Batı Kavramları Yerine Oturmadıkça…

Kültür Eserleri > Düşündüklerim Yazdıklarım > Batı Kavramları Yerine Oturmadıkça…

Bati Kavramlari Yerine Oturmadikça…

Cumhuriyet, 21.01.1989

 

Entellerimiz, tanımlamasını iyice yapmadıkları, hattâ tam olarak bilmedikleri kavramlar üzerine çene atıp hiçbir şey ifade etmeyen yazılar yazmaya bayılıyorlar. Bu tekerlemeler, onlara sütunlarını doldurmada kolay geliyor. Burjuvazi, sol, sosyal demokrasi, demokratik sol, milliyetçilik, demokrasi… gibi kavramlarla lâf ebeliği yapılıyor. Aşağıdaki yazı, bu konuyu irdeliyor.

 

Fransız devriminden beri demokrasiyle ulusçuluk arasında sıkı bir bağ oluşmuştur. Gerçekten ulusçuluk hareketi, kendi içinde her türlü imtiyaz ve farklılıkları, aristokrasinin (yani toprak ağalığının, feodalizmin), her şeklini bir yana ittikten sonra kendi ulusunu dış dünyaya karşı örgütlemiş olan demokratik hareketin bir devamı olarak ortaya çıkmıştır.

 

Ülkemizin sorunlarına bakmazdan önce, bazı temel kavramlara açıklık getirmenin, doğru sonuçlara varmanın birinci koşulu olduğunu belirterek girmek istiyorum söze. “Burjuva” nedir? Faizi yasaklayan Kilise ve Papa’nın büyük gücüne başkaldırıp Reform ve Protestanlık (Calvin, Luther…) hareketlerinin öncüsü olmuş, sınırsız gelişmesine engel olan feodal düzeni kan gölünde boğmuş (Fransız Devrimi) ve bunun hortlamasını önlemek üzere de çok ciddi, geri dönüşsüz bir toprak reformunu uygulamış; bütün bilim ve teknolojilere, sanatlara ve iktidara sahip çıkarak her gün gelişen bir sanayileşme hamlesine girişmiş; bütün dünyayı acımasızca sömüren bir burjuva-kapitalist düzeni ve nihayet bugünün Batısını kurmuş olan kişidir.

 

Böylece feodalin antitezi olarak tarih sahnesine çıkan burjuva, bu başarılarını şu niteliklerine borçlu olmaktadır: Bilim ve teknolojinin bütün dallarına derinlemesine bir vukuf; kesin olarak laik ve materyalist (yani sadece akla önem veren) bir düşünce sistemi; sürekli yeni teknoloji üretimi kabiliyeti; hiçbir düşman ve engelden yılmayacak gibi bir gözüpeklik sahibi olmak… Burjuva, bu kişiliğiyle yepyeni bir “burjuva kültürü”nü yerleştirmiştir.

 

ULUSÇULUK DA BURJUVAZİNİN ESERİDİR…

 

Bu denli güçlü bir olgu olarak ayakta duran burjuva-kapitalist sistemin, ancak her türlü feodal kalıntıları temizledikten sonra gelişip kısaca özetlediğimiz nitelikleri kazandığını vurgulayarak geçelim bu burjuva-kapitalist düzenin ürünlerinden biri olan demokrasi kavramına. Demokrasi, kimileri için bir hükümet şekli, kimileri için de bir yaşam türüdür… Bazı idareci sınıfların bir üyesine demokrasi gibi gelen şey, onun bir yoksul yurttaşında dar ve savunulmaz bir oligarşi duygusu yaratabilir. Yani biraz, ne niyete yersen o tadı veren muz gibi bir şeydir kimilerince de.

 

Demokratik düşüncelerin, İngiltere’ye göreceli yumuşak iniş yapmış olmalarına karşın, ekonomik eşitlik ancak Fransız Devrimi ile demokratik aksiyonun bir sürekli bölümü haline gelmiştir. Bu tarihlerden beri, ekonomik eşitliğin yokluğunda hiçbir siyasal mekanizmanın kendiliğinden sıradan yurttaşın istek ve çıkarlarını gerçekleştirme olanağı sağlamayacağı vurgulanmıştır. Yani, kurallarına göre işletilerek her sınıfa (kata) temsil ve sesini duyurma olanağı veren demokrasi, yine bir burjuvazi ürünüdür.

