Sanayicilerimiz Ve Aet

Kültür Eserleri > Düşündüklerim Yazdıklarım > Sanayicilerimiz Ve Aet

Sanayicilerimiz Ve Aet

Cumhuriyet, 04.02.1985

 

Osmanlı, Tanzimat ve yaptığı ticaret anlaşmalarıyla, Avrupa ile “bütünleşmişti”. Daha sonra da Almanya ile “bütünleşildi”. İşbu “globallaşma”lar, iyice içini oydu. Şöyle ki yüksek üretimli, başka deyimle zengin bir adamın, bir şey üretmeyen bir fakirle “bütünleşmesi”, bu sonuncusunun öbürünün içinde erimesi demek olur. Ama ağaların umurunda değil; elverir ki topraklarının mülkiyeti teminat altına alınmış olsun.

 

Türkiye’nin, Avrupa topluluğu ile bütünleşmesinin, kendi geleceği açısından zorunlu olduğu açıktır. Ancak bu bütünleşmenin de iç bünyede bazı koşulları var: Sağlam bir sanayileşme, çağdaş teknoloji ve gerçekçi bir maliyet v.b. gibi.

 

“Türkiye gibi 21. yüzyılda nüfusu 100 milyona yaklaşacak, jeopolitik konumu nedeniyle ekonomik yönden güçlü ve siyasi etkinliği yüksek olması gereken bir ülkenin, yatarım malları sektörünün mutlaka geliştirmesi gerektiği gerçeğinin ortaya çıktığı görülecektir. Türkiye bunu yapmadığı takdirde, dış ticaret hadlerindeki kötüleşme sonucunda, artan yatırım malları ithalatı ile önemli reel gelir kayıplarına uğrayacaktır… Gelişmiş ülkelerde makine üretiminin imalat sektörü içindeki payı %30-40 arasındadır. Aynı ülkelerin katma değer payı ise, %40’ların üstüne çıkmaktadır…”

 

Bu sözler, T. Sınai Kalkınma Bankası’nın geçen yılın başlarında hazırladığı çok değerli “Yatırım Malları Araştırması” kitabından aynen aktarılmıştır. Bu araştırmaya göre bizim çok özendiğimiz Japonya, özellikle 1960’tan sonra yatırım malları sektörünü ciddi şekilde teşvik edip onu yıkıcı dış rekabetten titizlikle korumuştur. Gelişmiş öbür ülkeler de dış ticaret bilançolarını ancak bu sektör sayesinde aktifte tutabilmektedirler.

 

1984 Kasım’ının sonunda Polonya ile “uzun vadeli ticaret” görüşmelerine katılan Dış Ticaret Derneği Genel Sekreteri Sayın Tuna Uçansu, “Polonya… tüketim malları alacak parası olmayan bir ülke. Size makine satalım, bize dayanıklı tüketim malları, gıda ve tekstil ürünleri satın diyorlar. Hangi ülkeye gidersek gidelim, hepsi bize makine satmak istiyor” diye yakınıyor ve Çikita muzu, Rokfor peyniri alamayacak kadar yoksul, makine üreticisi Polonya’ya adeta acıyor.

 

Bu yandan ise 1985 ithal rejiminde liberasyon listesinin genişletildiğini ve yatırım mallarının dışalımına ağırlık verildiğini öğreniyoruz.

 

Gerçek bağımsızlığa giden tek yol, ciddi sanayileşmeden geçer. Ülkenin savunma gücü de bu sanayiye dayanır. Yoksa taşıma suyla değirmen dönmez. Oysa “yapısal değişme ve sanayileşme, (son Beş Yıllık) Plan’ın amaçları dizisi içinde dışa açılma ve enflasyonun dizginlenmesinden çok sonra geliyor” (Dr. Oktar Türel – Milliyet); “İstikrar, büyümeden vazgeçmenin bedeli değildir…” derken Prof. Erdoğan Alkin (Milliyet), büyümeden vazgeçildiğini de vurgulamış oluyor. Bunun yanı sıra demir-çelik ihracatçısı ülkelerde devlet büyük sübvansiyonlar uygularken, bizde demir ithal fonu indirip, yerli sanayi tehlikeye atılıyor! Artık demiryollarımızın raylarını Afrika çeliği ile değişip, binalarımızı Yunan demiriyle inşa edeceğiz!

 

CİDDİ BİR SANAYİ YATIRIMI GEREK

 

Gerçekten bugüne dek hükümetten hiçbir ciddi sanayi atılımı hakkında söz işitilmedi. Sadece özel sektörden birkaç boğuk, adeta çekingen ses çıktı: “Üretim artışı olmadan enflasyon önlenemez!” diye (Sayın İbrahim Bodur, Üzeyir Garih ve Mehmet Yazar). Anadolu Bankası Gn. Md. Yardımcısı sayın Mehmet Topçu’da “kalkınma aşaması tamamlanmadan Türkiye’nin parasını konvertibl yapması için dünya piyasalarında çok aranan bir stratejik malı üretmesi gerekmektedir” diye yazıyor “Ekonomide Diyalog”ta.

 

Anlaşıldığı kadarıyla gerçekleri daha açık olarak gören bazı işadamlarımız AET’ye girişten endişe duymaktadırlar. Nitekim eski Sanayi Bakanı Sayın Kocatopçu “Türkiye’nin AET’ye girişini biz sanayiciler engelledik” demişti, geçen Ağustos’ta.

