Kültür Eserleri > THKK 1 - Giriş, Beslenme Teknikleri > Meyveler

Meyveler

“Meyve kavak ile kamıştan olmaz” derler. Farsça mîve’nin Türkçeleşmiş şeklinin ifade ettiği genel mana, halk dilinde haşıl (Af), köget (Yalova-İst), mağıl (Ank) gibi az sayıda sözcükle karşılığını bulmuş, buna mukabil meyveye verilmiş sair adlar, onu belirli bir özelliği ile birlikte tarif etmektedir:

Ham meyve: bağık-boğık-boğik (Ezc, Ml — “boğmak” masdarı ile ilgili olabilir); çağala-çağla ve çok sayıda varyantı (az çok her yerde müstamel); eşelik (Ezc); haşal (Ada); kozak (Sm, Gr, Or); mardavul (Ant); mavrı-mavru (Mğ, Dz, Isp, Brd — μαύϱοϛ “siyah”ın yanı sıra bahtsız, fakir manalarını da istilzam eder. Arada, bir ilişki mümkün görülebilir); mazak (Es, Kü, Ba, Mğ, Çr, Bo, Zn).

Olmaya başlamış (yarı olmuş) meyve: haskar (Ezc); masil (Ky).

Olgun meyve: göğnü ve varyantları, göynük, günümüş, ırınık (Krk, Brd, Sm, Or, Gr, Sv, Ama, Mr, Ant, Bo, Sn). Kırf, olup yere dökülen meyve (Çr); tuta-tutaya da, olduktan sonra elle toplananıdır (Ks).

Olgunluk safhasını geçip de çürümüş olanlar eşelek (Brs, Bo, Sn, To, Sv), hürüş (Zn); hastalıklılar çalgın (Mn, Es, Sv, İç), mazzak (Krş, Sn); içi boş çıkanlar da kovoz-kovuz (Çkl) ile gösteriliyorlar.

Meyvenin kabuklusu koz (Krş), küçücüğü midilik (Hat), üzüm, armut gibi tatlısı sire (Ml — her halde “şıra”dan galat olmalı), mayhoşu uçkun, limon gibi sulusu zikgak-zırtlak’tır (Ay).

Yabanî ve aşılanmış ağaç meyvelerini ifade eden tabirlerden cücek (Ky, Ada), erekeme (Brs, Berit ve Gâvurdağı Yörük’leri — Mr), evin (Sm), har (Nğ)’ı zikredelim.

“Kabuk” kelimesi Kazan Türkçesinden geçme olup[1] DLT’de bulunmuyor. Καβοῡϰι ise boğa, kaplumbağa kabuğuna müşabih kabuk karşılığı olarak Rumcada mevcuttur.

“Ye(mek)” kökünden iştikak eden yemiş, herhalde Proto-Bulgar’lar aracılığı ile Macarcaya geçmiş olup meyveyi ifade etmiştir. Kuzeydoğu Türkçesinde (Yakut dili) ise yenecek şey, yem karşılığında kullanılmış. VIII. yy. Budhist Uygur metinlerinde meyve, sivil Uygurcada da (bir sunu listesinde) süt, şarap, bira olarak geçmiştir. Kaşgarlı yemiş için “yemiş, meyve. Cins ismidir. Çok kerre ağaçların meyvesine denir” diyor.[2] Çağataycada da genel olarak meyveyi ifade etmiştir (XV. yy.).[3]

Başta üzüm olmak üzere her türlü meyvenin büyük çoğunluğu Anadolu’da tarih kadar eskidir. Asurlular, bu topraklarda istilâ ettikleri ülkelerden cizye olarak bronz, hayvan ve şarap kabul ederlerdi. Bu sonuncu madde her iki taraf ordularının levazımı meyanında daima bulunurdu. Böylece üzüm bütün yarımada yüzeyine yayılmış ve birinci derecede rağbet görmüş bir meyve olarak tezahür ediyor. Nitekim İvriz (Ereğli-Kn) kabartmalarında (fot.26), kralın şükranını arz ettiği bereket tanrısı, bir elinde bir demet buğday, diğerinde bir salkım üzüm tutar halde görülür. Bugün toplum dilinde yetmişe yakın üzüm çeşidinin adı, bir o kadar da üzüm ve bağcılıkla ilgili lügatçe mevcuttur.[4]

İsimlerin büyük kısmı renk ifade eder: ağmarı, akbulgar, akdimlit, akgevrek, akbulut, akberi vs. beyaz; ala ayaş, alim, aşı kara, karabüzgül, karaca vs. kırmızı ve siyah; tütün bulkarı kahve rengi; altınbaş sarı üzümlerdir. Bazıları da şekil tarif ederler: gelinparmağı, danamemesi, inekemceği, keçimemesi, tilki kuyruğu, kuzuböpreği, analı kızlı, (salkımında irili ufaklı danelerin bulunduğu üzüm çeşidi) vs.

Bu kadar çok isim ve tabire rağmen bunlardan hiçbiri bizleri eskilere götürmüyor gibi. Sümerce gestın, üzüm, asma olup bazen şarap anlamına da gelmektedir. Asma manasına gelen Hititçe söz tuwarsa’dır.[5] “Badhıç üzümlendi” diyor Mahmut, asma çardağının meyve verdiğini anlatmak için.[6]

Bu badıç-badhıç, asma çardağı manasıyla Farsçadan geçme, genellikle üzüm kütüğü (bağ, bor) ile ilgili olup Farsçada wayic olarak bulunmaktadır.[7] Kelime Anadolu’da halen bir çok anlamlara gelmekle beraber bunlardan sadece bir kısmı mezkûr eski anlamı ile ancak uzaktan münasebettedir, sebzelerle ilgili olmak itibariyle; badıç-badınç-badış vs…, yeşil sebzelerin çiçekten hemen sonraki küçük hali (To, Gm, Gaz, Sv, Gr); fasulye, bakla, mercimek gibi taze sebzelerin yeşil kısmı, tohum yatağı (Gm, Gaz, Mr, El, Ezc, Sv); fasulye, bakla gibi sebzelerin kabuksuz içi, tohumu (Ml); mercimek, burçak gibi bitkilerin tane tutmadan kuruyanı (Gaz). Sair manalardan kadınların giydiği dizden bileğe kadar olan bir çeşit çorap (Kr); erkeklik organının sünnet olurken kesilen kısmı (Gaz) zikredilebilir ki evvelkilerle bir semantik bağıntı kurulabilir.

