Anadolu Prehistoryasinda Dokuma

Kültür Eserleri > THKK 4 - Dokuma ve Giyim Teknikleri > Anadolu Prehistoryasinda Dokuma

Anadolu Prehistoryasinda Dokuma

“Dokumayan kadına ekmek yok” (atasözü)

Konumuzu genel olan böylece teşrih ettikten (açımladıktan) sonra Anadolu dokuma geleneğini, tarihin derinliklerinden itibaren ele alıyoruz. Tekniklerin etkileşimleri üzerinde önemle duruyoruz. Bu itibarla bunların betimlenmelerinde bazı tekrarlar, kaçınılmaz olacaktır.

Konuya, Anadolu’nun en eski yerleşme merkezlerinden biri olan Çatal Höyük’ten itibaren dalıyoruz. Burada yapılan kazılarda sadece bitmiş mamuller bulunmuş olup herhangi bir imalâthaneye rastlanmamış. Ele geçen dokunmuş kumaş parçaları, dokuma tezgâhının varlığına tanıklık ediyorsa da, ne ağırşaklı iğ ne de tezgâh ağırşaklarına rastlanmış. Bazı küçük parçalarda kumaş kenarlarının ele geçmiş olması dik ağırşaklı tezgâhların kullanılmış olduğuna delâlet ediyor. Dokumanın evrimi içinde işbu erken döneme ait şüphe götürmeyecek nitelikte ağırşaklı iğ ve tezgâh ağırşağı, anlaşıldığı kadarıyla, daha geç dönemlerde ortaya çıkmış. Ama bugün dahi Anadolu’da bunların ilki tahtadan yapılmış olup bu malzeme, binlerce yıl içinde çürüyüp gitmiş olmalıdır. Tezgâh ağırşağı ise elzem değildir, şöyle ki çözgü bir kirişe bağlanmıştır. Şimdiye kadar keşfedilmiş duvar resimlerinde, dokuma tezgâhına rastlanmamış.

Çatal Hüyük insanlarının, çıplak gezmeyip dokunmuş kumaş giysilere sahip oldukları tartışma götürmez. Beyaz peştamallar, kısa etekliler ve kadınlar için de fistanlar duvar resimlerinde tekrar tekrar görülüyor; kaplan derisi gibi tören giysileri ve meşinden dokunmuş malzemeler, siyah ya da kırmızı, daima beyaz beştemallarla karışmış.

Kızıl kök (Rubia tinctorum), cirit otu (Isatis tinctorum) ve sarı boya veren cehri, nam-ı diğer Yemen safranı (Reseda luteola) bugün dahi, eski Çatal Hüyük’ü çevreleyen tarlalarda yabani olarak yetişmekte olup, boyayı tespit etmek için mordan şap da, Konya ovasında bulunuyor. Ancak bütün bunların kullanılmış olduklarını ispatlamak zor oluyor. Duvar resimlerinde kullanılmış stabil olmayan bazı renklerin ışığa maruz kalarak uçması ya da koyulaşması, bitkisel boyaların varlığı ile izah ediliyor. Bu sonuncular, görünürde, stabil madenî pigmanlarla birlikte kullanılmış olmalılardı. Çatal Hüyük’ün boyacıları ve metalurjistleri, bizim bildiğimizden daha çok pigmanlara sahip olmuş gibi görünüyorlar.[1]

Dokuma âletleri

Sunuşta, birçok arkaik dokuma âletinden söz etmiş olduğumuzdan bunları burada tekrarlamıyoruz.

