Tarih Yapıcıların Tuzakları

Kültür Eserleri > Düşündüklerim Yazdıklarım > Tarih Yapıcıların Tuzakları

Tarih Yapicilarin Tuzaklari

6 Haziran 1977

 

“Resmî tarih’le her zaman ters düştüm. Bırakalım bunu, günümüzde de ne denli kâzip (sahte) şöhret varsa, çoğunun, benim akçemle fazla bir şey etmemiş, meyhane sohbetçilerinden ileri gitmeyip kendilerinden toplumun beklemiş olduğu hiçbir bilimsel eser vermemiş kişilerden oluştuğunu “Anı”larımla çeşitli verilerle anlatmıştım.

 

“Resmi tarih”in yücelttiği kişilerin hepsi “kazip” şöhretli de geldi. Ama bunlar, halkın antitezi durumundaydılar. Bu baptaki düşüncelerimi, aşağıdaki makalemde açıklamıştım.

 

Tarihi yapanlar, bu yaptıkları tarihin yorum şekline de işlerine geldiği gibi yön vermekten çoğu kez geri kalmamışlardır. Aşağıdaki örneklere bakarak araştırıcıların ve düşünürlerin bu tuzaklar karşısında çok dikkatli olmaları gerektiğini belirtmeğe çalışacağım:

 

Yolum ara sıra İstanbul’da Gaziosmanpaşa (Taşlıtarla) semtine düştüğünden buralara adı verilmiş kahramanı anmadan geçemiyorum. Osman Paşa, Türk tarihinde ender rastlanmayan kahramanlardan biri olmanın yanı sıra, iyi bir tabiyeci olduğunu da Plevne savunmasını uzun müddet sürdürebilmiş ve düşmana ağır kayıplar verdirebilmiş olmasıyla ispatlamıştır. Ancak, aynı derecede iyi bir stratej (sevkülceyşçi) olmadığı da bir gerçektir. Şöyle ki, Plevne, son tahlilde, bir yenilgidir. Her halde oraya kısılıp kalmaması gerekirdi. Buna rağmen, aslında bir yeis, bir matem havasından başka bir şey olmayan Osman Paşa marşı her vesileyle ağızlarda dolaşıyor, Plevne adı liselere konuyor, bütün bir semt halkı her gün Gaziosmanpaşa otobüsüne biniyor. Kahraman adı yaşatılmış oluyor.

 

Bir hayır sahibi, bu arada, o semtin bir caddesine de “Muhtar Paşa caddesi” adını verdirmiş. O oldukça kalabalık bölgede Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın kimliğini bilenlerin sayılı olduğuna kesinlikle eminim.

 

Aynı “Doksan üç Rus Harbi” içinde Anadolu ordularına kumanda ediyordu, Gazi Ahmet Muhtar Paşa. Ve bütün savaş süresince kendisininkinden sayıca, silahça, talim ve terbiyece kat kat üstün düşman orduları ile başa baş güreşmişti. Bununla yetinmeyip çok kez de düşmanı, ağır kayıplar vererek muharebe meydanını Osmanlı silâhlarının kontrolüne bırakıp çekilmeye zorlamıştı (Hal- yar, Gedikler – Kızıltepe, Topdağı muharebeleri v.s.) ki bunların hepsi aslında birer zaferdir. Bütün bunların dışında Muhtar Paşa savaş doktrinine sahip bir stratejdi: kesinlikle müstahkem mevkilerde savunma taktiğinin aleyhinde idi, buna karşılık hareketli, akıcı bir ordu ile daima taarruz halinde bulunarak düşmanı, beklemediği bir yerinden vurma ilkesini esas tutardı. (Atatürk’e kadar kesin bir savaş öğretisine sahip başka kumandan görülmedi). İstanbul’un savunması için Doğu’dan çağrılan Paşa, bu görüşünü tekrarlamış ve düşmanı durdurabileceğine dair teminat vermişse de tümden aksi yapılmış, asker aralıklı olarak siperlere yayılmıştı. Düşman da soluğu Ayastefanos’ta (Yeşilköy’de) almıştı. “Ulu Hakan” Abdülhamit Han-ı Sani, böyle kudretli bir kişinin eline, hem de Beşiktaş’a yakın bir bölgede, bir hareketli ordu vererek taç ve tahtını tehlikeye düşürecek kadar hesapsız değildi! Düşman yaklaşabilirdi, İngiliz onu nasıl olsa geri salardı (nitekim donanması onu Ayastefanos’tan ters yüzü geri çevirdi) ama Muhtar Paşa’nın elinde güçlü bir ordu! Maazallah-ı Tealâ!… Paşa’yı derhal Mısır Fevkalâde Komiserliği’ne tayin edip on sene süre ile onu Dersaadet’ten uzak, pasif bir mevkide tuttu. Kendisi için herhangi bir “tehlike” olmaktan uzak ve aslında bir yenilginin simgesi olan Osman Paşa’yı yücelttikçe yüceltti, gerçekten yüceltmesi gereken Muhtar Paşa’nın şan ve şöhreti üzerine bir şal örttü. Hâlâ bu şalı çekip alan çıkmadı.

 

*

 

Anadolu Türkiye’si oluşuyordu. Daha Selçuklular devrinde halk-bürokrasi zıtlaşması başlamış, sosyal kutuplaşma kendini belli etmişti. Halkın içinden çıkmakla birlikte onun antitezi haline dönüşmüş idareci sınıfla onun yandaşı kentsoylular (o devrin tabiriyle agniya-yı şakirîn-şükreden zenginler) ile reaya arasındaki zıtlaşma her an fark edilir hale gelmişti. Doğal olarak bu iki sınıfın dinsel liderleri de birbirlerinin karşısında olacaklardı.

