Cumhuriyet, 5 Mayıs 1978
Batı kapitalizmi komünizme karşı “Berlin — Roma Mihvezi” üzerine oluşan bir “hatt-ı müdafaa” oluşturmuş, buna ruh hekimlerinin “paranoyak” olarak nitelendirdikleri Hitler-Mussolini ikilisini memur etmişti. Ama gelin görün ki bu ahbap çavuşlar, her türlü kontrolden çıkarak dünyayı büyük bir felakete sürüklemişlerdi. Sonunda, kapitalist dünya, kendi yaratıklarını Nurenberg’te sallandırmak zorunda kalmıştı.
1945’ten itibaren bir “Nazilikten temizleme” adı altında bir oyun sahnelenmişti; ama köpek derisine arız olan keneyi çıkarırken şişmiş olan gövde koparıldı, kenenin başının içinde kalmasına özellikle itina edildi. O ise ki, baş içinde kalınca gövde yeniden büyür ve kan emerek şişip duruyor.
Bu tür “kene”ler özenle ülkelere dağıtıldı; ülkemiz de bundan nasibini aldı. O kadar ki Meclis’te bir milletvekili “Ülkü Ocakları”nın Nixon’un tavsiyesi üzerine kurulup kurulmadığını sormuştu.
Hortlağın sadece “servilerin karanlığında” dolaştığı sanılır. Oysaki ışıl ışıl kentlerde, örneğin Bonn’da, cirit atar. Eskiden Berlin’deydi.
Birinci Dünya Savaşı sonunda yenik Alman ile bozguna rağmen (Caporetto) galip sayılan İtalya, büyük bir sosyal bunalımın içine sürüklenmişti. Sovyet ihtilâlinin başarısı bu manen ve maddeten perişan kitleleri etkilemiş, bunlarda büyük çoğunlukla, bu yönde bir kurtuluş umudu arama eğilimi doğmuştu. Bütün bunları İtalyan, Alman ve dünya büyük sermaye çevreleri endişe ile izliyor, bu eğilimi önleyici çare araştırıyorlardı. Sonunda panzehir olarak iki adam buldular:
Mussolini ile Hitler!
İlki, politik kariyerine sosyalist olarak başlamıştı. Öbürü ise kapitalist sistemi sosyalist kanıtlar (deliller) kullanarak yermekle meşguldü. Bu komedya, bunların yerlerine sağlamca yerleştirildikleri güne kadar sürdü. Ama bundan sonra ne Fiat, ne de Krupp’a herhangi bir işçi kuruluşunun ortak edildiği duyulmadı…
Fakat tarihe “Berlin – Roma Mihveri” olarak geçen, sol’a karşı “hattı müdafaa” oluşmuştu. Kapitalist sömürgenler mutluydu.
Fakat ruh hekimlerinin paranoyak diye nitelendirdikleri bu kişiler, sonunda kontrol dışına çıkıp ipin ucunu kaçırdılar ve Nurenberg’te dünya sermaye çevresi, kendi yaratıklarını sallandırmak zorunda kaldı.
Bir de “Nazilikten temizleme” edebiyatı çıktı ortaya! Birkaç göstermelik eylem dışında herhangi bir ciddi harekete tanık olmadık. Şişmiş keneyi görünürde kopartmışlardı ama, başını içerde bırakmaya özen göstererek!… 1945’ten bu yana Avrupa’nın coğrafi ve sosyal haritasında meydana gelmiş değişmelere değinmek gereksiz. Ama belirlenmesi özellikle önemli olan husus, dünya sermaye çevrelerinin, 1930’lara göre çok daha büyük bir endişe içinde bulunduklarıdır. Yeni bir “hattı müdafaa”ya her zamandan fazla gereksinme duymaktadırlar. Bonn’da, başı içerde kalmış kene yeterince şişmiştir ama hattın öbür sağlam noktasını, Fransa, İtalya, hatta yeni yeni İspanya’daki durum itibariyle, buralarda aramak olanaksızdır. Avrupa haritasına göz atıldığında her bakımdan (nüfus, askerî güç, Ortadoğu petrol yataklarına yakınlığı vs.) etken olabilecek tek seçenek (alternatif) olarak, tutucu sosyal güçlerin şimdi bile egemen bulundukları Ankara kalıyor.
Böyle bir seçim yaparken dünya büyük sermaye çevreleri aynı zamanda başka bir kuş vurmayı da amaçlıyor; yeraltı ve yerüstü olanaklarıyla büyük bir potansiyel gösteren Türkiye’nin sanayileşme süreç ve niteliğini, petrol üretimini, kısaca işlerine gelmeyecek bütün hususları çok daha etkin biçimde denetimlerinde tutabileceklerdir.
“Berlin (Bonn) – Roma Mihveri”nin Roma’sını Ankara’ya taşıma eğiliminin bütün belirtilerine, (özellikle 12 Mart 1971’den bu yana) ikimi verilerle tanık olmaktayız (bu işe, başka türlü bir genetik potansiyele sahip Türk milletinin ne kadar itibar edeceği konusu ayrıdır…). Şükür ki girişimin, sezildiğini, birkaç ay önce bir milletvekilinin Meclis’te açıkça “Ülkü Ocakları’nın Nixon’un tavsiyesi üzerine kurulup kurulmadığını” sormasından anlıyoruz.
Bu varsayımdan hareket ederek pek çok yasa dışı eylemle ilişkili olduğu iddiaları açıkça söylenen küçük bir partinin, göründüğü kadar “küçük” olmadığı, sanıldığı gibi sırtının boşta değil, kuvvetli dış desteğe dayandığı sonucuna varılabilir. Durum böyle olunca da yeni iktidarın cehennem zebanisini yeraltından çıkarmakta şimdilik güçlük çekmesinin nedeni anlaşılıyor. Yetkililerin gerçekten bir “aciz” olduğuna pek ihtimal veremiyoruz, zira devletin gücü her şeyin hakkından gelebilecek kudrette. Ama “Rufai’lerin karıştığı” bir takım önleyici kuvvetler, alınan önlemleri kısmen olsun etkisiz bırakmaya çalışabilirler. Dikkatli ve sağlam olmak gerek. Kaldı ki bugüne kadar yerli sermaye gruplarından bu kadar gencin öldürülmesine karşı ciddi bir itiraz sesi de duyulmadı. Onlar sadece turnikesinden geçmekten bıktıkları bir başka küçük parti (MSP) ile uğraşarak demokrasiyi kurtarma çabası ile yetindiler.
Şu halde sorun, kenenin başının çıkarılması noktasında düğümleniyor. Şiddet eylemlerinin faili olarak aşırı sola mensup kişiler de eksik değil. Ancak burada bir soru önemini koruyor: Bütün bunlar (bazı gerçek safdiller dışında) büyük bir oyunun sahnelenmesi için gerekli figüranlardan başka kişiler midir?
Bütün bunlara karşın yeni iktidarın, devlet çarkını tam olarak işleterek memleketi huzura kavuşturacağı umudunu beslememek için şimdilik bir neden görmüyoruz.