Sert Kabuklu Meyveler

Kültür Eserleri > THKK 1 - Giriş, Beslenme Teknikleri > Sert Kabuklu Meyveler

Sert Kabuklu Meyveler

Sert kabuklu meyveler de Türkiye halkının ciddî besin maddeleri arasında olup bunlara, kendi başlarına yenmelerinin yanı sıra kuru meyveler, bunların sucukları arasında yer alırlar.

Ağacının yayılma merkezinin İran olduğu sanılan ceviz, adını Arap ve Farsçada müşterek olan cevz’den alır. Ancak bununla hiç ilgisi olmayan çok sayıda, kendisini olduğu kadar ayrıca içini, yeşil ve sert kabuklarını, zarını, orta bölmesini ifade eden ismin halen Anadolu’da bu meyveye izafe edilmiş olması onun çok eskiden beri revaçta olduğunu gösterir. Bu isimlerin bazılarının daha Bizans devrinde mevcut olduğu tahmin edilir: karide (Bil), ϰαϱύδι (ceviz), ϰαϱυδέα (ceviz ağacı)nın devamı olmalı. Follu, yeşil kabuğundan ayrılmış ceviz (Kn), fol etmek de ceviz, fındık ve benzeri yemişleri kabuklarından ayıklamak (Or, Gr) olup φολίϛ kabuk demektir. Buna karşılık koz, Çağatay ve Azerî Türkçelerinde de bulunuyor.

Kaşgarlı’da bulamadığımız koz’u XIII. yy.da yakalıyoruz:

           “Çıktım erik dalına anda yedim üzümü

             Bostan issi kalkıyup der ne yirsin koz’umu”

beytini okuyoruz, Yunus’un kaleminden. Gülşehrî’nin Mantık-ut-Tayr adlı mesnevisinde (1317) de:

            “Koz u hurmanın nifakı var idi

             Arada incir sadık yâr idi”

deniyor.[1] Gaz atasözleri arasında vefasız dost için “An beni bir koz’la, o da çürük çıksın” sözü var.[2] Buna karşılık DLT’de ceviz karşılığında hep yagak geçiyor:

             “Koldaçıka minğ yagak

              Barça bile ayruk tayak”

“dilenciye bin ceviz, bunun hepsiyle beraber ayrıca dayak (dilenci için bin ceviz borcumdur; bunun hepsiyle beraber ona, dayanması için, bir de değnek veririm)”.[3]

Cevize verilen önemi anlatmak için Osmanlı saray teşkilâtında koz bekçi başı diye bir ocak ağasının bulunduğunu ve bunun çoğu kez Haseki ağaya halef olduğunu zikredelim.[4]

Bunlar dışında ciye (ceviz içinin dörtte biri — Isp; aynı yörede ve Ist’da badem ve fındık içi); çiğe-cige-çige (ceviz ve badem içi — Isp, Brd, Kn, Nğ); coğabir-coğlak (yeşil kabuğundan soyulmuş ceviz — Dz, Sv; badem içi — Dz); fodana (kırılınca içi bütün çıkan ceviz — Kn); gaal-gagal-gagga-gakgıl ve varyantları (yeşil kabuğundan çıkarılmış ceviz — Çr, Ant, Sn, Isp, Brd, Kr, Ezm, Vn, Bt, Sv, Ama, Sm); kavuklu (ceviz — Ama); kılof (yeşil kabuğundan çıkarılmış taze ceviz — Ezc); kili (kabuksuz ceviz — Kn); kinez (ceviz — Ada) vs. zikredilir.

Doğuş yeri Akdeniz havzası olan bademin de Farsçası bâdâm olup cevizin aksine bayam-payam (Anadolu’nun Batı yarısı) gibi anlamdaşlarından başkasına rastlanmıyor. Sebebi bu ağacın soğuklardan fazlaca müteessir olmasına atfedilebilir.

Akdeniz havzasının Güneybatı Asya’ya uzanan sahada gün görmüş olan fıstık’ın bu kerre Arapçası fıstuk olup Farsçası farklıdır (piste). Zaten bugün Antep fıstığı dediğimiz kabuklu meyvenin eski adı “Şam fıstığı” değil mi idi?