 

Bunlardan biri Mevlâna idi. Hükümet merkezine yerleşmiş, anadilini ağzına almaya tenezzül etmez olmuş, “kulluk” kavramının işlenmesi işini üstlenmiş, ezikliği gönül hoşluğu ile kabullenmeyi telkin etmiş; Moğol istilâsının Tanrı’nın bir kaçınılmaz takdiri, dolayısıyla yasal ve itaat edilmesi gereken bir egemenlik olduğu görüşünü savunmuş; tıpkı 1919’ların “İngiliz Muhipleri Cemiyetinden işgal orduları komutanı General Harrington’a yazılanlar gibi zalim Moğol komutanlarına kaside üstüne kaside yağdırmış bir kişi olarak çıkıyor karşımıza. Üniversalist bir egemenlik görüşüne sahip olmakla dikensiz gül bahçesi isteyen Selçuklu ve Osmanlı sarayları Sünnîliğe sıkı sıkı yapışmıştı: Mevcut nizam hiçbir surette bozulmayacaktı. Bunu kitlelere telkin etme görevini de Mevlâna yüklenmişti. Kendisi de hem zengindi, hem de ululara yakınlığı vardı. Kendisinden sonra da, yayılmış örgütü hep aynı durumda olacak, Padişahlar ve Ulular onun tarikatına gireceklerdir.

 

“Fukara-i sabirin – sabreden fakirler, avam, ayak takımı, esafil-i nâs” şeklinde simgelenen halk kitleleri de bir köye inmiş, anadilini konuşan, kendisi ve arkasından gelenleri yoksulluk mesleğini benimsemiş; Türkmen’in Anadolu’ya damgasını vurmakla birlikte burada büyük azınlıkta olduğunu görüp dinsel düşünce sistemini senkretik bir tabana oturtan; bu senkretizm, yani çeşitli düşünce sistemlerinin birleştirilme ve uzlaştırılması nedeniyle Ortodoks Sünnî çerçeveden haylice ayrılan Hacı Bektaş etrafında toplanacaktır.

 

Düşü görülen cennet bahçesindeki bu “diken” bütün Osmanlı tarihi boyunca takip ve tazyik olunmuş, büyük halk kitlelerinin bu dinsel (ve sosyal) lideri zaman zaman zor günler yaşamış, devrin MİT’i onu, bir kardeş tarikatı gibi görünen Nakşibendiyye tarafından hep kontrol altında tutmuştur (her ikisi de Yesevîyye’den doğmadır).

 

Bugün, dün olduğu gibi, her tarafta Mevlâna’yı anma törenleri, hattâ “döviz getirmesine karşılık ahlâk götüren” turizmi teşvik bahanesiyle tekkeler, zaviyeler ve ayinler kanununa göre suç sayılabilecek bir düzey ve coşkunlukla kutlanmakta, sempozyumlar düzenlenmekte, yer yerinden oynatılmaktadır, bu yukarda tarifini yaptığımız kişi için. Onu Osmanlı idaresi alabildiğine yüceltmişti.

 

Buna karşılık büyük halk kitlelerinin gerçek temsilcisi Hacı Bektaş’ın mütevazı şenlikleri, emniyet mülâhazasıyla yasaklanmaktadır bile. Osmanlı idaresinin Hacı Bektaş üzerine örttüğü şalı hâlâ çekip alan çıkmadı.

 

*

 

İkinci Dünya Savaşı başlarında Türkiye, Enver Paşa efsanesi, Turan rüyası ile yanan kişilerin idarede çoğunlukta bulunduğu bir dönem yaşıyordu. Elde de, doğal olarak, Ziya Gökalp meşalesi bulunacaktı, bugün dahi tütmeye devam eden meşale.

 

“Ziya Gökalp bugün düşünüşündeki ana fikirlerle değil, geçici fikir eğilimleri ile hatta kendi düşününde açıkça karşıt olduğu görüşlerle anılıyor” diyor Prof. Berkes. “Halk”tan hareket edip işini “Turan”da bitiren, yolunu arayıp sonunda çıkmaza başını vuran bir sosyoloji teknisyeni (belirsiz bir ideolojinin temsilcisine sosyolog diyemeyiz) olarak eller üstünde geziyor, Abdülhamit dönemi boyunca gelişmiş hilâfet emperyalizmini sürdüren ittihatçılardan beri!

 

Ama bir de Yusuf Akçura vardı, Türk düşün alanında, Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük tartışmalarını çok daha önceden yapmış olan bir Akçura, “ırk” sözcüğünü “millet” kavramı karşılığı olarak kullanmış bir Akçura. Prens Sabahattin’in bile burjuva denilen bir sınıfın varlığından haberdar olmadığı bir dönemde asıl gücün bu sınıfta olduğunu ilk olarak o ileri sürmüştü. Gökalp’te ise sınıf kavramı, esnaf zümreleri anlayışından ileri gitmemişti.

 

Bu “sınıf” kavramına erişmiş olmak Akçura’nın büyük günahı olmuş olmalı ki Gökalp devamlı yüceltilirken onun üzerine bir şal örtüldü. Bu şalı yerinden kımıldatan bugüne kadar sadece Prof. Niyazi Berkes oldu, Gökalp’e ayrılmış 1976 Sosyoloji Konferansları’ndaki “Unutulan Adam” yazısıyla. İyi ama bilim dünyasının baş tacı ettiği Berkes hoca ve daha başka değerli arkadaşlarının üstünden, bizim kuşağın örttüğü şalı kim çekecek?

 

Evet, Türk düşünürünün çok dikkatli davranması gerekiyor.