Bugün çiğdeye verilen “hünnap” adı ile Arapça üzüm karşılığı “inap” arasında da bir ilişki olabilir mi?

“Bağ” sözcüğü çok erken tarihlerde Farsçadan Türkçeye geçmiş olup buna karşılık olacak öz Türkçe kelime bulunmamaktadır. VIII. yy. Uygurcasında “bağ borluk”, “bağ” anlamında olup muahhar sivil metinlerde de “bağnı edlep”, “bağı ekip biçmek” manasında geçiyor.[8] Kaşgarlı da bağ için aynı kelimeyi kullanıyor.[9]

Üzümün “salkım”ına gelince, salkım-sarkım’ın sal-sark(mak) ile ilişkisini zikredelim. Bunlar Kırgız, Azerî, Çağatay, Kıpçak Türkçelerinde, küçük farklarla bulunmaktadırlar.[10]

Hitit kanunnamesindeki maddelerden biri meyvelere ait: “birisi çalıları yanar bırakıp gider ve ateş de bir bağı sararsa, kütükler, elma ağaçları, nar ağaçları ve armut ağaçları yanarsa, her bir ağaç için altı sikl[11] gümüş ödeyip yananların yerine yenilerini dikecektir. Fail bir köle ise üç sikl verecektir.[12] Hırsızlığa müteallik maddelerin birinde de çalınan bir bağ kütüğü için hırsızın yarım sikl gümüş ödemeye mahkûm edileceği yazılı.[13]

Asyalı öğeler, üzümü Ön Asya’da öğrenmediler. Batı Türkistan’da, Namazgâh-Tepe kültür merkezinde M.Ö. 2500 civarına ait kalıntılar arasında üzüm taneleri de görülüyor. Doğu Türkistan’da, Han Sülâlesi’nden beri (M.Ö. II. yy. – M.S. II. yy.) Turfan (Çince Du-ru-fan) bölgesinde üzüm yetiştirilip şarapçılık yapılıyordu. 647 senesinde Göktürk yabgusu, Çin’e üzümler gönderiyor ve bu üzümler Çinliler tarafından çok beğeniliyordu. Bundan sonra Çin’de şarap imali, Orta Asya’da Turfan bölgesindeki usullere göre yapılmaya başlandı. Çin kaynaklarında, Turfan şarapları hakkında bahislere sık rastlanır.[14] “Üzüm”, Türkmen beraberinde gelmişti. Bu meyve adı, DLT’te en çok geçen sözcüklerden biridir: “Taneleri birbirine sıkışık üzüme tıkma üzüm denir”;[15] “ol manğa üzüm sıkıştı (o, bana üzüm sıkmakta yardım etti)[16]; “üzüm tatlıglandı” (tatlılandı)[17] ifadeleri, üzümü içeren ibarelerden bir kaçıdır.

Bugün bağ ve üzümle ilgili şenlikler belli tarihlerde Anadolu’nun birçok yerinde icra edilmektedir. Bunların genellikle eski geleneklerin, Dionysos kültüne dayanan geleneklerin bir devamı olduğu muhakkaktır. Bundan böyle hep sözünü edeceğimiz gibi, bağ yetiştirmeyi, bundan şarap yapmayı âdem oğluna öğreten bu kişi-tanrı değil mi idi? Ancak, bu şenlikler arasında hangilerinin sonradan, hatta yakın zamanlarda ve ekonomik mülâhazalarla eklendiğini bilemiyoruz.

Ağustos içinde Avanos (Nş) da üç ilâ beş gün süren “binlikler, bağ şenlikleri” yapılıyor.[18] “Binlik” sözü akla derhal şarap fıçısını getiriyor. Esasen bölge Hristiyanlığın (peri bacaları, yeraltı kiliseleri) bir odağı, bunun dahi putperestlik devrinden geniş ölçüde renklendirilmiş bulunduğu bir vakıa değil mi?

Devam edelim. Eylül içinde Arapkir (Ml) da “bağ bozumu şenlikleri” yapılıyor, üç gün süre ile. İlerde, elbirliği ile “bağ sağıldığında” (bağ bozulduğunda) yapılan eğlence ve yemek toplantılarından söz edeceğiz. Aynı şenlik, Ekim’in ilk haftası içinde Çal’da (Dz), bir gün sürer.

Bunlardan başka çoğunlukla üç gün süren üzüm, şarap festivalleri yer alır, 6 Temmuz’da Şarköy’de (Tk), 17 Temmuz’da Tarsus’ta (beyaz üzüm festivali), 13 Ağustos’ta Urla’da (İz), 28 Ağustos’ta Nevşehir’de…, 25 Eylül’de Aladağ (Hadim-Kn), aynı ayın son haftası içinde pazar günleri İznik’te, Ekim’in son haftası içinde Bayındır’da (İz).

Buraya kadar tarihçi konuşmuştu; bu konuda biraz da teknisyenin söyleyeceklerine kulak verelim: “… üzüm bağları bütün Anadolu şehirlerinin süsüdür… Sokaklar çok defa asmadan dehliz halini alır… Anadolu’nun çay vadileri ve ovaları çok defa üzüm vahasını teşkil eder. Türk’ler üzüm asmasını dağ bölgelerinde de yaymaya gayret etmektedirler. Şöyle ki, ufak bağlara orta ve doğu Anadolu’nun deniz seviyesinden 1800 metre kadar yüksekliklerinde rastlamak nadir değildir…”.