Siirt’in her dükkânında çuvallarla butun satılır. Dış kabuğu sert, mercimeğe benzeyen bu daneler her Siirtlinin cebini doldurur, o da bunu ağzında kırıp içindeki fıstığı otomatik makine gibi yemekte çok mahirdir: fıstık gırtlaktan aşağı inerken kabuklar da dudaklar arasından dışarı üflenir. Bu butun, yabani Antep fıstığıdır. Ağaçları büyük bir alanı doldurur. Buna Gaz’te melengiş denir ki tarifini oralı bir ünlü bilginden dinleyelim: “Gaziantep çevresinde çok yetişen dişi sakız ağacı ve bunun meyvesidir. Melengiş meyvesi yarım veya dörtte bir nohut büyüklüğünde ve yuvarlaktır. Dışı zeytuni bir kabukla örtülüdür. Bunun içinde beyaz ve sertçe ikinci bir kabuk vardır. Fıstık içi yerinde olan içi, yağlı bir maddedir. Melengiş’i, iç ve dış kabuklarıyla birlikte leblebiciler tuzla kavurup satarlar. Kabuklarıyla birlikte leblebi gibi yenir. Tuzsuz kavrulur ve havanda dövüldükten sonra su içinde kaynatılırsa kahve gibi içilebilen melengiş kahvesi yapılmış olur… Melengiş ağacı aşılanırsa fıstık ağacı olur ve Gaziantep fıstığı verir”.[5] Çetlek (İç), çıtlık-çıtlak-çıtmık-çıtnıh-çıtnık vs. (orta ve Batı Anadolu), melengeç-melengiç (Kn, İz, Ada, İç, Dz, Çkr), menengiç (Kn), meneviş (Kn, Mğ), hep bu sakız ağacının meyvesi çitlenbiki (çitlembek-cutlambuk ve varyantları — orta ve Batı Anadolu) ifade eder. XVI. yy.da Muhammet bin Mustafa-el-Vanî’nin “Sıhah-ı Cevheri”den tercüme ettiği Arapçadan Türkçeye lügatte (Vankulu Lügati) “Butum (Ar.): meneviş dedikleri yeşil daneler ki ağaçta biter ki ona çitlemik dahi derler” diye tarif ediyor. XIV-XV. yy. bilginlerinden Mecdüddin Firuzâbadî’nin telif ettiği meşhur Arapça Kamus’un Antepli (Mütercim) Ahmet Asım tarafından yapılan tercümesinde de “El-butum (Ar.): habbet-ül- hadra ismidir ki sakız ağacının yemişidir. Çitlembik ve meneviş tabir olunur. Alâkavlin şecerine denir” deniyor.[6]

Mezopotamya bitki listelerinde Akadçası bu-tu-ut-tum olarak kaydediliyor.[7]

Arapçası bunduka, Farsçası da funduk’tur, fındığın. Alışverişe riyaset eden Hermes’in asasının, bir çift yılanın sarılmış olduğu bir fındık değneği olması fındık alışverişinin tarih içinde eskiliğine delâlet eder. Sihirbazlar da fındık değneği ile hünerlerini gösterirlerdi. Bugün hâlâ Anadolu’da, fındık sopası taşıyanlara yılan ve akrebin yanaşmadığına inanılır.

Plinus, fındığın ilk olarak Pontos kıyılarından getirildiği için buna “Pontos cevizi” adının verilmiş olduğunu kaydediyor.[8] Herodotus, daha evvel, Azov denizi kuzeyinde yaşayan bir İskit kabilesinin fasulya büyüklüğünde, sert kabuklu, ponticum adlı bir meyve ile beslendiğini, bunun bezler arasından koyu renkli suyunun (yağının) alındığını, posasından da ekmek yapıldığını anlatıyor.[9] Gerçekten fındık, adını (ϰάϱυου) ποντιϰόν’dan alır ki Karadeniz uşağı fındığı “pinduk” diye telaffuz eder. Fındık sıçanına Grek’lerce ποντιϰόϛ denilip bu kelime Kapadokya lehçesinde πιντεϰό’ye dönüşmüştür.[10] Farsça funduk şikesten, yani fındık kırmak, kinayeli olarak “öpmek” manasına gelir.[11] Türk argosundaki “fındıkçı (kız)” da buna bağlı olmalı. Keza kabahat (çok türlüsü) işleme anlamına gelen ve yine argo sayılan “ceviz kırmak” tabirinin de mezkûr Farsça ifadeden esinlenmiş olması muhtemeldir.

Güzel çekik gözlerin bademe benzetilmesi (“badem gözlü”), fıstığın da iştahaver bir tombulluğu ifade etmesi (“fıstık gibi…”) bunların ne kadar makbul tutulduklarına işaret sayılır.

Fındığın sair adlarından çotanak (üzerinde ikiden fazla fındık bulunan dal — Sm, Gr, Nğ), çetlevik (To, Ada), çetlevuk-çitlevik’in (Brs), bir taraftan Karadeniz’e uzak ve fıstık yetiştiren mahallere nispeten yakın illerin malı olmalarının yanı sıra fıstıkla ilgili, ezcümle sırasıyla çıtlak ve çitlembek grubu sözcüklerle yakınlıkları dikkati çekiyor.