Eski Yunanlılar Babilonya ve Ahmenî işçiliği ürünü yaygılara-halılara hayranlık duyuyorlardı. Daha o zamanlar bile bu halılar aşırı derecede pahalı ve bulunmaz haldeydiler. Çoğu kez Sardis’in halıları bahis konusuydu ve belki de Ninive’deki oymalı levhada tasvir edilmiş olanlar, bu tipten halılardı. Bu oymalar, günümüze çıkmış en erken temsilî halı kaydı oluyor. Ancak Pazirik’te bulunmuş M.Ö. V. yy.a ait yün düğümlü halı ile aynı yaşlarda başkası bilinmiyordu. Pazirik halısı, halen mevcut olan en erken İran halılarından hemen hemen hiç fark etmiyor, ancak tasarımının daha arkaik, çizimlerinin daha az stilize olmasına rağmen yapılışında takip edilen yöntem, çok yakın zamanlara kadar bütün Orta-Doğu’da kullanılanın hemen hemen aynıdır.

Halıdaki düğüm sayısı inç kare’de 270’dir. Rudenko, usta bir halıcının günde iki bin düğüm atabileceğini saptamış. Pazirik halısı, boyutları (6’3”x6’6”) itibariyle 1.250.000 düğüm içerdiğine göre bunun yapımının en az bir buçuk yıl sürmüş olması gerektiği sonucuna varıyor.[2]

El eğirmesi, en ilkel ve basitinden, çıkrığın icadından önce varılmış olan en mütekâmil, en yüksek asılı olana kadar bu alanda çeşitli tipler bulunmuş. Ama bu çeşitli tiplerin gelişmesinde bağlantı hiçbir yerde emin olmuyor.

Evrim bakımından Thomson ile Geddes, şunları söylüyorlar: “Terakki çizgisi… düz bir çizgi olmayıp olsa olsa bir asemptottur”; bu çok akil söz buraya çok kabil-i tatbiktir şöyle ki, bu sanatın çeşitli tipleri arasındaki en telkin edici ve en kışkırtıcı benzerliklerin kaydedildiği yerde, birinin öbüründen doğruca geliştiğini düşünmeye meyledilir, ama yeryüzünde bunun tam olarak ne zaman ve nerede vaki olduğunu, tarih yazılmadan önce, ya da başka şeylerin yazıldığı zaman, işbu terakki adımının atıldığı saptanamaz. Aynı müelliflerin bu başka sözleri de kulağa, doğru geliyor! “Evriminin ideali … gladyatör gösterisi değildir”. Yani yenisi, eskisini her zaman öldürmez ve iplik yapmanın bazı en ilkel yöntemleri, bazı özel kullanım için yaşamını, üstün kültürün yöntemleriyle çevrili olarak, sürdürür. Ve bittabi, özellikle hiçbir ihtiyacın icada itmediği ve hiçbir yeni malzemenin keşfedilmediği bir tecrit edilmiş alanda bu hayatta kalmalar doğal olarak beklenir.

Eğirme’de Evrim’e dair fazla kesin kuram vaz’ına karşı başka bir mülahaza da, kullanılan hammaddenin tenevvüüdür. Keten, pamuk ve yünün kendi özel lif farkları vardır ve bunların her birinde de keza kalite farkları bulunur ve bütün bunlar eğirmede farklı yöntemlerin sebepleri olarak görülebilirler, şöyle ki bir yöntem, belli bir malzeme için daha uygun olabilir ve bu mutlaka daha yüksek bir eğirme yöntemi olmayabilir.

Bununla birlikte genelde bir alçağı ve bir yükseği var’dır; ipliğin hız, mukavemet ve intizamı, hangi malzeme kullanılırsa kullanılsın ve iplik ister çadırların, ister yorgan ya da giysilerin dokunmasına matuf olursa olsun her zaman dikkate alınacak birer husustur. Hele giysi babında incelik daima ön plânda olur.[3]

Bundan sonra yazarlar tipleri tanımlama ve yöntem ve ürünün kalitelerini dikkate alarak bir tasnife girişiyorlar: 1. Elle eğirme; 2. Kavranmış iğ; 3. Mesnetli el iği (Resim 33); 4. asılı el iği (Resim 34).

Bunlardan başka bir de çengelli çubuk ile eğirme (Resim 35) ve iğin elde döndürülmesiyle eğirmeyi de zikrediyorlar.

