Cumhuriyet, 9 Temmuz 1977
Ayının on türküsü varmış, dokuzu ahlat (dağlarda çıkan yaban armudu) üstüneymiş. Benim türkülerimin onu da üretim üzerinedir. Ancak yüksek düzeyde üretim, bir toplumu rasyonel düşünce, fikrî disiplin sahibi yapabilir. Bunlar da olmadan hayatın hiçbir yanında gerçek başarı sağlanamaz. Sporun hiçbir dalı bunda istisna oluşturmaz. Ne boks sadece kol, ne futbol sadece bacak işidir. Bedenin performansı, en az iki üç kuşağın iyi beslenmiş olmasını gerektirir ki bu da refaha, o dahi üretim düzeyine bağlı olur.
1938’lerdeydik. Binicilerimiz Mussolini Kupasını kazanmışlardı. Her yerde sözü edilen bir olaydı bu. Avrupa’nın kahredici bir savaştan yeni çıktığı yıllardaki bazı başarılar dışında sporcularımızın herhangi bir yarışmada ciddi bir varlık gösteremedikleri bir gerçektir. Bunun nedenleri, her başarısızlıktan sonra ciddiyetten uzak birkaç beylik lafla anlatılmaya çalışılır. Oysa devam edegelen bu durumun çok derinlere inen sosyo-ekonomik nedenleri vardır. Bunları kısaca anlatmaya çalışacağım.
Ömrümün büyük bölümünü Cumhuriyet gençliğinin beden eğitimine adamış Selim Sırrı Tarcan, daha 1930-31 yılları arasında radyodan bizlere şöyle sesleniyordu: “Spor ilerlemek, geçmek, muvaffak olmak arzusundan doğan şiddetli bir faaliyettir. Yarış sporun esas karakteridir. En basit bir çember çevirmek veya ip atlamak iddiaya binince spor mahiyetini alabilir. Bir takım maddî ve manevî vasıflarla alâkadar olan sporun bir milletin içtimaî ve ahlâki tekâmülünde mühim rolü vardır. Bir taraftan herkesin fevkinde olmak emeli ile hissiyata, öte yandan muvaffakiyete amil olan teknik mesai ile akıl ve mantığa istinat eder.”
Konuşmaların bir tanesini de şöyle bitirmişti: “Pazılarımla gittiğim İsveç’ten kafamla döndüm!”. O’na kulak vermeyi biraz daha sürdürelim. Anlattığına göre bir gün Demosten konuşma kürsüsünden çok önemli bir konu üzerine Atinalıların dikkatini toplamaya çalışıyormuş. Bunda başarılı olamadığını görünce konuyu kesip birden bir hikâye anlatmaya başlamış: Çok sıcak bir günde adamın biri Atina civarında bir köye gitmek üzere bir eşek kiralamış. Kendisi eşek üstünde önde, sürücü arkada yaya olarak bir süre gittikten sonra bir gölge aramış, bulamayınca eşekten inip gölgesine yatmak istemiş. Eşekçi buna razı olmamış, “Ben sana gölgesini değil, sadece eşeği kiraladım” diye tutturmuş. Tartışma büyümüş… Burada Demosten sözü kesmiş, halk da sabırsızlıkla bağırmaya başlamış, “aman söyle, sonra ne oldu?” diye. Demosten “vay, eşeğin gölgesi mi sizi bu kadar ilgilendirdi?…” diye güzelce bir ders vermiş.
Biz de başlayalım yavaş yavaş ders almaya. Pazıları hiç de Clay’inkilerden aşağı olmayan Foreman’ın düpedüz kafasızlıktan yenik düştüğünü belirten çıkmadı. Gazeteler Clay’ın zaferini, özellikle, Müslüman oluşuna bağladılar…
Gelelim şimdi bütün bunların üretimle olan ilişkisine. Bilindiği gibi toplumlar kaba olarak yüksek ve düşük üretimli olmak üzere ikiye ayrılırlar. Aradaki sınır kesin tarifle ayrılmamış olmakla birlikte nüfus başına çelik, enerji v.b. buna ölçü olmaktadır.
Yüksek üretim bir topluma damgasını nasıl vurur? Önce, bireylerde fikir disiplin seviyesi yükselir; saat, dakika, hatta saniye ile hareket etme alışkanlığı yerleşir; köylü toplumlarda ise buna rastlanmaz. Zira onların ekonomileri böyle bir şeyi gerektirmez. Sonra, bireysel sorumluluk duygusu gelişir: Bir pistonu milimetrenin yüzde biri hassasiyetle torna eden kişi yaptığı işin önemini ve o pistonun içinde çalışacağı motorun yapımında kendine düşen sorumluluğu algılamıştır. Aynı şey karasabanın arkasından koşan köylüden beklenmez. Yüksek üretim ekip çalışmasını gerektirir; bu nedenle çevrelerindekilerle yakın işbirliğine yatkınlaşırlar.
