış. Çinliler, kentlerini talan edip tahrip edilmelerini, bu göçebelere sık sık dokunmuş ipekle rüşvet vererek önlermiş. Gerçekten Çin ipeği, Çin örgeleriyle güzel nakışlanmış olarak M.Ö. V.yy.da, Altay’larda Pazyryk kurgan mezarlarında ortaya çıkmış (s.30-31).

 Yakın zamanlarda gerçek ipeğin Yunanistan ve Batı’ya M.Ö. I. binin ortalarında vardığı saptanıyor. Mamafih uzmanlar, ipeğe atıfların topluca başka kumaşları da mı, ithal edilmiş Doğu ipeklilerinden sökülüp yeniden mi dokunmuş, yoksa yerel yabani türlerinden dokunmuş olduğu ya da o tarihlerde Hindistan’da iyice bilinen yabani ipekten eğirilip dokunmuş ithal kumaşı mı olduğu hususunu tartışmaktadırlar (s.31-32).

 Pamuk

 Pamuk da ilk olarak Akdeniz alanının dışında, Hindistan’da yetiştirilmiş. Bizim genel olarak “pamuk” diye bildiğimiz ürün, bazı bitkilerin, özellikle ebegümeci fasilesinden gossypium cinsinin tohumlarına bağlı elyaftan geliyor; mamafih bu tabir, benzer başka tohum elyafını da, tam yerinde olmadan içeriyor. Doğruca teşhis edilebilen gossypium elyafı ile çok sayıda tekstil basması Mohenjo Daro ve Harappa’da (Hindistan’da) bulunmuş. Mohenjo Daro kazılarım yapmış olan John Marshall, bir gümüş vazoyu sarmış bir kumaştan kalmış elyafın “Gossypium arhoreum’a akraba bir bitkiden geldiği”ni, bunun herhangi bir yabani cins olmadığını ifade edip şunları ekliyor: Babilonyalıların sindhu ve Greklerin sindôn olarak bildikleri ince Hint pamuğu, bir gerçek pamuk değil, pamuk – ağacının ürünüydü. Günümüzün kronolojisine göre bu buluntular, pekâlâ III. bine yerleştirilebiliyor. Hint kıtasında, çok daha Güney’de, M.Ö. II. binin ikinci yarısına tarihlenen iplik bulunmuş; bu, ipekle karışık pamukla yapılmıştı. İpek ise muhtemelen bir yerel yabani ipekti.

 Bu madde, belki de, onu dahi biraz önce Hindistan’dan elde etmiş olan Mısır yoluyla ancak klasik çağlarda Akdeniz’in Kuzey kıyılarına varmış olmalıydı. Buna karşılık Asur kralı Sennacherib’de, M.Ö. 700’ler civarında kraliyet botanik bahçesinde “yün taşıyan ağaç”a sahip olmakla övünüyordu. Bununla birlikte Attika’da Trakhone’de bulunmuş bir pamuklu kumaş V. yy.a tarihleniyor. Bu kumaşı tetkik eden, artık Samos (Sisam) ve sair Ege adalarında bir tür yerli pamuk türünün yetiştiğini bilerek, iş bu eski pamuğun mahallî olma ihtimalini denetliyor ve şu sonuca varıyor: Yabani türü o denli incedir ki, bununla yapılan iplik zayıf ve ince olur ve ancak sağlam bir temel kumaş üzerinde işlemeden başka bir işe yaramaz. Bunun ötesinde gossipium’un kendisinin Yunanistan’da yetiştiğine dair belge bulunmuyor ve kumaşın elyafının şüphesiz özgül gossipium olduğuna göre, malzemenin ithal edilmiş olacağı sonucuna varıyor.

 Pamuk teknolojisi keza yün ve öbür bitkisel elyafınkinden hayli fark ediyor. Kıllar o denli kısa ve zayıftırlar ki, özel bir eğirme yöntemini gerektirirler: Bunda küçük alttan tutulan bir hafif iğ kullanılacaktır, şöyle ki bu sonuncusu kendi ağırlığı ile yarı oluşmuş ipliği kopartmayacaktır. Bitkisel elyaf gibi, ama onların parlaklığı olmadan, emici pamuk onlardan çok daha kolay boya tutuyor. Hintli, daha erkenden onu boyamaya başlamış olmalıydı ve bu, beyazla giyinmiş Mısırlılar için büyük bir cazibe unsuru olmuş olmalıydı. Pamuk, Mısır ve Arabistan’dan Kuzey Akdeniz’e I. binin ortalarında geçmiş olmalıdır (s.32-33).[35]

 Kendir – kenevirin arkeolinguistiki:

 Avrupa ve Asya’nın orta arz daireleri içindeki, Hint-Avrupalılar dâhil, insanlar, keneviri bilip kullanmışlardı. Ama Hint – Avrupalılar dört bin yıl sonra buna bir yeni ad takmaya başladıklarında da bu, kenevirin yeni bir kullanımı, uyuşturucu -esrar- için olmalıydı. Bu bitkinin eski Kuzey türleri THC, Yani Asya pamuğu biliyordu, XI. yy.dan hayli önce uyuşturucu maddeyi içermiyordu ve belki de II. binde yeterince insan, bunun yetiştiği İran ile Doğu Avrupa arasında ileri geri gidip gelmeye başlayıp THC içeren Hint Keneviri kullanımı itiyadını yaşamış olmalıydı. M.Ö. I. binin başında, yeni bölgede buna dair belgeler ortaya çıkıyor.

 Sözcüğün yayılması, geriye doğru sıraya bakarak daha kolay görülür. Kıtanın Kuzey-Batı köşesinde Finliler, kenevir için sözcüklerini, Güney’deki Hint Avrupalı komşularından almışlar. Fin, kaneppi, Estonya kanep, Baltık’tan alınma. Baltık ülkeleri ise kendi sözcüklerini (Letonya, kanâpes; Lituanya kanepe), Güney komşuları Slavlardan almışlar; bu sonuncular, bizim ilk kez Avrupa arkeolojik kayıtlarında rastladığımız kenevirin bittiği yere yakın yerde yaşamış olmalıydılar.

 Güney-Batı’da Latinler cannabis şeklini Yunan knnabid (kannabis)’ten istiare etmişler. Bu sonuncusu dahi bunu Kuzey-Doğu komşularına – Trakyalılar (?), İskitler (?) – yaklaşık M.Ö. V. yy.dan itibaren borçlu olmuş. Cermen dilinde sözcükler kanap – kanat şekillerinden geliyor… Ermenice kanap…

 Belgelere göre işbu uyuşturucuyu ilk kullanan İskitlerin dili, bir İranî diyalektti ve Hint-İran dilinin kenevir için bir değil, iki sözcüğe sahip olması ilginç durumda. Bunlardan biri Sanskrit saná, öbürü yine Sanskrit bhanga (günümüzde bang), esrar, haşhaş oluyor.

 Batı Altay’da aynı kök, farklı bir sontakı ile devam ediyor: Çuvaş kantârl; eski Türk dili, käntir ve yenisi kendir, Karakalpak kenep ve Türkçe kenevir (s. 36-37).[36]

 * * *

 Bütün bu elyaf, dokunacak iptik haline nasıl eğiriliyordu, tarih boyunca? Bunun ilk âletleri nelerdi?

 İlerde bunlara ayrıntılarıyla gireceğimizden burada sadece tarihî bağlantıyı sağlayacak birkaç kısa veri ile yetiniyoruz.

M.Ö. II. binde bu bapta fazla bir şey yok. O ise ki III. binden elde bir bakır iğ var: (Resim 5).

 M.Ö. IX. yy. civarına ait güzel bir oyma kabartmada (Ahmenî İran’ın başkenti de olmuş olan Elam kenti Susa’da), alçak bir tabureye oturmuş, ayaklarını altına almış bir kadın, ağırşağı üstte olan bir dolu iği tutuyor (Resim 6).

 Doğu belgelerinden son çarpıcı örnek, aşağı yukarı M.Ö. 800’e tarihlenmiş Maraş’tan bir kabartma oluyor (Resim 7). Elinde, ağırşağı görünürde üstte olan bir dolu iği sol elinde tutuyor, bunun üstünden iplik sağ eli marifetiyle çekilip ayaklarının dibinde bulunan kutuya doluyor. Şekilde, hatunun ne yapmak istediği pek belli olmuyor. Belki de yontucu, biraz “serbest” çalışmıştı…

 Tümüyle, Mezopotamya ve İran belgeleri, müttefikan ağırşağı yukarda olan iğleri sergiliyorlar ki bu, bütün sanılanların aksine, Demir Çağı’na kadar geri gidiyor.

Bu Maraş kabartması bizi günümüzün bir gerçeğine getirdi. Onu derç etmeden geçemeyiz (Resim 8). Bunda da, ağırşak iğin üstünde. Ama asıl çarpıcı husus. Resim 7 ve 8’deki her iki kadının baş bağlarının ve kulakların arkasından geçerek omuzlardan sarkan uçlarının aynı oluşudur…

 Anadolu, hep olduğu gibi, bize renkli bilgiler sunuyor. Ağırşaklar hakkında bildiklerimiz, ince iplikli dokumaların yanı sıra, Çatal Hüyük’te başlıyor. Genelde iğsiz olarak ele geçen ağırşak tipi nesneler, müteakip birkaç bin yıl boyunca Anadolu’nun birçok Prehistorik yerinde, ezcümle geç Neolithik kat VI.da Hacılar’da, yine geç Neolithik’te dokunmuş kumaşla birlikte Mersin’de Kalkolithik ve Bronz Çağlarında Beycesultan’da görülüyor. Ege alanında olduğu gibi taş ve kırık çömlek parçasından yapılmış olanlar tipik olarak Neolithik katta bulunmuş, Bronz Çağı’ndaki ağırşaklar ise, özel olarak şekillendirilmiş olup pişmiş kilden yapılmışlar.

 

Ama umulmadık bir şey Alaca Höyükte Kral Mezarı L’de çıkıyor. Burası, zamanın bütün ritüellerinin temsil edildiği, Troja II gibi, III. binin ortalarında, “Hazine Ufku” ile aynı altınla dolu erkek ve kadın mezarları oluyor. Ritüel düzende defnedilmiş kadın iskeletinin yanında eller hizasında bir altın saplı gümüş kaşık ve bir de önceleri kesinlikle tanımlanamamış bir nesne bulunuyor. Bunun, elin hemen yakınında olması ve sair kıymetli taşlarla süslü ev eşyalarının arasında bulunması ve şekli itibariyle, bir iğ olduğuna karar verilmiş. Ağırşağı ve iği gümüş, başı da altın ya da elektron metal’den (bir magnezyum alaşımı) oluşmuştu (Resim 9). Böylece, kaçınılmaz şekilde insan, Odysseus’da anlatılan, bir Bronz Çağı prenses’ine bir soylu hatun arkadaşı tarafından yapılan altın ve gümüşten çıkrık armağanını hatırlıyor: “Telemak, babası Ulysse’nin yokluğuna ağlar hale geliyor. Gözyaşları şakaklarına dökülürken, gözlerini iki eliyle tutmakta olduğu mor (koyu menekşe rengi)[37] hırkasıyla gözlerini kapattı…”

 “Düşüncesine böyle dalmışken Helena odasından çıktı. Alcippe, yumuşak yünden ve iyi çalışılmış bir halı ve Phylo da, Mısır’ın evlerde zenginliklerin taştığı Thebes kentinde oturan Polybe’nin karısı Alkandré’nin verdiği bir gümüş sepeti taşıyordu. Ondan Menelaos gümüş yıkanma leğeni, iki sehpa ve on altın tâlent almıştı. Karısı ise Helena’ya muhteşem armağanlar sundu: Altın ığ, tekerlek üzerinde ve kenarları altın bir sepet. Bu daha önce nedimesi Phylo’nun içini iyice eğrilmiş yünle doldurduğu ve üstüne mor yünle yüklü iği koyduğu bir sepetti…”[38]

 Bu gerçekten bir iğ idiyse, beklediğimizden farklı bir şey olmalıydı. Özellikle bunun ağırşağı ne tepede, ne de altta, ortasına yakın bir yerde idi. Böyle bir düzen âleti kullanılmaz hale getirmeyip aksine bunun daha dengeli dönmesini sağlardı. Ancak ağırşağın bulunduğu yer âleti, tepede ağırşaklı iğlerini bacak arasında döndürdükleri gibi, ne de Mezopotamyalıların, altta ağırlıklı iğlerin avuç içiyle çevirdikleri gibi, kullanılabilirdi. Bu itibarla parmakla ve hattâ ayak parmağıyla döndürülebilen alçak ağırşaklı tipler arasına yerleştirilebiliyor.

 Erken Bronz Çağı’na ait “orta ağırşaklı” iğ örneklerine Anadolu’nun sair yerlerinde, ezcümle Horoztepe’de biri dökme bronz, öbürü elektron levhadan iki adet; iki adet de Merzifon’da bulunmuş. Daha başkaları da var: Karataş (s.58-61) (Resim 10)

 Yüksek ve alçak ağırşaklı iğ konusunun ilginç oluşu, iğ tipinin eğirilen lif tipi ile değiştiğinin ileri sürülmüş olmasındandır. Akdeniz çevresinde en az iki eğirme geleneği ele alınıyor; bunlardan biri Güney’de, münhasıran ketene diğeri de Kuzey ve Doğu’da hem yün, hem de ketene uygun olanıdır. Yüksek ve alçak ağırşaklı iğlerin değişik coğrafî alanlara dağıldıklarını görüyoruz: Mısır ile Orta Doğu bir tür, Anadolu ve görünürde Avrupa başka bir türle. Keza eğirme sanatını, coğrafî olarak bölen bir başka veçhesi de vardır: İpliği eğirilme yönü, sola ya da sağa, “S” veya “Z”.

 Bir S- eğirilmiş iplikte (bu terminoloji “sol” ve “sağ”a tercih ediliyor, şöyle ki bu sonuncusu farklı gruplar tarafından tam aksi anlamlarda kullanılmış) lifler, iğ önümüzde dikey olarak tutulduğunda, “S” harfinin orta kısmına benzer bir meyil (yani bir negatif eğim) arz ederler. Bir Z eğirilmiş iplikte lifler, “Z” harfinin orta kısmı gibi öbür yönde meyil gösterirler.

 Şimdi, Sülâleler Mısırı’ndan bize gelebilmiş keten bezlerinin tümü “S” eğirilmiş, buna karşılık çevredeki sair alanların dokumalarındaki iplikler, özellikle Avrupa ve Hindistan’dakiler, M.Ö. 6000’lerdeki Çatal Höyük’ten başlamak üzere tipik olarak “Z” eğirilmişlerdir.

 İğlerdeki farklılık için çok mürekkep akıtılmış. Tekstil muhafaza uzmanı Louisa Bellinger, farklılığın kökeninin elyafın kendilerinde aranacağı iddiasında. Gerçekten keten, ıslatıldığında, doğal olarak sola (S) bükülürken pamukla kendir öbür yönde kıvrılmaya meyleder. Laboratuarda eski dokumaları yıkamaya çalışırken Bellinger, bitkisel lifin doğal bükümü ile aynı yönde eğirilmiş dokuma ipliklerinin yıkanma sırasında birbirlerine sarıldıklarını, buna karşılık ters biçimde eğirilmiş olanların ayrıştıklarını saptamış ve eski Mısırlıların bu aynı olgunun farkına varıp binlerce yıllık başlıca lifleri olan keteni daima S yönde, o ise ki Hintlilerin, aynı nedenle pamuklarını Z yönde eğirdikleri, sair ulusların da bu yolları tuttukları sonucuna varmış.

 Ancak bu çoğunlukla yün dokuyan ulusların onu ısrarla Z yönde eğirdiklerini izahta yetersiz kalıyor. Nihayet yün, bir burulmayı değil, sadece bir hat yönü olmayan bükümü haiz olup her iki yönde de pekâlâ eğirilebilir. Şu halde neden onu kâh bir türlü, kâh öbür türlü eğirilmiş buluyoruz? Bellinger’e göre Z eğiriciler bu işi pamuk eğiricilerinden öğrenmiş olmalıydılar. O ise ki Eski Dünya’da pamuk kullanımı IV. binin sonunda başlarken yün endüstrisi Yakın Doğu’da bundan çok daha önce başlamıştı.

