Cumhuriyet, 12.05.1980
Deveye sormuşlar, boynun niye çarpık diye. “Nerem doğru ki!” demiş…
Tarih boyunca devam edegelmiş idareci sınıf-halk çelişkisi, Cumhuriyet dönemini de yarmış, yerleşmiş ülkenin sosyal bünyesinin ortasına. Halk tepeden “terbiye edilecekti”. Mürebbi ise ayrı bir kast oluşturan bürokrasiydi. Bu bürokrasiyi hep iktidarın “kulu” olarak görüyoruz.
İbnülemin Mahmud Kemal, büyük “Son sadrazamlar” adlı eserin de, koskoca sadrazamların Saray’a yazdıkları arizaları “kulunuz”, “çakeriniz” (köleniz), “azad kabul etmez köleniz”… tarzında ifadelerle imzalamışlardı. Buna rağmen Abdülhamid bunlarla satranç piyonları gibi oynamıştı.
Geleneksel bürokratik elit, toplumun yeni üretim güçlerine de direnerek sanayinin yerinde saymasına amil olmuştur.
“Şalvarı şaltak Osmanlı / Eğeri kaltak Osmanlı / Ekende yok, biçende yok / Yiyende ortak Osmanlı” gibi çok eski bir deyimde söz konusu olan geniş şalvarlı, kuskunsuz eğerli Osmanlı, dine ve devlete hizmet eden ve Osmanlı terbiyesi almış olup bu suretle toplum içinde birinci sınıf bir mevki tutmuş kişidir. Devlete hizmet etmek demek bir bakıma ondan bir gelire sahip ve vergiden yana (şimdikinin tersine) imtiyazlı durumda olmak demektir. Osmanlı terbiyesini almış kişi de Osmanlı Türkçesini kullanan ve bu dilde konuşan topluluğun davranış ve âdetlerine uyan kişidir. “Osmanlı Türkçesi”, bildiğimiz gibi başka bir dildi. Daha XIV. yüzyılın başında,
“Türk diline kimesne bakmaz idi
Türklere her giz gönül akmaz idi”
diye yakınıyor Âşık Paşa. Fakat burada son derece ilginç bir durum ortaya çıkmıştır: İşte bu “Osmanlı”, Osmanlı bürokrasisini oluşturmuştur. Mütevazı bir çevreden alınıp Enderun’da eğitildikten sonra devlet kademelerinde görev verilen kişi kökeninden kopuyor, kendi sınıfının antitezi haline geliyor. O artık “Osmanlı” olmuştur ve onun gözünde, köyde kalıp da okuyamamış öz kardeşi “idraksiz”, “Türk ya da Kürt”tür…
Daha İran Selçukluları zamanında medreselerin kuruluş nedenlerine baktığımızda bunların pratik amaçlarının ilk ve en önemlisinin devlet mülkî örgüt kademelerinin gereksindiği elemanları yetiştirmek ve devlet çıkarları olduğu kadar da “Sünnî olmayan ideolojilere karşı” savunma tedbirlerini alacak kadroların eğitilmesi olduğunu görürüz. Dinle devlet tamamen iç içe girmiş durumda olduğuna göre “Sünni olmayan ideoloji”lerle aslında devletin temel sosyo-ekonomik felsefesine muhalif tutumlar kastedilmektedir.
Osmanlı-halk düalizmini aşağıdaki birkaç örnek çok güzel vurgulamaktadır: “Değme Etrâk (Türkler) ne bilsün gam-ı aşkı Adlî/sırr-ı aşk anlamaya haylıca idrak gerek” (adlî-II. Bayezit); “Her tac olmaz fakr-ı fena ehline sertac/Türk ehlinin ey hace biraz başı kabadur” (Baki); “Türke hak çeşme-i irfanı haram etmiştir” (Nefi…) Ve bir de yaygınlaştırılmış deyim: “Türk ve tosun çünkü doğdu anadan, öğüt aldı eşek ve danadan…” Bundan böyle “Osmanlı” deyimiyle bürokrasiyi ifade edeceğim.