“Bu yüksek dağ asmaları yerde serilmiş durumda tutulur, budanmaz, onlar çok defa sık ve sayısız ince dallarla süslenmiş bordürleri andırır… Orta ve kuzey Anadolu’nun birçok köşelerinde ve daha doğrusu vahalarında tarih boyunca nesilden nesle devredilen en eski üzüm cinslerinin muhafaza edildiğini tahmin etmek mümkündür. Küçük Asya yarımadasının orta ve Doğu kısımlarında rastlanan yerli, az kültürlü cinsler çok kolay yabanileşir… Türk’ler Orta Asya üzüm cinsi olan Vitis vinifera’yı iyi tanırlardı. Küçük Asya yarımadasında yabani üzüm cinsi olan Vitis orientalis – Ampelopsis orientalis’ı ve keza çok eski yerli kültürel cinsleri bulmuşlardır… Çağdaş Anadolu’nun başlıca istihsal üzüm cinsi olan Sultaniye muhakkak eski zamanlarda İran’dan getirilmiştir. Fakat şimdiki halde çok değişmiştir”…

“Böylelikle Anadolu üzüm cinslerinin iki esas grubunun mevcut olduğunu tahmin etmek mümkündür.”

“1) Yüksek kültürlü sanayi üzümleri ve sofra (yemeklik) cinsleri, Sultaniye, Rezakî, Çavuş, Misket vs. Bunların menşei İran ve Orta Asya’dır. Belki bunlar Küçük Asya üzüm cinsi olan Vitis orientalis ile de karışmışlardır”.

“2) Bütün Küçük Asya’da yayılmış olan, kültürel ve yabani halde yaşayan ve birçok varyasyon ve cinsleri bulunan Ampelopsis orientalis cinsidir”[19]

Vaktiyle Rum’larla meskûn mahallerde, zeminde yassı ve yaygın kayaların yarılarak aralarına bağ çubuğunun dikildiğini, asmaların güneşten kızmış kayalar üzerinde serilmiş olarak tutulduğunu müşahede etmiştik (Arapsun-Gülşehir, Avanos, Ürgüp, İncesu). Kızgın kayanın, hararetini gecenin iyice serinleşen ileri saatlerine kadar muhafaza etmesiyle, olgunlaşmayı hızlandırdığı iddia ediliyordu.

Bunda, ilerde şarap konusunda da göreceğimiz gibi Finikelilerin izini bulmak mümkündür: Kartaca’lı Mago (M.Ö. 140 civarı), kökleri kışın sudan, yazın da hararetten korumak üzere kötükleri, içine taş döşenen hendeklere dikmeyi, köklerin iyice derine gitmesini sağlamak için de hendekleri birden tam doldurmayıp bunu seneden seneye tedricen yapmayı tavsiye ediyor.[20] “Bağın taşlısı, karının saçlısı” deniyor bugün.[21]

Arapça tabirlerin Anadolu’nun bu en eski meyvesine de bulaşmış olduğunu görüyoruz: “bağ filizi” demek olan irnas, son hecenin değişmesiyle Çr’da arnad (yuvarlak, sulu, koyu mor renkli, iri taneli bir çeşit üzüm), Çkr’da da arnat (üzüm vermeyen kuvvetli üzüm teveği) şeklinde devam ediyor. Misket’e gelince, müsket, batı Türkçesinde oluşmuş, Fransızca Hint cevizi “muscade”a bağlanan bir kelime olup muskat dahi bazı kokulu meyveleri (misket üzümü, misket elması…) ifade eder. Askerlik dilinde de misket (Fransızca “mousquette”, İtalyanca “moschetto” — uzun ve ağır tüfenk) danesi “on sekiz dirhemlik kurşun”dur.[22] Ferheng-i Nizâm, râzikî’yi çok yapraklı yasemin çiçeği olarak tarif ediyor. Rezakî üzümünün manasını vermiyor.[23] Muhtemelen kokulu olması itibariyle mezkûr üzüm bu adı almıştır. Müşküle üzümünün de Farisi müşk = misk ile ilişkisini tahmin ederiz (müşkin = misk kokulu).

İslâm’ın tahammür etmiş meyve sularına, özellikle üzüm suyuna karşı tavrı ile Ortaçağ İslâm dünyasının bağ yetiştirmekte gösterdiği tehalük bir paradoks yaratmaktadır. Bu da, bağın çok eskiden beri yerleşmiş olduğu ülkelerde geleneğin gücü, üzümün sair yollarla istihlâki (taze ve kuru olarak, sirke halinde, çeşitli ilâç şekilleriyle ve hatta gübre vs. olarak), gayrimüslim cemaatin daima bulunması ve nihayet Müslüman’ın da bazı yasaklara uymakta fazla istekli davranmamasıyla izah edilir. Gerçekten Müslüman tarım uzmanları (meselâ ünlü îbn Wahşiyya), sair meyve cinslerine nazaran bağ yetiştirilmesine çok önemle eğilmişlerdir. Bunların bilgileri, eski müelliflerin bıraktıkları ile günü gününe yenilenen denemelerin karmasının ürünüdür. O devirlerde üzüm cinsleri bugünkünden çok fazla olup bunlar Arap’lar tarafından imparatorluklarının bir ucundan diğerine taşınır, istifa (selection) ve iklime intibak denemelerine tabi tutulurdu. İbn el-Fakih ile özellikle Mogol devri İran tarım uzmanları bize birçok üzüm çeşidinin adını, gördüğümüz gibi, iletmişlerdir. Alçak kütükler, salkımın güneşten korunması için fazla budanmaz, bunlar takriben 1,40 m aralıkla çukurlara ya da hendeklere (bu sonuncu şekil tavsiye edilmekle beraber nadir uygulanırdı) dikilirdi. Bu usuller sıcak bölgelere mahsustu. Akdeniz bölgesinde ise tırmanıcı asma revaçta olup çoğu kez incir ağaçlarının arasına dikilirdi. En iyi toprak olarak taşan suların bıraktığı (alluvial) rutubetli ve kumlu topraklar tercih edilirdi. Alçak kütükler meyilli yerlerle dağ yamaçlarına, tırmanıcı asma da vadi ve ovalara dikilirdi. Toprak, derin bellenmek suretiyle hazırlanır, zayıf topraklarda genişçe hendekler, kuvvetli topraklarda ise bir metre kadar derinlikte çukurlar açılırdı. Böylece de güneşten koruma yoluna gidilirdi. Bir çubuk, on sene süre ile zayıf toprakta denendikten sonra esas yerine dikilirdi. Hayvan gübresi kurutulup toz haline getirilir ve asmanın kendi sürgünlerinin külü ile karıştırılıp kullanılırdı. Aşı konusu ciddiyetle ele alınmış, bu yolda da sayısız denemelere başvurulmuştur. Üzüm tanesinin şekil ve rengi, suyunun tatlılık derecesi (şurubu), ürünün geç ya da erken ermesi, alkol derecesi vs. dikkat nazara alınırdı. Özel gereksinmelerin karşılanması için de her çare, örneğin asmanın zeytin ağacına aşılanması gibi, denenirdi.[24]