 Ayrıntılarına girmediğimiz bu uzayıp giden tartışmayı, mezkûr farklılığın çoğunlukla sağ elini kullanan uluslarla, solakların çok bulunduğu uluslardan ileri geldiğinin de ileri sürüldüğünü zikrederek burada kesiyoruz(s.65-67).

 Örekeler

 Her ne kadar iğ şekillerinde modalar gelip geçmişse de, Bronz Çağı’ndan itibaren tek gerçek yenilik, Ortaçağlarda Avrupa’ya Çin’den varmış çıkrık olmuştu. Ancak bu âlet geniş ölçüde kabul görmemiş, örneğin Yunan köylüsü, bugün dahi, el eğirmesi tümden ortadan kalkarken buna iltifat etmemiş. Çıkrığın Yunanistan’da rağbette olmayışının bir nedeni burada eğirmek için en uygun zamanın bir köyden öbürüne giderken, ya da sürü güderken oluşudur. Yürürken ya da eşekle giderken eğirme itiyadı, Kuzey Akdeniz’de bayağı eski olmalıydı. Herodotus (V/12) Kral Dara’nın bir Paonialı (?) kadının, başında su testisi ve kolunda suvarmaya götürdüğü atın yuları bağlı olarak dereye gidip gelirken keten eğirmesini eğlenerek seyrettiğini yazıyor. Ve böyle birlikte uygulanan müteaddit işlerin İranlılarca ve “Küçük Asya” sakinlerince bilinmediği yolunda tefsirde bulunuyor; ama kendisi de buna fazlaca şaşmamış görünüyor. Günümüzde böyle bir faaliyete Yakın Doğu’da şurada burada ve Balkanlar’da rastlanıyor.

 Böyle bir eğirmeye uygun olan donanım, eğirme sırasında bir malzeme kaynağı olarak üzerine hazırlanmış elyafın sarıldığı bir çubuk ya da levhadan ibaret oluyor. Tek elde tutulabilen ya da kuşağa veya özel sırt kayışına sokulmuş böyle bir donanım rahatça taşınabilir. (s.69)

 Bildiğimiz gibi, dar anlamda dokuma, işlemsel olarak iki farklı öğeyi dâhil eder: Bir önceden tertiplenmiş ve az çok sabit takım, ariş – çözgü ve bunun arasından geçen bir ikinci takım, atkı – argaç. Dokuma, örgü ve sepetçilikten kısmen çözgü ve atkının farklılaştırılmasından, kısmen çözgünün sabit halinden, kısmen de tipik atkının alabildiğine uzunluk ve bükülebilirliği ile fark eder. Bunda, dokumanın temel malzemesi olan ipliğin, daha önce ve tamamen belli olmayan bir işlemle, imal edilmesi gerekiyor. Böylece de basit üst – alt – üst – alt örgü tekniğinin, hasırcılık ve sepetçilik ortamında ilk olarak icat edildiği farz ediliyor. Bu sonuncularda malzeme doğadan hiç bozulmadan doğruca gelir (ve herhangi bir lif hem atkı hem de çözgü olarak iş görür) ve mezkûr örgü tekniği ancak daha sonra bir ikinci sanatı, dokumanınkini teşkil etmek üzere kullanılmış; artık bükülmüş iplik prensipleri akla gelmiştir.

 Bildiğimiz gibi bükülmüş halatın ortaya çıkışı, keçecilik ve sepetçilik için en eski belgelerden çok daha önce, Üst Paleolithik döneme kadar geri gidiyor. Filhakika, gerçek dokuma için ilk arkeolojik belge, hasır ve sepetler için olan kadar eskidir: Her ikisi de VII. binde jarmo (Kuzey – Doğu Irak’ta Kerkük’ten 48 km mesafede bir arkeolojik mevki) ve Çatal Höyük’te ortaya çıkıyor ve bunlarla çağdaş sayılabilecek daha başka yerler, muhafaza ve keşfiyatın kaprislerine göre dokumalar, ya da hasırlar ya da sepetler vermişlerdir.

 Öbür yandan çeşitli kuş ve primat türlerinin, yuvalarının malzemelerini kimi kabaca, kimi özenle ördükleri gözleniyor. Şu halde, insanoğlunun da, çevrede bu denli örneklerle, birbirine geçirme prensibini çoktan beri bilmiş veya bunu sık sık yeniden keşfetmiş olması muhtemel görünüyor. Bunlar hiç mi ince çubuk ya da kamışlardan geçici barınak yapmamışlardı? O halde neden Neolithik’te aniden çıkışa kadar hasır ya da sepetler veya tekstiller için delil bulunmayacaktı? Sorun, varlık değil, muhafazanınki oluyor. Geri gidildikçe elyaflı malzemelerin arta kalma olasılığı azalıyor ve kilin kullanışının yaygın olduğu zamandan öncesinde kil üzerine baskılar da bulunmuyor. Öbür yandan, Neolithik’te yeni olan, işbu kaba birbirine geçirme prensibinin, birçok küçük taşınabilir nesneler, ezcümle hasırlar, torbalar, kumaşlar vs.nin itinalı zanaatında yaygınlaşması olmuştu.

 Dokumayı, hasır ve sepetçilikten ayıran hususa dikkatle bakıldığında, bütün bu sanatların oldukça ani olarak ortaya çıktığı bu denli kısa zaman aralığı içinde, dokumanın ikinci gelmiş olmasının sonucuna varılır.

 Hasır ve sepetler bayağı kısa, katı malzemelerden yapılıyor. Ama ipin alabildiğine eğirilebilirliği, kumaşı bu denli faydalı kılmasının yanı sıra birbirine geçirme işlemini, ipin bir kısmını bir yerde tutma yapay yolları olmadan müthiş şekilde zorlaştırıyor. Bunun anlamı, bir nevi destek, çerçeveye ihtiyacın olduğudur şöyle ki böylece, malzemenin aslî niteliği olmayan sertliğini geçici olarak sağlayan bir tertibe başvurulacaktır. İşte bu desteğe, dokuma tezgâhı diyoruz. Bu, gerilmeyi sağlayan bir aracın icadı olmalıydı ki böylece gerçek dokuma mümkün olacaktı. İşte bu âletin eklenmesi dokumayı mantıkî olarak hasırcılık ve sepetçilikten sonra ikinci sıraya koyuyor.

 Dokuma tezgâhları çok basit de, çok çapraşık da olabilirler. Ama bunların hepsinin temel görevi, bir iplik takımını, çözgüleri, gergin tutmaktır. En basit şeklinde, çözgünün bir ucu, dokumacının ceketine, öbür ucu da münasip bir ağaç, ya da kazığa bağlıdır. Böylece de dokumacı, gerginliği, bedenini ileri geri hareket ettirerek, gerekli ölçüde tutabilir. Böyle bir sistem, günümüzde çeşitli kuşak, kolan vs. yapan el dokumacıları tarafından kullanılır; bu, basit ve rahat taşınabilir bir sistemdir. Bir noktadaki yerde çözgüyü bağlamak, uygun şekilde dokunması gereken kumaşın enini iyice daraltıyor. Çözgü, atkı, kumaşın bütün genişliğince araya girdiğinde, rahatça genişleyebilmelidir.

 Bu sorunun çözümü, hiç şüphesiz, çözgüyü atkı ile ona tam dikey bir sırada bulunan çok sayıda noktaya tespit etmek oluyor. Bunu sağlamanın bir yolu da, çözgüyü bükülmez bir çubuğa tespit etmektir. Böylece çözgünün bir ucunun bağlı olduğu çubuk, önceki gibi, dokumacıya doğru çekilebilir ve öbür uçtaki çubuk, çözgü kirişi, bir ağaç ya da kazığa ve hattâ, Çin’de Han Sülâlesi zamanında olduğu gibi, dokumacının ayağına bağlı olabilir. Böylece de, birkaç santimetreden yarım metreye kadar bir genişlik kazanılmış: Bu, bu tür dokuma tezgâhlarında elde edilen azami etkinlik oluyor. Ancak ağırlık, dengesizlik, özellikle atkı makarasını araya sokmakta beceri gereği, çok fazla oluyor. Bu sorunların çözümü için betimlenmiş olan tezgâhı terk edip çözgünün her iki ucunun, dokumacının kendisinden başka bir yere gerilmesi gerekiyor, yani, daha büyük, daha kuvvetli veya dengeli bir yere.

 Çözgüyü tutan çubuk ya da kirişi tespit etmenin bir yaygın yolu, uçları zemine sıkı sıkıya bağlamak olmuş. Yatay zemin dokuma tezgâhı olarak bilinen düzen elimizde Mısır ve Mezopotamya’dan olan temsillerde gördüklerimizdir. Zemin tezgâhı, görünürde, kumaşı istenilen genişlikle dokuyabilme sorununu çözüyor, şöyle ki herhangi bir ölçüde tespit edilebiliyor. Bununla birlikte kumaşın dokumacının erişebildiğinden daha geniş olması halinde, o her atkı dizisi için ayağa kalkacak, etraftan dolaşıp karşıya geçecek ve tekrar gelip eski yerine çökecektir, ya da bir yardımcı alacaktır. Ve yine çözgü, dokumacının tezgâhın ucundan erişemeyeceği kadar uzunsa, bitmiş kumaşa dikey olarak oturacaktır ki bu günümüzde Türk kadınının yaptığıdır. Veya kumaşın çok geniş olması halinde yine dokumacının mukabil tarafında yer alacak bir yardımcı tutulur. Eski Mısırlılar sık sık, 2,80 m.ye kadar varan genişlikte keten bezi dokuyup, tezgâhı, her biri bir yanda olmak üzere, en az iki kadınla çalıştırma yöntemini uygulamışlar (Resim 11)

Burada sorunun bir kısmı, tezgâhın sağlamlığını sağlamak için zemini kullanmış olmasıdır. Mamafih, serbest duran eğilmez bir çerçeve imal ederek, sadece bir ölçüde taşınabilirliği değil, aynı zamanda onu istenilen açıda tespit etmek olanakları sağlanır. Az çok dikey duruşun, dokumacının çalışırken tezgâhın ön ve arkasında yürümesine müsaade etmesi ve böylece de yardımcıya gerek kalmadan hattâ çok geniş kumaşı imal etmeyi sağlaması üstünlüğü vardır. Bu çözümün bir türünü prehistorya Avrupa’sında buluyoruz. Burada, üzerinde kumaşın oluştuğu kiriş (levent), çerçevesinin tepesine aşağıya sarkan serbest çözgü ile birlikte bağlanmış olup gerekli gerginliği sağlamak için bu çözgü ipliklerinin uçlarına ağırlıklar (ağırşak) asılır. Dikey tezgâhın bir ikinci temel tipinde, üstte olduğu gibi altta da bir kiriş bulunur. Arkeolojik belgelerde diğer ikisinden haylice sonra görülen bu tip en uygun tezgâh olduğunu kanıtlamış olup birçok varyant arz eder.

 Çözgünün gerilmesinin yanı sıra dokumacının karşısına çıkan bir başka büyük sorun, kumaşı oluşturmak için atkının çözgü içine nasıl dâhil edileceği olmuş. Atkıyı ithal etmek için en kaba, kavramsal olarak basit yol, onu “örmek”, yani ucunu ilk çözgünün altından, İkincisinin üstünden, üçüncüsünün yine altından…, her seferinde çözgüye çaprak olarak ileri geri geçirmektir ki bu, alabildiğine usandırıcı bir yol oluyor, ikinci aşama, bir çubuğun (gücü), çözgü ipliklerinin bir üstünden, bir altından olmak üzere araya sokulabileceğinin keşfi olmuş. Gücüyü ve yükünü, tezgâhın dikey ya da yatay oluşuna göre yukarı ya da ileri sürmekle ve hattâ çubuk ve arkasında olanları aşağı veya ileri bastırarak iplikler bir hareketle bir geçit yolu oluşturacak gibi ayrılabilirler; böylece atkı bir seferinde geçirilmiş olur (s79- 82) (Resim 11-15).

 * * *

 Dokuma tekniğinin evresi üzerinde biraz daha eğleyeceğiz. Bunun birçok veçhesi bulunuyor: Kumaşların eski insan hakkında kayıtlar sağlaması bakımından arkeolojiyi, kumaşların bir ilkel toplumun maddî kültürünün bir bölümünü oluşturması itibariyle de anthropolojiyi istilzam ediyor. Keza, örgelerin (motiflerin) anlamını sökmek için ise din ve sembolizm etüdünü içine alıyor, ya da elyafı saptamak, boyaları tahlil etmek ya da eski dokumayı temizlemek için kimyayı kullanmayı ifade ediyor. Politika ile ekonomi, tekstil tarihiyle iç içe dokunmuş. Bediî (artistik) tahlil de çok önemlidir, şöyle ki mahiyet, cins saptaması ve tarihleme, çoğu kez sanat tarihçisinin işi oluyor. Bazı dokumalar güzel sanatlar kategorisine dâhil olup büyük resimlerde yer alıyor; başkaları halk sanatı olarak telâkki edilip zanaatlar sınıfına giriyor. Böylece dokuma tarihçileri birçok disipline bulaşmış durumunda olup dokuma, bu değişik disiplinler açısında tetkik ediliyor.

 El dokuması kumaşlar artık bir sanat şekline dönüşmüş olup günlük yaşamın dışına itilmiştir. Bu, her zaman böyle olmamıştı ve zamanında yaygın eski bir şeyin tetkikinde olduğumuzdan, bunun yapımında ve kullanımında kimin bizzat ilgili olduğunun peşine düşüyoruz.

 Bir dokuma, birkaç mürekkibi (bileşeni) haiz olarak mütalâa edilir: 1) Lif-temel birim, başlıca hayvani ve bitkisel; 2) Dokuma iplik, elyafı beraber eğirip ya da bükülerek elde edilen yapı; 3) Kumaşın oluşturulması -dokuma ipliklerinin dik açıda birbirlerine geçmiş olarak, bunların bükülmüş, ilmik veya düğümlerinin olduğuna göre farklı yöntemle dokunmuş; renkli elyaf- iplik veya kumaş boyanmış, ya da basılmış olabilir.

 Bir “saf” dokuma olarak telâkki edileni teşhis etmek çok güç oluyor, yani sadece bir grup içinde geliştirilmiş, alana gelen yeni dokumacıların fikirleriyle hiçbir zaman değişmemiş, farklı dinlerin örgeleri devralınıp değiştirilmiş insanlar tarafından, ya da renkleri değiştirmek için yeni bitki malzemesinin ithali ile değişime uğratılmış dokuma.

Keten – Mısır’da

 Keten, Mezopotamya, Asur ve Babilonya’da yetiştiriliyordu ama Mısır, “keten ülkesi” olarak biliniyordu. Keten bezi burada en azından altı bin yıl önce dokunuyordu. Devletin işlettiği ve kölelerin çalıştırıldığı keten bezi imalâthaneleri vardı.

 Bir adamın sosyal statüsü ne denli yüksek olursa, mumyasını saran dokuma da o denli âlâ olurdu (bazen bir inç’te beş yüz iplikten fazla). Bir mumyayı sarmak için iki yüz seksen metre kadar kumaş gidiyordu. Keten, tanrısal ışık ve saflığın simgesi telâkki ediliyor ve rahipler sadece bunu giyiyorlardı.

 Kutsal Topraklar’da

 Her ne kadar İbranîler genelde yünlü giyerlerdiyse de, iç çamaşırları için keten dokurlardı. Bunu Mısır’da tutsakken öğrendikleri sanılıyor; Musa’nın sevk ettiği halkın bir kısmının daha önce dokuma kölesi olmuş olması muhtemeldir. Mısır’da olduğu gibi keten saf olarak telâkki edilip rahipler tarafından giyindirdi. Ketenin saf olduğu düşüncesi kısmen, iç çamaşırı olarak keten giyenin, yün giyene göre cüzama daha az yakalanma olasılığınınkine bağlanıyor.