Eğirmeyi Britannica şöyle tanımlıyor: “Eğirme, çeşitli elyaftan, liflerin tek tek çekilip bükülmesi yoluyla kesintisiz iplik elde etme yöntemidir.” Çekilip büküldükten yani eğirildikten sonra iplik sarılacaktır. Bu itibarla üç süreç tefrik edilecek, ezcümle inceltme, bükme ve sarma.

İnceltme iki türlü oluyor: Gererek inceltme ile çekerek inceltme. En iyi yöntem, makaraya hem bir çekme hem de bir germe verilerek ikisinin birleştirilmesi oluyor. En basit el eğirilmesinde inceltme çekme ile ama uylum üzerinde elle eğirmede (Resim 36), kavranmış iğ ve mesnetli el iği eğirmede bu, germe ile oluyor. En mükemmel el inceltmesi asık iğ eğirmesi olup bunda eğiricinin eli yumağı döndürürken aynı zamanda iğ, kendi ağırlığıyla germe suretiyle daha da inceltir.[4]

Bükme, eğirmede önemli bir etken oluyor; bütün lifler mikroskop altında görülen intizamsızlıklar arz ederler; yün elyafı pulları, keten elyafı düğümleri ve pamuk da kıvrım ve bükümleri haizdir ve bu intizamsızlıklar yoluyla elyaf, bükülerek veya bastırıldığında birbirlerine sımsıkı sarılırlar. Bu itibarla bükme, eğirilmiş ipliğe elâstikiyet ve mukavemet veren işlem oluyor.

Sarmak. El eğirilmesinde iplik bir yumak halinde sarılır ama bütün el iğ eğirilmesinde iğe sarılır. İnceltme ve bükme, bazen aynı, bazen de hemzaman süreçler olup sarma daima aynı bir işlemdir.[5]

Kavranmış iğ yönteminde hazırlanmış yumak bir makaradan veya bir çatallı değnekten ya da herhangi başka bir mesnetten geçirilir ve iki elle kavranmış iri bir iğ üzerinde eğirilir (Resim 34).

Bu resimde Eski Mısır’da XVIII. Sülâle zamanına ait Thebais’teki Thut-Nufer Mezarı üzerinde resmedilmiş sahnelerin biri görülüyor. Bu Mezar’da, mahzenin iç odasında eğirme ve dokuma işlemleri temsil edilmiş. Bizim resimde iki kadın (?) sanki keten saplarından elyafı ayırıyorlar gibi. İki başka kadın da bu kısa boyları kaba ip haline sokup bunları yumak haline getiriyor. Bu kadın, bu yumağı alıp, içinde her yöne döndürebildiği bir kaba koymuş ve bir iğ üzerinde bundan daha ince ve düzgün iplik eğiriyor, onu tavanda bir halkadan geçirip gerekli gerilimi vererek. Bundan sonra iplik bir mekik ya da “masura”ya intikal ettirilip, odanın bir başka köşesinde (Resim 34’te görülmüyor) resmedilmiş dokuma tezgâhı için hazır duruma getiriliyor.

Bu sahnede, sözü edilen ilk kadın sanki aynı işi eğirme işlemi başlamadan önce ketenin çok gerekli tarama işine girişmiş gibi duruyor. Bunun, elyafı elde didiklemekle ya da bir tarak kullanılarak mı yapıldığı, resimde açık değil, ancak elde bazı âletler var gibi görünüyor.[6]

[1]              James Mellaart.- The goddes of Anatolia, Vol. II- Çatal Hüyük and Anatolian kilims, s. 43, Milano 1989.

[2]              Tamara Talbot Rice.- The Scythians, London 1958, s. 140-141

[3]              Grace M. Crowfoot – H.Ling Roth.- Hand spinning and wool combing, Carlton- Bedford 1974, s.7.

[4]              ibd., s.8.

[5]              ibd. s.8-9.

[6]              ibd. s.14-16.