“Fıstık”lar bahsini çedene ile kapatalım: mercimekten küçük, yuvarlak, koyu yeşil, kenevir tohumudur. Tuzlanarak kavrulur (kumbuz — Gaz) bazen de kavrulmuş buğdayla karıştırılır.

           “Çıt çıt çedene

            Sar bedeni bedene

            Dünya dolu yâr olsa

            Alacağım bir tane” (Kayseri türküsü)[12]

Κάστανον ile castanea, kestanenin sırasıyla Grek ve Latincesi olup bunun ağacının menşei güney Avrupa, kuzey Afrika, Kafkasya’nın doğusunda güney Asya’dır. Arapça buna kestana deniyor.

Aydın Oğulları’na dair vesikaların birinde “Vakfı karyei Yenice tâbii Birgi. Gazî Umur Paşa vakf itmiş, kâfir zamanından beru bu zamana gelince şehirde kim kadı olursa ol tasarruf eylermiş. Bozdağındaki kestanelik ve Koz ağaçları yeri ve yurdu ile kadimüleyyamdan mülkiyet üzre tasarruf olunurmuş. Merhum Gazî Umur Bey ve İsa Bey ve Bayezid Hünkâr ve Sultan Murad hökümleri var” deniyor[13] ki bu da cevizlik ve kestaneliklere verilen önemin bir belirtisi oluyor. Her iki ağacın kerestesinin bilinen kıymetinin yanı sıra birinin yeşil kabuğundan kahverengi boya, diğerinden debagatta kullanılan tanen elde edilmesi bunların iktisadî değerini ayrıca arttırıyor (Farsça kestaneye şah belût, yani pelit-palamut, tanen veren meşe meyvesi, denmektedir).

Mıntıkasına göre halk dilindeki adlardan bazıları şunlardır: gavsak-gavşak (Dz, Kn, Çkl, Zn, Ks, Bo, Sk), gağırşak (suda pişirildikten sonra kurutulan — Sn), holusu (Es), kıllı kozak (İz), menevit (Ks), savala (Brs), tolak (İz), kömbes-kömbesti (kestane kebabı — Sn, Sm).

İbn Batuta İznik’i tasvir ederken “İznik’te her nevi meyva yetişiyor. Ceviz ve kestane cidden mebzul ve fiyatı ehvendir. Türk’ler (kastıl)a’, yani kestaneye nun ile kestane ve cevize kaf ile koz derler” diye anlatıyor.[14]

Kestane kebabının bir özel ocağı vardır (Yandaki şekil.10a). Ateş altta yanar, üstte, delikli bir saçın arasından kestaneler kızarır. Pişmişler de çevredeki tabla üzerine aktarılır. Bunlar büyük ölçüde satılıp ateş de korlanıp küllendikten sonra geriye kalan son kestanelerin soğumaması için bunlar yine ortaya alınıp üstlerine konik külah geçirilir.

Kabak, ayçiçeği, kavun çekirdeklerinin tuzla kavrularak “eğlencelik” hallerini (kabak çekirdeğinin bağırsak solucanı düşürmekteki rolünü “İspençiyarî Teknikler” bahsinde göreceğiz) de unutmadan sebze ve meyvelerin müşterek bir haletine, vaktinden ve mevsiminden evvel yetişenlerin tavsifine geçelim. Mevlâna “Can bahçesinin ilk meyvesi her öküz ve eşeğe nerede nasip olur? Bu az bulunur meyvelerden kalbi uyanık ve anlayışlı olan yer”[15] derken “parası olan yer” demeyi unutmuş olmalı… Bu cümleler Hazret’in Selçuklu sarayına hitap etmek için kullandığı Farsçadan, “Etrâk-ı bîidrâk”in anlayacağı dile çevrilmişi olup aslında tervend-tervende mîve (turfanda meyve)den mecazen dem vuruyor Celâlettin. Kadı Bürhanettin ise Divân’ında (XIV. yy.)