Üzümle ilgili birçok sözcük yine ister istemez Anadolu’nun eski dillerine bağlanıyor; önce bir büyük isim ailesinden söz edeceğiz, küçük üzüm salkımını, üzüm salkımındaki küçük salkımcıkları ifade eden bir sözcük ailesinden: genellikle Sv’ın yukardan aşağıya doğru çizdiği hattın Batısında kalan bölgelerde dillerde dolaşan cıngıl, cımba, cımbı, cımbıl, cımbırt, cimite, cinbi, cingil… cirgil, cümbül, çılkım, çıngıl, çingel, çingil, άτσίγγανο (küçük dal, kurumuş asma yaprağı sapı), τσαμπί (üzüm salkımı. Bu sonuncusu bağ bozumundan sonra yetişen küçük taneli döküntü üzüm manasına gelen cambıt’a da yol vermiş —Bil—) gibi kökenlere bağlanıyor. Bunlardan başka asma çardağı demek olan χαϱάϰι, herek (asma dalları ve fasulyelerin sarkmaması için destek olarak dikilen sırık —hep olduğu gibi Sv ve onun Batısında kalan iller) sözcüğünü devam ettirmiş. Yine bu kabil asma çardaklarından gilevat-gilavat-gilavadar (Isp, To, Brd), bu isimleri ϰληματαϱιά’dan (asma çubuğu) alırlar.[25]

Bağ çubuğu karşılığı olan ϰλήμα (çoğulu ϰλήματα), bağ ile ilgili birçok kelimenin kökenini teşkil etmiş: gilime (ağaçlardan kesilerek bağlara dikilen çubukler — Kn, İç), kelime (bağ çubuğu-Kn; ağaçların dibindeki taze sürgün, dallar — Mn), kılama (budanmış bağ çubuklarından yapılmış deste — Nğ), kiline (budanmış asma çubuğu — Kn), gilamada-gilemada-gilemede (budanmış asma çubuğu — Ky, Nğ), kılamada-kılımada-kılmada (bağ çubuğu, kurumuş bağ çubuğu — Nğ, Krş, Nş).

Yine bağ çubuğu filizi — tutunma filizi (bıyığı) demek olan ϰληματίϛ de gilamaç-gilemaç (bağlarda üzüm çubuklarına sarılarak onları kurutan bir çeşit sarmaşık — Kn), gilimadı (fundalık — Kn) gibi tabirlerin isim babası olmuş.

Kn’da frenk üzümüne verilen lappa adını da bu kökenlere bağlama eğilimindeyiz.

M.Ö. 3. binlerde Akad’lı Sargon, Kayseri civarına yerleşmiş ve yerli prenslerin tasallutundan şikâyet eden Samî tüccar kolonisinin himayesi amacıyla Küçük Asya’da tedip hareketine girişiyor. Dönerken, memleketinde bilinmeyen bazı meyve fidanlarının da beraber götürülme emrini veriyor. Mezopotamya bunları ilk defa göreceği için bu ağaçların taşıdıkları adlar Samî kökenli olamazdı. Bunlar Kayseri bölgesinde o devirlerde cari Proto-Hitit lehçesinde müstamel isimlerden başkası değildi.

Bunlardan hashur-hashuru, elmadır. Bugüne dek bu sözcüğün Kafkas dillerinde kendini az çok ilkel şekliyle devam ettirmiş olması çok ilginçtir. Laz ve Mingrelia’lılar (Gürcü’ler) elmaya uşk’uri diyorlar.[26] Bu hashuru ile Arâmî huzra ve Süryanî hazzura’nın ayniliği kabul edilip bu sonuncusunda Ermenice “elma”, xnjor görülmektedir. Elmanın adının bu kadar çok yayılması bu meyvenin ilk önce Küçük Asya’da Proto-Hitit çevrede yetiştirildiğine ve buradan itibaren bir yandan Kafkasya dağlarına, diğer yandan da Mezopotamya dünyasına vardığına delalet etmiyor mu? Bir başka eserde de hashur Sümerce bir sözcük olarak gösteriliyor.[27] Ribard, 3. binde Suriye’nin üzüm yetiştirmeyi Mezopotamya’dan öğrendiğini, elma ve armut ağaçlarının bu diyara Orta Asya ve Transkafkasya’dan geldiğini yazıyor.[28] Yukarıdaki belgeden haberi olmadığı anlaşılıyor, aksi halde elmayı bu kadar uzaklardan taşıtmazdı.

Alma-almıla şekilleriyle elmanın bu ilk adları, mezkûr meyvenin, onu işbu adlarla anan bölgelere esastan yabancı olması itibariyle, başka bir dilden, muhtemelen bir Hint-Avrupa dilinden alınmış olmalarını akla getiriyor. Birçok mahalde yer adı olarak geçen “almalık”, yani elma bahçesi, hiçbir Türk metninde XV. yy.dan evvel görülmüyor, bundan sonra da yine yer adı olarak ortaya çıkıyor. Bununla birlikte VIII. yy.ın ilk çeyreğinde bir Sogdian belgesinde yer adı olarak görülüyor.[29]

Kaşgarlı, alma’yı “Elma. Oğuzca. Öbür Türk’ler almıla derler” diye tarif ediyor.[30]

Bugün alma (alme), Türkiye’nin her tarafında bu meyveye verilen ad olup almıla kaybolmuştur. Bu arada alma Refahiye’de (Ezc) bir çeşit eriği ifade eder. Bundan başka almacık, elmaya benzer meyvesi olan küçük bir ağaç (Isp); yenir, yenmez çeşitli yabani otların adıdır (Brd, Dz, Gaz). Keza almacık otu — almacuk yine bir çeşit ottur (Ank). Almalık’a gelince, bu sözcük, elma bahçesinin yanı sıra (Sm, Sv, Nş) yukarıdaki gibi büyük yapraklı bir çeşit otu da gösteriyor (Dz), alma yaprağı gibi (İç). Alma çalısı da Mğ’da adaçayıdır. Aynı yerde alme yağı, adaçayı yaprağından çıkarılan yağdır.

