Kaptanpaşa Hasan Hüsnü Paşa’nın torunu, Tophane Müşiri Zeki Paşa’nın kızı, İşkodra müdafii kahraman şehit Hasan Rıza Paşa’nın eşi Saibe Örs hanım (ölm. 1969), anılarını “Akşam” gazetesinin 3-16 Mayıs 1949 nüshalarında, “Almanya’da çektiklerim?” adı altında tefrika etmiş. Bunda, kocası Hasan Rıza Paşa (Resim 62) hakkında çizdiği tabloda, Enver’e taş çıkartacak bir Alman hayranlığı çıkıyor karşımıza. “Kocam Hasan Rıza için dünyada iki şey vardı: Askerlik ve Almanlar” diyor Saibe hanım. Ve anlatıyor:
“Hasan beyin dört sene Alman ordusunda bulunması, eskiden beri Almanlara karşı olan meftuniyetini fersah fersah artırmıştı. Bu meftuniyet, hali hazırda bir tapınma haline gelmişti”.
“Kocam için dünyada Almanlardan başka büyük millet yoktu. Onun fikrince ilim, fen, icat, Almanlara verilmişti. Doğruluk, sözde sebat, yalandan nefret, Almanlarda idi. Dostluk, sadakat, fedakârlık yine onlarda idi… ve hele Alman terbiyesinin üstüne hiçbir şey geçmezdi”.
“Benim çocuklarım Almanya’da okuyacaklar… Tıpkı Alman çocukları gibi yetişecekler… Serbest meslek sahibi olacaklar, benim gibi aylığa bakmayacaklardır!…”
“On dört sene hep bunu dinledim, bu biçim telkinler altında kaldım”
“Sıralı sırasız Hasan Bey bana Almanya’yı methederdi: Ah hanımcığım, Almanya’yı bir görsen… Ne memlekettir o!… Ne intizam, ne disiplin, ne temizlik!… İnsanları ne doğru insanlar! Vallahi, yalan söylemek nedir bilmiyorlar!… Burada seni baban bile aldatır. Hele mekteplerini bir görsen, ne mektep, ne hocalar… ne âlim, ne yüksek adamlar!… Benim oğlum küçükken daha Almanya’ya gidecek… Orada mektebe girecek! Tıpkı bir Alman çocuğu gibi yetişecek… İnşallah!…İnşallah!…”
“Ben de bunları işittikçe, ne yalan söyleyeyim, oğlumu Alman çocuğu gibi yetiştirecek diye iftihar ediyordum”.
“Küçükken bana Fransızca öğretmişlerdi… Fakat benim Fransız lisanını bilmekliğim zevcimin indinde adeta bir kusur teşkil ediyordu. Lâkırdı sırasında şayet bir fikir beyan edecek olsam Hasan Bey hemen: Sen yine bunu Fransız kitaplarından almışa benziyorsun… diye benimle istihza ederdi. Ben de kocamı memnun etmek için bir Almanca hocası tuttum ve Almancayı öğrendim”
“Hasan beni hiçbir Türk arkadaşına çıkarmadığı halde Bay Walter isminde bir dostuna çıkarmıştı”.
“Bay Walter, orada madamıyla bizi salona çağırırdı. Tabiî ben, başım örtülü ve çuval gibi bir maşlaka sarılarak çıkardım”.
Nasıl olmuşsa, Hasan Rıza bey (paşa), Almanya’daki tesettürsüzlüğü hazmedememiş!…
Kocasının vasiyeti üzerine çocuklarını Almanya’ya tahsile götüren Saibe Hanım burada, hiç de kocasının dediği faziletlere sahip olmayan Almanların elinden çektiklerini uzun uzun tafsil ediyor. Bunları buraya almadık[1].
.
. .
Hazır konu Almanya’da eğitim merkezindeyken bu amaçla o ülkeye gönderilen başka gençlerin öyküsünü anlatacağız.
1917 yılının Nisan ayında 182 genç Türk çırak, özel bir trenle, İstanbul’dan Berlin’e vardılar (Resim 63). Oradan, üç yıllık bir meslekî eğitim ve bir yıllık haftalık dönemi geçirmek üzere değişik Alman kent ve kasabalarındaki esnaf atölyelerine gönderiliyordu. Böylece “Alman esnaf sanatlarının temellerini” öğrenmeleri bekleniyordu.