 

Liberal ekonomi yanlılarından eski Maliye Bakanı Sayın Arıkan da geçenlerde “Türkiye’mizde Hacı Bekir ve Hacı Şakir gibi köklü müesseselere ihtiyaç vardır. Bunların mazileri (geçmişleri) Osmanlılara kadar dayanır” demiş. Oysa bunlar, isterse Selçukluya dayansınlar, bir Unilever, bir Nestle’nin yaptığı gibi dünya lavabolarına sabun, sofralarına lokum oturtamadıkları sürece dünya ekonomisiyle entegrasyon açısından hiçbir değer taşımazlar. Duygusal müzecilik ve “mazicilik”le ekonomik değer yaratılmaz. DPT Yabancı Sermaye Dairesi Başkanı Sayın Namık Kemal Kılıç’ın deyimiyle “planlarını kâğıda dökemeyen” özel sektörümüzün dünya piyasalarında kolayca at oynatamayacağını tahmin etmek için falcı olmaya gerek yok.

 

Her düzende olduğu gibi AET içinde de, ölçüler saklı kalmak kaydıyla, sömüren ve sömürülenler olacaktır. Ortaokul kitaplarında sömürge “hammadde verip karşılığında mamul mal alan ülke” olarak tanımlanır. Sayın Sabancı’nın ekranda “tarıma dayalı sanayi” dediği olsa olsa bulgurla pekmez olup, bunları hiçbir iktisat kitabı mamul mal sınıfına sokmaz…

 

Peki, Türkiye’nin AET içinde yeri ne olur, işbölümünde payına ne düşer? Bunu Mehmet Altan “Siyaset 84”te (10.9.84) çok güzel özetlemiş: “Dünya işbölümü, artık kendisine tam anlamıyla uyum gösterecek ve tarım girdilerine dayalı dışa dönük sanayileşmeyi kabul eden bir Türkiye istemekte…, işbölümünün bize yüklemek istediği görevleri Türkiye açısından gerçek optimaları elde ettikten sonra çaresiz kabul etmeyi önermektir”.

 

Sayın Halefoğlu bu konuda gerçekçi görünüyor: “Amacımız girmek ama… henüz hazır değiliz”. Nasıl olmasın ki, bunca bel bağlanan İslâm Konferansında İran Ticaret Bakanı Caferi, “kalitesiz malınıza tahammülümüz kalmadı” derken Birleşik Arap Emirlikleri Heyet Başkanı El Otaiba, daha nazik bir ifadeyle “kalitenizi yükseltin” dedi. Neler geri dönmedi, bu “ihraç patlaması” sırasında, asgari standardı tutturamamış mallar arasından!…

 

Bütün bunlara karşın, bu hükümetin destekçisi özel sektörümüz bir AET uzun havası tutturdu, son günlerde, “…et, süttozu, peynir ithal ediliyor ve bunun karşısında benim çiftçim sıfır noktasına geliyor” diye feryat ededursun, Ziraat Odaları Birliği Başkanı Sayın Osman Özbek.

 

Türkiye’nin Avrupa Topluluğu ile bütünleşmesinin, kendi geleceği açısından zorunlu olduğu açıktır. Ancak bu bütünleşmenin de, iç bünyede bazı koşulları yerine getirmeli; sağlam ve çağdaş bir teknolojiye dayalı sanayileşme, gerçekçi maliyet v.b. gibi. Bu koşullar zorunludur. Tersi durumda meydana gelebilecek olumsuz sonuçlar ülkemizi geri dönüşsüz olarak topluluktan kopmaya götürebilir.

 

SONUÇ

 

İktisadi Kalkınma Vakfı Başkanı Sayın Kocabıyık 1990’larda rahatlıkla AET’ye tam üye olabileceğimizi söylüyor. Vakıf, raporunda, “tam üyeliğin gerçekleşmesi halinde otomotiv, nükleer, elektrik, uçak, kimya, biyokimya ve kompütür dallarında (geriye ne kaldı ki?) Türkiye’nin şansı hiç denecek kadar az. Topluluğa uyum açısından en şanslı sektörler ise tekstil, besin maddeleri, cam (topluluğun artık üretmeyi reddettiği) çimento ve müteahhitlik hizmetleri” olduğunu belirliyor. Bunun, halk ağzıyla “topal eşekle kervana karışmak” demek olduğunu bilmeyecek kimse yoktur ülkemizde. Ama buna karşın, bu uzun hava, Arap ve İranlıya bile malını beğendiremeyen psödo-burjuvazimiz tarafından hangi bilinç, ya da bilinçaltı güdüyle tutturuluyor? “Sakın bu, gerçekte resmi rakamların birkaç katına ulaşmış bulunan ve her geçen gün artan işsizlik, gelir dağılımında büyüyen adaletsizlik, topraksızlık… gibi sorunların yaratması olası sosyal patlamalara karşı, bir ‘batı’ paratonerinin altına sığınma kaygısı olmasın?” der, atılımlarını ve yatırımlarını gerçekçi görüşler içinde yapmalarını dileriz. Bu, hem kendileri, hem ülkemiz için gerekli.