Alma, ayrıca kırmızı renge de alem olmuştur: almabaş-elmabaş, kırmızı başlı bir cins yaban ördeği (İst, Isp, Sm, İç); kızıl arı (Dz); serçeden küçük, kırmızı başlı bir kuş (Hat). Almes de Ada’da pembe rengi ifade ediyor.

Alma, Osmanlı metinlerinde XIV. yy.dan itibaren kendini gösteriyor, bazıları tıp kitaplarında olmak üzere:

“Eğer müshil içenin gönlü dönerse ayva ya alma…” (Konya’da doğup Aydın’da yaşamış hekim Hacı Paşa’nın (Celalüddin Hızız) “Müntehabü’s Şifa”sından); Aynı tabip, bu kerre “Teshil” adlı eserinde (XIV. yy.), “Alma, ekşisi bârit ve yâbistir, tatlusu bârit ve râtıptur” diyor. Müteakip yy.da hekim Mehmet oğlu Eşref, “Hazainü’s Sadât”ında, “karanfili döğerler, tatlı alma suyıyla içirirler” tavsiyesinde bulunuyor.

Biraz da şairlerden:

      “Bana ne alma vü emrut ü kayısı kayısı

        Sana üzüm kayısı bana da özüm kayısı” (Ruşenî Divanı, XV. yy.)

(burada kayı, kaygu, endişe karşılığındadır).

Hurufî şairlerden İstanbullu Mürekkepçi Enverî, “Sırrü’l-Esrar ve Matlaü’l-Envar” adlı manzumelerinin (XVI. yy.) sonuna eklediği öz Türkçe nesirlerin bir yerinde “Sevdüğün bağından sepet ile şeftalü gelicek, alma’dan alma derler ise, armuttan yana el uzatur dedirme” diyor.[31]

Üzümün olduğu gibi elma da bir kaç şenliğin konusu olmaktadır. Fakat bu şenlikler hep, bir tanesi dışında, sadece bir gün sürelidir. Niğde’ninki yedi gün devam ediyor (28 Eylül). Şenliğin icra edildiği başlıca istihsal merkezlerinin çoğunluğunun batı Anadolu’da bulunması, Amasya gibi bir istihsal bölgesinde mahsusî olarak bir “elma bayramı”nın kutlanmaması dikkati çekiyor. Sair bayramlar da şunlar: 18 Ağustos Ereğli (Kn), 25 Eylül Karamürsel (Kc), Eylül’ün son haftası Gümüşhane ve yine aynı ilde Torul, 5 Ekim’de Kırobası (Silifke), bu ay içinde Aşçıbekirli (Pozantı), Karacasu (Ay) ve Dağyeni (Turgutlu-Mn).[32]

Bir diğeri de “incir” olan tittu-tuttu’dur. Ermenice “üzüm çekirdeği” t’in ile Arapça “incir” tîn bunlara bağlanıyor. Ancak tuttu’yu, bütün Orta Doğu’da ve bu arada Arapçada dutu ifade eden t’ut ile aynı anlama gelen Sanskritçe tula (morus indica) kelimeleri daha iyi temsil ederler.[33] Aslında incirle dut aynı moracea ailesine mensup olup halk dilinde dut-tut’un anlamdaşlarından biri de ağaç üzümü’dür. Gerçekten kara dut (morus nigra) ile incirin vatanı Küçük Asya’dan Hindistan’a uzanan saha olup beyaz dut (morus alba) Çin menşeli olarak bilinir. Anadolu Türkçesinde olduğu gibi tut, Azerî, Çağatay ve Kazan Türkçelerinde de mevcuttur.[34]

Sargon’un götürdüğü üçüncü meyve fidanı salluru, eriktir, Ermenice salor veya şlor bu meyvenin karşılığı olmakla bunun işbu salluru’dan türemiş olduğu düşünülebilir. Farsça aynı yemiş âlû olup bunun dahi salluru’nun kısaltılmışı salu’dan iştikak ettiği tahmin edilir.[35] Bu varsayımın doğruluğu kabul edildiğinde şeft-âlû (şeftali), yani “şişman, semiz erik”, zerd-âlû (zerdali), yani “altın-sarı erik” de izahını bulmuş olur. Halen Farsça âlûce, küçük sarı erik, güğüm eriğidir. Kürtçeye bu âlû, aluk şeklinde geçmiştir.[36] Van’da alo, caneriğidir.

Yine aluça-aluc-aluca, bir çeşit erik olup (Kr, Ezc, Tn, El, Ml, Md, Dy) aluç-aloç da Dz ve Gm’de frengüzümünü ifade eder.

Sümer dilinde sennur’un Akadça karşılığı olan salluru için teklif edilen manalar arasında kızılcık ile muşmula da var.[37]

Bu meyvelerin hepsi, yani erikle şeftali-zerdali-kayısı, aynı prunus veya amygdalus persica ailesinden olup İran menşeli sanılarak botanikçiler bu adı kabul etmişlerse de bazıları şeftalinin Çin’den yayıldığı iddiasındadır. Hâlbuki Çin’de bu meyveye (tao) dair en eski atıf M.Ö. V. yy.a ait yazılarda olup Sargon salluru’yu bundan da iki bin sene evvel taşımıştı. EI’ın Sün köyünde bugün erikle zerdali aynı mışmış adıyla anılır. Sadece zerdali “sarı erik” olarak tefrik edilir.[38] Mışmış ise Arapçada kayısıdır.

Räsänen “kayısı”nın Macarca “kayszi” den muharref olup bu sonuncusunun dahi aynı dilde “yaz başı” demek olan “kaysz”dan müştak olduğunu yazıyor.[39] Kayısının bilim adının Prunus armeniaca oluşu bu meyvenin de Doğu Anadolu ve İran menşeli olduğuna delâlet eder.