 Dokuma, İbranî kadınının evdeki işiydi. (Kadın) “Yün ve keten arar ve elleriyle istekle işler”, “Ellerini örekeye kor ve avuçları iğ tutar”, “Keten esvap yapar ve satar ve tüccara kuşaklar verir.” (Kitab-ı Mukaddes Süleyman’ın Meselleri XXXI/13, 19, 24) Böylece Tevrat, her ne kadar İbranîler, dokuma gibi günlük olaylar yerine mutat dışı olanı kaydetme eğiliminde olduklarından yorum güçleşiyorsa da, en eski dokuma kaynak kitabı olarak kalıyor. “Ve meskeni (Mabet’i) on perdeden yapacaksın, bükülmüş ince keten ve lâcivert ve erguvanî ve kırmızıdan, üstat işi kerubilerle onları yapacaksın. Her perdenin uzunluğu yirmi sekiz arşın ve her perdenin eni dört arşın olacaktır; bütün perdeler için ölçü bir olacaktır. Beş perde birbirlerine birleştirilecek…” (Çıkış XXVI / 1-3). “Pilatus onun (İsa’nın) öldüğüne şaştı… cesedi Yusuf’a bağışladı. O da keten bezi satın aldı, onu indirip keten bezine sardı ve kayaya oyulmuş bir kabre koydu…” (İncil, Markos’a göre XV/44-46).

 İbranîler, muhtemelen toprağı zayıflattığı için ketenin ne zaman ve nereye dikileceğini yasaya bağlamışlar. En eski Ahd-i Atik metinlerinde keten bezi için İbranî sözcük pesket olup daha geç kitaplarda bu, pishta veya pishtan olmuş. Milâdî II. yy.ın kanun mecmuası Mishna’da keten bezine kittan denmiş; bu, bir kadın giysisinin adı olan Grek kiton’o dönüşmüş.

Finike, Yunanistan ve Roma’da

 Finikeliler, Akdeniz dünyası deniz nakliyatının gerçek kodamanlarıydılar. M.Ö. I. binde Mısır keten bezlerini stok edip bunları bilinen dünyanın her yanına pazarlıyorlardı. Keteni İngiltere ve Flandre’lara ithal etmiş olmalıydılar.

 Grekler, Mora’da keten yetiştirmelerine rağmen yün üzerinde yoğunlaşmışlardı. Ketenin özellikle bir beyaz türü, Kuzey-Batı’da Elis’ten geliyordu. Keten bezi İlyada’da iki yerde geçiyor ve M.Ö. V. yy.a ait bir Grek vazosu üzerindeki temsil (Resim 16) bunun nasıl eğirildiğine dair fikir veriyor. Yunanistan’da keten, kadınsı olarak telâkki ediliyor idiyse de bazı şeylere gerekliydi. Aristophanes’in anlattığına göre, her ne kadar bazı Grek hatunlar keten mendil kullanıyorlarsa da, geleneklerine bağlı kalmış olanlar tilki kuyruklarıyla kalmışlar. M.Ö. V. ve IV. yy.larda bayağı geniş bir ev endüstrisi mevcut olup Grek kolonilerinde, metropole nazaran çok daha fazla keten bezi imal ediliyordu.

 Eski Roma’da durum aynı idi. Biraz keten yetişiyordu, endüstrisinin çoğu ev içindeydi ve koloniler büyük ölçüde keten bezi sağlıyorlardı. Romalılar, ilk tarımsal deney istasyonlarını, collegium’ları kurmuşlardı; buralarda keten ve yün üretiminin en iyi yöntemleri geliştirilip imparatorluğun dört bucağına yayılıyordu.

 Milâdî I. yy.da Plinius, üç tür keteni zikrediyor: adî keten, Ahd-i Atik’te ince âlâ keten manasında bus ve shesh’ten byssus ve yanmaz türden asbestinon.[39]

 Plinius, bir maden olan asbest-amyant liflerini keteninkine benzetmiş (B.D.)

Pamuk

 Öbür başlıca selüloz lifi, pamuk, keten kadar eski olmalıdır. Ancak arkeolojik belgeler ona bir “doğum tarihi” biçmiş: Hindistan’da M. Ö. 3500 civarı.

 Bitki olgunlaştığında koza açılır, elyaf kurur, bunların orta hücrelerinin çeperleri çöker, yassılaşır ve kıvrılır. Bu karakteristik kıvrılma (inç başına yüz ilâ üç yüz kıvrım), pamuğun eğirilme hassasının amili olur, elyaf bazı türlerde uzunluğun 1 cm.yi geçmemesine rağmen, birbirine bağlanır.

 En uzun pamuk yaklaşık 6 cm kadar olur. Elyaf kısalığı eğirilmeyi güçleştirdiğinden eskiler, destekli iğ kullanmışlar şöyle ki düşen iğde iplikler kopmaktadırlar.

 Hindistan, hiç şüphesiz, eski dünyanın “pamuk beşiği” idi. İndus vadisinin büyük kenti Mohenjo – Daro’da, M.Ö. 3000’e tarihlenen iplikler bulunmuş. Pamuk endüstrisi M.Ö. 1500’lerde iyice gelişmiş olup kayda geçmiş yöntemlerde, yeni sanayileşme girişimlerine kadar belirgin herhangi bir değişme olmamış.

 Batı’da pamuk

Pamuk, önce bir ticaret metaı, sonra da bitki ve endüstri olarak Hindistan’dan Batı’ya yayılıyor. M.Ö. 700’lerde Asur’da ve hemen sonra da Babilonya’da kaydediliyor. Hellenistik dönemde pamuk artık Yakın-Doğu’da iyice biliniyordu. Ama yine de Roma çağında küçük ölçüde yetiştirilmişti. Sanskrit karpasa’dan carbasina adını alarak M.Ö. yaklaşık 71’de, Roma’da ilk kez çadırlarda kullanılmış. Roma’da dokunmuş pamuklu kumaşa dair kayıt bulunmamakla birlikte M.Ö.ki son yy. ve Milâdî ilk yy.larda Yakın-Doğu ve Sudan’daki Roma kolonilerinde bir miktar pamuklu dokunuyordu.

 Pamuk, Yunanistan’da Elis’te M.S. II. yy.da yetişiyordu ve kadınlar bundan saç fileleri yapıyorlardı. Bu aynı yy.ın sonunda bilgin Pollux, keten çözgü ve pamuk dolgudan oluşmuş bir bezi betimliyor ve daha sonra fustian tesmiye edilecek olana ilk telmihte bulunuyor.

 Roma’nın sukutuyla ticaret geriliyor ama IX. ve X. yy.larda Arap egemenliği altında yeniden kalkınıyor (“cotton” sözcüğü Arabî kutn’dan türemiş). Müslümanlar pamuk endüstrisini Yakın-Doğu’da teşvik edip bunu İspanya’ya yerleştirmişler. Burada pamuk iyice gelişiyor ve XIV. yy.da Granada’da üstün yumuşaklıkta bezler dokunuyor. Katalonia daha erken bir tarihte fustian dokuma merkezi oluyor. XIII. yy.da pamuk endüstrisi İtalya’ya iyice yerleşmiş. Milano, Padova, Genova önemli dokuma ve ticaret merkezleri olmuşlar. XIV. yy.da Venedik ile Milano, fustian (kaba pamuklu kadife) ve dimi (dimton = çapraz dokunmuş kumaş) imal ediyordu…

 Öbür yandan daha VIII. yy.dan itibaren Hindistan’ın bütün pamukluları İngiltere’de biliniyordu. (Çoğunlukla kilise envanterleri) kaynaklar boyalı ve renkli Hint pamukluları, 1500’lerde deniz ticaretinin açılmasından önce Avrupa’da nadir değillerdi.

 İpek

Günlerden bir gün (M.Ö. yaklaşık 2700) Çinli prenses Si-Ling-Chi, Çin ipeğinin hamisi olup 1911 yılına kadar şerefine bir gün kutlanmıştı. Çinliler serisin’in sıcak suda yumuşayıp iplikçiklerin gevşediğini ve kozadan çekilebildiğini fark ediyorlar. Bu işin her zaman maharet istediği ortadadır, şöyle ki bunun en iyisi elle yapılanı olmuş: İplikçikler başta ve sonda inceldiklerinden uzun bir iplikçik elde etmek için bunların birleştirilmesi gerekiyor. Bir koza, kilometreye yakın uzunlukta iplikçik veriyor ve bunların uç uca birleştirilmiş haline ham ipek deniyor. Bunun kıvrımları bulunmayıp ancak zamk içinde bırakılmak ve serisin’in kaynatılmamış olması koşuluyla kullanılabiliyor.

 Bundan sonra sıra, bükme işine geliyor ki, çeşitli amaçlarda (organza, krep, grenadin veya ibrişim) kullanılacak iplikler, çeşitli büküm sayısıyla “S” veya “Z” türü bükülerek elde ediliyorlar.

 Çin’de ipek

 Eski Batılılar Çin ipeğini (serica), Çin’de Seres’in loş ormanlarında ağaç kabuğundan kazınan bir nevi pamuk olduğunu sanmışlar.

 Aristo, Akdeniz çevresinde ve İstanköy (Kos) Adası’nda gelişen ve elyafının muhtemelen dokunduğu bir yabani türden söz ediyor ama Çin ipek kültüründen haberi olmamış. Plinius da İstanköy’deki bu endüstriyi betimliyor. Burada kadınlar muhtemelen Çin kumaşlarını iplik iplik çözerek ünlü şeffaf kumaşları için iplik elde etmişler.

 Bazı eski Çin vakayinameleri ipek endüstrisini betimlemişlerse de Han Sülâlesi’nden (M.Ö. 202 ilâ M.S. 220) önceki döneme ait fazla bir şey bilinmiyor. Sadece ipeğin geniş ölçüde kullanılmış olduğu ve bütün toplumsal sınıflarca giyildiği, bir değiş tokuş metaı olarak iş gördüğü, biriktirildiği ve haraç vermekte kullanıldığı kaydedilmiş. Han Sülâlesi döneminde Çinliler Batı’ya doğru harekete geçmeye başlamışlar ve M.Ö. 1110’da İran’da Parth’lara bir sefaret yollamışlar. Az sonra, Batı mallarıyla yüklü uzun deve kervanları Orta Asya’nın geniş harap bölgelerini aşar olmuşlar. Büyük İpek Yolu olarak bilinen bir yol şebekesi Çin’e Suriye, Küçük Asya, daha M.Ö. IV. yy.dan beri ipek ticaretinin yer aldığı Hindistan’ı bağlamış. Bu yollar boyunca yerleşme bölgeleri teşekkül etmiş ve bir ülke arazisinden öbürüne geçişte mallardan ağır, çoğunlukla aynî vergiler alınmış.

 Çinliler ibrişim ve ipekli kumaş ihraç ediyorlardı ama bunların nasıl yapıldıklarının sırrını aslâ!

Başka ülkelerde ipek

 Romalılar ipeği ilk kez M.Ö. 53’de, o zamanlar İran egemenliğinde olan Harran (Carrhae) muharebesinde görmüşlerdi. Marcus Lincinius Crassus Suriye’den kaldırdığı yedi lejyonla Fırat’ın bir yanından bir yanına, onun önünden ustalıkla sürekli geri çekilen bir düşmanın peşine düşmüştü. Harran’da Parth’lar dönüp müthiş bir çılgınlıkla saldırmışlar. Yirmi bin Romalıyı öldürüp on bini de esir etmişler. Roma saflarının çöktüğü anda Parth’lar ipekli bayraklarını açmışlar!

 Yaklaşık M.Ö. 45’de ipek, Roma’ya Sezar tarafından sayebanları (gölgelikleri) için getirilmiş ama o zamandan itibaren pahalı ve arzulanan bir lüks metaı olmuş. Onu, Milâdî ilk yy.larda Senato yasaklamış. Romalıların indinde ipekli giysi nezih sayılmamış.

IV.yy.da İskenderiye, Antakya ve Kudüs, ipek dokuma merkezleri olmuş (Çin’den hazır ibrişim ithaliyle). O zamanlar ipek oralara hayli pahalıya mal oluyordu. Özellikle İran’dan geçişte haraç çok yüksekti. Hindistan’la Kızıl Deniz’den deniz yolları gelişmişti ama bunlar, Büyük İpek Yolu’nu emniyetsiz kılan Orta Asya’daki büyük kargaşalıkların yer aldığı III. yy.dan sonra kullanılmışlardı. Sasanî İran’da ipek dokuması muhtemelen Suriye’den getirilmiş dokumacılar tarafından geliştirilmişti. Daha ipekçiliğin sırrı bilinmeden önce, bir devlet tekeli olan bir dokuma endüstrisi Bizantium’da yükselmekteydi.

İpek böceğinin sırrı ebediyen saklanamazdı. Japonlar bunu Milâdî 200’ler civarında, büyük rüşvetle öğrenmişlerdi. Koreliler de, ifşaya zorlanan dört müstefrişe’yi (odalık) kaçırmışlar. Bir başka öyküye göre de, M.S. 400’de Hotan hanı ile evlendirilecek bir Çinli prenses, çeyizi arasında saçlarında ipek böceklerini saklamış. Ama böcek çıkmadan önce onu etkisiz hale getirme yolunu söylememiş olduğundan Hotanlılar hiç bir zaman sürekli ipekçilik sanatını elde edememişler. Yüz elli yıl kadar sonra da, Konstantinopolis’te imparator Justinian, ipek böceği yumurtaları ve dut tohumlarını bastonlarında açtıkları yuvalarda kaçıran iki Nasturî keşişini ödüllendirecekti.

 İpekçiliğin öğrenilmesi, Yakın-Doğu’da ipek dokumacılığına büyük dürtü olmuştu. İplik bükümü endüstrisi Lübnan’da Sur, Sayda ve Beyrut’ta gelişmiş. VII. yy.dan sonra, Bizans dışında bütün Yakın-Doğu ipek endüstrisi Müslüman denetiminde olmuş ve böylece de VIII. yy.da İspanya’ya ithal edilmiş.

 İpek hakkında birçok ilginç Ortaçağ efsanesi bulunuyor: İpek, gerçekte bir esrarengiz ülkede yaşayan periler tarafından yapılıyordu, o hiçbir zaman imansız bir kadının işi olamazdı, bir fırtınaya yakalanmış genç bir kadın, ipek gömlek giymişse, yıldırımdan korkmazdı.

 Yün

 Muhtemelen, eğirilecek başlıca elyafın sonuncusu olmuştu. İlk hayvancı göçebeler eğirmeyi, deri bulamadıklarından dokuma için bitkisel elyafı eğiren yerleşik topluluklardan öğrenmiş olmalıydılar. M.Ö. yaklaşık 1000’de, Demir Çağı’na kadar kırkma işlemi bilinmiyordu. Bu çağdan önce lif, tarağa benzer bir aletle yolunuyor ya da bir taş çakı ile kabaca kesiliyordu.

 Bir proteinden (keratin) oluşmuş, değişik bir kıl (saç) lifi olan yün Orta Asya kökenli yabani koyunun iç tüylerinden gelişmiş. Başka birçok hayvan gibi bu koyunların kaba lif (kıl – saç)’tan dış tüyleri, bir de ince, yumuşak elyaftan (yün) iç tüyleri vardı. Zamanla Asya’nın yaban koyunu, evcilleştirilip çoğunlukla iç tüy elde edilecek şekilde yetiştirilmiş. Yün elyafı saçları çok daha kıvrımlı olup genellikle daha kolay eğirilir.

 Çeşitli koyun cinslerinin elyafı boyut, uzunluk ve renk bakımından büyük çeşitlilik arz etmekle birlikte bütün yün ve kıl elyafında müşterek olan, bunların dış yapılarıdır. Mikroskop altında bir yün lifi, pullarla örtülü bir yüzey arz eder. Yün tipine göre bu pullar da boyut ve çıkıntı olarak değişik olurlar. Bir yün ya da kıl kitlesi nemli iken ovalanacak olursa, lif pulları birbirlerine bağlanarak keçeleşir. Muhtemelen yün, eğirilmeden önce, keçeleştiriliyordu ve bu, koyun derisi, kürkü içte olmak üzere giyildiğinde, istenmeden vaki oluyordu.

 Yün, bitkisel elyafta olduğu gibi muayyen bir yönde kıvrılmıyor. Dolayısıyla bazı bölgelerde keten gibi “S” yönde, bazı bölgelerde de pamukta olduğu gibi “Z” yönde eğirilir. Eski zamanlarda, Resim 16’dakine benzer düşey iğde eğrilirdi. İğin ilâve ağırlığı elyafı inceltmeye yardımcı oluyordu. Ortaçağ ve ilk modern zamanlarda yün, çıkrıkta iplik haline getiriyordu.