          “Bir yıl gece gündüz seni ger görür olursam

            Kim diye ki her gördüğü turvanda değildir”

ile ifade ediyor hislerini. 1505’te düzenlediği Farsça-Türkçe sözlükte (Şamil-ül-Lûga) Afyonkarahisar’lı Hasan bin Hüseyin İmadüddin “Nevbâre (Fa.): turvanda”; Amasyalı Deşişî Mehmet Efendi’nin 1580’de Mısır beylerbeyi Hasan Paşa adına düzenlediği Farsça-Türkçe sözlükte (Et-Tuhfetüs-Seniyye) “Nevber (Fa ): turvanda”; İnegöl’lü Mustafa bin Mehmet bin Yusuf’un Farsça-Türkçe sözlüğünde (Câmi-ül-Fürs, XVI. yy.) de “sirde (Fa.): son turvanda” karşılıklarını veriyorlar.[16] Bunlara karşılık halk dilinde ası, esasta “erken” anlamında olup aynı kelime erken yetişen ürün, erken doğan koyun, keçi yavrusunu bütün Batı Anadolu’da ifade ediyor. Genel olarak turfanda kavramını karşılayan sözcük Ank yöresinin tezbasan’ı olup çölük, Ant’da bunun sadece sebzeyi kapsayan muadilidir. Dümenit ise erken ürün veren buğdaydır (Ama, To). Meyveler yeni olgunlaşmaya başlamak ırasada olmak’tır (Isp, Ky).

Meyvelerle ilgili bir iki bilmece, Konya’dan[17]: “beyaz ile başladım, yeşil ile işledim, al ile bitirdim, cümle âleme yedirdim (kiraz, vişne); anne beni ağlatma, kanlı yaşım damlatma, yakut gibi diziliyim, kandil gibi asılıyım (nar); altı taht, üstü taht, içinde bir sarı softa (badem); ben ne idim, ne idim, samur kürklü bey idim, felek beni şaşırttı, küllüklere düşürttü (kestane)”.

Vilâyetlere gelen meyvelerin tartı işinin mukataaya verilecek kadar önemsenmiş olması,[18] Osmanlı idaresinin kitle beslenmesine verdiği önemin bir ifadesi olmuştur: “Mukataa-i kapan-ı meyve ve kapan-ı gallât ve bâc-ı râhhâ der Edirne…”. 891 (1486) yılında meyve, zahire ve yol bâcı (bir yerden başka yere getirilen nesnelerden alınan vergi) birleştirilmişti. “… Yahya bunu da üç seneliği 930.000 akçeye… tutmuş, Edirne’deki Bayezid II İmâreti inşaatında çalışan yaya-başıların ve yeniçerilerin ulûfeleri için her ay 25.000 akçeyi buna mahsuben vermeyi taahhüt eylemişti. Taksitlerini hazineye, kiler emini Musliheddin’e teslim, Macar elçisinin masraflarına, Edirne kadısının defteri mucibince, sarf ettikten ve İmâret inşaatında çalışan yayabaşılarla acemi yeniçerilerin mevâcibini ödedikten ve saireden sonra… 75.457 akçe borcu kalmış ve bunun için de on altı seneden fazla bir zaman mahbus kalmış…”.[19] Osmanlı “alacağına şahin…”miş…

Yine meyvelerle ilgili bir iki aleti sayıp bunların devşirilip taşındıkları küfe ve sepetlere geçeceğiz.

Bir sırığın ucu dörde yarılır, haçvari konmuş kamalarla uçlar açılır. (şek.11). Buna Ist’da lâle denir. Ağaçtaki incire uzatılır, incir lâlenin teşkil ettiği koni içine sıkışır, sırık kendi üzerinde çevrilerek incirin sapı koparılır ve böylece meyve zedelenmeden aşağıya alınır. Benzer değneklerden geveen (Sm), hapkapan (elma, armut ve sair meyveler için — Ank), kıtal (ucu torbalı çatal değnek — Rz) karağı (meyve toplamak için ucu eğri sopa — Af, Mr, Hat, Ada) zikredilir.

(Şekil:11)

Sebzeler Ist’da kefetire denilen delikli kapta yıkanır. “Kevgir” aslında Farsça kefgîr’in, yani köpük tutucu, bir şeyin köpüğünü alıcı gerecin (kef = köpük) Türkçeleştirilmişidir. Keza “kepçe” dahi Farisî kefç-kefçe muharrefidir. Kebce de aside gibi unlu şeyleri karıştırmaya yarar küçük ağaç tokmaktır.[20]

Buğday, biber vs. dövmek için kullanılan dibek tokmağı Rz’de kopali tesmiye edilir ki bu ad aynı zamanda fındık kıran kıskacını da ifade eder. Κόπανοϛ tokmak, havanelidir.