* * *
Alpaslan ve oğlu Melikşah’ın ünlü veziri Nizamülmülk’ün “Siyasetnâme” adlı yapıtında “mülk ve râiyet sultanındır” dediği gibi, padişahın ülkenin maliki olarak görünmesi, memuru ister istemez “kul” şekline sokmuş… Osmanlı yukarıya kul, aşağıya alabildiğine azametli ve katıdır, tarih boyunca…
Konya’da 1874 kuraklığından meydana gelmiş kıtlık üzerine o günlerde Matlû-bî’nın yazdığı bir koşukta şöyle bir kısım var: “Muhasaradadır buğday pazarı/Ekmekçi dükkânın açın nazarı/Zaptiye dayağı memur azarı/Ölümden de beter oldu bu sene…” Osmanlı açlık günlerinde dahi sertlikten vazgeçmiyor..
Osmanlı, halkın çıkarını en iyi şekilde ancak kendisinin düşünüp koruyabileceği kesin kanısını taşıyordu… Bonapartizm denilen bu devlet görüşünün son büyük mümessili İnönü olmuştu… Aslında Paşanın karşısında bulunduğu İttihat ve Terakki da, kendi kökeni olan halkı unutmuş, onu “büyüteceğim” diye mezara sokmuştu… Yani toplumun çıkarı, onun sınıflarının çıkarlarından soyutlanıp savunulmaktaydı… Bu çıkarın ne olduğunu da en iyi siyasal bürokratik “kast” bilebilirdi… Bu, onun görüşünde bir “hizmet gereği” idi. İnönü de, “hizmet gereği” olarak sola karşı cephe almıştı, yaşamı boyunca.
Tanzimat idaresi, Abdülhamit ve İttihat ve Terakki ileri gelenleri, alt kademe bürokrasinin dizginlerini çeşitli yollarla sıkıca ele almışlar ve bu bürokrasiyi halkın yararına olmaktan uzak, kendi siyasi amaçları uğruna kullanmışlardır. 1960-61 Kurucu Meclis’in yeni Anayasa’yı hazırlaması sırasında bu Meclis üyesi bazı üst kademe bürokratlarla beraber bulunduğum olmuştu ve sık sık “filân şeyi millete bırakamayız” gibi sözler kulağıma gelmişti: kimdi bu “biz?…” Bu, Tanzimat’tan beri devam edegelen Bonapartist eğilimli Cumhuriyet bürokrasisiydi.
* * *
Cumhuriyet, ilk günlerinde, personel ve mali kaynak yetersizliği nedenleriyle sadece bürokrasinin üst kademelerine, genel siyasasına yatkın kişileri getirmiş, alt kademelere fazlaca el sürmemiştir. Böylece de bu düzeylerde Tanzimat geleneği devam etmiştir. Bu itibarla devlet makinesi ve ekonomisi, eski dönemin yerinde kalmış memurlarıyla ve bunların çalışma “stil”ine hemen uyan yenileriyle yönetilmiş: Devlet makinesinin “çarpıklığı” aynen devam etmiş. Bu bürokratik çarpıklık, arka planda maddi ve kültürel geri kalmışlık olmak üzere, Cumhuriyet’in partisinin salt idaresi altında yaşamını sürdüren Osmanlı devlet makinesi içeriğini ifade ettiği gibi sanayinin yerinde sayması da, bu yeni bürokrasinin ağırlığını izah eden bir öğe olmuştur. Gerçekten o, mümessil-komisyoncu takımının iyice yaygınlaştırdığı “Türkiye’de sanayi olmaz!” sloganına hiçbir tepki göstermemiş olmakla kalmayıp hatta aksini iddia edenleri “azarlamak”tan da geri kalmamıştır. Böylece de yukarıdaki “çarpıklık”ın çeşitli düzeylerini üç sözcükle özetlemek olanağı vardır: Devlet makinesi, parti, ekonomi.
Bunların politik dinamiğine kim dizgin vuracaktı? Devlet sektörü güçlendirilmeden ticaret kategorileri okşanmıştı. Bunun da son tahlilde anlamı, geçiş döneminde bulunan bir toplumda üretici güçlerin gelişmesini, elinde ekonomik olanakları tutanlara terk etmekle bu toplumun idaresini psödo – burjuvaziye bırakmaktır. Cumhuriyet’in ilk döneminde temel normlardan biri, sınıfsız bir toplum olmakla tek parti idaresi altında halkçılık ilkesi bayrağının dalgalanmasıydı. Ama bir süre sonra sosyo – ekonomik farklılaşma ve buna koşut olarak siyasal kurumlaşma iyice belirgin hale geldi. Bürokrasi ise buna hazır değildi ve olumsuz tutum içine girdi.
