Çelişkilerin Düşündürdükleri

Aralık 13, 2017
Kültür Eserleri > Düşündüklerim Yazdıklarım > Çelişkilerin Düşündürdükleri

Çelişkilerin Düşündürdükleri

Cumhuriyet, 28.05.1984

 

Ülkemiz, hep söylediğimiz gibi, bir çelişkiler yumağında debelenip duruyor. Çelişki, kendi içimizde olduğu gibi kulübüne dâhil olmak için yırtındığımız Batı’nın düşünce ve müesseseleri ile de mevcut. İşin ucunda, gerçek anlamıyla üretici olmayan, nerede ise asal diyebileceğimiz bir temsilciler meclisi ve bunun yaratığı bürokrasi var.

 

Burjuva, her şeyden önce çağının ileri bilim ve teknolojisinin sahibidir. Onun birinci özelliği, üretici olması, ticaretini bu üretim kapasitesinin üstüne oturtması ve korkusuzluğudur. Sürekli bir evrim içinde olmasıdır.

 

Diyalektik mantık, Aristo’nun kullanmamış olduğu “çelişki” kavramını ön plana çıkarmıştı. Arkadaşlarımız bu sütunlarda “liberal – muhafazakâr, gücünü İslâm’dan alan – Atatürkçü” v.b. çelişkilerini ne denli vurgulasalar azdır. Ancak bunlar, bir ana çelişkinin birer kaçınılmaz kanıtları olmaktadırlar ki, bu ana çelişki, yine felsefenin bu arada yarattığı ve dilimize, biraz eksik olarak “abes” diye geçmiş “absürt” kavramını öne sürüyordu. Bu sonuncusu ise, bir sistemi mahkûm eden bir olgudur: Nerede “absürt” varsa, orada sistem iflâs etmiş demektir.

 

BURJUVA DEVRİMİ, ÖZELLİKLERİ

 

Hep bilindiği gibi liberal hareket, ilk önce sanayi devrimini başarmış ve güçlü bir üretim temeline oturmuş olan İngiltere’de gelişmiş, öbür ülkeler, başta ABD ve Almanya olmak üzere kendilerini, buna karşı kalın gümrük duvarlarını siper ederek korumuşlar, ancak sanayi rekabetinden korkmaz duruma geldikten sonra kervana katılmışlardır. Bu akım kısa sürede çok başka şekillere dönüşecek, sonunda bunun sadece adı kalacaktı: Uygulama, geri kalmış ülkelere topuklanacaktı. Kendileri ise, işlerine geldiğinde her türlü dışalım kısıtlaması getirebileceklerdi (Türk tekstil ürünleri örneği).

 

Bu sanayi devrimi, ilk önce, faizi yasaklayan Katolik Kilisesi’ne karşı mücadele verip “Protestan” platforma atlayan, sonra da kendi antitezi olup gelişmesini önleyen feodalizmi ortadan kaldırmak için çok canlı mücadelelere girmiş olan burjuvazinin eseriydi. Dolayısıyla da liberalizm hareketini, başkalarını büyük ölçüde sömürebilmek için ortaya atan oydu. Bu hareket sadece üretici burjuvanın lehine işleyen bir sistem olagelmiştir.

 

İnsanlık tarihinin bu çok önemli aşamasına gelmeyi başarmış “burjuva” tipi, haliyle bir takım kendine özgü niteliklere sahip olacaktı. Nelerdi bunlar?

 

Burjuva, her şeyden önce, çağının en ileri bilim ve teknolojisinin sahibidir. Örneğin Avrupa’da Marx’ın en iyi tahlilleri, burjuva kalemlerinden çıkmaktadır. Üniversiteler, çok başarılı burjuva çocuklarıyla doludur. Onun birinci özelliği, üretici olması, ticaretini bu üretim kapasitesinin üstüne oturtmasıdır.

 

Burjuva, ilerici, her an kendini yenileyen, kendini geçen, sürekli ve evrim içinde olan adamdır.

 

Burjuva, gözü son derece pek, hiçbir şeyden yılmayan, hiçbir engel tanımayan, önüne çıkanı, gereğinde çok hunharca ezip geçebilen, her türlü iklimin içine dalıp her renk, dil ve düşüncede insanla ilişki kurup alışveriş eden, her çeşit rekabette kendine güvenen adamdır. ABD, II. Dünya Savaşı’ndan önce manganez cevheri karşılığında Dinyeper üzerinde kurulan hidroelektrik santrallerin türbin – jeneratör gruplarını satmış, anlaşma töreninde, “Ne Sovyet manganezi komünist, ne bizim türbinlerimiz kapitalisttir…” gibi sözler söylenmişti. Bu büyük değiş – tokuş sürmekte, Sibirya’dan Atlantik’e gaz sevk edilmektedir. Bundan da Avrupa’da korkan kimse yoktur.

 

Şimdi bütün bu açılardan bizim tarafa göz atalım, istisna üzerine kural (kaide) kurulamayacağı gerçeğini vurgulayarak. Yukarıda sıralanmış niteliklerin genellikle işadamlarımızda bulunmadığını hemen söylemek zorundayız, şöyle ki:

 

Burjuva gelişmesinin birinci koşulu, feodal kalıntıların tasfiyesi iken işadamlarımız, büyük toprak ağalarıyla kol kola gezmekte, toprak reformu her dönemde rafa kaldırılmaktadır.