En eski olduğu bilinen erik cinsi prunus irısititia’dan daha yeni ve Avrupa’da çok yaygın prunus domestica cinsinin dahi vatanı yine Küçük Asya topraklarıdır. Halen şilor Kn’da erik, Kr ve Dy’da çakaleriği, Bt’te de Malta eriğidir. Salur Mş’ta kara erik, Bt ve Ur’da can eriğidir. Silâr da Ezc’da yabani eriği ifade eder. “Erik” kelimesi Çağatay ve Azerî Türkçelerinde de mevcuttur.[40] DLT’te şeftali, kayısı ve eriğin genel adı olarak erük’ü buluyoruz. Bunun ayrıntısı olarak da tülüg erük (tüylü erik) şeftali; sarıg erük (sarı erik) kayısı, zerdali; kara erük de doğruca eriği ifade ediyor.[41]

Kökeni δαμάσϰενο (erik) olan amesken, ameskene, amaskene, bir çeşit siyah, küçük erik (Çkr, Çr, Ama, Ank, Ks) olup tamas da mürdüm eriği (Ezm, Ezc, Çr), elma (Ezc), bardak eriği’ni (Ezc) ifade eder.[42] “Erik” olarak ebrük-erük Uygurca; erük “erik, kayısı, armut” olarak da Hakanî Türkçesinde, ayrıca Hustma’nın Türkçe-Arapça sözlüğü ile Abû-Hayyân’ın evvelce sözünü ettiğimiz eserinde geçiyor. İbn-i Muhanna lügati de “erik”i ürük olarak verip Doğu Türkçesi ya da Yeni Uygurcada, Kazak ve Tarançide örük, yabani kayısı karşılığındadır. Keza Kazakçada öyrük, kayısı olmaktadır.[43]

Baykal gölünün güneyinde, Amu Darya’nın bir kolu üzerinde Kharezm şehri ile Toprakkale’de valinin muhkem sarayının kazılarında M.Ö. l. yy. ile M.S. IV. yy. arasındaki devirlere ait çok miktarda kayısı, şeftali, üzüm ve kavun çekirdekleri ele geçmiştir.[44]

Kıllı yumak (Ks), tombak (Kc), tülü topalak (Ant), Tüylüce yumru (Md), tüylü dombak-dumbak (Es, Bo, Ank, Kü, Uş) vs. hep şeftalinin “şeft”ini ve tüyünü tebarüz ettiriyor. Tüysüz, sulu ve lezzetli bir cins şeftali olan hülü (Brs) de adını yine aynı anlamda Farisî hulû’dan alır. “Gelû vezninden şeftâlüyi erdî ismidir ki tüysüz ve âbdâr ve begayet leziz olur. Hâlâ bu diyarlarda hülü şeftali tabir ettikleridir” diye yazıyor Tercüme-i Bürhan-ı Katı.[45] Keza tüysüz şeftaliden derraki, δοράϰινο muarrebidir.[46]

Armut (Farsça emrûd) cinsi bakımından Anadolu olağanüstü zenginliktedir. To’ın güpdüşen’i nerede ise baş yarar, Rz uşağı da aşendos’unu dişler. Bu vesile ile bir hususa dikkati çekmek yerinde olur: aşendos sözcüğünün kullanıldığı Rz’nin aynı Çayeli ilçesinde aşenpilunç, eğrelti otuna benzer bir çeşit ot olarak biliniyor. Her iki sözcükte müşterek olan aşen radikalinin ne ifade ettiğinin araştırılması ilginç olabilir. Armudun Farsça diğer bir ismi de gülabî olup Türkçe “deli gülabiciliği etmek” – dalkavukluk etmek, şaklabanlık etmek sözü buradan gelir. Gülâbdanlar da genellikle armut biçiminde olur.

Armudun yabanisi ahlat (argın, argun — Çkr; baca — Ank; gavut — To vs.) her bölgenin karakteristiği oluyor. “Ayının on türküsü varmış, dokuzu ahlat üstüne imiş” deniyor. Bu “ahlat” sözcüğünü Türkmen Anadolu’da öğrenmiş olmalı, άχϱάϛ- άχϱάδοϛ’dan[47]

Ahlat (modern Rumcada άχλάδι = armut) Ezc’da kokoz adı ile anılır. Κόϰϰοϛ, tane, çekirdek manasındadır, ahlatın etinin taneleri-çekirdekleri gibi. Kokoz, aynı zamanda kurnaz ihtiyar, pişmiş, kurt (aşağısama anlamında) (Mn) karşılığında kullanılmakla beraber İst argo dilinde de “parasız, züğürt, cebi delik” kişiyi ifade eder.

Bir çeşit tatsız iri armuda Farsça “Har emrûd” denir ki bunun aynen Türkçe karşılığı eşek armudu’dur.

Saydığımız bir iki isminin dışında on beşten fazla varyantı olması ve bütün Anadolu batı yarısında kullanılması itibariyle çördük, işbu yabani meyvenin ne derece yaşantının içine girdiğini gösterir. Çördek, bir çeşit ot (Isp) ve dikendir (Or.) Çördü ise çabuk olgunlaşan bir çeşit armuttur (bu ikisi, çördük’ün varyantlarının dışındadır).

1676 tarihli bir fermanda İstanbul’a getirilen armutların iki boy kutu içinde ambalajlanma zorunluluğu getirilmiş, ancak sonradan küçük boy ambalajın maliyeti fazla yüklediği anlaşıldığından sadece büyük boy standart kutularda getirilip tartılması buyrulmuş. Cinsleri de Gelincik armudu, Gökbaşlı armut, İğneci armudu, Örenkuş armudu, Zerdemori armut, Mürendî armut, Bey armudu, Sultanî armut, Şekerî armut, Türkî armut, Sabunî armut, Yerbasmaz armudu, Karamoru armut, Bozdoğan armudu ve Aydın armudu olarak tefrik edilmiştir.[48]

Kitabımızın ikinci bölümü ağaca su yürümesinin Anadolu insanında yarattığı derin duyguyu anlatmaya çalışacaktır. Sıkı sıkıya bağlı olduğu doğanın hayatiyetine doğruca iştirak eden bu insan baharda kiraz ağaçlarının altına sadece geleneğe uyarak gitmez; onun hayatiyeti toprağınkiyle, çiçeklerinkiyle, ağaçlarınkiyle izdivaç eder. Türkü ile raks kırların şenliğine şenlik katar. Buna iştirak etmeyenler aslında kendi milletlerinden haylice uzaktadırlar.