 

Fransız Devrimi’nden beri demokrasiyle ulusçuluk arasında sıkı bir bağ oluşmuştur. Gerçekten ulusçuluk hareketi, kendi içinde her türlü imtiyaz ve farklılıkları, aristokrasinin (yani toprak ağalığının, feodalizmin), her şeklini bir yana ittikten sonra kendi ulusunu dış dünyaya karşı örgütlemiş olan demokratik hareketin bir devamı olarak ortaya çıkmıştır. Bu arada “ulusal devlet”, ulusla devletin bir sentezini temsil etmesi şeklinde telakki edilmişse de bu sentezin gerçek tabiatı hakkında herkesçe kabul edilmiş açık bir düşünce yoktur. Aynı şey “milli şef” ile Türk ulusu ilişkileri için de söylenebilir.

 

Günümüz “milliyetçiliği” ekonomik, siyasal, sosyal ve entelektüel gelişmelerin bir olağanüstü çapraşık yaşamsal parçası olmuştur: Birçok başka nedenin yanı sıra kapitalizmin devrimsel yükselişi; feodalizmi süpürüp krallıklarını bir ulusal temel üzerine laikleştiren Avrupa’nın tanrısal haklı krallarının rolleri; bir ulusun öbürüyle artan ticari teması ve rekabetleri, bunun özellikle gelişen ve (Türkiye gibi) “geri kalmışlar” arasında vaki olması sayılabilir. Gerçekten devrimden sonra Fransa’da bir devrimci demokratik milliyetçilik yerleşmişti ve bunun rüzgârı Osmanlı ülkesi üzerinde esmiş olmalıydı.

 

Bütün bunlar, günümüzün milliyetçilik kavramının da Fransız Devrimi, yani feodalizm-toprak ağalığı sistemini tümden süpürmüş burjuvazinin ürünü olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

 

Geniş anlamıyla “sosyal denetim” terimi, toplumun birey üzerindeki etkisini ifade eder. Dar anlamda ise, bazı ekonomicilere göre ekonomik süreçlerin planlanmış güdümüdür. Merkantilizmin çarpık denetimi, şimdi ekonomik bireycilik ya da “bırakınız yapsın” adı verilen sisteme karşı isyanı doğurmuştur: Dış denetimlerin yerini, sistemin kendi içinde denetim ve dengelerin alacağı bir toplum düşüne kapılınmış. Şöyle ki, insanlar istedikleri zaman ve yerde çalışıp kâr edebileceği herhangi bir işi tutarak ve kalitenin denetimini tüketiciye, sendika ve devlet nizamnamesinden yoksun olarak bırakmak suretiyle hem bireyin hem de ulusun refahı sağlanacak sanılmış. Sistemin en üst denetim süreci maddi kazanç peşinde koşan bireyin kendi çıkarı olup sermaye ve emeği en verimli yola sevk etmek, üretim malzemelerini dağıtmak, teknik süreçleri teşvik etmek ve nihayet ürünü “fiyat mekanizmasının sihri” ile dağıtmak için rekabetin “görünmez el”ine güvenilmiş. Arz-talep kanunu hükmünü icra edecek, eşya ve ücret kendiliğinden “doğal” fiyatını bulacaktır. Hür teşebbüsün kendisi, insanın gerçekleştirebileceği en emin ve etkin denetim şekli olarak görülmüş.

 

Milyonlarca işsizin bulunduğu sayısız ülkede ve bu arada Türkiye’de, bu düşüncenin ne denli geçersiz olduğu açıktır. Zira bu durumda, daha başkalarında da olduğu gibi, durumun tamamı denetimi gerektirir.

 

TOPRAK AĞALI DÜZEN AŞILMADIKÇA…

 

Ülkemizin Doğu’dan Batı’ya, Trakya’dan Güney’e büyük toprak ağaları ve aşiret reisleri tarafından idare edildiği, oy sandıklarından daima bu “büyük aile”lerin istekleri doğrultusunda oy çıktığı yadsınamaz. Yani durum 1789 devrimi öncesinde olduğu gibi bir görünümdedir. İnsanlar arasındaki üretim ilişkileri “senyör-serf” (bizim deyimle “ağa-ırgat”) ilişkisidir. Eğitim sistemleri daima egemen sınıfların ideolojisi doğrultusunda geliştiğinden, eğitim kuramlarımız da mesleğin adı ne olursa olsun, “ırgat tipi” adamlar yetiştirmek için planlanmışlardır. Şöyle ki bir Prof. Dr. Dekan Bey “evrim teorisi saçmalıktan ibarettir, her şey yaratılmıştır” diye beyanda bulunabilmektedir. Oysa UNESCO’nun dünyanın sayılı otoriterlerine yazdırdığı “İnsanlık tarihi” I. cildinin büyük bölümünü bu saçma (!) evrim olayına tahsis etmiştir.