Küfenin aslı Rumca ϰόφινοϛ olup bunun Latincesi cophinus, Arapçası kuffe, Sanskritçesi de kuvêni (balık sepeti)dir.[21]

İst’da çavalye de denen küfeye, yine aynı kent ile Brs ve Sv’da çevele denir. Bu kelimelerin, belki de Haçlı seferlerinin bir yadigârı olarak Fransızcadan geçmiş olabileceklerini tahmin ediyoruz: bu dilde chevalet (beygir, Latince caballus ile ilgili olarak — beygirin iki yanına sarkıtılabilmesi akla gelir) genel olarak taşıyıcı tezgâh, hususiyle de sepetçi tezgâhıdır. Dehne (Ky), herhalde Farsça, ağza benzeyen (sepet ağzı olabilir) ve ağızlık denilebilen her şeye ıtlak olunan dehâne, dehene ile ilgilidir. Godafa-kodafa (Ml), harel (Gr — tencere, kazan gibi şeylere ıtlak olunan haranı-herene-hereni gibi kaplarla münasebetli olarak, heğ-hey-heye (Çkr, Krş, Ank, Nğ, Çr, To, Ks, Ama, Ky, Ay, Zn, Sn, Sv, Or, Sm), herenlik-herennik (Çkr — haranı grubuna bağlı), kovan (Sm), zembil (Ada, Mr), küfenin sair anlamdaşlarıdır. Bunlardan başka çeşitli küfelere verilen isimler vardır ki bazıları şunlardır: üstü geniş, altı dar olanlardan koni şeklinde terteli (meyve için — Rz); hayvanın iki tarafına yüklenebilen, altı dar ağzı daha geniş sandık olan mahra (Gaz); üstü ve altı dar, ortası geniş büzme (Çkl); arkaya alınmak üzere yapılan göçek (Sm, Or); harar (büyük küfe — Gr; bunun yünden dokunmuş zahire çuvalını da ifade ettiğini ilerde göreceğiz); taylık (üzüm küfesi — Ur) vs.

“Sepet”in, bir kısmı küfe ile müşterek, seksenden fazla anlamdaşı vardır halk dilinde.[22] Bunlardan sadece birkaçını saymakla yetineceğiz: kavsara, hem ufak sepet (Mn, Ank, Ky, Çr, Sv, Bo, Isp), hem de yağ, kavurma, kıyma gibi erzakı koymaya mahsus büyük kutu (Ml) manalarına gelir. İleri gitmeden önce “kutu”nun ϰυτίον’dan geldiğini (ϰύτιϛ ve ϰοιτίϛ) de söyleyelim. Kavsara için Lûgat-ı Ni’metullah (XVI. yy.) iki tarif veriyor: “Cülle (Fa.): kavsara, yani sepet” ve “Küvar (Fa.): … ve sepet yemiş korlar kavsara manasına”. Gaz’te gavsara telaffuz edilen kavsara bu ilde ihtiyaca göre bir metreden az veya çok derinlikte ve bir iki metre çapında olmak üzere hasırların birbirine dikilmesiyle meydana getirilen bir kasnaktır ki içine pamuk kozası, üzüm, ceviz gibi şeyler koymaya yarar. İçindekilerin kenarlardan dağılıp saçılmamasını ve daha az yer kaplamasını sağlar.[23] Kelimenin Arapça olduğunu bize ünlü sözlükler bildiriyor: “Kasarra, kavsara (Ar.): maruf hurma koyacak zarftır ki lisanımızda kavsara sepeti tabir olunur” (Kamus Tercümesi); “Kavsara, kavsarra (Ar.): ol sepet ki kamıştan düzüp içine hurma korlar” (Ahterî)

Diğeri de sele’dir (Anadolu’nun az çok her yerinde) ki Ahter-i Kebir (XVI. yy.) “Es-sefat (Ar.): sepet ve sele”, “El-baliyta (Ar.): kamış kap, sele” tariflerini veriyor. Yine aynı asırda Şamil-ül-Lûga “Çupin (Fa.): sele, söğüt ağacından iderler”, müteakip asırda, adı bilinmeyen bir zat tarafından I. Ahmet adına düzenlenen Câmi-ül-Fâris adlı Farsçadan Türkçeye sözlükte “Çebsîn (Fa.): sele ki söğüt ağacından örerler” ve nihayet Burhan-ı Katı’ Tercümesi’nde “Bervende (Fa.): sele ve sepet tabir olunan zarflara denir ve söğüt çubuğundan örerler büyüğüne sele ve küçüğüne sepet derler” deniliyor.[24] Arapça salla ise yine küçük sepet, söğüt dalından örülmüş sepet olup sele’nin işbu salla’dan galat olması melhuzdur. Kuvıça da sepettir, Rz’de, çamera’nın küçük el sepeti olduğu gibi; ϰαμάϱα kemer, kubbe karşılığında olup herhalde sepetin küreselliği, ya da kulpunun şekli bu ilişkiye neden olmuştur.