Kiraz bayramı çok yerde kutlanır. Buna rağmen başka adı yok gibidir bu meyvenin, kıtleyüy (Sn), melencük (Ezm) den başka. Κεϱάσιον —cerasus, Küçük Asya’da çok eskiden beri bilinen kirazın (ve vişnenin) isim babası olmuş olmalıdır. Farsçada âlûbalû ve gîlâs ile tarif ediliyor bu meyve. Kr’ta da albalı, vişnedir. Azerî Türkçesinde de albalu olarak geçer. Boğazköy metinlerinde ise Akadça olmak üzere kar-su olarak anılıyor bu meyve.[49] Sn’da bugün ona kıtleyüz deniyor.

Yine Farsçada veşnî de “kırmızı renk” demek oluyor ki kirazın ekşice refiki adını buna bağlamış olmalı. BTL ise “vişne”yi βύσσινον’dan esinlenerek Anadolu’da tekevvün etmiş bir kelime olarak gösteriyor.

Cerasus, Giresun’un eski adı olmak itibariyle bu kentin kirazın beşiği olduğu sanılır. Anadolu vişne cinsleriyle olağanüstü zengindir. Ayrıca çok yaygın ve istifade edilen yabani cinsleri vardır ki bunlar arasında mahleb vişnesi, bilhassa Güneydoğu illerinde, yabani meyvenin toplanmasından başlayarak bunun fidanlıklarını yetiştirmek, o mahallere mahsus aşı usulleri tatbik ederek mahsul elde etmek, bundan reçel, pestil, ezme, kuru meyve, şerbet ve içki imali gibi faaliyetlerin konusudur.

Vişnenin yabanisine güven (Ank), kirazınkine de endirez-endurüz ve idris (Kc) denir. Polonya dilinde vişne, aynı kelime ile (vişna) ifade ediliyor.

Yine bu topraklarda tarih kadar eski olan incirin ilkel insanın yetiştirdiği ilk meyvelerden olduğu söylenir. Bunun Küçük Asya’dan Hindistan’a kadar yayılan sahanın yerlisi olduğu, ancak bunun tabii fidesinin Akdeniz bölgesinde geliştiği kaydediliyor. Ficus carica, çok eski devirlerde Ege ve Doğu Akdeniz’e sıçramış olup Grek’lerin bunu, ilmî adının da delâlet ettiği gibi, Küçük Asya’da Karia’dan aldıklarına işaret ediliyor. Latin efsanelerinde önemli bir mevki işgal eder bu yemiş: Bacchus’e (Dionysos’un Roma panteonundaki adı) adanmış olup dinî merasimlerde yer alır. Bilhassa, kendilerini besleyen kurdun mağarasında Roma’nın kurucusu ikizlerin (Romülüs ve Remüs) başlarına gölge salmasıyla neslin müstakbel saadetinin nişanesi haline gelmiş olması ona eski devir adamının verdiği değeri ifade eder.[50]

Hadrianus’un saltanat günlerinde (l. yy.ın sonu) Magnesia (Manisa) senatosu bazı memurlara buğday, arpa, kuru incir ve şaraptan mürekkep erzak dağıtımı hususunda karar alıyor.[51] Böylece o devirde incirin besleme gücünden iyice istifade edildiği anlaşılıyor.

Sözlüklerdeki adının kullanılmasının ayıp sayılması gibi bir garabet de vardır bu meyveye yapışık: Farsça encîr, encîre’den gelen bu adın işbu kökleri o diyarda aynı zamanda “mutlak delik, hususiyle makat deliği”ni ifade ediyor. “Encîrden”, delmek’ten emir oluyor. “Kûşkencir-keşkencîr” de “ok atanların kemankeşlikte idman peyda etmelerine mahsus ağır bir âlettir. “K”nın ötresiyle köşk delici manasına olup bu münasebetle büyük balyemez topa derler. Bir söylentiye göre gülle denilen yuvarlağın adıdır.”[52] Bu doğruca veya dolaylı manalarından kaçınmak için özellikle Batı bölgelerimizde (İz-Ay-Mğ) işbu “incir” yerine manavdan “yemiş” alınır. “İncir”, mezkûr anlamların yanı sıra, buralarda kadınlık uzvunu da ifade eder. “Lop incir”in “lop”unun lobus, yani kabarıklık, memecikle bağlantısını görmüştük. Karagöz, o pervasız edasıyla müstehcen sayılan aşağıdaki tekerlemeyi de çoğu zaman ihmal etmez:

“Ah dimedimmi ben sana, çıkma duvara

            Lop inciri aşlamışlar körpe hıyara…!”

XII. yy.larda Türkistan’da “dili yalan ve dedikodudan, boğazı haram ve şüpheden, gönlü riyâ… ve başı Hak’tan gayriye teveccühten pâk” bir Hoca Mahmud İncir Fagnevî adında bir mutasavvıfa rastlıyoruz.[53] Ya “incir” in bu manalarını bilmiyordu, ya da bu incir, başka incirdi…

Aynı mantık silsilesi içine furuş’u, yani çok olgunlaştığı için üzeri buruşuk inciri (Sm) de sokabiliriz (ferç). İncirin sair adlarından kayır (İst, ks), keletir (İst, Ank, Kn), kılılır (Ant) sayılabilir.

İncir ağacı Anadolu’nun hemen her yerine yayılmıştır; bahçelerde bakımsız olarak kendi kendine çıkar, yabanileşir, kolay yayılır. Dağların sert yamaçlarında, taşların arasındaki kille yetinerek harabe duvarlarının arasında yetişir. “Ocağına incir dikmek” tabiri de buradan gelir; yani ocağı yıkılacak, harabe haline gelecek, yıkıntının arasından da incir çıkacak. “Kûskencir-köşk delici” lafzı da böylece izah edilmiş olur: aradan çıkması ve gelişmesiyle duvar da delinmiş oluyor.