 Eski Topraklar’da yün

 Mezopotamya “yün ülkesi” olup koyun ilk kez burada evcilleştirilmişti. Ur tabletlerinde (M.Ö. 2000) büyük beyaz ve kara koyun sürülerinin varlığı, tek bir günde yüzlercesinin kırkıldığı, satılan yün ve bunun fiyatları hakkında bilgiler var. Bunlarda 127 köle kız ile çocuğun yünü işlediği, 165 kadın ve kızın dokuduğu yazılı. Eski Kutsal Toprakta yüne dair daha çok şey biliniyor. Ahd-i Atık ve Yahudi yasasında bundan sık sık söz ediliyor ve göçebe İbranîler zenginliklerini koyun ve keçi sayısıyla ölçüyorlardı. Bunlar koyunlarının bazılarına bir ceket giydirip güneşin etkisiyle yapağıyı sararmaktan koruyorlardı ve böylece de saf beyaz yünleri meşhur olmuştu. Kutsal Toprak ve Küçük Asya’da, M.Ö. 1000’lerde yaygın bir yün eğirme ve dokuma faaliyeti sürüyordu ve M.Ö. VII. yy.da, Finikeliler, İsraillilerden ev bükümü iplikleri satın alıp onu İngiliz kalayına karşılık pazarlıyorlardı. Kudüs başlıca bir yün pazarı olup geç XIX. yy.da, Avrupa’nın ucuz tekstilinin ortalığı istilâ etmesine kadar dokuma, Filistin’de önemli bir endüstri olarak devam etmişti.

 İlk Mısırlılar yün eğirip dokuyorlardı. Mezar kalıntıları ve duvar resimlerindeki tüylü bozkır koyunu ve iplik yumakları M.Ö. 2000’e tarihlenmiş. Yün endüstrisi keteninkinin lehine yok olmuş gibiyse de Suriyeliler bunu M.Ö.’sinin son yy.larında yeniden yeşertmişler.

 Bize kadar gelmiş, M.Ö. 500 ilâ 300’e tarihlenmiş en eski yünlü kumaşlar, Avrupa bozkırlarında dolanan göçebe İskitlerin donmuş mezarlarından çıkmış. İskitler askı ve at koşumu takımı için fevkalâde aplike keçelerle inç (2,5cm) başına 230 düşümlü halılar imal etmişler.

 Yün, Yunanistan’da giyilen başlıca lif olmuş; daha M.Ö. VI. yy.da çırpılmış, havlandırılmış ve örülmüş, trita adı verilen yünlü elbiseler yapıyorlarmış. Eğirme ve dokuma işlemlerinin çoğunluğu evlerde kadınlar tarafından yapılıyor, bunların ötesinde birçok kentte kumaşın son işlemlerinin uzmanları bulunuyormuş.[40] Grek döneminde Küçük Asya’nın bazı kesimleri ince yün kırkma, dokuma ve sair işlemleriyle ün yapmış.

 Suriye önemli miktarda yünlü ihraç ediyormuş.

 Yün, keza, Romalıların mutat olarak kullandıkları bir lif olmuş. Bunlar, uzman koyun yetiştiriciler olup, kendilerinin ince yünlü İspanyol Merinos’unun atalarını üretmiş olduklarına inanırlardı. Roma’da üç yüz ya da daha fazla erkek veya kadın dokumacı, textores, istihdam eden iplik ve kumaş fabrikaları bulunuyordu ve birçok görev uzmanlaştırılmıştı. Pompei, geniş çırpıcı tesislerine sahipti ve sair fabrika işine benzer işlemler, imparatorluğun her yanında uygulanıyordu. Hem Küçük Asya’dan ince, zarif mallar, hem de Galler’den kabaları Roma’ya ithal ediliyordu, ancak Augustus gibi biraz “eski moda” önderler, ev dokuması giymeyi mesele haline getirmişler. Milâdî I. yy.da, asker ve çiftçi Kolümella, ev dokumasının esas olduğunu ileri sürüyordu.

 V.yy.da Roma düştükten sonra yün endüstrisi, basit köy faaliyeti halinde devam edecekti.

 Cenova doğumlu Kristof Kolomb, bir dokumacı ailenin çocuğu idi. O harikulâde Çin ipeklilerinin kaynağı ve topluca Doğu’yu ararken, Amerika kıtasına çıkacaktı. Seferini İspanyol dokuma sermayesi finanse etmişti. Batı Hindistan’da pamuğun yetiştiğini buldu. Ama o zaman kendisinin keten gömlek giydiği de kesindi.

 Eski ve Ortaçağ’ın mükellef tekstillerinde ne kadar altın ve gümüşün dokunmuş olduğunu bilmek olanaksız. Tonlarla kumaş, altın içeriklerinin fatih ordular ya da fakirleşmiş hükümdarlar tarafından ergitilmiş. Gümüşün, daha M.Ö. 2000’lerde kullanılmış olduğu düşünülüyor. M.Ö. V. yy.da Ahmenî kralı ünlü I. Dara, altınla resmedilmiş bir atmaca örgeli bir hırka giyiyordu. “Ve altını ince levhalar halinde dövdüler ve lâcivert ve erguvanî ve kırmızı[41] ve ince keten arasına, üstat işi olarak işlemek için teller kestiler” (Ahd-i Atik, Çıkış XXXIX/3.[42] Ve devam ediyor Tevrat: “Onun için birleştirilmiş omuzluklar yaptılar; iki ucundan birleştirilmişti. Ve kendi üzerinde olup onunla bağlanan hünerle dokunmuş şerit kendisinden ve onun işi gibi idi, altın, lâcivert ve erguvanî ve kırmızı ve bükülmüş (eğirilmiş?) ketendendi; Rabbin Musa’ya emrettiği gibi yaptılar” (ibd, 4-5). Bütün bunları, Musa’nın kardeşi Harun giyecekmiş. Rabb böyle emretmişmiş… İmparator Kaligula bunları görmüş olsaydı acaba ne derdi?…[43

Teknikler tarihinin sayılı uzmanlarından R.J. Forbes’in de yünün geçmişi hakkında söyleyecekleri var.

Yün, Batı’da, genellikle eğirilmeden önce boyanıyordu. M.Ö. ilk yy.larda Sûr’un “en nadir erguvanîye boyanmış yünleri Roma’da kullanılır olmuş. Nepo[44] bize, gençliğinde (M.Ö. 80-70), menekşe renkli yünün paund’unun 100 dinara (5. Sterline) satıldığını söylüyor. Sur’un “çift boyalı” yünü Roma’da ilk olarak M.Ö. 63’te kullanılmış ve o tarihlerde adi yün bir ilâ iki peni ederken, poundu 100 dina satılmış!

 Geniş ölçüde ev eğirme ve dokuma faaliyeti hakkında çok mehaz bulunuyor. İmparator Augustus, özel vesileler dışında, kız kardeşi, karısı, kızı ve torunun dokudukları elbiseleri giyiyor. Columella bunu devletin bir temel anlayışı olarak görüyor: “Şimdiki zamanlarda eşler, bu denli genellikle lüks ve tembelliğe yol açıyorlar ki yünü işleme yükünü taşımaya tenezzül etmiyorlar. Evde yapılmış elbiseyi giymeyip sapık arzu ile büyük bedellere mal-olan giysilerle memnun oluyorlar, o giysiler ki, ev sahibesi hatunun çiftlikte işlerini görecek kâhya kadını istihdam etmek için bütün yıl ödenecek ücret pahasında satın alınıyor”.

“Köle kadınlar, yağışlı ve soğuk günlerde çiftlik işlerini açık havada yapamadıklarında bunlara yün, önceden hazır taranmış ve hazırlanmış olmalı ki eğirme ve dokuma ile meşgul olabilsinler ve kâhya’nın karısı da bunlardan mutat iş miktarını alabilsin…” Böylece Columella koyunun çiftlikte yetiştirilmiş olduğunu farz ediyor. Augustus gibi eski moda Romalılar çoğu kez ev dokuması giymeyi mesele yapıyorlar. Pompei duvar resimlerindeki çok ince ve güzel tekstillere benzemeyen ev dokuması giysiler revaçta olmuyor. Bu miktar ipek, keten ve pamuklu kumaş Doğu’dan ithal edilmiş, gerisi, İtalyan “fabrika’larının en iyi yünlüleri olmuş. Ev eğirilmesine ait kayıtlar çok miktarda mevcut ise de burada küçük dükkân sistemi hiçbir zaman âdet olmamış, şöyle ki bizatihi İtalya’da eğirici ve dokumacı loncalarına rastlanmıyor.

 Geniş konaklarda bazen birçok uzman da bulunuyor. Statilii Taurı’nın kubbesinde gömülü olanlar arasında sekiz eğirici, bir yün denetçisi, dört yamacı, dört dokumacı, iki boyacı ve dört kassar (çırpıcı) var. İmparator Augustus’un karısı Livia’nın ev halkı arasında beş yamacı, iki denetçi, giyimle görevli altı kadın, bir hırka yapıcı (paenularius), bir terzi, bir ayakkabıcı ve iki çırpıcı sayılıyor. Bu, gerçi istisnai bir hal oluyor. Şöyle ki Çiçero gibi zengin kişiler dahi özel dokumacıları kısa süreler için kiralıyorlar.

 Yün tacirlerinin çok seyahat ettikleri biliniyor. Bir Romalı tacir Mutina da, Kilikya ve Paflagonia’lı iki giysi tüccarı da Roma’da gömülü olup burada ayrıca bir Doğu kürklerinden yapılmış elbise taciri ve bir Babilonya’lı da bulunuyor.[45]

 Yünlü kumaşların üretim ve tevzii, Pompei surları içinde icra edilen başlıca sınaî faaliyet oluyordu. Bu, mezkûr faaliyete şu ya da bu türlü tahsis edilmiş çok sayıda bina ile yine çok sayıda yün ve bunun işlenmesine dair yazılı belgelerle ayan oluyor. Bu bapta W. O. Moeller’in çalışması,[46] Pompei’nin ekonomi ve toplum yapısına ve daha genişletilmiş olarak erken Roma imparatorluğunun benzer endüstri ve topluluklarına dair aşağıdaki hususları belirgin kılıyor: (1) Yün ticareti, ussal çizgi ve kesin işbölümü esası ve geniş atölyeler halinde örgütlenmişti; (2) Üretim, öncelikle dış pazar içindi; (3) İşbu üretime girişmiş kişiler, toplumun bütün sınıflarından geliyordu ve (4) sosyal, politik ve ekonomik çıkarlarım devam ettirmek amacıyla collegia’lar halinde örgütlenmişlerdi.

 Şimdi, bu aradan sonra devam edelim Kax Wilson’u dinlemeye.

V.yy.da Roma düştükten sonra yün endüstrisi basit köy üretimi halinde devam edecekti.

 Cenova doğumlu Christophe Colomb, bir dokumacı ailenin çocuğu idi. O, harikulâde Çin ipeklilerinin kaynağı ve topluca Doğu’yu ararken, Amerika kıtasını keşfedecekti.[47] Bu seferini İspanyol dokuma sermayesi finanse etmişti. Batı Hindistan’da pamuğun yetiştiğini buldu. Ama o zaman kendisinin keten gömlek giydiği de kesindi.

 Eski ve Ortaçağ’ın mükellef tekstillerinde ne kadar altın ve gümüşün dokunmuş olduğunu bilmek olanaksız. Tonlarla kumaşın altın içerikleri fatih ordular ya da fakirleşmiş hükümdarlar tarafından ergitilmiş. Gümüşün, daha M.Ö. 2000’lerde kullanılmış olduğu düşünülüyor.

 Ahmenî kralı ünlü Dara I, altınla resmedilmiş bir atmaca örgeli hırka giyiyordu. “Ve altını ince levhalar halinde dövdüler ve lâcivert ve erguvanî ve kırmızı ve ince keten arasına, üstat işi olarak işlenmek için teller kestiler” (Ahd-i Atik, Çıkış XXXIX/3). Ve devam ediyor Tevrat: “Onun için birleştirilmiş omuzlukla yaptılar; iki ucundan birleştirilmişti. Ve kendi üzerinde olup onunla bağlanan hünerle dokunmuş şerit kendisinden ve onun işi gibi idi, altın, lâcivert ve erguvanî ve kırmızı ve bükülmüş (eğirilmiş ?) ketendendi; Rabbin Musa’ya emrettiği gibi yaptılar” (ibd s.4-5). Bunları, Musa’nın kardeşi Harun giyecekmiş. Rabb böyle emretmişmiş… İmparator Kaligula bunları görmüş olsaydı acaba ne derdi?…[48]

 Aprelemek

 Çirişleme, hem çözgü ipliklerini kuvvetlendirmek, hem de bitmiş kumaşı değerlendirmekte kullanılır. Manu Hint Enstitüleri (yakl. M.Ö. 200) pirinç suyunun çözgüleri kuvvetlendirmede kullanılabileceğini ama bunun dokuma kusurlarını gizlemediğini ifade ediyor. Plinius, bu yolda tahıl nişastası kullanımını zikrediyor.[49]

 Çiriş, zambakgiller familyasından bir bitki türünün köklerinden elde ediliyor. Doğu ve Güney-Doğu Anadolu dağlarında yetişen Eremurus spectabilis, 1-2 m yüksekte otsu bir bitki olup kökleri güneşte kurutulduğunda toz haline getirilerek çiriş elde edilir. Çirişin suyla karıştırılmasıyla hazırlanan hamur, ayakkabı yapımında yapıştırıcı olarak ya da bazı dokumaları apreleme amacıyla kullanılıyor.

 Boyanacak bile olsa, kumaşın temizlenmesi daima gerekli oluyor. Mısır papirüsleri, timsahların arasında çalışan zavallı çamaşırcı adamları kaydediyor. Bunlar kumaşı bir “deterjan”la (potas ya da natrun) ile çitileyip ahşap sopalarla dövüyorlardı ki bu yöntem, hâlâ bazı ilkel topluluklarda caridir. Yakın Doğu’da birçok alkalin bitkinin yaprak ve kökleri dövülerek sabun köpüğü elde edilir.[50]

 Natron (Arabî natrûn) hidratlı doğal sodyum karbonat olup Mısır’da kristaller halinde bulunuyor. Az çok bütün alkali kaplıca sularında, çözelti ve çiçeklenmeler halinde görülüyor. Potas ise, potasyum karbonatlı bileşiklerin ortak adı olup suda kolaylıkla çözülerek kuvvetli bazik ve yenime uğratıcı bir çözelti oluşturur. Potas sabunu, odun kökünden çıkarılan küllü sudan yapılan yumuşak bir sabun oluyor.[51]

 Keten bezinin aprelenmesi

Keten ve kendir bezleri beyazlatılmadan cazip olmazlar ve bu yolda tarih boyunca birçok yöntem uygulanmış. XVIII. yy İngiltere’sinde kullanılan geleneksel yöntem, keteni ekşimiş süt ya da inek dışkısına daldırıp sonra onu bir hafta süre ile küllü suda tutmak; yıkadıktan sonra bir hafta daha yayık ayranında tutup, yıkayıp, beyaz olana kadar çimen üzerine serilerek güneş ve yağmura maruz bırakmaktan ibaretti.

 XIII. yy. Avrupa’sında Hollandalılar en iyi beyazlatıcılardı. Bunlar bazen süt yerine çavdar veya kepek suyunu kullanıyorlar ve ekşitme, küllü suda bırakma, yıkama vs. işlerinin sıralanmasını altı ilâ sekiz ay süreyle tekrarlıyorlardı.

 

Pamuğun aprelenmesi

 

Pamuk da bir bitkisel lif olduğundan keten için kullanılan yöntemler buna da uygulanır; ancak bunda gerekli süre daha kısadır. Beyazlatma konusunda en heyecan verici yenilik, klorid ve de Javel suyu kullanımı olmuştu, böylece altı ilâ sekiz ay süren bu süreç bir kaç saate inmişti.

 Merserizasyon, yani bezin dayanıklılık, parlaklık ve boya tutma kabiliyetini artıran kimyevî apreleme, pamuklunun başarısı bakımından önemli oluyor. XIX. yy.ın ortalarında kostik soda kullanarak bezi germeden uygulanan yöntem tutmamış şöyle ki kumaş yüzde yirmi ilâ yirmi beş çekmiş. Mamafih yöntem, Lyon’da (1884) ipek ve pamuk karışımı kumaşta, sadece pamuk çekerek, dalgalılık yaratmakta kullanılmış.