Batı Anadolu’da yaygın kelet-keleter-keletir-kelter, iki kulplu küfe biçiminde büyük sepet olup kökeni ϰαλαδαϱιά’dır; ϰαλάδι (sepet) de galat (iki ayaklı meyve sepeti — Sm, Gm), kelet grubu…, kenet (çamaşır sepeti — Çkl), kelek (küfe — İst) gibilerinin kökenini teşkil etmiş. Yine ϰάφα (sandık, kap, sepet) kapsa-kapsak (büyük kulplu ya da kulpsuz sepet, sele — İz, Ay, Mn, Kü, Sv; tohum ve yem kabı — Ba, Gr), kabsak’ın (tahta tekne, yalak — İz) “isim babası” olmuş. Büyük sepet manasına gelen ϰαλάϑα da kelete’yi (çuval — Af, Es, Sv, Mr, Yz, Ank, Nş, Nğ, Kn); (koyun derisinden torba, dağarcık — Gr) devam ettirmiş.[25]

Örüldüğü malzemeye göre de isim alır sepet: bağbazan (kabuklu söğüt dalından örülen, dibi dar ağzı geniş ve bağcıların kullandığı iki kulplu büyükçe sepet, bir çeşit küfe — Gümülcüne, Yunanistan), gıdık-gıdanak-gidik (fındık çubuklarından örülmüş yumurta ya da çilek sepeti — Es, Sm, To, Or, Gr, Sv, Mğ, Ky), kolluca (üstünden kulplu sepet — İç; kamıştan veya söğüt dalından yapılan sepet — Kn), kumbul (çam, söğüt, çınar, gürgen ve buna benzer ağaçların dalları kesilerek üzerinde ince kabukları olduğu halde yarılmak suretiyle elde edilen parçalardan yapılan meyve sepeti — Gr), teskire (tahtadan yapılmış küçük meyve küfesi — Kn, Ada; bu sözcüğü “Münakale Teknikler”nde de göreceğiz), zambık (berdi denilen sazdan yapılmış sepet — Ky, Ama).

Kaşgarlı’nın sepet, sele, zembil karşılığında verdiği sawdıç sözcüğü (I, sah. 173 ve 455) bugünün Anadolu’sunda kaybolmuştur. Bu sawdıç’lar “çığ otu, sele sazı. Göçebeler bundan çadır örtüsü yaparlar; kamıştan daha ince ve yumuşaktır” diye izah ettiği yiz’den örülürmüş (III, sah.143). Keza “karpuz ve hıyara benzer şeylerin taşındığı sele ve sepet gibi nesne” olan keçe’nin de bugün izine rastlamıyoruz (III, sah. 220).

Bir sepetin örülüş şekli, tıpkı bir mensucun dokunuş tarzı gibi, mahallî karakter arz eder, dolayısıyla etnografik bazı problemlere konu olabilir. Biz bu hususta her hangi bir araştırma yapmamış olduğumuzdan meseleyi ortaya koymakla yetineceğiz.

Bir sepetle bir bez parçası arasında pratik ölçüde, akla hitabeden bariz bir fark vardır. Bu fark ilk bakışta şekil, kullanılış, dış görünüş ve ikinci derecede de, bir malzeme farkı gibi tezahür eder. Fakat tekniğin ana prensiplerine inildiğinde bu tefriki tecviz ettirecek mesnet bulunmaz; şöyle ki bir büyüteç altında fark yerine mutlak bir eşlik müşahede edilir.

İlk nazarda ayrılık açıktır: sepetçilik elle, kaba, büyük çaplı elyafın, bir kap imali için birleştirilmesi olup dokuma ise, bir tezgâh üzerinde, düz bir yüzey elde etmek üzere ince elyafın bir araya getirilmesinden ibarettir. Çözgüler (arış’lar) birinde kendilerini taşıyacak kadar sert, diğerinde bir çerçeve üzerine gerilmeye muhtaçtır. Bu iki husus, sepetçilikle dokumacılık arasında, teknik bakımdan ikinci derecede sayılabilecek bir farkı ortaya koyar. Bu ana kadar mezkûr farkta, dokuma şeklinin kendisini görmüyoruz. Elyafı çatma biçimleri ilk tasnif unsurlarını ortaya çıkarır.

Biz şimdilik bunun sepetçilikle ilgili kısmını kısaca özetleyeceğiz.[26] Bu hirfette, “dikme”ler diyeceğimiz çözgülerle padavra[27]lar diyeceğimiz atkılar ya birlikte, ya da ayrı ayrı mütalaa edilebilirler. Birinci halde, aynı esas üzere sıralanmış olarak bu iki unsur birbirlerini, parçanın mihverine nazaran, çapraz olarak kat eder: buna çapraz (diyagonal) örme adı verilir (şek.12). İkinci halde ise dikme’ler şakulî olarak durur, padavra’lar birer birer bunların arasından geçer.