Mülkiye Mektebi, buraya kadar anlattığını “Stil”de çalışan bürokrat yetiştirmiş ve 1950’lere kadar verdiği mezunların büyük çoğunluğunun sosyo – ekonomik yönden gelişmiş Batı Anadolu ve özellikle Marmara bölgesinden geldiği saptanmıştır. Hariciyede ise 1959’da Bakanlık mensuplarının yarısına yakın sayısı İstanbulluydu. Durum böyle olunca devlet makinesi, sosyal yapısı itibariyle büyük ölçüde burjuva (psödo) ve küçük burjuva olup halktan uzaklaşma ve bir yandan kıyıya itilmiş aydınlara, öbür yandan da sermaye kesimine, tüccara, komisyoncuya, yeni burjuvaya, taşrada da toprak ağasına sokulma eğilimini göstermiştir. Bu tutum aslında, özellikle 1950’lere kadar süregelmiş yeni bir toplum yaratma çabasıyla uyum içindedir. Ne var ki özlenen yeni toplumun yapısı “müşteriye dönük” tipte bürokrasi gerektirmektedir. Bunu sağlamanın da çaresi onu denetim altına almakta görülmüştür.
Ama Mülkiye, sonraki adıyla Siyasal Bilgiler Fakültesi bu oyuna yanaşmamış, 19 Mart tarihli yazımın sonlarında belirttiğim birinci rolünü, yani kendi öz çıkarlarını temsil rolünü oynamaya devam etmiştir. Buna karşılık bürokraside köklü reform ilkesi 1960’lardan sonra Merkezi Hükümet Teşkilâtı Araştırma Projesi (MEHTAP) ile ortaya atılmışsa da reforma sahip çıkacak güçlerin temel eğilimleri kesinlikle belli olmadığından bu yönde herhangi bir ilerleme kaydedilmemiştir. Geleneksel bürokratik elit, 1971 dolaylı askeri müdahalesinde tekrar ön plana çıkmakla, toplumun yeni üretim güçlerine de direnen bir “zinde kuvvet”i olduğunu ispatlamıştır.
Sözünü ettiğim güçlerin SBF’ne güvenceleri böylece sarsılınca bunlar kendilerine bağlı ve girişimci ekonomik grupların özledikleri liberalizm doğrultusunda çalışma “stil”i gösterecek idareciler yetiştirme çabasına düştüler ve cenaze çiçeklerine rekabet eden eğitim vakıfları kuruldu… Kurucularının Türk gencinin eğitim gereksinmesini anlamak için 1968 yılını beklemiş olmaları biraz tuhaf değil mi?…
* * *
Yeni bir sendikal aristokrasi tabakasını bürokrasi etrafında toplama amacını güden ekonomik ve politik tedbirleri de aynı çerçeve içinde irdelemek yerinde olur… Ülkenin bugün yaşamakta olduğu kapitalizmin altın devri, gelişmekte olan psödo-burjuvaziye bir yandan bazı çalışan grupların yaşam düzeyini hafifçe yükseltmek ve öbür yandan da bürokrasi ve sendika aristokrasisini “gözetmek” ve bunları kitlelerin üstüne çıkarmak olanağını sağlamaktadır… Sendika ve parlamento bürokrasisi kitlelere böylece yaşamlarının düzelme yönünde değişmeye başladığını gösterebilmektedir. Bu da, kitlelerin gözünü boyamayı amaçlayan oportünist reformculuğun sosyal temelini teşkil eder…
Partiler bürokrasisi ise, yeni amaçlardan, yeni işlevlerden, yeni güçlüklerden ve asıl, yeni hatalardan doğmuş yeni bir fenomendir… O, bir pas gibi, her durağan bünyeye musallat olmaktadır… Bu mekanizmanın devam edebilmesi için partiler, ara sıra bürokrasiye karşı halkın yanında görünmeye özen gösterirler, tabii bürokrasiye göz kırpmayı ihmal etmeden. 1950’de böyle oldu ve 14 Mayıs’ta “Osmanlı” devrildi. Köylü elini kolunu sallayarak kaymakamın odasına girebildi. Ama bu “demokrasi” fazla sürmedi ve herkes yeni baştan “terbiyeli” olmayı öğrendi!…
Son bir yazıda da bu olgulara halkın tepkilerini tahlile çalışacağım…