 

İpeğin aprelenmesi

 

Bitkisel elyafa uygulanan beyazlatma yöntemleri hayvanî elyafa uymuyor. Ortaçağda ipek, içinde kükürt yanan bir kafesin üstüne serilerek beyazlatılıyormuş. Daha sonraları sülfürik asit kullanılmış.

 Muarelemek, bir başka Ortaçağ apre türü olup kabartma yollu ipeklere (ve daha sonra yünlülere) bir dalgalı ya da yollu şekil vermede kullanılmış. Bazen bu tabir paralel hatlı örneklere inhisar ettirilmiş. Bu, bazı kısımlarda ışık yansımasında farklar yaratmak için dalgaları bastırmak suretiyle uygulanmış. Ortaçağ Avrupa’sı ve Doğu’da muare, iki kat kumaşı bir ahşap levha üzerine koyup tokaçlarla döverek elde ediliyordu.

 İpek tafta, su ve ateşle mükemmelleştiriliyordu. İpek, en ince türünden olup kullanılmadan uzun süre önce imal edilmiş olacak, hafifçe ıslatılıp ve bunu kurutmak için altında gezdirilen ateş, ustaca kullanılacaktı. Muhtemelen Çinliler ya da XVI. yy. Avrupalıları ipeğin, bazı madenî tuzlarla (kalay, kurşun ya da demir) büyük birleşme eğilimi (ağırlığının yedi katına kadar) olduğunu keşfetmişlerdi.

 

Yünün aprelenmesi

 

Yünün kimyası güneş ışığında onu beyazlatacağına sararttığından eskiler, ipekte uyguladıkları gibi onu kükürt dumanında beyazlatmışlar. Ancak ağartma her zaman yeknesak olmadığından bu tek düzeliği sağlamak üzere bazen bezin içine beyaz çırpıcı toprağı veya alçı taşı rendelenmiş.

 Çırpı, yünlü imalinde esas olup yünlüye asmak ve kesmek için daha yumuşak bir yüz sağlamak üzere temizleme, çektirme ve keçeleştirme işlemlerinden ibarettir, bunlar kumaşı kalınlaştırıp onu hava koşullarına daha dayanıklı kılarlar.

 Pompei, Milâdî 79’da Vezüv’ün anî indifaı ile batmadan önce yukarıda söylediğimiz gibi, önemli bir kumaş ticareti merkeziydi. Burada bir çırpıcı atölyesi, Fullonica, keşfediliyor. Duvar resimleri ve kalıntılardan, kumaşın tekneler içinde çiğnenerek yapılan çırpı işlemi hakkında fikir veriyor. Çırpıcı loncaları, tüm Roma İmparatorluğu içinde, dünyanın ilk hizmet endüstrilerinden birini oluşturuyorlardı; bunların faaliyeti ev dokumalarının çırpılanması ile kirli giysilerin temizlenmesini kapsıyordu.

 Ortaçağ yöntemi, bu eskisini temsil ediyor. Giysi önce, köpüren bir nesne ve sıcak su ile siliniyor, bükerek sıkmadan sonra çırpıcı toprağı (hidrate alüminyum silikat kili) ile muamele ediliyor. Bu toprak, eğirmek için eklenen herhangi bir yağı çıkarıyor. Bazen kumaş birkaç gün çırpıcı topraklı suda bırakılıyor, bundan sonra çitileniyor. İkinci aşama, ıslak kumaşı tekneler içinde çiğnemek, onları sopalarla dövmek ya da elle bastırmak olmuş. Bu işlemler, tezgâhın iki yanına sıralanmış bir düzine kadar kadının oturup ıslak kumaşı ön ve arkaya çevirerek özel şarkılarının havası içinde yapılmış.[52]

 Rich, sözlüğünün Fullonica maddesinde bu atölyenin planını veriyor ve her hücreyi ayrı ayrı anlatıyor. (Resim 17) (Bu ayrıntılara girmiyoruz). Yazdığına göre, Fullo tesmiye edilmiş çırpıcı ve elbise temizleyicileri çok önemli bir lonca oluşturmuşlar, giysileri temizleyip beyazlatmak için bunları idrarla karışık su içeren geniş leğenlerde çiğniyorlarmış (Resim 18). İdrar, sokak köşelerine bu iş için konmuş büyük kaplardan alınıyormuş. Sonra kumaş altında bir kükürt kabının bulunduğu yarı dairevî bir şasi (cavea viminea) üzerine serilerek kurutulup beyazlatılıyormuş. Daha sonra kumaşlar asılıyor, ayrılıp tüyleri bir fırça ya da bir tarak çalısı ile düzeltiliyormuş; nihayet mamul bir pres (pressorium) altında son olarak düzlenip yoğunlaştırılıyor.

 Fullonica’da altı hücre, birbirlerinden koltuk seviyesinde ince duvarlarla ayrılmış olarak bu işe tahsis edilmiş. Burada çalışanlar, bir leğen içindekileri, bu bölmelere tutunarak (Resim 19) ayaklarıyla çiğniyorlar.

 Dönelim K. Wilson’a.

 

Renk

 

Tarih boyunca renk, çoğu kez doğaüstü olgulara ve bâtıl inançlara bağlı kalmış. Bazı renkler kutsal sayılıp bu renkteki giysiler ancak az sayıda belli kişilerce giyilebilirdi. Boyama uygulamaları, ilkel toplumların çekince ve tabularıyla iç içeydi. Örneğin, gebe kadın boya kabına yaklaşacak olursa eriyiği bozardı ve bazı renklere boyama, sadece belli kişilerce yapılırdı. Benzer kısıtlamalar Ortaçağ loncalarınca pekiştirilmiş. Eski ve ilkel kişiler indinde renklerin özel anlamı vardı ve günümüzün Avrupa’sında bile renk hakkında bâtıl inançlar geçerlidir. Bir zamanlar kırmızı ilâç veren tabipler kırmızı hırka giyerlermiş. Sarı renk, sarılık hastalığını tedavi ediyor, mavi de romatizmaya iyi geliyor.[53]

 

* * *

 

En basit ve en iptidaî şekillerinden, en yüksek ve en karmaşık olanlarına kadar hayat, bir faaliyet oluyor. Bitki sadece ışığa doğru bir zorlama değildir, soğurma (imtisas) gücü ve büyüme ritmi ile yönlenme sanatı ile mekânın fethi, kendini koruma yöntemleriyle yaşamsal hareketin ilk aletlerinden olmaktadır. Hayvan, beslenme biçimi itibariyle bitkilerin izafî hareketsizliğinden kurtularak bütün yönlerde doğanın hünerli, usta hamlesini geliştiriyor. O, iyice belli, yeterli ölçüde düzenli bir eylem çizgisini tekrarlayarak kendisi ve cinsi için dış nesnelerin genellikle elverişli tahavvülüne (dönüştürümüne), doğanın ona uzattığı malzemelerin faydalı bir hazırlanmasına varıyor. Bu belirli işlemler, bizi çevreleyen nesnelerin, yani ilk “ortam’ın arzu edilen değişimine varan düzenleri birbirine uygun fiil dizesi, insanların teknik yöntemler, ya da daha basitçe teknikler dediklerine erişiyorlar. Ama bu “teknik” kavramı, genel olarak maddeyi tahvil edilebilecek yöntemleri aşıyor şöyle ki, örneğin dil, eğitim, hukuk’un da temel teknikler oldukları unutulmayacaktır.[54]

 Teknik icat, artistik icat gibi, bir gözüpeklik, bir yüreklilik ve hürriyet fiilini, bir geleceğin akışında hiç değilse göreceli bir kopmayı tazammun eder.

 Kuş bakışıyla uygarlığın tarihi büyük ölçüde, bireyi destekleyen ve ona hâkim olan iki gücün almaşık etkinliğinde oluşuyor: Eylemini sonsuza uzatan teknik, süresini sonsuza uzatan toplum. Kâh sınaî deha, bilimsel ve mekanik icat bütün bir uygarlığı yükselen bir gelişmeye götürür. Kâh toplum teknik terakkiye egemen olur, onu büyük yaşamsal dürtülerin ahengine eğerek tanzim eder, bir nevi “ehlileştirir”; ama teknik düşünceyi azamisinde “uygarlaştırarak”, onu uyutur: Yunan ve Roma’nın nefis başarıları, çok yüksek Çin kültürünün aşırı incelikleri bu gibi sırt çevirmeleri zorunlu kılmış gibi olmuş.[55]

 Yeryüzünde varlığı tezahür ettiğinden itibaren insanoğlu bir teknisyen olarak kendini gösterir. Onun becerikliliği, dış ortam üzerinde tüm hareketlerimizin yolunu açıyor; o, bütün tekniklerimizin temelini vazediyor. İlk uygarlıkların insanları, kralları ve tanrılarının büyüklük ve ebediliğini ifade etmek için, kalıcı büyük, pişmiş tuğla ve taşın, hafif ahşap ve kerpiç inşaatın yerini aldığı, ulaşılmaz nispetlerde binaların inşasına tevessül ediyorlar. Aynı şekilde giysi ve duvar kaplaması, hesaplı bir görkemlilik arz etmişti. Güzel malzemelerin araştırılması ve ahenkli şekiller zevki, artık dokuma aygıtları, görünürde, “rustaîlik” dememiş olmak için, basitliği ile açıkça tezat teşkil ediyorlar. Bu görünürdeki basitlik düş yaratmamalıdır; o muazzam bir teknik terakkiyi gizliyor. Antik dokuma tezgâhı (el tezgâhı), daha o zamandan, günümüzün otomatik makinelerinin bütün gelişmelerinin tohumlarını taşıyor. Gerçekten zamanımızın aygıtlarının esas “mekanik fikri”, o çağda insanoğlunun elindeki araçlarda tasarlanıp gerçekleştirilmişti. Bu fikir, tek bir atışla, mekiğin her gidiş ve gelişinde, arasından geçeceği bütün iplikleri ayırarak dokuma çalışmasını basitleştirmekten ibaretti.[56]

 Böylece dokuma tekniği deryasına dalmış olduk ki bu bapta A. Rich bize, Grek ve Roma dünyalarında bunun uygulama şekillerine dair değerli bilgiler veriyor. Takip edelim onu (sözlüğünde başlıklardan).

 Tela (ίοτοζ ίοτὸζ ὂρθιοζ), dokumacı tezgâhı oluyor. En eski tezgâhlar, Romalılarda en adi olanlar, halen Gobelin imal etmek, Hindistan’da halı yapmak, İzlanda’da bez dokumakta kullanılanlar gibi dik tezgâhlardı. Gravür (Resim 20) bir Mısır mezar resminde bulunmuş bu tezgâhı gösteriyor (hafif bir restorasyonla). Bunda Latin yazarların saydıkları parçalar çok belirgin olarak bulunuyor; Tepede, iki dikmeyi birbirine bağlayan yatay kiriş (Jugum -ζνγοζ)[57]; iş ilerledikçe kumaşın üzerine sarıldığı ve çözgülerin uçlarının bağlı bulunduğu silindir (insubulum-αντιον); çözgünün iki kısmını, ya mekik’in (alveolus), ya da iğnenin (radius) taşıdığı atkı ipliğine bir altta, dokumadan önce, çözgü ipliklerinin almaşarak altından ve üstünden geçirildiği, licia’ların iki farklı çubuğa bağlayacakları bütünü iki pakete ayıran çubuk (arundo) ve nihayet üzerine çözgünün sarılı olduğu ve onu tutan öbür yuvarlak çubuk (scapus-σχᾶποζ). Betimlenen bu tezgâhta kumaş, aşağıdan yukarı doğru dokunuyor; müteakip numunede bu, yukardan aşağıya oluyor. Ama her iki halde de dokumacı ayakta çalışıyor (Resim 21).

 Tela jugalis, Romalılarda kullanılan tezgâhların en yaygın ve en basiti oluyor; onda insubulum bulunmuyor, çözgü iplikleri tezgâhın yukarısında basitçe bir çubuğa bağlanıyor (Resim 22).

 Textor – Textrix (ύφάντηζ, ύφάντζια) dokuyan kişiyi, erkek ya da kadın, ifade ediyor. Yukarıdaki tarif tekrarlandıktan sonra) … çözgünün iplikleri, önceki resimde olduğu gibi varsa, scapus’a bağlanıyor; bunlar birkaç demet halinde toplanıyor ve demetlerin uçlarına ağırlıklar (pondus) bağlanarak çözgünün gergin durması sağlanıyor; atkılar bir tahta takoz (spatha) ya da tarak dişleri (pecten) vasıtasıyla sıkıştırılarak kumaş yoğunlaştırıyor (Resim 23).

 Colus (ήλαXατη), öreke oluyor. Bu, genel olarak, bir metreye yakın uzunlukta ve yukarısı açılacak şekilde yarılmış bir kamıştan ibaret olup bu yarılıp açılmış kısım, eğirilmesi istenen yün ya da keteni içine alacak bir sepet oluşturmuş. Resim 24’te (sağdaki), Bitish Museum’da bulunan bir mısır orijinalinden çizilmiş. Soldaki de Roma’da Nerva formunda bir kabartmadan alınmış.

Neo (νέϖ, νήθω, χλώθω) eğirmektir. Günümüzde olduğu gibi öreke (colus) ve iğ (fusus) kullanılıyor. Roma Capitole’unun bir mozaiğinden alınmış Resim 25’te, Omphalos’un öreke ve iği ile iplik eğiren Hekulus görülüyor.[58] Bunda işlemin ayrıntıları belirgin oluyor şöyle ki, yüklenmiş örekeyi eğirici, sapını kemerine (cingulum) geçirerek sol tarafına tespit ediyor, sonra yine sol eliyle, iğe bağlayacağı bir miktar elyafı çekiyor. İplik, yere değecek kadar uzadığında, yapılmış olanı iğin etrafına sarılıyor; sonra aynı işleme yeniden bağlanıyor ve böylece, iğ tamamen iplikle kaplanana kadar devam ediliyor.

 

Fusus (ατραχτοζ), iğ oluyor. Resim 26’da soldaki küçük şekil, Leda’nın kullandığı Pompei’deki bir resimden alınmiş iği gösteriyor. Öbür ikisi, bir Mısır numunesinden resmedilmiş. En sağdaki alet daha kullanılmadan önce, diğeri de, iplik şekillenip onu çepçevre sardığı hali gösteriyor.

 Alveolus, doğruca bir dokumacı mekiğini ifade ediyor. Bununla atkı iplikleri (subtemen), çözgü ipliklerinin (stamen) arasından geçiriliyor. Bu, Resim 20’de görüldüğü gibi, düz, iki ucu yuvarlatılmış ya da sivrilmiş, ortasında bir oyuk bulunan bir ahşap parçadan ibarettir. Resimdeki model, zamanın hiçbir şey değiştirmediği eski bir alet olarak kabul edilebilir. Ortadaki oyuğa makaranın çubuğu konuyor. Yanda küçük bir delik bulunuyor ve buradan iplik çıkıyor. Mekik atıldığında, makara ve çubuğu dönüyor (fusa volvuntur) ve ipliği sağlıyor.

 

***

İnsanoğlunun yeryüzüne çıkışının ayırt edici işareti, ondaki durmadan terakki ihtiyacı olmuş olmalıydı. Uygarlıklar ölümlü iseler de, bunların her biri kaderine boyun eğmeden önce, onu istihlâf eden (halefi olan) tarafından hiçbir zaman bilmemezliğe itilmemiş bir miras hazırlamıştır.

 

Bizce malûm bütün uygarlıklar, hattâ bize en uzakta olanlar bile, çok uzun bir geçmiş şüphesini uyandıran birçok zengin el işçiliği deneyimini ifşa ediyorlar. Bunlardan her biri, bazı işleri gerçekleştirdikleri çağda çoktan yaşlanmışlardı.

 

Daha kesin bir şekilde, ona günümüzde verdiğimiz manada endüstri, en eski antik çağların bütün uygarlıklarında saptanıyor. Birdenbire, tekniklerinin binlerce yıl değişmeyeceği gerçek endüstriyel imalâtla karşılaşıyoruz. Çağlarının tarihin ilk endüstriyel imalâtı, geleceğinki oluyor, şöyle ki günümüzde ve uzun zaman için, doğal elyafı eğirip dokumaya, kilden kapları pişirmeye, metalleri işlemeye devam ediliyor.

