Cumhuriyet, 17.07.1984
Çelişkiler zincirinin halkaları, bir garip “yalan” kavramına da uzanıyor. Aslında rasyonel düşünce ve bilimsel verilere dayanmasının gerektiği devlet plânlaması, ucundan kenarından törpülenerek “kuşa çevrilmişti”…
İçinde bulunduğumuz koşullarda plân, artık “pilâv” olmuştu…
Ayrıcalıksız tüm kamu aracı ve mülkünü yerli, yabancı özel sektöre devretmeyi “planlayan” bir hükümetin yapacağı kalkınma planının gerçeklik ve uygulanabilirlik derecesi ne olabilir, “karma” niteliğini yitirmiş bir ekonomide plan, kimi neye zorlayabilir ki!…
Sayın Özal “V. Plan, Anavatan programı istikametindedir” demiş, komisyonda. Bundan daha doğal bir şey olamaz. Her plan, onu yapanın felsefesi doğrultusunda olur. İş kalıyor Anavatan felsefesinin “plan” kavramıyla çelişki halinde olup olmadığının saptanmasına.
Yalçın Doğan arkadaşımız planın Dünya Bankası’nın 1983 Şubat tarihli ve 4282 sayılı “Türkiye için orta dönemli hedefler” başlıklı raporunun tıpatıp aynı olduğunu delilleriyle vurguluyor. (Cumhuriyet 26.6.84). Bu durumda Aristo mantığı sizi şu sava götürüyor; Anavatan’ın kendisi de Dünya Bankası – IMF çiftinin eseridir! Nitekim Doğan’ın yazısından iki gün önce, hükümetten memnun olmayan TİSK Başkanı Sayın Narin, bu gerçeğin bilincinde olacak ki, onu IMF’ye şikâyet ediyor. IMF uzmanları da Sayın Narin’i, herhangi bir yorum yapmadan sükûnetle dinliyorlar… Planda sanayileşmenin ileriye itilmesi ve bunun gibi tarafımızdan onanması olanaksız birçok hususu bir yana bırakarak konunun asıl özüne gelelim.
KURUMLAR TAKIMI
Bir planlama politikasının gelişigüzel bir ekonomik yapı üzerine aşılanamayacağı bir temel belittir. Nitekim 1950’de DP iktidara geldiğinde “Limancı” Hamdi Bey Meclis’te plan yapılmasını önermiş, dönemin bir çiftlik sahibi olan Başbakanı kürsüye fırlayarak “planımız plansızlığımızdır!” diye öneriye yanıt vermiş ve çok alkışlanmıştı, doğruca ya da dolaylı olarak toprak ağalığı kökenli Meclis çoğunluğu tarafından. Gerçekten, ekonomik büyüme, son tahlilde, değişmeye istekli binler ve milyonlarca yurttaşın istekliliğine bağlıdır. Oysa tutucu bir feodal ortamda plan, olsa olsa “pilav” olur… Anavatan iktidarının, dayandığı iddia ettiği dört tabandan biri ise işte bu tutucu tabandır.
Sürdürelim çelişkileri sergilemeyi ve DPT Başdanışmanı Prof. J. Tinbergen ile yine konunun büyük uzmanlarından W. Arthur Lewis’in yazılarına biraz göz atalım.
Batı anlayışıyla bugünün planlaması kısmen sosyalizm, kısmen de Keynes’çi kurumlarda ifadesini bulan modern ekonomik düşüncelerden türemiştir. Gerçekten Batı ülkelerinde saf “kapitalist” ya da saf “hür teşebbüs” yerine “karma” ekonomi yürürlükte olup ciddi boyutta var olan kamu sektörü, özel sektör üzerinde çeşidi denetim türlerini icra eder. Böyle bir denetimi elinde tutabilmesi için kamu, üretim araçlarının bir kısmına sahip olmak zorundadır (ülkemizde bunların başlıcaları KİT’lerdir). Bu durum bir pragmatik politikanın ürünü olmakla birlikte modern ekonomik kuramlara göre de tutarlıdır. Batı, refahı ancak karma düzenin en üst düzeye çıkarılabileceğine inanmıştır.
En uygun ekonomik düzen bir kurumlar takımı olarak tanımlanabilir ki, bunlar, örneğin, özel girişimler, kamu girişimleri, piyasalar, sosyal sigorta kurumları, vergi sistemleri, parasal sistemler ve kamu yetkilerinin kademeleridir. Nihaî amaç da yurttaş olarak en üst yarar ya da hoşnutluk sağlanması olup bundan türeyen ilk amaç daha yüksek istihdam, dördüncüsü de daha yüksek yatırımdır.