Yüksek üretim ciddi bir bilgi dağarcığı ister; bireylerin eğitim ve düşünsel düzeyleri, köylü toplumlarınkilerle kıyaslanamayacak bir düzeye ulaşır. Ve nihayet yüksek üretim, toplum bireylerinin yaşam standardını önemli şekilde yükseltir, gazetelerde, amatör sporcuya “gıda yardımı” gibi utanç verici laflara rastlanmaz.
Daha Helenistik dönemlerde jimnastikhaneler birer kültür halini almışlardı. Bergamalı hekim Galien (II. Yüzyıl), icadı Herodotus’ca Lydialılara bağlanılan top oyunlarını salık veriyor, bunların “fikri kaliteleri geliştirmelerinin yanı sıra bedenin sıhhatini ve uzuvların uygun nispetlerini sağladığını” ekliyordu. Fransa’da jimnastiğin babası sayılan Amaros da geçen yüz yılın başlarında şöyle yazıyordu: “Jimnastik insanı daha cesur, daha gözü pek, daha akıllı, daha duyarlı, daha güçlü, daha becerikli, daha hızlı, daha çevik, daha kıvrak… hale getiren eksersizlerin uygulanmasını kapsar.”
Gördüğümüz gibi çok eskiden beri beden eğitimi kavramı düşünsel gelişme kavramı ile beraber irdelenmiş. Hiçbir zaman kafasız “pazı” düşünülmemiştir.
Beden eğitimi, insan vücudunun daha verimli iş görmesini sağlama amacını güttüğüne göre bugünkü toplum koşulları altındaki fiziksel verimlilik bir feodal toplumdakinden farklı olup değişik türden bir beden eğitimini gerektirir. İlkel toplumlarda büyük adale faaliyetleri yük taşıma, kaldırma, tırmanma, el işçiliği ile çeşitli eşya imali v.b. den ibarettir. Oysa tekniklerin ilerlemesi ile kitlelerin çeşitli adalesel hareketlere katılması sınırlandığından (demir artık balyozla değil, motorlu şahmerdanlarla dövülüyor) fiziksel gelişme ve verimlilik ancak önceden hazırlanmış bir beden eğitimi programı ile sağlanabilmektedir. Bu doğrultuda olmak üzere yine Selim Sırrı Bey’in şu sözlerini kaydedelim: “Bir hareketin jimnastik olabilmesi için uzviyeti takviye ve terbiye etmesi lâzımdır… Jimnastik bir disiplin ve bir “uyma” okuludur… Jimnastik biyolojiye ait bir bilimdir, onun talim ve terbiyede yeri tababetle hıfzısıhhanın yanındadır. Jimnastik ussal (aklî) ve ayrıştırımsaldır (tahlilîdir)… Jimnastiğin içgüdüsel bir özü (mahiyeti) yoktur. Hareket bir başkası tarafından düşünülerek tertip edilir… Oyunda çocuk hareketleri keşfeder, jimnastikte her hareket bilinir ve bir disipline bağlıdır. Bu nedenle jimnastiğin değeri duyguyla değil, akılla ölçülür. Çocuk oyunun gereğini duyar, jimnastiğin gereğini algılamak gerekir. Çocuk oyunu kendi kendine sever, jimnastiği eğitici sevdirir. Çocuk faaliyette zevk arar, eğitici faaliyette fayda olduğunu öğretir. Jimnastik düşünceye ilişkin dersler gibidir. Faydası görüldükçe sevilir… Terbiye edilmemiş toprağa ekilen tohumların mükemmel ürün vermesine imkân yoktur.”
Jimnastik
Peki, sporun toprağı nasıl terbiye edilir? Jimnastikle! Gerçekten, sağlam bir matematik kültürü olmayan kişinin iyi bir mühendis olmasına olanak bulunmaması gibi jimnastik temeli olmayan bir başarılı yarışmacı da düşünülemez. Başarı gösteremeyen sporcularımızın durumunu tahlil ederken işe bu yönden başlayalım. Bunlar jimnastik yapıyorlar mı? Yapıyorlarsa nasıl bir jimnastik yapıyorlar? Gazetelerde görüyoruz, filân takım “hırslı çalıştı” diye yazıyor. Fotoğrafta da düzensiz, disiplinsiz, “esas duruş”suz karmakarışık kol bacak hareketleri görülüyor. Bu düzensizliği de antrenör, iki eli belinde, güler yüzle seyrediyor.
Büyük bir örgütlenme yeteneğini, anî ve kesin karar verebilme niteliğini, dolayısıyla üstün bilgi ve zekâyı gerektiren askerlikte “esas duruş” her şeyin temelini teşkil eder. Onun meleke haline gelmiş mükemmelliği ordunun başlıca başarı etmenlerindendir. Jimnastikte de aynı şekilde kesin olarak tanımlanmış “esas duruş” vardır. Giderek, bunda kusur etmemek için hocasız yapılan hareketlerin ayna karşısında denetlenmesi salık verilir. Esas duruşa geçmeyene jimnastik yapıyor denmez. Bu işleri iyi bilen bir arkadaşım, rahmetli Yaşar Doğu’yu jimnastiğin lüzumuna ikna edemediğini anlatmıştı.