 Bunların teşekkül tarzının ne zaman ve nasıl vaki olduğunu hiçbir zaman bilmeyeceğiz. Keza bunların nerede doğdukları da meçhulümüz kalacak. Belli bir doğrulukla Orta Asya’nın muhtemelen IV. binden I. bine kadar tekniklerin yayılmasının önemli bir odağı olmuş olduğu düşünülebilirse de, daha başka birçok bölge, aynı zamanda ve daha sonra, benzer bir rol oynamış olmalıdır. Güney-Doğu Avrupa ve Küçük Asya, Akdeniz insanlarına ilk metafizik gelenekleri intikal ettirmişler, buna karşılık Güney- Doğu Akdeniz bölgesi, Asya’ya olduğu gibi Avrupa’ya da doğru, II. ve I. binlerde, kesin bir etki yapmıştır.

 Tarih yazımına girişildiğinde, en değişik halkların az çok eşdeğerde teknik bilgilere sahip oldukları saptanmakla kalınmayıp imal usullerini, hazırlanmış ürünlerini ve özellikle hammaddelerini değiş tokuş ettikleri görülüyor. Dünyada endüstri, tohumları rüzgârla dağıtılan bir küf gibi doğmuş. Bildiklerimiz kadarıyla icat, aynı anda çeşitli bölgelerde tezahür etmiştir.

 Teknik araçların gelişmesi, ister müterakki evrim ya da icadın ürünü olsun, durmadan birikmiş bir topluca deneyimin sonucu oluyor. Her nesil, seleflerinin deneyimlerini tevarüs etmeyi sürdürüyor.[59]

 

* * *

 

Tekstil hakkında bildiklerimiz, tarihin ilk günlerine kadar geri gidiyor. O çağın Susa’sının metropolünde, gömüt sunusu olarak, önceden bir beze sarılmış halde bırakılan baltalar bulunmuş. Oksitlenmenin metalleştirdiği bu bezler tahlil edildiklerinde bunların günümüz ambalaj bezi ve paçavrasına benzerden en ince patiskaya kadar bir manzara arz etmişler. Bunlar, günümüzün “taraksız” dikey gücüyle aynı olan bir tezgâhta, 5000 yıl önce dokunmuşlardı.[60]

 Asur döneminde halı kullanımına, püsküllü bir halıyı yontu olarak taklit etmiş Khorsabad sarayının bir kapı eşiği tanıklık ediyor.[61]

* * *

Eski Mısır’da dokuma yöntemi, günümüz fellahınkinden hiç fark etmiyor; tepesinde volan rolünü oynayacak hareketi tanzim eden bir ağırşak’ın bulunduğu bir iğ. Volanın ucunda, küçük bir kanca. Lif tutamını belli bir uzunlukta çekip büktükten sonra iğ, bazen alt ucu kalça üzerine oturtularak döndürülür. İplik elde edilince, durdurulur ve o, iğin etrafına sarılır. Bir başka yöntem de hazırlık tutamını tavana ya da herhangi bir desteğe asmaktır. Bu durumda iğ, çok daha büyük boyutlarda olup iki elle harekete getirilirdi.

 Mısırlılar, en eski çağlardan beri kumaşlarına en büyük inceliği vermeyi bilmişlerdi. Tarihlerinin başında dokuma tekniklerinin mükemmelliği hakkında bir fikir vermek üzere, kral Djer’in (I. sülâle, yakl. M.Ö. 3190) ceset kalıntılarının sarılmış olduğu bezin çözgüde yakl. 60 ve atkıda 48 iplikle dokunmuş olduğunu söylemek yetiyor; o ise ki günümüzün en ince patiskasında santimetrede sadece 56 iplik var. XVIII. Sülâle’den kalma 138×40 ve 128×50 iplikli kumaşlar bulunmuş. Bunlardan ilki öbüründen daha gevşek dokunmuş. Bunlarda göze batan atkı ile çözgü sayıları arasındaki farklar herhalde Mısırlıların daha muntazam bir bez dokuma beceriksizliğine değil, doğruca bir terakkiye bağlanır, şöyle ki dokumaların en basit ve en eskisi, çözgü oranı 2, atkı-argaç oranı da 2 olan uni, yani tekdüze bezdir. Thebes mezarlarının temsilleri, tamamen saydam elbiseler giymiş kadınları gösteriyor.

 Dokumalar başlıca ketenden olup Herodotus’un ifadesine göre yün kullanımına ne tapınak, ne de mezarlarda izin vardı. Ama bu mahallerin dışında beyaz yün şallar kullanılıyordu.

 Bir pamuk türünün Mısır’ın Güney’inde yerli bitki olduğu artık saptanmıştır; bu aynı Herodotus, Firavun Amasis (ölm. M.Ö. 525) Samos (Sisam) ve Linde (?)’nin Minerva’sına, pamukla döşenmiş (kapitone) iki hafif zırhlı yelek armağan ettiğini yazıyor (III, 47).

 Tutankhamon’un mezarında bulunan dokuma parçalarının tahlili, bunların, doğal renkte olanlarının dışında kızıl kök (kök boya) ile boyandıklarını göstermiş. Ama başka mezarlardan çıkmış bezlerden Yeni İmparatorluk Mısırlılarının keten bezlerinin boyanmasında indigo, kına, yalancı safran kullandıkları anlaşılmış.

 

* * *

 

Eski Yunanlıların başlıca dokuması yünlü olmuştu; coğrafî koşullar koyun yetiştirilmesine elverişliydi. Buna karşılık keten az ekiliyor, elyafı Mısır’dan ithal ediliyordu. İpek bilinmiyor gibiydi; pamuğa gelince bu, İskender’in İndus vadisine seferini müteakip Yunanistan’a girmişti (M.Ö. 327 – 325).

 Tekstil endüstrisi henüz hirfet (zanaatçılık) seviyesindeydi; öreke, eğirici kadınların tek aleti olarak kalmıştı ve sadece dokuma tezgahı, Doğu uygarlıklarına nazaran bazı yenilikler içeriyordu. Burada da yine bir ilkel tezgâh bahis konusuydu (Resim 27): İki dikme üzerine oturan bir enine çubuğa asılı, her iplik ya da iplik grubunun ucuna asılı ağırlıklarla gerilmiş dikey çözgüler. Bir hareketli çubuk “tek” ve “çift” iplik ya da iplik grubunu ayırıyor, yine hareketli, üzerinde tek ipliklerin bağlı olduğu bir ikinci çubuk bunları “çift” ipliklerin bir önüne, bir arkasına geçirmeye yarıyordu (Resim 28). O zamanlar tahtadan bir uzun düz eğmeden ibaret olan mekik, böylece, çözgüyü oluşturan iki iplik dizgisi arasındaki açıklıktan çözgüyü dokurdu. Dokuma, yukarıdan aşağıya olup dokudukça çözgü, bir tarak tarafından sıkıştırılırdı. Bu sonuncusu önce basit bir dişli tarak, sonra da metal iplikleri haiz ve çözgü ipliklerinin arasından geçtiği bir tahta çerçeve şeklinde olmuş. Dokunmuş parçanın uzunluğu, tezgâhın toplam yüksekliği ile sınırlıydı.[62]

 Evet, dokuma, uygarlığın temel hatlarından biri oluyor. Bu itibarla, onun teknik veçheleri, aşağıda irdeleyeceğimiz gibi, din ve sihir gibi sosyal yaşamın öbür köklerinden soyutlanamaz.

 

* * *

 

Daha değişik alanlara kaymadan önce, önemine binaen bu bapta eski Ortadoğu ve Greko-Romen dünyasında biraz daha eğleneceğiz.

 Arkeologlar, ancak iki asır önce, gözlerini sadece Yunanistan ve Roma’ya yönelten at gözlüklerini çıkarmışlardı: Uygarlığımızın akımını oybirliğiyle bu iki büyük kaynağa dayamakta ısrar etmişlerdi. Napoleon, 1798’de Mısır seferini düzenlerken bu at gözlüklerini söküp atmıştı: Ona refakat eden bilim adamları, mezkûr iki klasik toplumun çok daha öncesinde yaşamış ve icat ve abideden yana zengin bir uygarlığın varlığını hayretler içinde keşfetmişlerdi. 1842’de ufuk daha genişleyecekti. Musul’daki Fransız konsolosu Batta, ilk Mezopotamya ilkçağ yapıtlarını topraktan çıkarıyordu. Sonra yavaş yavaş başka uygarlıklar da, Sümerlileri, Egeliler, Hititler ve Moğolistan’dan Ukrayna’ya bozkırı baştanbaşa dolaşan süvari göçebelerinki, karanlıktan çıktılar. Artık günümüzde Atina ve Roma, uygarlık tarihinin gerçi çok parlak ama teknik icatların onurunu maletmekten vazgeçtiğimiz, birer olgu olarak kalıyor. Bu icatların, ne Romalıların erguvanî harmaniyesinden, ne de Hellad’ın ünlü feylosoflarının elinden çıkmanın uzağında, bazen muazzam imparatorluklar kurmuş Asyalı karanlık ulusların eseri olduklarının farkına varıyoruz. Saban, koşum, gem, üzenginin bu halkların yarattıkları şeyler olduklarını öğrendik. Kaç kişi tereyağın İskitlerde, demirin de Küçük Asya’nın Hititlerinde, M.Ö. 1300’lerde gün gördüğünü biliyor?[63]

 Gerçekten binlerce yıl boyunca, beşerin terakkisinin sahnesi Asya ile Yakın-Doğu olmuştu. Tarihin karanlıklarından Ortaçağ’ın belki de yarısına kadar uygarlığı Asya temsil ediyordu. Bu uzun serüven içinde birkaç asırlık “Grek mucizesi” ve “Roma destanı” sadece birer şimşek olmuşlardı. Gerçi Poincare’nin deyimiyle “bu şimşek her şeydi” ama şimşeğin sentez kabiliyeti, boşlukta değil, bir şeyin üzerinde kendini gösterecekti.

 Belirsiz “bir şey” ifadesi burada, bütün bir toplumun gerekli maddî desteğini tazammun ediyor. Bu, belki de primum vivere’ye tekabül ediyor. Zira uygarlığın terakkileri düşünce ile kendini en iyi ifade ediyorsa da, bunun temeli yine de ekmek, giysi, konut, âlet gibi mütevazı maddî gerçekleştirmelerde yatıyor.[64]

 

İşi haliyle yine Mısır’dan itibaren ele alıyoruz. Bu ülkenin adamları giysileri için beyaz kumaşları yeğleyip alacaklarını Asyalılara, Giritlilere, Trabluslular’a bırakıyorlardı. Mamafih bitkisel ve madenî boyalarla ipliklerine değişik renkler vermeyi de biliyorlardı ve Yeni İmparatorluk’tan itibaren, herhalde Asyalıları takliden, kumaşlarının beyaz zemini üzerine renkli örgeler işlemeyi de benimsemişlerdi; nitekim Tuthankhamon’un bir gömleği çölde bir av manzarasını resmeden bir işleme ile bezenmişti. Mısır keten bezleri o denli inceydi ki, örttükleri bedenin et rengi, saydamlıkla dışarı vuruyordu.

 Mısır’da bez gereksinmesi her zaman için büyük olmuştu. Eski İmparatorluk’un Mısırlıları ve bütün çağlarda fakir tabakalar, belden aşağı kısa bir peştamalla yetiniyor idiyseler de Yeni İmparatorluktan itibaren kâtipler ve soylular, fazlaca kumaş gerektiren, çoğu kez kabarık uzun gömlekler giymişlerdi. Ve nihayet mumyalama uzun kumaş parçaları gerektiriyorlardı: Bazı mumyalarda yüzlerce metre ince bez kullanılmış. Firavunlar için bezler, dışta mübadelede çok beğenilen meta oluyorlardı. Bunların arasında, tapınaklarda üretilen en ince bez, byssus, özellikle övülürdü.

Ptolemaus’lar dokuma atölyelerini gözetim altında tutup imalâtın kalitesini denetliyorlardı. Her kalite için iplik sayısı nizamname ile saptanmıştı. Onları meşgul edecek yeterli iş olmadığı zamanlarda tezgâhlar, eyaletin metropolünde toplanıp mühürlenirdi. Dokumacılar her kent ve köyde loncalar halinde gruplaşmışlardı. Her ne kadar baş kaldıklarında atölye ve takımlar mühür altında tutuluyorsa da, dokumacılar bunların sahipleriydiler. Daima tapınaklarda dokunan byssus dışında bütün kumaşlar, kraliyet tekelindeydi ve dışsatımı merkezî idare tanzim ederdi. Bu satış, gerçekten Mısırlı dokumacıların çalışma kalitesi dolayısıyla krala muazzam gelirler sağlıyordu. Grek çağında, Ptolemaus sülâlesi hükümdarlarının (M.Ö. 306-30) dürtüsüyle, Mısır’a yerleşmiş Grek kolonların ihtiyacını karşılamak ve Hellenistik merkezlerin üretimine rekabet edebilmek üzere yünlü dokuma Mısır’a iyice yayılacaktı.[65]

 

***

 Helen dünyasında eskiler, hiçbir zaman uzun kumaş parçaları yapmamışlardı. Onlar, bir giysiye yeterli olan miktarlarla yetiniyorlardı. Tezgâhlarının çözgü yükseklikleri peplos (kolsuz, omuzdan kopçalanan kadın hırkası) ya da kısa gömlekler dokumaya elverişliydi. Daha uzun kumaşı gerektiren giysiler, örneğin imparatorluk dönemindeki ihram (toga) (Resim 29), beş metreden daha uzundu. Bu takdirde tezgâhın üst kısmında bir ikinci silindirik çubuğa, kumaş dokundukça sarılırdı.

 Homeros çağında, Grekler dokuma sanatında büyük yetkinlik göstermişler. İlyada’ya bakacak olursak Helena, üstünde Greklerle Truvalılar arasındaki dövüşlerin temsil edildiği kumaşlar dokurmuş. Klasik dönemde ise ilgi odağı, süslemelerden çok kumaşların incelik ve esnekliği olmuş. Çoğu kez, bir renkli şerit, doğal yünlü kenarını vurguluyor: Bazen canlı renkli birkaç motif (örge), zarif kibar kadınların büründükleri güzel gömleklerin beyazlığını şenlendiriyor. O zamanlar önemli olan, kıvrımların güzel düşüşünü sağlamaktı. Ancak, Hellenistik dönemden itibaren (M.Ö. III. yy.), İskenderiye’nin alacalı ve Doğu etkili zengin dekorlu dokuma modası yayılıyor.

 Athena’nın kendisi, efsaneye göre, ölümlülere iğ ile mekiğin kullanımım öğretmişti.[66]

 Devam etmeden önce Greco-Romen dünyasının giysileri üzerinde, Rich’in bize sağladığı bilgileri özetleyerek verelim.

Pallium (imation,  faros), Helenlerin amictus, yani üst giysilerinin başlıca parçası oluyordu, tıpkı Romalının amictus’unun, yukarda mezkûr toga olduğu gibi. Bu, yünden yapılmış, kare ya da dikdörtgen, boyun çevresinde veya omuz üzerinde bir broşla tutturularak bürünülen bir örtü oluyordu (Resim 30). Bu örtü genellikle gömlek üstüne giyilmekle birlikte bazen, tek giysi olarak doğruca çıplak bedene de sarılıyordu. Bu türden bir elbise, onu giyenin hevesine ya da havaya göre bedene çeşitli şekillerle uydurulabiliyordu. Ve pallium’un her farklı durumuna göre farklı şekil ve kıvrımlar arz etmesi dolayısıyla Grek’ler, giyişin özel şekli ve görünüşünü belirten birçok sözcüğe sahip olmuşlar ki biz bu ayrıntılara girmiyoruz.

Yukarda söylendiği gibi Toga (thbenna), Romalıların amictus’u oluyordu. Bu da genelde beyaz yünden olmakla birlikte özel matemlerde, ya da sık sık temizletme (beyazlatma) masrafına dayanamayan fakirler arasında koyu renkli olurdu.