Kültür Eserleri >
Notice: Trying to get property of non-object in /home/u8281330/domains/burhanoguz.com/wp-content/themes/betheme-child/includes/content-single.php on line 55
> Anadolu Prehistoryasinda Dokuma

Anadolu Prehistoryasinda Dokuma

“Dokumayan kadına ekmek yok” (atasözü)

Konumuzu genel olan böylece teşrih ettikten (açımladıktan) sonra Anadolu dokuma geleneğini, tarihin derinliklerinden itibaren ele alıyoruz. Tekniklerin etkileşimleri üzerinde önemle duruyoruz. Bu itibarla bunların betimlenmelerinde bazı tekrarlar, kaçınılmaz olacaktır.

Konuya, Anadolu’nun en eski yerleşme merkezlerinden biri olan Çatal Höyük’ten itibaren dalıyoruz. Burada yapılan kazılarda sadece bitmiş mamuller bulunmuş olup herhangi bir imalâthaneye rastlanmamış. Ele geçen dokunmuş kumaş parçaları, dokuma tezgâhının varlığına tanıklık ediyorsa da, ne ağırşaklı iğ ne de tezgâh ağırşaklarına rastlanmış. Bazı küçük parçalarda kumaş kenarlarının ele geçmiş olması dik ağırşaklı tezgâhların kullanılmış olduğuna delâlet ediyor. Dokumanın evrimi içinde işbu erken döneme ait şüphe götürmeyecek nitelikte ağırşaklı iğ ve tezgâh ağırşağı, anlaşıldığı kadarıyla, daha geç dönemlerde ortaya çıkmış. Ama bugün dahi Anadolu’da bunların ilki tahtadan yapılmış olup bu malzeme, binlerce yıl içinde çürüyüp gitmiş olmalıdır. Tezgâh ağırşağı ise elzem değildir, şöyle ki çözgü bir kirişe bağlanmıştır. Şimdiye kadar keşfedilmiş duvar resimlerinde, dokuma tezgâhına rastlanmamış.

Çatal Hüyük insanlarının, çıplak gezmeyip dokunmuş kumaş giysilere sahip oldukları tartışma götürmez. Beyaz peştamallar, kısa etekliler ve kadınlar için de fistanlar duvar resimlerinde tekrar tekrar görülüyor; kaplan derisi gibi tören giysileri ve meşinden dokunmuş malzemeler, siyah ya da kırmızı, daima beyaz beştemallarla karışmış.

Kızıl kök (Rubia tinctorum), cirit otu (Isatis tinctorum) ve sarı boya veren cehri, nam-ı diğer Yemen safranı (Reseda luteola) bugün dahi, eski Çatal Hüyük’ü çevreleyen tarlalarda yabani olarak yetişmekte olup, boyayı tespit etmek için mordan şap da, Konya ovasında bulunuyor. Ancak bütün bunların kullanılmış olduklarını ispatlamak zor oluyor. Duvar resimlerinde kullanılmış stabil olmayan bazı renklerin ışığa maruz kalarak uçması ya da koyulaşması, bitkisel boyaların varlığı ile izah ediliyor. Bu sonuncular, görünürde, stabil madenî pigmanlarla birlikte kullanılmış olmalılardı. Çatal Hüyük’ün boyacıları ve metalurjistleri, bizim bildiğimizden daha çok pigmanlara sahip olmuş gibi görünüyorlar.[1]

Dokuma âletleri

Sunuşta, birçok arkaik dokuma âletinden söz etmiş olduğumuzdan bunları burada tekrarlamıyoruz.