Avrupa ülke plancılarının çok iyi bilinen hedefleri ise şöyle sıralanmaktadır: 1- Tam istihdam, 2- Ödemeler dengesi, 3- Ulusal gelirin ortalama %15-20’si kadar bir net yatırım düzeyi, 4- Ulusal gelirden aşağı gruplara daha yüksek pay ve 5- İstikrarlı fiyatlar. Bir sanayi doğruca özel yatırıma bağlı kalmışsa kalkınma planı ancak negatif bir denetim kurabilir. Şöyle ki, bazı alanlarda yatırımı yasaklayabilir ama şahısları başka alanlara yatırım yapmaya zorlayamaz. Bu itibarla plan bir tavsiyeden öteye geçmez, dolayısıyla de sırf özel sektör söz konusu olduğunda “plan” sözcüğü, doğru bir terim olmaktan çıkar.
Planlamanın başlardaki amacı, hükümet giderlerinin, harcamalarının önceliklerini seçmekten ibaret olmuştu. Oysa beş yıllık plan, bir harcama izni olmayıp bu izin, mutlaka plana bağlı kalmak zorunluluğunda olmayan hükümetten çıkar. Bu kamu kesimi için böyle ise, özel kesim için haydi haydi doğrudur. O halde hükümet, bağlı kalmaya niyeti olmadığı ve genellikle de eldeki olanakların çok ötesinde hedeflere yönelik planı niçin yapar? O bunu, ya bir siyasi duman perdesi, ya da daha geniş olanaklar çekmek için bir araç olarak yapar, özellikle vergi vermeye alışık olmayan düşük üretimli ülkelerde…
PLANIN TEMEL ÇELİŞKİLERİ
Şimdi uzmanların tuttukları bu ışık altında dönelim bizim V. Plan’ın temel çelişkilerine. Ayrıcalıksız tüm kamu üretim aracı ve mülkünü yerli yabancı özel teşebbüse devretmeyi “planlayan” bir hükümetin yapacağı kalkınma planının gerçeklik ve uygulanabilirlik derecesi ne olabilir? Bunun yanıtı eski plancılardan Sayın Hikmet Çetin’den geliyor: “Toplumdaki potansiyel ve kaynakları yeterince değerlendirmeyen bir belge plan olamaz. Türkiye’nin koşullarında KİT’lerden kurtulmayı gerekli gören bir düşünce ve politikadan yola çıkılarak kalkınma planı yapılamaz…”.
Evet, “karma” oluş niteliğini yitirmiş bir ekonomide plan kimi neye zorlayabilir? Kendi iç çelişkisinin ürünü enflasyon, sürekli devalüasyon ve bunların sonucu büyük fiyat artışları karşısında özel teşebbüs, kendi yaratığı olup diyalektik kanunlar uyarınca kendi antitezi haline gelmiş bir hükümetin planının “tavsiye”lerine ne denli kulak asar? Bu durumda Avrupa plancılarının hedeflerinden hangisi gerçekleşebilir, tam istihdam mı, ödemeler dengesi mi, yatırımlar mı, daha âdil gelir dağılımı mı, yoksa fiyat istikrarı mı?…
Plan ülkenin ekonomik olduğu kadar sosyal gereksinmelerini de karşılayacak bir bütündür ve bunun her bölümü, birbirine bağlıdır. Üretim süreci tümden özel teşebbüse bırakılan bir planda örneğin Milli Eğitim planlaması nasıl olacak? Özel kesimin yapacağı tahmin edilen yatırımların gerektireceği kadroların niteliklerine göre mi? Ya, şu anda olduğu gibi, bu kesimin böyle bir niyeti yoksa?… Çalışanların sorunlarını konuşmaya vakit ayıramayan bir hükümet, planda üretim ilişkilerini nasıl tanzim edecek?…
ALDATMACA
Bu koşullar altında bu plan, Arthur Lewis’in nazik deyimiyle “bir siyasi duman perdesi”, bir aldatmacadan başkası olamaz, tıpkı yıllardır avutulduğumuz şu koordinatları tümden belirsiz orta noktası, bunun sağı solu ve nihayet de, “direği” gibi…
Bir başka aldatmaca da “Kore modeli” oluyor. Bu konuda Sayın Sami Kohen’i dinleyelim: “Japonya ‘mucizesi’nin sırrı, Kore kalkınmasının esas nedeni, liberal bir ekonomik görüşün uygulanması değil. Uzakdoğu ülkelerinin kapitalist sistemleri güdümlüdür, planlıdır, programlıdır. Bu ülkelerde Friedman’ın ünlü ‘Chicago Boy’ları yoktur. Serbest piyasa ekonomisi de denetimsiz, otoritesiz, başıboş değildir. Güney Kore’de yabancı sigara ve içkiden, kozmetiğe kadar pek çok malın ithali hâlâ yasaktır…”
Biraz da gülelim: V. Plan, bira üretiminde % 6,5’luk bir artışı öngörüyormuş!…