 Bu giysinin boyutları ve ona bürünmenin şekli her zaman aynı olmamış, yani zamanla değişmiş olduğundan bunun oluştuğu kumaşın kesin şekil ve boyutlarım saptamakta güçlükle karşılaşılmış, şöyle ki hâlâ toga giyimli birçok temsil, kabartma, heykel bulunmakla birlikte bunlar, az çok istisnasız imparatorluk dönemine ait olup (Resim 31) onlara bürünmenin en az basit ve son şeklini ifade ediyorlar. Bu nedenle Romalıların toga’yı doğruca ya da dolaylı olarak aldıkları Etrüsklerde bunun eski şekli aranacaktır (Resim 32). Toga’nın da çok çeşitli giyiniş tarzlarının ayrıntılarına girmiyoruz.

 

* * *

 

Devam edelim tarihin derinliklerinde dokuma tekniğinin ve malzemelerinin öyküsüne.

 Mezopotamya’da dokuma, sepetçiliğinkine sıkıca bağlı bir faaliyet olarak beliriyor ama bunlardan hangisinin takaddüm ettiği (daha eski olduğu) meçhulümüz olarak kalıyor.

 Keten (Sümerce GADA, Akkadça kitû) ve yün’ün (Sümerce SIG, Akkadça shipâtü) dokumaları IV. bine çıkıyor. Bez buluntuları bir hayli ileri teknik ustalığa tanıklık ediyorlar. Buna karşılık pamuk, I. binden önce Hindistan’dan ithal edilmemiş gibidir. O tarihlerde Asur Kralı Sennacherib, Niniva’daki bahçesine bazı “yün fidanları” (issu nâsh shipâti) diktirmiş. Bu kralın bir yazıtında “ağaççık yünü koparılıp giysiler dokundu” diye okunuyor. Gerçekten ilginç bir ayrıntıya yer verelim: Pamuk, ketenin kitû adını istiare ederek (Arapça pamuk = kattan-kuttan) Batı’ya varmış.

 Keten dokumasının çeşitli safhalarını konu edinmiş elimizde en eski yazılı belge, Rençper ile Çoban’ın kısa koşutlu halk öyküsü oluyor. Tanrıça İnanna, bu ikisi arasından kendine bir koca seçecektir. Metin, kısaca Rençperi ve bahçesinde biten “iplik bitkisi”ni (GU-SAR-RA) ve bunun eğirilmeye de konmasını ele alıyor ama Çoban için Rençper kenara itiliyor. Tanrıça ile kardeşi Güneş, Utu arasında bir söyleşide, eğirme ve dokumanın çeşitli anları gözden geçiriliyor: Eğirme (Sümerce SIR, Akkadça tamû), ipliğin çiftleştirilmesi (Sümerce TAR, Akkadça eshêpu), sonra ariş ipliklerini yatay tezgâh üzerinde hazırlama (Sümerce Dun-Dun, Akkadça Satu) ve nihayet, çaprazlaşmış iki tabaka arasında, çevresine ipliğin sarılı olduğu, basit bir tahta parçası ya da pişmiş topraktan mekiği koşturarak doğruca dokuma. Bu sonuncu işlem, “ipliği dövme” deyimiyle ifade ediliyor (mahâsu shakû, Sümerce Gu-TAG) ki bu, dokumayı bütünüyle nitelemiş oluyor. Bu bağlamda “dövme” fiiline hangi kesin anlamı vereceğimizi bilemiyoruz. Acaba, her yeni atkının bir öncesinin üstüne geldiğinde bir tahta bıçakla işin dokusunun sıkmak amacıyla vurması mı kastediliyor?… Tezgâhın bazı kısımları ılgın ağacından yapılmıştı: Palmiye ile Ilgın ağacı kısa öyküsünde bu sonuncusu övünüyor: “Ben bir dokumacıyım, dokuyan benim (harfi harfine, ipliğe vuran benim)” diyor. Buna benzer bir deyim de İbranîcede bulunuyor. Gücünün (kuvvetinin) sırrını öğrenmek isteyen Dalila tarafından zorlanan Samson onu, saçının yedi örgüsüne dokunacak olduğunda bütün kuvvetini kaybedeceğine inandırıyor. Dalila da onu uyutup “kazıkla vuruyor”, yani kahramanın yedi saç örgüsünü dokuyor (Hâkimler XVII, 19-20)

 Toplandıktan sonra ketenin hazırlanmasına gelince: Koparılıp demetler halinde bağlandıktan sonra bir açık yerde kurutuluyor. (Rahab, İsrail ordusunun casuslarını evinin damında, keten saplarının altında saklıyor. (Yeşu II-6). Suya batırılıyor, lif kurutuluyor, sopa ile dövülüp taraklanıyor.

 Keten, III. Ur sülâlesi çağında birçok giyside ve özellikle tanrı heykellerini giydirmeye matuf olanlarda kullanılıyor. Bu keyfiyet, keten dokumaya atfedilen öneme tanıklık ediyor. Hattâ I. bin boyunca, keten giysiler çok renklilerin yanı sıra, fethedilmiş kentlerin ganimetleri arasında zikredileceklerdir.

 Yün hakkındaki bilgilerimiz biraz daha fazla. Kırkma işlemi fevkalâde arkaik bir törenselle çevrili olmalıydı. Bu faaliyeti ifade etmek için iki farklı fiilin şüpheye yer bırakmayacak şekilde yapağıyı kopartmanın iki yönteminin bulunduğunu gösteriyor. Bunların her ikisinde de yünler, ya da kıllar, yolunuyor. Daha Sümer çağından itibaren yapağı yolunduktan sonra, “Urukagina Yasası”nın tanıklık ettiği gibi, bir yıkanma işleminden geçiriliyor, yasada hükümdar, kendisinden önce yıkamanın bir gerçek vergi teşkil ettiğini vurguluyor.

 Boyanacak olan yün, çeşitli banyolara daldırılıyor. Akkadlılar kırmızı rengi, bütün açıklık koyuluk dereceleriyle bütün sair renklere yeğliyorlardı. O denli ki genel olarak boyama fiilini ifade etmek üzere kullanılan sarâpu sözcüğü gerçekte kırmızıya boyamak demektir. Yine bilinen yöntemlerden biri de kuzuların yapağını, kırkılmadan önce boyamaktı. Tiglat – Pileser III’un bir yazıtında lâl kırmızıya boyalı yapağılı kuzular bahis konusu oluyor.

 Bundan sonra, yün kurutulup eğirilir. Arkeolojik kazılar çok sayıda kimi pişmiş toprak veya taş, kimi kemikten iğ ağırlığı vermiştir. İdeogramda iği gösteren işaret, Gısh – Bala (Akkadça pilakku), en eski şekliyle bir iği temsil ediyor.

 En eski çağlardan beri iğ, bir kadın faaliyetinin sembolü, (ok atan) yay da bunun tezadı olmuş. Antlaşmaları bozan taraf için ilenç (beddua) kayıtları, bunun belgesi oluyor: “Yemini bozan ordu, askeri yayını iğ ve ayna ile değiştiren bir ordu olsun”, veya “tanrılar (yemini bozacak olursanız) sizi bir iğ gibi döndürsün, sizi düşmanlarınız önünde kadınlar gibi yapsın”. Ve bir Sümer atasözünde de “değersiz bir dülgerin yapacağı tek şey eğirmeye başlamaktır” deniyor…

 Ama zaman geçip de eğirme ve dokuma az çok “endüstriyel” faaliyetler haline gelince iş değişiyor. İğ ile tarak, cadı Lamashtu’nun bir simgesi oluyor. Büyü yapmada, cadıyı kovmak için ona kırık bir tarakla bir iğ ve bazen de bir göğüs bağı (dudittü) verilecektir. Niteliği tipik olarak dişil olan bu nesnelerin Lamashtu’nun yanındaki varlığı onun cadılığını belgelemek amacını taşıyor… İğe refakat eden tarak (Sümerce Gısh Ga-Zu, Akkadça mul/shtu) ya bir baş tarağı, ya da aksine yün için tarak (Sümerce Gısh Ga-Zu-Sıg, Akkadça mul/shtu shipâtim) olabilir ki bu sonuncusu sadece yapağıyı yolmak için değil, aynı zamanda yünü, eğirilmeden önce taramakta kullanılıyordu. Böylece taranıp eğirilmiş iplik, daha soma, çözgüyü oluşturmak üzere iki silindirin çevresine sarılır. Saray tipi bir ekonomide dokumanın, başlardaki aile içi tabiatını kaybetmesi ve bazı bakımlardan “endüstriyel” karakteri iktisap etmesi olağandır. Tapınaklar ya da kraliyet sarayına bağlı resmî dairelerde dokuma atölyelerinin varlığı daha Ur döneminden beri belgeleniyor. Daha soma, Nuzi-Nuzu’da (Kerkük’ün Güney-Batı’sında höyük tipi çok eski – M.Ö. II. bin -bir yerleşme merkezi- Yorgan Tepe), örneğin, saray atölyelerinde çalışan dokumacılar, yaşamlarını daha özerk bir biçimde örgütleyecekler ve hattâ domuzları için tayın alacaklardır. Yine aynı yerde bir dokumacılar mahalle ya da nahiyesinden söz ediliyor. Az çok kölelik türü bir zorunlu işçiliğin cari olduğu bu atölyelerin yanı sıra daha başka zanaat teşebbüs şekillerine de rastlanıyor, örneğin, belli bir süre için sadece işverene çalışacak bir dokumacının hizmete bağlanması gibi. Ve nihayet metinler bize başka bir zanaatkâr kategorisini bildiriyor ki, bu da evlerinde çalışıp parça başına para alan komanditerlerin hammaddeyi sağlayıp sadece işçiliği tediye ettiği işçilerden oluşuyordu. Yeni genç çırakları bunlar yetiştiriyorlardı. Eski Babilonya döneminde bir de hizmetlerini kâh orada, kâh burada kiralayan bir gezginci dokumacı tipi de mevcuttu.[67]

Bütün bunların yanı sıra Osmanlı dokumacılığında önemli bir yeri olan Suriye bize neler söylüyordu?

 Bedevi kilimleri, aplikeler, işlemeler… malzemelerin, gerekli araç ve tekniklerin görünürdeki çeşitliliğinden birleştirici unsurlar beliriveriyor.

 Suriyelilerin günlük hayatlarında kullandıkları ama sanat ve değer taşıyan parçalar olarak telâkki etmedikleri bütün bu önemsiz nesneler, iç âlemlerinin uzağında, bir gerçek kimlik kartı oluyor. O ise ki, kültürel farkların durmadan düzeçlendiği bir dünyada yaratıcı hüviyet her zamankinden daha önemli oluyor.

 Bütün çalışmalarda bir müşterek nokta farz ediliyor; Alâmet. O, bir grafik unsur, bir hacim, açık ya da gizli bir yaşamın simgesi olarak görünüşün, bütün geleneksel uğraşlarda her yerde mevcut.

 Geleneksel esin, bir başka müşterek nokta teşkil eder. Bilinç dışı ya da istekli olarak bütün ifadelerde tezahür edip günümüzde dahi sürüp giden yaşamın belli bir kalitesini temsil eder.

 Suriye yaratıcılığına özgüllüğünü veren, geleneksel malzemelerin kullanılıp değerlendirilmelerine ve atalardan kalma malın esin kaynaklarına dayanan renk ve şekillerin dili oluyor.

 Nihayet, hayalin tutarlılığı, dünyayı izah etme girişimine tekabül ediyor, o kadar ki dağ ve çöllerin renkleri, mekânların katmanlaşması, hacimlerin düzenlenmesi, grafik unsurların örgütlenmesi, bir cemaate mensup olmayı ifade eden tek ve aynı âleti teşkil ediyorlar.[68]

 Batı’nın özellikle, inanılmayacak arkeolojik hazinelerinden bellediği Suriye, günümüzün dünyasına uzayan geniş bir geleneksel ifade yelpazesine sahiptir. En basitinden en ustalıklısına kadar musikileri, toplumların kişiliğini toplayıp onu teminat altına alan bir sürekli alâmet oluşturmaya devam ediyor. Görünürdekilerin alanında, girişim daha da güç oluyor. İnsan elinden, binlerce yıldan beri hep aynı hareketi, genetik belleğe başvuran teknolojileri gerektiren uğraşlar sürüp gidiyor… Ama ne zamana kadar?

 Bu teknolojiler belli bir dönemde, kesin amaçlarla ve muayyen coğrafî, ekonomik, ekolojik, kültürel koşullarda ayarlanmıştı. Bunları maddiyata geçiren nesneler bir ulusa, kimliğini sürdürmeye ya da onu yeniden bulmaya yardımcı olur, şöyle ki, bunlar onun maddî kültürünün parçalarıdır, bunun ötesinde bu ulusların sosyal ve kültürel tarihlerinin incelenmesi için değerli destek oluşturuyorlar. Ancak, bunların önemi burada bitmiyor; uygun teknoloji üzerindeki tartışmalarda büyük rol oynuyorlar. Uygun teknolojiler deyimiyle, daha ilkel teknikler değil, belli bir bölgeye özgü coğrafî, sosyo-kültürel ve ekonomik koşullara uyarlanmış teknikler anlaşılacaktır.[69]

 Göçer ve köylü sanatları üzerinde anthropolojik araştırmalar, yüzlerdeki düğmeler, hayvan damgaları, halı, çadır, giysi, çanak çömlek vs. üzerindeki öğeler, iki imtiyazlı esin kaynağını gün ışığına çıkarmış. Bir yandan, ağaçların, çiçeklerin, dalların süslediği doğa, öbür yandan da bir gizem ya da bir tılsımın temsiline yarayan, soyut şekiller altında efsane (mitos), bu insanlara saf yaratıcılığa varmak yolunu açıyor.

 Uzun toprak parçaları halinde ayrılmış, toprak renklerine bürünmüş sürülü tarlalar, ot ve ekinlerin yeşermesi bunlara, halı ve kumaşlar üzerine resmedilecek stilize edilmiş yaprak ve dallar ya da çiçek ve meyveler, özel şekilleri ilham ediyor. Doğa ayrıca bunlara renklendirici malzemeyi sağlıyor.

 Doğa, insanoğluna kendi örge ve resimlerinin en iyisi tahsis ettiyse, kültürle inançlar ona, eserlerinin metafizik çerçevesini çizmiş.

 Bununla birlikte doğa, iyiliklerini bir yandan vaat ederken, öbür yandan da örümcekler, akrepler, yılanlar… gibi ölümü getirebilecek unsurları kendi içinde taşıyor. Bunlardan korunmak için muska ve hamaillere başvuruluyor. Zihin, bunları resimde stilize ederek karşı koyup yok etmeye çabalıyor.[70]

 Bu ifadelerde baştan itibaren atıf yapılan Suriye yerine Anadolu’yu, Mehmet Önder’in lirik kaleminden okuyacağımız Anadolu’yu ikame etsek, çok mu büyük yanlış yapmış oluruz?…

 “Yazı nedir? Düşünceyi, düşünceden doğan sesi şekle, çizgiye dökmektir. Her yazı bir sestir, bir söz… Bir anlam taşır, bir düşünceyi anlatır.”

 “Anadolu halkı yıllar yılı okumamış, okutulmamıştır. Yazı dilinden yoksun insanlar ne yapar? İşaretle konuşur, konuşamazsa düşüncesini şekillerle anlatır, bunlara çeşitli renkleri de katarak her birine ayrı bir anlam verir. Sonra bu anlamlı şekilleri, çizgileri, halısına, kilimine, yağlığına, çorabına, iç çamaşırlarına varıncaya dek işler. Bunlar olur bir kitap… Bunlara denir el işleri…”

 “Genç kız, köyünde-kentinde, gözünü açıp çevresinde pervane gibi dolaşan, bıyıkları henüz terlemiş yağız delikanlıları gördü mü içine bir ateş düşer, gayrete gelir, çeyizini hazırlar. Ya tezgâhtadır, halı kilim dokur, ya da gergefin başına geçer, nakış nakış ibrişim büker. Ortası havuzlu, çiçekli bir bahçede gaga gagaya vermiş iki kuş mu işlemiş?… Buna “kara sevda” adını verir. Adı var bu motifin: ‘Al beni, yoksam alırlar, alır da kapatırlar beni…’ Konuşur da konuşur, el işlerinde, nakışlarında, renklerde, çizgilerde Anadolu… sustuğu halde konuşur…”

 “Yalnız çizgiler, şekiller mi? Hayır! Renkler de konuşur. Yavuklusuna sarı bir yağlık gönderen kızın sevdası yeğindir, sararıp solmaktadır. Yeşil, ‘murat’tır, aşkta karşılık bekler, mavi, ‘umut’tur; beyaz, ‘mutluluk’. Siyah,’üzüntü’yü; pembe, bozuntuyu dile getirir. ‘Al giyenin gönlü dolu, mor giyenin çoktur malı’…”

 “Anadolu kadını gergefinin veya tezgâhının başına geçti mi tamamdır. Okuryazardır. Bir kitap dokuz. Onu, o dilden anlayan okur. Bu, peşkirdir, mendildir, halıdır, kilimdir.”