 

Burjuvazinin ancak feodal öğelerinin tümden sökülüp atılmasıyla (köklü toprak reformu) var olabildiği gerçeği karşısında ülkemizde böyle bir burjuva sınıfının oluştuğundan söz edilemeyeceği kanısındayım. Böyle bir sınıfı temsil eder görünenlerin hangisi yukarıda tanımlaması yapılmış Batı burjuvazisine benziyor? TV reklamlarında makarna, börek dışında hangi ciddi bir sanayi ürünü görüyoruz? Ve bu halimizle de tam bir burjuva-kapitalist örgüt olan AT’ye dalmak çabasındayız! Nitekim en basit üretim birimlerinde bile teknoloji üretiminden aciz sermaye sahiplerimiz, alelacele Batılı firmalarla evlenmelere girişti, yabancıyı, esasen cılız üretim kapasitemizin “harim-i ismet’ine soktu. Sayın Demirel geçenlerde Amerika’dan yönetildiğimizi söylemiş. Kendi döneminde nereden yönetiliyorduk ki? Hemen belirtelim. Atatürk ise Milli Kurtuluş Hareketi’ni ve Cumhuriyet’i Ankara’dan idare etmişti. Ankara’dan idare onun ölümüyle son buldu. Bu nedenle “milli burjuvazi”, bizde henüz oluşmamıştır.

 

Gençlik yıllarımızda bütün dillere dolanmış bir slogan vardı: “bizde sanayi olmaz, bizde bir şey olmaz”. Olması istenmezdi, ırgatın “işçi”ye dönüşmesi korkusuyla. Bu korku aynen günümüzde sürüyor, ancak buzdolabı, çamaşır makinesi yaptığımıza göre lâfın şekli değişti: “Türkiye’de petrol ve değerli maden maalesef yok!” yani ciddi bir sanayileşmeye gitme olanağı yok. Biz ancak “tarıma dayalı” (bulgur, pekmez) sanayi kurabiliriz. Yani ağanın toprağının ürününü, ırgat eliyle değerlendirebiliriz. Harimi ismetimizi açtığımız yabancı sermaye sadece hizmet sektörüne geliyor, hiçbir ciddi sanayi yatırımına yanaşmıyor.

 

Yeni bir lâf daha çıktı, “dünyada artık tam bağımsızlık diye bir şey kalmadı” gibi. Uluslararası ekonomik ve siyasi kampların, bir takım örgütlenmelere götürmüş oldukları doğrudur, ama yine de Londra, Washington’dan idare edilmiyor.

 

Peki, bütün bunlar, idarecilerimizin özellikle bir büyük bölümünün dilinden düşmeyen “milliyetçilik”le çelişmiyor mu? Çelişiyor, hem de nasıl! Bu kavram da bir burjuva ürünü olmakla hiçbir surette bir feodal düzen temsilcisinin ağzına yakışmaz. Çelişkiler yumağına işte bir daha: Evet demokrasi de bir burjuva devrimi ürünüdür.

 

“Sol” kavramı, ilk kez 1789 (Fransız) anayasa meclisinde anti monarşik ve demokratik eğilimlerin temsilcilerinin meclis başkanının solundaki sıralarda oturmalarıyla ortaya çıkmış olup daha önceki feodal dönemde bilinmemekteydi. “Demokrasi”nin de, “sol”un da konumu bu olduğuna göre Türkiye’de “sosyal demokrat” ya da “demokratik sol” ne ifade ediyor? Daha önceki “ortanın solu” havasından türemiş bu iki siyasî akım daha baştan itibaren birer çelişkiyi açığa vurmuyorlar mı? Sabit koordinatlara bağlanmamış ve yönü belli edilmemiş bir “orta” eksenine göre sağ ve soldan söz etmek, insanları oyalamaktan başka bir işe yaramaz sanırım. Durum böyleyken “orta”dan itibaren bütün “sol” geçinenler, tam bir uyuşum ve uyuşukluk içinde “önce demokrasi!” teranesini tekrar edip duruyorlar ki, bu düpedüz sabanı öküzlerin önüne bağlamak demektir. TİP’e oy genellikle halktan değil aydınlardan çıktı. Bunun nedenine gelince; bunlar, köyündeki ağasının etkisi altında olarak Zeytinburnu’nda bir fabrikada çalışan ırgat-işçi’ye “kapitalizm, proletarya, artık değerin sömürüsü…” edebiyatıyla, onlarca hiçbir anlam taşımayan sözlerle sesleniyorlardı ve “topraksıza toprak!” vaadini gerçekleştirecek güvence verememişlerdi.

 

Bunca çelişkiye diyalektik açıdan, yani geleceğin dürbünüyle baktığımızda fazla iyimser olmak için bir neden göremeyiz. Ancak çelişkilerin, içine düşmüş olan sistemi yok olmaya götüreceğini de biliyoruz. Galiba şimdilik tek tesellimiz bu olacak.