Eski Yunanlılar Babilonya ve Ahmenî işçiliği ürünü yaygılara-halılara hayranlık duyuyorlardı. Daha o zamanlar bile bu halılar aşırı derecede pahalı ve bulunmaz haldeydiler. Çoğu kez Sardis’in halıları bahis konusuydu ve belki de Ninive’deki oymalı levhada tasvir edilmiş olanlar, bu tipten halılardı. Bu oymalar, günümüze çıkmış en erken temsilî halı kaydı oluyor. Ancak Pazirik’te bulunmuş M.Ö. V. yy.a ait yün düğümlü halı ile aynı yaşlarda başkası bilinmiyordu. Pazirik halısı, halen mevcut olan en erken İran halılarından hemen hemen hiç fark etmiyor, ancak tasarımının daha arkaik, çizimlerinin daha az stilize olmasına rağmen yapılışında takip edilen yöntem, çok yakın zamanlara kadar bütün Orta-Doğu’da kullanılanın hemen hemen aynıdır.

Halıdaki düğüm sayısı inç kare’de 270’dir. Rudenko, usta bir halıcının günde iki bin düğüm atabileceğini saptamış. Pazirik halısı, boyutları (6’3”x6’6”) itibariyle 1.250.000 düğüm içerdiğine göre bunun yapımının en az bir buçuk yıl sürmüş olması gerektiği sonucuna varıyor.[2]

El eğirmesi, en ilkel ve basitinden, çıkrığın icadından önce varılmış olan en mütekâmil, en yüksek asılı olana kadar bu alanda çeşitli tipler bulunmuş. Ama bu çeşitli tiplerin gelişmesinde bağlantı hiçbir yerde emin olmuyor.

Evrim bakımından Thomson ile Geddes, şunları söylüyorlar: “Terakki çizgisi… düz bir çizgi olmayıp olsa olsa bir asemptottur”; bu çok akil söz buraya çok kabil-i tatbiktir şöyle ki, bu sanatın çeşitli tipleri arasındaki en telkin edici ve en kışkırtıcı benzerliklerin kaydedildiği yerde, birinin öbüründen doğruca geliştiğini düşünmeye meyledilir, ama yeryüzünde bunun tam olarak ne zaman ve nerede vaki olduğunu, tarih yazılmadan önce, ya da başka şeylerin yazıldığı zaman, işbu terakki adımının atıldığı saptanamaz. Aynı müelliflerin bu başka sözleri de kulağa, doğru geliyor! “Evriminin ideali … gladyatör gösterisi değildir”. Yani yenisi, eskisini her zaman öldürmez ve iplik yapmanın bazı en ilkel yöntemleri, bazı özel kullanım için yaşamını, üstün kültürün yöntemleriyle çevrili olarak, sürdürür. Ve bittabi, özellikle hiçbir ihtiyacın icada itmediği ve hiçbir yeni malzemenin keşfedilmediği bir tecrit edilmiş alanda bu hayatta kalmalar doğal olarak beklenir.

Eğirme’de Evrim’e dair fazla kesin kuram vaz’ına karşı başka bir mülahaza da, kullanılan hammaddenin tenevvüüdür. Keten, pamuk ve yünün kendi özel lif farkları vardır ve bunların her birinde de keza kalite farkları bulunur ve bütün bunlar eğirmede farklı yöntemlerin sebepleri olarak görülebilirler, şöyle ki bir yöntem, belli bir malzeme için daha uygun olabilir ve bu mutlaka daha yüksek bir eğirme yöntemi olmayabilir.

Bununla birlikte genelde bir alçağı ve bir yükseği var’dır; ipliğin hız, mukavemet ve intizamı, hangi malzeme kullanılırsa kullanılsın ve iplik ister çadırların, ister yorgan ya da giysilerin dokunmasına matuf olursa olsun her zaman dikkate alınacak birer husustur. Hele giysi babında incelik daima ön plânda olur.[3]

Bundan sonra yazarlar tipleri tanımlama ve yöntem ve ürünün kalitelerini dikkate alarak bir tasnife girişiyorlar: 1. Elle eğirme; 2. Kavranmış iğ; 3. Mesnetli el iği (Resim 33); 4. asılı el iği (Resim 34).

Bunlardan başka bir de çengelli çubuk ile eğirme (Resim 35) ve iğin elde döndürülmesiyle eğirmeyi de zikrediyorlar.