Demek oluyor ki bizde ussal ve ayrımlaştırımsal (aklî ve tahlilî) ciddi bir jimnastik bilinci henüz oluşmamıştır. Hani insanın “kes, yeter, üst tarafını anlatma…” diyesi geliyor. Yani sporcumuz gerçek bir jimnastiğin vazgeçilmez koşulu olan düşünsel disiplinden yoksun demektir ki duruma kendisinin düşük üretimli bir toplumun bireyi olması niteliği yardımcı olmaktadır.
Her yıl atletler daha hızlı koşuyor, daha yükseklere sıçrıyorlar. Dünya bu ilerlemeyi, insan bedeninden azami verimi almak amacı ile yürütülen bilimsel çalışmalara borçludur. Beslenme dengesi, kalbin anatomik olarak genişletilmesi suretiyle kaslara daha fazla oksijen şevki, her tip atletik faaliyete uygun eksersiz tipinin (izotonik, izometrik…) saptanması meseleleri bunlardandır. Bir mil’i ilk kez dört dakikanın altında koşmuş ve üç Londra hastanesinde müşavir asabiyeci tabip olan R. Bannister 1970’te “kaslara oksijen ulaştırılması atletik performans için hayatî önemi haizdir. Modern antrenman yöntemleri bunu artırabilmektedir, atletlerin daha 12-13 yaşlarında çalışmaya başlamaları halinde bir mil’in üç buçuk dakikada koşulması olanağı vardır” diye yazıyordu. Ve de şunları ekliyordu: “Bence atletler arasındaki performans farkı sadece fiziksel farklar, kalp verimi ya da oksijen geçişi olmayıp zihnî uyarılma kabiliyetine bağlıdır.” Beyin yine ön plânda! Ama bütün bunların yanı sıra bilimsel çalışmaların ve çalışmalara olanak sağlayacak tesis, donatım ve kadroların varlığı bahis konusudur ki, bunlar ancak yüksek üretimli toplumların harcıdır. Bundan başka, bir Bayern – München takımı ile bizimkilerden herhangi birisi, bir Doğu Bloğu güreş takımı ile bizimki arasında ortalama eğitim, kültür kıyaslaması yapmak bu güne kadar kimin aklına geldi? Kim, bütün şampiyonların (bazı istisnalar kaideyi bozmaz) hep yüksek üretimli toplumlardan çıktığını belirtti? Doğu Bloğu sporcuların birer “profesyonel” robot olarak yetiştirildikleri efsanesine de fazlaca kredi açmamak gerekiyor. Sovyetler Birliği’nin baş antrenörü Gabriel Korobkov bu konuda şöyle yazıyor: “Sovyetler Birliği’nde antrenör, öğrencisini sadece kendi dalında bir uzman, bir şampiyon ya da bir rekortmen yaratmak üzere değil, onun aynı zamanda, bütün melekelerine sahip, bilinçli bir vatandaş haline getirmek için bedence ve ruhça yetiştirir. Bu nedenle Sovyet sporcusu profesyonel olmayı arzulamaz. Antrenman, eğitim ya da çalışma hayatına gölge düşürmemelidir.”
Dönelim, aynı doğrultuda olması itibariyle, Selim Sırrı Bey’in öğretilerine: “… Malûmat-ı umumiyeleri kuvvetli olmayan kimseler ister fikre, ister bedene ait işlerde mütehassıs olamazlar… Lisanı kuvvetli olmayanlar edebiyatta büyük bir muvaffakiyet gösteremezler. Çocukluklarında oyunla jimnastiği ihmal edenler, sporun hiçbir şubesinde mükemmel olamazlar… Hava çalmakla iyi musikişinas yetişmediği gibi spor yaparak sporcu yetişmez. Spor bir gaye değil, bir vasıtadır. Spor, bir eğlence değil, irade kudretini azami bir hadde ulaştıran bir disiplin mektebidir. Çekirdekten sporcu yetişmez, çekirdekten adam yetişir, adamdan sporcu olur.”
Son tahlilde demek oluyor ki çelik üretimimiz on beş milyon tonu bulmadıkça herhangi bir kaleye gol atmamız haylice müşküldür. Durumun ıslahı ancak içine sosyal reformu alan bir genel devlet plânlaması çerçevesi içinde mümkündür. 1961 başlarında bir yazı serisinde belirttiğim gibi hiçbir problem (millî eğitim, bayındırlık, sağlık, köy kalkınması…) tek başına çözülemez, tıpkı üretimin arttırılması problemi gibi. Ciddî sosyal reforma gidilip refah tabana yayılmadıkça boks takımımızı “gıda yardımına muhtaç” birkaç yüz genç arasından seçmeye mahkûmuz. Oysa yüksek üretimli toplumlarda bu takım iyi besli yüz binler arasından çıkıyor…
Selim Sırrı Bey’e çok şey borçluyuz. Adını bir salona vermekle bu borcu ödediğimizi sanmayalım. Onun ruhunu şad etmek, öğretilerini benimsemekle olabilir. Bunları henüz benimsemedik çünkü çelik üretimimiz hâlâ iki milyon tonda duraklıyor!…