İki derneğin en geniş kapsamlı programı, Türk öğrenci ve çıraklarının eğitimi için Almanya’ya gönderilmeleri planıydı. 1916-1918 yıllarında Alman – Türk Cemiyeti toplam 733 Türk gencini (323 öğrenci, 180 esnaf çırağı, 140 maden ocağı çırağı ve 90 tarım çırağı) değişik Alman kentlerine gönderiyordu. Öğrenim için Almanya’ya gönderilen genç Türklerin toplam sayısı 1918’de yaklaşık 1500’dü. Alman – Türk Cemiyeti’nden destek gören gençlerden başka Osmanlı Serasker Kapısı tarafından gönderilen takriben 500 genç işçi ile 100 teknisyen, öğrenci ve meslek öğrencisi vardı. Kalanı Osmanlı Maarif Nezareti ve Osmanlı Bahriye Nezareti ile Adana ve Konya gibi birkaç Anadolu vilâyeti yönetimlerince gönderilen öğrencilerdi. Gençlerin küçük bir grubunu da kendi olanaklarıyla gelenler teşkil ediyordu.
Hem öğrencilerin, hem de çırakların tercih ettikleri meslekler, harap Osmanlı İmparatorluğu’nun yeniden inşa edilmesine yararlı olabilenlerdi. Alman – Türk Cemiyeti’nin 262 öğrenci arasında yaptığı bir anket, “mühendis/teknisyen” mesleğini (%46,75) ile en fazla istenen meslek olarak gösteriyor. Bunun arkasından tarım (%11,5), ticaret (%8) ve tıp/diş hekimliği (%7,25) geliyor. Türk çırakları arasında da buna benzer bir durum görülüyor. Almanya’ya gönderilen 182 çırak hakkında bir meslek istatistiği onların 64’ünün maden işleri çırağı, 44’ünün tahta işleri çırağı, 27’sinin giyim işleri çırağı, 11’inin besin işleri çırağı ve kalan 36’sının gözlükçü, saatçi, camcı, matbaacı vs. gibi değişik sanat dallarında çalıştıklarını gösteriyor.
Öğrencilerin aksine, çırakların çoğu İstanbul ve Anadolu’daki yetimhanelerden gelen fakir savaş yetimlerinden oluşuyordu. Bunlar kendi istekleriyle İstanbul’daki Türk – Alman Cemiyeti’ne başvurup dernek tarafından Almanya’daki öğretim için seçilmişlerdi.
Bu makalenin adında anılan Ahmed Talib de bu çıraklardan biriydi. İstanbul’un Kadıköy semtinde orta halli bir tüccar olan babası 1915’te Çanakkale’de şehit düşmüş, annesi de birkaç yıl önce ölmüştü. Böylece bir yetimhaneye verilen Ahmed, orada Almanya’daki iş imkânlarını duyup bu ülkeye gönderilmek üzere Maarif Nezareti’ne başvurmuş. Ahmed Berlin’e geldiğinde ustası, Fürstenwalde’li kunduracı Pöthke, onu beklemekteydi. Ahmed Berlin’e varır varmaz Fürstenwalde’ye geçtiler. Orada Ahmed 1 Mayıs 1917’de çıraklığa başladı. Ahmed’in Fürstenwalde’de Türk arkadaşları yoktu. İyi Almanca öğrenmeleri ve Alman kültürünü en iyi şekilde tanımaları için genç Türk öğrenci ve çıraklar bütün Almanya’da değişik şehirlere dağıtılıyorlardı.
Ahmed’in yerleştirilmesinden sorumlu olan Frankfurt/Oder Esnaf Odası’nın yanı sıra, Augsburg, Berlin, Breslau, Bromberg, Düsseldorf, Mannheim, Oldenburg, Schwerin, Ulm ve Weimar Esnaf Odaları ile Bonn, Breslau, Clausthal, Dortmund, Halle/Saale Baş Maden Ocakları (Oberbergwerksämter) ve Kraliyet Maden Ocağı Müdürlüğü (Königlische Bergwerkdirektion), Saarbrücken, Türk çırakların işyerlerine yerleştirilmelerinde görev alıyorlardı. Esnaf atölyelerinde çırakların iaşe ve giydirilmelerini ustaları yükleniyordu. Bunun karşılığında çırak, ustasının atölyesinde en az dört yıllık bir dönem çalışmaya mecburdu. Bu, üç yıllık çıraklık dönemi ile bir yıl yerel standartlara göre maaş ödenen bir kalfalık dönemi idi.