 “Hele Anadolu’da kilim demek, renk vermek, renge susamışlık demek…” “Göz alabildiğine bozlaşan çorak topraklarda yeşile, kırmızıya, maviye, turuncuya özlem duyan insanlar, hıncını kilimlere döktüğü renklerden alır. Ağaçtan yeşil, gökten mavi, çiçekten kırmızı arayan, bulamayınca da tezgâha koşan insanlar, üzüntülerini kilimde dile getirir. Anadolu’da kilim renk sofrasıdır, renge acıkmış insanların sofrası… Alı al, moru mor, akı karası, sarısı durusu, nesi var nesi yoksa cömertçe döker ortaya; evini çadırını bir bayram şenliği, bir düğün alayı gibi renklerle donatır. Bu, onun dünyasıdır…”

 “Anadolu kilimlerinde çizgiler sert, renkler haşindir. Çok soğuk, dondurucu bir kıştan sonra, baharı görmeden kavurucu bir sıcağı yaşayan, sert iklimlerin, çetin kuruluğun, taşın, kayanın, çatlamış toprakların eğilmeyen, yumuşamayan insanlarının sert çizgileri…”

 “Güneş doğarken yatağından kalkan, çamaşırını yıkayan, tezgâha oturan, yemeğini pişiren, yine tezgâha oturan, çocuğunu emziren, tezgâhına oturan, sütünü sağan, yağ-peynir yapan, tekrar tezgâhına oturan, güneş batıncaya kadar koşan, yorulan, fırsat buldukça tezgâhına geçen Anadolu kadınının günlük çabası içinde, çizgiler elbette yumuşak, renkler elbette duru olmayacaktır.”

 “Anadolu kilimleri, tabiata ilâve edilmiş Anadolu kadınının alınyazısıdır, çilesidir.”

 “… Anadolu halkının bütün inançları, manevî dünyası, kilimlerde en ayrıntılı renklerle yüze güler.”

 “Kilim, Anadolu’nun çadırından sedirine, çuvalından heybesine kadar yaygındır. Bazen çorap olur, bazen kuşak… Anadolu kızı, çeyizindeki kilimleriyle öğünür, Anadolu delikanlısı, kilimdeki renklerde sevgilisinin hayalini görür. Kilim, Anadolu’da gönül dolusu türküdür. Yanık ve içli…”[71]

 Önder’in bu şairane olduğu kadar somut ve gerçekçi ifadelerinde her ne kadar kilim, merkezî bir tema olmuşsa da, yazının tümüyle biz ana konumuzun içine girmiş oluyoruz.

 Anadolu kadını, tezgâhı önüne oturduğunda sadece halı kilim dokumazdı. O tezgâhtan kumaş da çıkardı ve bununla daha çok giysi imal edilirdi.

 Anadolu’muzda kendini Romalı bilen Hristiyan bir Rum halkı yaratılmış ve bunlar Bizanslı idareciler tarafından yönetilmişler. Sanat ve kültürleri içinde şüphesiz eski Anadolu kültür ve sanatına bağlı geniş algıları bulunacaktı.

 Türk yaşantısında giyim bakımından en çok değişmesi zorunlu olan, erkek giysileri olmuştu. XIX. yy.ın resmî kılığı değiştirme zorlamaları, geniş halk varlığı üzerinde de etkisini göstermiş. Kadın giysileri, özellikle kırsal kesimin birçok bölümlerinde eski geleneğini sürdürmektedir.

 Kadın ve erkek giysilerinin halk yaşantı ve töre seremonilerine göre yapılan değişikliği de ilginç oluyor. Doğum, evlenme, çeşitli şölenler, ölüm törelerine bağlı olan giyim değişiklikleri de ayrı birer sanat anlamını taşıyor.

 Bölge halkının iştigal nevine göre (çiftçilik, hayvancılık, bahçecilik…) giyim kuşam ayrı biçimler alıyor.[72]

 Anadolu kentleri, Türkleşip İslâmlaşırken, geçmişin yüklü kültürel mirasını da bu yeni durumlarına ithal edeceklerdi. Anadolu’da Selçuklu dönemi kentleriyle ilgili araştırmalar, Doğu ile Batı arasındaki transit ticaret nedeniyle ana ulaşım yollarının üzerinde bulunan Konya, Kayseri, Sivas gibi kentlerin bu sayede nüfus ve servet birikimi sağladığını, aynı zamanda da iç ve dış ticaret açısından önemli birer pazar yeri haline geldiğini ortaya koymuştur. Örneğin, bu kentlerden biri olan Sivas, bir transit kenti ve Anadolu’nun dışarıya sattığı malların da bir pazar yeri durumundaydı. Kentin büyük bir buğday üretim alanının merkezinde bulunması, önemini bir kat daha artırıyordu. Kent, halı ticaretinin merkezi olmasının yanı sıra, işlenmiş mal üretiminin de yoğun bir şekilde sürdürüldüğü bir merkezdi. Kentte, özellikle yünlü ve pamuklu dokuma yapmanın çok ileri bir düzeyde olduğunu ve Sıvas soflarının (Sûf-i Sıvas), bu alanda çok gelişmiş bir üretim yapısına sahip olan İran’a bile satıldığını gösteren belgeler bulunuyor. Sahip Ata Vakfiyesi de kentte bulunan çok sayıda imalâthaneden bahsediyor. Anadolu’daki bütün Ortaçağ kentlerinde olduğu gibi Sivas’ta da, her meslek grubunun, kendi adlarını taşıyan çarşılarda faaliyetlerini sürdürdüğü, Vakfiye’lerde geçiyor. Bunlar bakkallar, kasaplar, attarlar, aşçılar, demirciler, iplikçiler, bezzazlar, terziler, üsküfçüler (sarıkçılar) çarşılarıdır. Sarraf, kuyumcu, kürkçü gibi değerli eşya satan bazı tüccar, daha emin yerler olan büyük hanlarda oturur ve orada ticaretlerini sürdürürlerdi. Bununla birlikte Sahtiyan Hanı, Pamuk Han, Şekerciler Hanı, Bezzazlar Hanı adlarını alan hanlarda ise diğer tüccar da çalışıyordu.[73]

 Eski Harezm’de dokuma ve giyim

X.yy.ın başında yazan İstakrî, şöyle anlatıyor Harezm’i: “Harezm bitek, yiyecek ve meyvesi bol, sadece fındıktan yana yoksun bir kent ‘Medine’dir. Burada, sonradan uzak diyarlara ihraç edilen çok sayıda pamuk ve yün ürünleri imal edilir.

 Sakinleri, zenginlikleri ve cesaretlerini gösterme arzularıyla belirgin olurlar. Bunlar, Horasan’ın bütün sakinleri arasında, yabancı diyarlara dağılmış olan ve hepsinden çok seyahat eden insanlardır; Horasan’da bir büyük kent yoktur ki içinde çok sayıda Harzemli olmasın… Ülkelerinde ne altın ve gümüş madenleri, ne de değerli taşlar vardır; zenginliklerinin başlıca kaynağı Türkmenlerle ticaret ve hayvancılıktır. En çok Slav, Hazar ve sair komşu ülke mensubu ve de Türkmen köle, keza en çok kürk, bozkır tilkileri, kunduz… bunlarda bulunur.”

X.yy. sonunda yazılmış Farsça bir coğrafya kitabı, “Hudud’ul Âlem”in anonim yazarı da şöyle diyor: “Kiat, Harzem’in başlıca kenti, Horasan’ın kapısı, Türkistan’ın, Türkmenlerin, Maveraünnehr ve Hazarlar bölgesinin mallarının antreposudur; tüccarlar buraya bol bol gelirler… Kent, büyük zenginliklere sahiptir. Örtüler, pike, giysiler, pamuklu kumaşlar, keçe ve bir tür peynir olan ‘rukbin’ buradan ihraç edilir.”

 Harezm’in, Halifeler imparatorluğunun müteahhidi olduğunu Makdisî’den öğreniyoruz. Yazar, bu imparatorluğa ihraç edildiğini söylediği çok çeşitli mallar arasında alacalı giysileri, halı, örtü, güzel brokarlar, perde, renkli elbiseleri… zikrediyor.[74]

 

[1]              J. Huizinga Homo Ludens. Essai sur la fonction sociale du jeu. Trad. E Seresia, Paris 1951.

[2]              ibd,s. 11, 12 (önsözden)

[3]              ibd,s. 26.

[4]              ibd,s. 294-295.

[5]              ibd,s. 265.

[6]              ibd,s. 291.

[7]              ibd,s. 294-295.

[8]              René Grousset. – L’empire des steppes, Paris 1960, s. 132, 141

[9]              René Giraud. – L’empire des Turcs Célestes, Paris 1960, s.84.

[10]            Abdülkadir İnan. – Tarihte ve bugün Şamanizm, Ank. 1954, s.5; M. d’Ohnson – Moğol tarihi, terc. Mustafa Rahmi, İst. 1941, s.19; Jean de Plancarpin. – Histoire des Mongols. 1960 Paris. s. 45.

[11]            E.T. Renbourn. – Man makes the cloth:  clothes make the man, in Discovery XXI, September 1960.

[12]            Rich. – Mad. “strophium”.

[13]            E.J. W. Barber. – Prehistoric Textiles. The development of cloth in the Neolithic and Bronz Ages. Oxford, Princeton University Press, 1990, s. 247)

[14]            Bunların izah ve ayrıntılarına daha sonra uzun uzun gireceğiz.

[15]            E.J.W. Barber –  op. cit., s. 284 – 285.

[16]            ibd. s.287. Ayrıca bkz. K.R. Veenhof. – Aspects of old Assyrian trade and its terminology, Leiden 1972, s. 104, 130, 131.

[17]            E. J. W. Barber.-  op. cit. s. 290.

[18]            ibd,s. 300 – 301.

[19]            ibd., s. 312 ve infra / ve 313.

[20]            ibd., s. 314.

[21]            ibd„ s.166- 168.

[22]            Azra Erhat. – Mitoloji sözlüğü, İst. 1972, s. 308.

[23]            Sayda, Lübnan’da liman kenti.

[24]            Homeros. – İlyada. Çev. Azra Erhat- A. Kadir, İst. 1975.

[25]            T. A. mad. “Decima”

[26]            Yedida K. Stillman and Nancy Micklewright – Costume in the Middle East, in Middle East Studies Association Bulletin, XXX/I. July 1992, s.13-38

[27]            Y. K. Stillman. – Libas, in EI

[28]            İki Sûs kenti var. Biri İran’da eski Elam’ın başkenti, arkeolojik buluntu olan kent, M.Ö. 331’de İskender’in eline geçiyor ve Hellenismin merkezlerinden biri oluyor. Daha sonra Sasânîlerin eline geçiyor ve ancak XIII. yy.da Moğol istilâsından sonra tümüyle terk ediliyor. Öbürü de Tunus’ta bir liman kenti ve ticaret merkezidir.

[29]            Acaba Tanzimat’tan bu yana, Osmanlı bürokrasisinin üst düzeylerindekilerin yukardan aşağı altın ve gümüş işlemeli ceketleri de Osmanlıya ihtişam ve tanrısal ışık mı tahayyül ettiriyordu?…

[30]            Y. K. Stillman. – op. cit.

[31]            Farisî “nerm” = yumuşak.

[32]            Y. K. Stillman. – op. cit.

[33]            T. Majda.- Libâs, IV. Turkey, in EI.

[34]            E.J.W. Barber.- Prehistoric Textiles. The development of cloth in the Neolothik and Bronz Ages, Oxford. Princeton University Press, 1990

[35]            XI. yy. ürünü DLT’de pamuk teknolojisinden söz ediliyor: “Pistik: eğirilmek üzere hazırlanmış, atılmış pamuk sümeği Çeğilce (I/476).

[36]            Türkçe benk, uyuşturucu kenevir, Farsçadan geçmedir.

[37]            Tarafımızdan belirtildi. Bu renk bizi ilerde çok eğleyecek.

[38]            Homere.- L’Odyssée IV. 92-137, trad. M. Dufour et J. Raison, Paris 1965.

[39]            Kay Wilson. – A history of textiles, Colorado 1979, s. 1-15.

[40]            Bunların ayrıntılarına daha sonra gireceğiz.

[41]            Bu renkler ilerde önemli konularımızdan olacaklar.

[42]            Bu ifadeden, tellerin haddeden çekilmeyip inceltilmiş levhadan kesilerek elde edildikleri anlaşılıyor.

[43]            Kax Wilson. – op. cit., s. 15-30.

[44]            Cornelius Nepo, Latin tarihçi (M.Ö. 90- 24).

[45]            R.J. Forbes.- Studies in ancient technology. Vol. IV., Leiden 1964, s.22-25.

[46]            Walter O. Moeller.- The wool trade of ancient Pompei, Leiden 1976, Tanıtma yazısı.

[47]            Bu, onun dördüncü yelken açışında vaki oldu (1502), ama ondan önce, 1499’da, Alonso de Hojeda, Kolombiya topraklarına ayak basmıştı.

[48]            Kax Wilson.- op cit., s. 15-30.

[49]            ibd, s. 82.

[50]            Bunun ayrıntıları için bkz: Burhan Oğuz, İnşa, ısıtma ve aydınlatma teknikleri, İst.1999, s. 421 ve dev.

[51]            Kax Wilson. – op cit., s.82.

[52]            ibd. s.82-86.

[53]            ibd. s.86.

[54]            Pierre Ducasse.- Histoire des techniques, P.U.F., Paris 1945, s. 5-6.

[55]            ibd., s.8-9.

[56]            ibd., s.26-27

[57]            Bu sözcük, aslında “boyunduruk” manasındadır.

[58]            Bu Omphalos’un köleliğine mahkûm edilip eğirmekle gün geçiren Herculus’un öyküsüne ilerde döneceğiz.

[59]            Coll. – Les origines de la civilisation technique, P.U.F., Paris 1962. s. I-VIII; Maurice Daumas’m önsözünden.

[60]            Georges Contenau – Antiquites méditerranéenne, in ibd, s. 136.

[61]            ibd.,s.137. Bu “halı” konusuna, üzerinde uzunca durmak üzere, yine döneceğiz.

[62]            Jean Deshayes. Les technigues des Grecs, in ibd., s. 208-209.

[63]            Pienre Rousseau. – Histoire des techniques, Paris 1956, s.47-48.

[64]            ibd., s.86-87.

[65]            J. Vercoutter. – Tissage, Egypte, in Coll.- Dictionnaire archéologique des techniques, s.979-980.

[66]            G.Cart.- Tissage. Grece et Rome, in ibd., s.954-956.

[67]            E. Cassin.- Tissage. Asie Occidentale, in Coll- Dictionnaire archeoloque des techniques.

[68]            Chérif Khaznadar. – Préface, in Coll.- Syrie, signes d’étoffe.

[69]            Françoise Gründ.- Introduction, in ibd.

[70]            Afif Bahnassi. – L’héritage, in ibd.

[71]            Mehmet Önder.- Halılar, kilimler ve bir yazılı halı, in TED XI, 1968.

[72]            Mahmut Akok. – Anadolu halk süsleme sanatıyla klasik biçimi almış Türk süsleme sanatının karşılaştırılması, in I. Uluslararası Türk Folklor Kongresi Bildirileri. CV, Ank. 1977.

[73]            Sevgi Aktüre. – Anadolu kentinde Türkleşme- İslâmlaşma süreci, mekânsal yapı değişimi ve “İslâm mimarî mirası”, in İslâm Mimarî Mirasını Koruma Konferansı. Bildiriler, İst 1987.

[74]            S. P. Tolstov.- Le Kharezm ancient, in Coll. – Ourartou, Neapolis des Scythes, Kharezm, s. 143-144.