Bu iki tabakanın, yani dikme’lerle padavra’ların teşkil ettikleri tabakaların, birbirlerine nazaran vaziyetini tayin eden bu ilk esaslardan sonra birleşim karakteristikleri de bir başka esasî unsur olarak ortaya çıkar.

Üst üste binmiş ve aralarında üçüncü bir unsurun (düğüm vs.) yardımıyla bağlantının kurulduğu tabakalar sistemine dünyada istisnaî olarak rastlanması sebebiyle (halıda şekil farklıdır) burada üzerinde durmayacağız.
Sair bütün dokuma-örme şekilleri hep girift tabakalar sistemine dâhil olup tabakaların birinin unsurları, diğerinin unsurlarının sırasıyla üstünden ve altından geçer. Çoğunda olduğu gibi birinci tabakayı (çözgü veya dikme), az çok düz hat üzere kalan sabit unsurlardan müteşekkil farz ediyoruz: ikinci tabakanın müteharrik unsurları (atkı veya pedavra) üç şekilde girift olurlar: ilkinde her hareketli unsur, sabit unsurlar üzerinde helezonî olarak döner. Buna helezonî pedavralı sepet örmesi denir ki (şek. 13) bunun dokumacılıkta muadili spiral atkılı bez, yani bildiğimiz tüldür. İkincisinde müteharrik unsurlar çifter çifter sabit unsurların etrafında burulur. Buna halatvari sepet örmesi (şek.14) denir. Müteharrik unsurlar üçlü de olur. Üçüncüsünde ise müteharrik unsurlar burulmadan sabit unsurların arasından geçer; bu, mutat dokuma sepet örmesi şeklidir (şek.15).

Böylece sepet örme ile bez dokuma arasında hâlâ bir ayırıma götürmeyen bir ikinci karakteristik serisine tanık olmuş oluyoruz. Aynı yolu takip ederek müteharrik unsurlar tarafından “yakalanan” veya “atlanılan” sabit unsurların adedine göre bir üçüncü karakteristik serisi tespit edilebilir. Böylece dokumanın “donanımı” tespit edilmiş oluyor. Her ne kadar bu nihai karakteristiklerin çoğu bez ile sepette müşterek ise de basarî (visual) etkilerinin çok özel oluşu sebebiyle bunları bu tekniklerin her birinin, özellikle dokumanın ayrı etüdüne hasredeceğiz.

Eşya örgüsü, alçak, arkasız kahvehane iskemlesi vs. gibi kaba sayılabilecek eşyalar bahis konusu oldukça, işbu “sepet örme” konusu içinde mütalaa edilebilir. Bunlar üzerinde ayrıca durmayacağız.

Üst üste binmiş tabakalar halinde sepet örmeye özellikle meskenlerin cidar, döşeme veya damlarında müstamel şekilleriyle rastlanır. Bu tiple örülmüş tipler arasında mutavassıt bir şekil olan üç unsurlu ağ (şek.16) vardır ki burada iki çapraz tabaka birbirinin üzerine, girift olmadan biner; bir üçüncü ufkî tabakanın dalları, bir çaprazın bütün unsurlarını alıp diğerininkileri atlamak suretiyle tabakalar arasında irtibatı sağlar.

İki tabakalı girift çapraz tip de bir kaç şekil arz eder: bir tut, bir atla; iki tut, iki atla; üç tut, üç atla; bir tut, iki atla — burada her sırada bir unsur kadar intikal vaki olur.

Çeşitli sistemlere uyan örnekler çoğaltılabilir. Biz sadece konuyu teşrih edip her bölgenin kendine özgü sisteminin bulunduğunu, konunun ayrıntılarıyla etüt edilmesinin gerektiğini belirtmekle yetiniyoruz. Sepetçilikte imalâtın iki önemli anının, ezcümle imalâtın başlangıcı ve sonunun da tetkikinin gereğini belirtelim: bir sepetin dibinin örülmeye başlanması, en çok itina ve maharet isteyen anıdır ve nihayet üst kenar bağlantılarının gereği gibi yapılmaması halinde sepet kolaylıkla çözülebilir. Bu üst kenar düğümlenmesinin de çeşitleri vardır.[28]