Çırakların Alman toplumuna entegrasyonu her zaman mesleğinin mezuniyet sınavını “çok iyi” ile geçen, sempatik ve açık davranışlarıyla Alman çevresinde çabuk arkadaş bulan Ahmed’inki kadar kolay olmamıştı. Küçük bir grubunun kız öğrencilerin oluşturdukları öğrenci ve çırakların, Alman aileler nezdinde yaşayıp “yavaşça aklimatize edilmeleri”ni bekleyen Alman – Türk Cemiyeti’nin yüksek amaçlarına, gerçeklerle yüzleşilince, her zaman ulaşılmamıştı. En azından çıraklar için, bu plân büyük sorunlar içeriyordu.
Çırakların yaklaşık % 25’i, iki aylık bir deneme döneminden sonra Alman Türk Cemiyeti tarafından “uygun değil” diye ülkelerine geri gönderiliyorlardı; örneğin, Fürstenwalde’ye gönderilen beş Türk çıraktan sadece Ahmed Almanya’da kalmıştı. Oldenburg Esnaf Odası tarafından “Grandük İçişleri Bakanlığı, Oldenburg”a (Grossherzoglisches Ministerium des Inneren Oldenburg) yazılan 4 Mart 1918 tarihli bir mektup Türk çıraklarının yüksek başarısızlık oranının sebeplerini açıklamaya çalışıyor.
Buna göre, 19 Nisan 1917’de Berlin’den Oldenburg’a alınan 20 çırağın 13’ü, gönderildikleri esnaf atölyelerini beğenmemişler. 20 çırağın 11’inin, birkaç esnaf atölyesinde çalıştıktan sonra, Berlin’deki Alman Türk Cemiyeti’nce geri gönderilmeleri gerekli görülmüş. Mektubun yazarı Dr. Kaersten, çırakların memnuniyetsizliklerinin onlara İstanbul’da proje hakkında yanlış bilgi verilmiş olması ve bu yüzden Almanya’da yapılacak iş hakkında yanlış fikirler edinerek daha başından para kazanabileceklerini düşünmelerine bağlıyor.
Başlangıç zorluklarını atlatarak Almanya’da kalabilen çıraklar ve ustaları, daha sakin bir hayat sürmüşlerdi. Ancak, çıraklık dönemi henüz bitmeden I. Dünya Harbi’nin sonu, bu ilk Alman – Türk eğitim projesini noktalıyordu. Harp sonrasında Almanya’daki eğitimlerini bitiren öğrenci ve çırakların ardından kayda değer bir başka grup gelmiyordu. Bir de, öğrencilerin bazıları ailelerini merak ettikleri yahut savaş sonrası para sıkıntısı çektikleri için planladıklarından daha erken yurtlarına dönüyorlardı. Ahmed Talib’in kaderi ise farklıydı. Zor durumuna rağmen Almanya’da kalmayı tercih etmişti. Bugünkü ilk kuşak Türk “konuk işçiler”in büyük bir kısmı gibi o da, Türkiye’ye dönüş hayalini hiç gerçekleştirememişti.
Ahmed’in bundan sonra Almanya’daki yaşamının öyküsü konumuz dışında kalıyor[2].
Böylece de, “geleneksel dostluk” çerçevesinde Türk adamının Almanla “entegrasyonu”na çalışma çabalarının olumsuz sonuçları ortaya çıkıyor. Bu arada, mezkûr çırakların, İstanbul’daki bazı büyük devlet adamları gibi hiç de “Alman hayranı” kalmadıkları aşikâr oluyor.
[1] Saibe Hanım, makale fotokopilerini bize lütfeden Sinan Küneralp’in büyük teyzesi, yani babası merhum büyükelçi Zeki Küneralp Bey’in teyzesi oluyor.
[2] Börte Sagaster. – Almanya’da bir çırak. Kunduracı Ahmed Talib, in Tarih ve Toplum 162, Haziran 1997.