 

Korkaklık ve çekingenlik işadamlarımızın birinci özelliği olmaktadır: İşçiden korkma, sendikadan korkma, dış rekabetten korkma… Kısacası üretimden korkma. Yıllar yılı “bu ülkede sanayi olmaz, burada bir şey olmaz” sloganını büyük bir çabayla yayıp dışalım, komisyonculuk ve mümessillikten rahatça para kazanmak yolunda yürümüşlerdir.

 

Bugün, var olan dünya standardına göre “mikro” sanayimizi, 1950 – 60 dönemi iktidarına borçlu olduğumuzu söylemek paradoks gibi gelebilir. Oysa ki bugün hâlâ politika sahnelerinde figüranlık eden o dönemin ticaret bankalarının imzaladıkları liberasyon listeleri sayesinde döviz ve altın kasaları tamtakır kalıp her türlü dış alım olanakları ortadan kalkmıştı. Çaresiz kalan dışalıma – zamanına göre karaborsacı, komisyoncu – mümessil takımı, birikmiş paralarını, istemeye istemeye sanayiye yatırmak zorunda kalmıştı. Bu sanayi de, bu koşullar altında, ister istemez Batı’nın güdümünde bir montaj sanayisi olacaktı.

 

“İster istemez” dedim. Nitekim Özal hükümetinin araladığı dışalım kapısından balıklama atlamayan işadamı kalmadı, hem de ithal edecekleri malı burada üreten işadamı, otomobilinden, bisikletinde tutun da akla gelebilecek her türlü emtiaya kadar. Bunlar sürekli dışalım olanağını bulabilirlerse (tabii hayal), buradaki tesislerini büyük bir memnunlukla tasfiyeye hazırdırlar, sanıyorum. İşadamlarımızın korkaklık ve çekingenliğini yine kendi ağızlarından dinleyelim, Sayın Pakdemirli’nin başkanlığında Sovyetler Birliği’ne giden “imtiyazlı”lardan: “Çekingenliklerimizi üzerimizden atmış olduk”, “SSCB ile ticari ilişkiler ihmal edilmiş”, “Sovyet pazarına bilinçli giriş dışsatımı geniş ölçüde arttırır…”

 

Dostluğuna büyük önem verdiğimiz ABD ve AET’nin yıllar boyu rahatça alışveriş ettiği bir ülkeye karşı çekingen olmak bize mi düşüyormuş!?… Bunun adı düpedüz, teşebbüs aşkından yoksun olmanın yanı sıra, dünyanın nerede olduğunun bilincinden uzak olmadır.

 

Korkak ve çekingen kişi daima bir yere dayanmak gereksinimi duyar. Bağımlılık politikasının, sonradan iç yüzünü açıklamakla tanınmış Sayın Çağlayangil bile, “…yabancı ülkelerin desteğine sığınarak, kendini milletine benimsetmeye çalışanına rastlamadım” diyebiliyor bugün.

 

Bilinçsizliğin bir başka örneği olarak da, “İngiltere’de şu oldu…”, “Japonya’da dış ticaret şöyle yürüyor…” gibi örneklerle tutulan yolu savunma keyfiyeti gösterilir: İleri düzeyde sanayileşmiş bir ülkede yanlış adım, sadece deriyi çizer. Oysa bizim gibi iki milyon ton çelikte oynayanları derinden yaralar, öldürmese bile nekahet dönemi sürer de sürer. Ne ile ne kıyaslanıyor?…

 

Bütün bunlardan bir kesin sonuç çıkıyor: İşadamlarımızın burjuva olma niteliğinden uzak oluşları. Onlara olsa olsa psödo (sözde) burjuva denebilir. Nasıl olmasın ki, hükümetin başı da, ona alkış tutanı da, tutmayanı da, kalkınmayı üretim üzerine değil, olmayan malı satma çabası üzerine oturtuyor! İşte hayali dışsatım rezaleti ortada.

 

Demek oluyor ki, bir psödo burjuvanın liberalizmi önermesi, yani “burjuvacılık” oyununa kalkışması, en azından bir absürt’tür. Temel çelişki burada yatar. Sayın Sakıp Sabancı “… Bu millete Allah her şeyi vermiş, ama gelin görün ki, akılcı bir yolda birleşip meseleleri halledemiyoruz” demiş. Hiç psödo burjuva akılcı olabilir mi? Akılcı olmak, gerçek üreticiye özgü bir haslettir. Bu arada, yukarda sözünü ettiğim istisnalar arasından bir ses: “Sanayide fiyatlar ithalatla değil, üretim artışıyla aşağı çekilebilir” diyor Sayın Kamhi.

 

Ve nihayet, yıllardır insanımızın aklını çelen bir “orta”, bunun yolu, sağı solu, direği… lafı dolanıp durur ortalarda. Absürt şundadır ki, bugüne dek bu “orta” noktaya ya da eksenin koordinatları hiçbir gün belirtilmiş değildir! Eksenin yönüne göre sağ ile sol, noktanın pozisyonuna göre direğin altı üstü değişir. Bu belirsizliğin adı, absürt’ün ötesinde, bir tarihsel aldatmacadır, insanları oyalamaya yönelik bir aldatmaca. Keşke tam burjuvalaşabilseler. O zaman her konuda anlaşmak kolaylaşacaktır, kısırlıklar, çirkinlikler kalkacaktır.