Tarih öncesi sepetçiliğinin en eski izlerine Irak’ta Jarmo kazılarında rastlanılmış olup bu izlerin M.Ö.7000’lere ait olduğu sanılmaktadır. Helezonî tipin, en kadim devirlerden itibaren çok geniş alanlara yayılmış bulunması bu tipin en eski sepetçilik tekniğini temsil ettiğine delâlet eder: Avrupa ve Batı Asya’nın bilinen bütün numunelerinde temsil edilmektedir; Mısır’da sülâleler evveli devirlerde bile görülen bu tipe M.Ö. 3000’lerde Mohenjo-Daro’ya kadar bütün Orta Doğu yerleşme merkezlerinde, Yunanistan’da ve Avrupa’da rastlanmaktadır. Saz, kamış örgüleri ile sepetçilik Mezopotamya’da neolitik devirden beri hep beraber gitmiş olup o mıntıka uygarlığının başından itibaren örgü (Sümerce KID, Akadça kîtu veya burû) günlük yaşantının esas unsurlarından birini teşkil etmiştir. Ülkenin Güneyinde ortaya çıkan efsaneye göre iptidada mevcut denizin üzerinde yüzen, üzerine toprak yayılmış sazdan örülü bir hasır dünyanın menşeini teşkil etmiştir: “Suların sathında Marduk bir hasır ördü. Tozu yarattı ve onu hasırın üzerine yaydı”.

Bu mitolojik geleneğin yerleştiği zamanlarda hasır, zemini örtmek için daimî olarak kullanılan bir eşya haline gelmiş, aynı zamanda çeşitli dinî merasimlerin (rite) icra edilebildiği sınırlı bir alan teşkil etmişti. Bundan başka, evlerin iç ve dış duvarları da, zemini gibi, çoğu kez bu hasırla kaplanıyordu. Karyola çerçevesi üzerine örülmüş hasır çoğu zaman da yatağın somyası görevini yapıyordu.

Kullanma sahasının çok geniş olması itibariyle hasır, ciddî bir sınaî imalât konusunu teşkil ediyordu. Uzman hasırcı (Sümerce AD.KID, Akadça atkuppu) belli ölçülerde bir hasırın örülmesi için önceden tayin edilmiş zaman ve malzeme harcayacaktı.

Biraz önce sözünü etmiş olduğumuz küfe — ϰόφινοϛ — cophinus-kuffe-kuvêni ailesine bir “reis” bulmuş olmamız ihtimal dâhilinde görünüyor:

Akadça quppu sözcüğü, hiç değilse başlangıçta sazdan mamul yuvarlak sepeti ifade eder, içinde Akad’lı Sargon’un ve Musa’nın sulara terk edildiği sepeti. Sonradan bu quppu başka malzemeden de imal edilmiştir.[29]

“Sepet”in kendine gelince, Farisî “seped”in Türkçeleşmiş şekli olup Araplar işbu “seped”i “sebed” şeklinde


Dipnotlar: 

[1]                TS, mad. “ koz” 

[2]                GA, III, sah. 353

[3]                I, sah. 417

[4]                İ.H. Uzunçarşılı. — Osmanlı Devletinin Saray Teşkilâtı, sah. 497

[5]                Ö.A. Aksoy. — GA, III, mad. “ melengiş” 

[6]                ibd.

[7]                H. Ertem. — op.cit., sah. 71

[8]                TA, mad. “ fındık” 

[9]                IV/23

[10]              DELT

[11]              GG

[12]              Y.E. Özulu. — Kayserim

[13]              İ.H. Uzunçarşılı. — Osmanlı Devleti Teşkilâtına Medhal, sah. 184

[14]              Op.cit., sah. 342

[15]              GG, mad. “ tervend-tervende” 

[16]              TS, mad. “ turvanda”  .

[17]              S. Nüzhet ve M. Ferid. — op.cit. sah. sırasıyla 226, 231, 225, 229

[18]              Mukataa konusuna “ Tarım ve Hayvancılık Teknikleri”   bahsinde değineceğiz.

[19]              M. Tayyib Gökbilgin. — XV-XVI. Asırlarda Edirne ve Paşa Livâsı. Vakıflar, Mülkler, Mukataalar, İstanbul 1952, sah. 104

[20]              GG

[21]              BTL ve DELT

[22]              Bkz. Türkiye’de Halk Ağzından Söz Derleme Dergisi, C.5, mad. “ sepet”   ve “ sepet çeşitleri” 

[23]              GA, III, sah. 307-308

[24]              TS

[25]              A. Tietze. — Griechische Lehnwörter

[26]              Dokuma ile ilgili hususlar “ Dokuma ve Giyim Teknikleri”   bahsinde görülecek

[27]              Rumca, “ İnşa Teknikleri”   bahsinde ayrıntıları verilecek.

[28]              G. Montandon. — L.’Ologénèse culturelle, sah.493-504. A. Leroi-Gourhan. L’Homme et la Matière, sah.268-279. M. Mauss. – Manuel d’Ethnographie, sah. 40-43

[29]              DAT, II, mad. “ Vannerie”  .