Eğirmeyi Britannica şöyle tanımlıyor: “Eğirme, çeşitli elyaftan, liflerin tek tek çekilip bükülmesi yoluyla kesintisiz iplik elde etme yöntemidir.” Çekilip büküldükten yani eğirildikten sonra iplik sarılacaktır. Bu itibarla üç süreç tefrik edilecek, ezcümle inceltme, bükme ve sarma.

İnceltme iki türlü oluyor: Gererek inceltme ile çekerek inceltme. En iyi yöntem, makaraya hem bir çekme hem de bir germe verilerek ikisinin birleştirilmesi oluyor. En basit el eğirilmesinde inceltme çekme ile ama uylum üzerinde elle eğirmede (Resim 36), kavranmış iğ ve mesnetli el iği eğirmede bu, germe ile oluyor. En mükemmel el inceltmesi asık iğ eğirmesi olup bunda eğiricinin eli yumağı döndürürken aynı zamanda iğ, kendi ağırlığıyla germe suretiyle daha da inceltir.[4]

Bükme, eğirmede önemli bir etken oluyor; bütün lifler mikroskop altında görülen intizamsızlıklar arz ederler; yün elyafı pulları, keten elyafı düğümleri ve pamuk da kıvrım ve bükümleri haizdir ve bu intizamsızlıklar yoluyla elyaf, bükülerek veya bastırıldığında birbirlerine sımsıkı sarılırlar. Bu itibarla bükme, eğirilmiş ipliğe elâstikiyet ve mukavemet veren işlem oluyor.

Sarmak. El eğirilmesinde iplik bir yumak halinde sarılır ama bütün el iğ eğirilmesinde iğe sarılır. İnceltme ve bükme, bazen aynı, bazen de hemzaman süreçler olup sarma daima aynı bir işlemdir.[5]

Kavranmış iğ yönteminde hazırlanmış yumak bir makaradan veya bir çatallı değnekten ya da herhangi başka bir mesnetten geçirilir ve iki elle kavranmış iri bir iğ üzerinde eğirilir (Resim 34).

Bu resimde Eski Mısır’da XVIII. Sülâle zamanına ait Thebais’teki Thut-Nufer Mezarı üzerinde resmedilmiş sahnelerin biri görülüyor. Bu Mezar’da, mahzenin iç odasında eğirme ve dokuma işlemleri temsil edilmiş. Bizim resimde iki kadın (?) sanki keten saplarından elyafı ayırıyorlar gibi. İki başka kadın da bu kısa boyları kaba ip haline sokup bunları yumak haline getiriyor. Bu kadın, bu yumağı alıp, içinde her yöne döndürebildiği bir kaba koymuş ve bir iğ üzerinde bundan daha ince ve düzgün iplik eğiriyor, onu tavanda bir halkadan geçirip gerekli gerilimi vererek. Bundan sonra iplik bir mekik ya da “masura”ya intikal ettirilip, odanın bir başka köşesinde (Resim 34’te görülmüyor) resmedilmiş dokuma tezgâhı için hazır duruma getiriliyor.

Bu sahnede, sözü edilen ilk kadın sanki aynı işi eğirme işlemi başlamadan önce ketenin çok gerekli tarama işine girişmiş gibi duruyor. Bunun, elyafı elde didiklemekle ya da bir tarak kullanılarak mı yapıldığı, resimde açık değil, ancak elde bazı âletler var gibi görünüyor.[6]

[1]              James Mellaart.- The goddes of Anatolia, Vol. II- Çatal Hüyük and Anatolian kilims, s. 43, Milano 1989.

[2]              Tamara Talbot Rice.- The Scythians, London 1958, s. 140-141

[3]              Grace M. Crowfoot – H.Ling Roth.- Hand spinning and wool combing, Carlton- Bedford 1974, s.7.

[4]              ibd., s.8.

[5]              ibd. s.8-9.

[6]              ibd. s.14-16.