Anadolu inciri ficus carica cinsine mensup olup çok çeşitleri vardır. Bu çok çeşit zenginliği Anadolu’nun muhtelif coğrafî bölgelerinde yabanileşmiş cinslerde, yani az kültürlü ağaçlarda bariz surette kendini gösterir. En soğuk bölgelerden sayılan Ezm’da birçok incir ağacının mevcudiyeti ilginçtir. Kışın bunların üzeri toprakla örtülür.

Kültürel incirler biyoloji bakımından iki gruba ayrılır. Bunlar ilekatma’ya muhtaç olmayan adi incirlerle olgunlaşması için ileklenme’ye (içinde ilek sineği olan erkek “baba” ilek incir — ilikçe dizisini, aşılama gayesiyle dişi incir dalına asma — Ege bölgesi) ihtiyaç gösteren “İzmir” incirleridir. İlekatma usulü çok eski zamandan beri Küçük Asya sakinlerince bilinir. Köylüler dişi ve erkek ağaçları tefrik etmede çok mahirdirler. İncir bahçesinin temeli atıldığı vakit mutlaka bir kaç erkek ağacın bulunmasına dikkat edilir. Nadir olarak bazı yıllarda kışın şiddetli soğuklarından erkek (“baba”) inciri, poleni taşıyıp ilkahı sağlayan ilek sineği (Blastophaga) ile birlikte mahvolur. Bu takdirde bunlar başka yerden getirtilirler. Olgunlaşmış “baba” incirleri ipe veya dala dizilir, bu şekilde dişi ağaçlara asılır. Bunların içinden, kanatları polene bulanmış olarak çıkan ilek sineği, yumurtlayacak yer aramak üzere dişi ağaçlar arasında uçarken bu poleni serpeler durur.[54] İlek incir’in vazifesi bununla bitmez: ilkbaharda reçel olarak kavanozlara da girer.

İyon mimarisinde-kenar fresklerinde yer alan, Ephesus Artemisi’ni canlandıran heykellerde bu bereket tanrıçasının gerdanlığını teşkil eden bu meyveye tarihte bu kadar önem verilmesine taze yenildiği kadar kurutularak da uzun süre saklanabilmesi ve yüksek besin değerine sahip olması amil olmuştur. Gerçekten yüksek oranda şeker (tazesinde % 12, kurusunda % 60) ile tazesinde başlıca vitaminlerden de bulunur.[55] Ticarî taze incir türlerinin başlıcaları kavak, sultanselim, bardacık, morgüz, yeşilgüz, göklop ve sarılop’tur.

İçindeki daneciklerden olacak ki ballıdarı adıyla anılıyor bu meyve Bo, Sv, Kn’da. Yine Bo’da ballıbadan (“ballı badem”den galat olabilir), Ks’da ballışapa, İz ve Brs’da da şıka-ballışıga-ballışıka tesmiye ediliyor ki σῦϰον incir, συϰή de incir ağacıdır, Karia eyaletinin.

Duvarlar arasında kendinden biten sadece arap daşağı (tam olmamış siyah incir — Ama), yemiş (Ege bölgesi, Ant, Kn, Bil, Brs), Bil’in ayrıca yemşen’i olmayıp bir de yemişen (Gaz, Sm, Çr, Çkl, Ks, İz), yemşen (Ada) veren ve “kaynana dili” tabir edilen kaktüs türü (fot.27) vardır ki sıcak illerimizde verdiği “incir”, yani yemişen, çok daha az tatlı olmakla beraber gerek dış görünümü, gerekse içindeki “darı”lar itibariyle bizim inciri çok andırır. İşbu meyveyi iyice oldurmaya yeterli sıcaklığı haiz bölgelerde bu yemiş de, diğer yemiş gibi manav tablalarına yaslanır, Arapça olan subbar (sebbara) adı ile. KT bunu arap inciri ve fergun inciri isimleriyle bildiriyor. Bu kaktüs ayrıca tarla sınırı olarak da bilhassa ekilir ve kertenkelenin bile zor geçtiği bir yüksek dikenli duvar teşkil eder Mezopotamya veya Suriye’nin zorba devletleri Beni İzrail ülkelerini yakıp yıktıkça hâsıl olan harabeler arasında bitmesinden dolayı bu kaktüs Tevrat’ta “barbaristan inciri” olarak geçer.

Japonca incirin “içiciku” olduğunu zikredip bahsi kapatalım.

Fars dili, hindvane demekle, kavun ve karpuzun Hindistan menşeini damgalamış oluyor. Aynı dilde herbuz-herbuze, karpuz da demekle beraber asıl kavunu ifade ediyor. Kesin bir ayırma görülmüyor. Buna karşılık Arapça bittih ahmer (kırmızı kavun), bittih asfer (sarı kavun) ile Grek, İngiliz ve Alman dilleri de karpuzu “sulu kavun” (ύδϱοπέπων) olarak tarif etmekle bu tefriki yapıyorlar. Türkçe ve Fransızcada ise her ikisi, müşterek esasa bağlanmadan ayrı ayrı kelimelerle ifade ediliyor. Mamafih Rumcada karpuz karşılığında kullanılan ϰαϱποῦζι sözcüğünde Türkçenin etkisi görülüyor.

Mısırlılar ya yerli, ya da Asya’dan ithal edilmiş kavunu veya hiç değilse bunun düşük bir tipini ekmişlerdi. Bazı cinsleri hıyar olarak tarif edilmişse de Romalılar ve kuşkusuz Greklerin onunla ünsiyetleri vardı.

Kavunun anavatanı Asya olmakla beraber bugün Avrupa ve Amerika’da çok sevilen Kantalup kavunununki Dy ve Vn bölgesidir.[56] Kagun’ın DLT’de on beşten fazla yerde geçmesi bunun Asya’da hayli bol olup çok yenen bir meyve olduğuna delâlet eder. Nitekim kagun’un Moğolcası gaun olup bunun Tibet dilindeki ga-gon, kau’dan geçmiş olması melhuzdur. Hatta sonuncusu belki de Çinceye bağlanır.[57] DLT’de ilginç bulduğumuz bir kaç ifadeyi zikredeceğiz: “olar ikki kagun oyusdı = o iki kişi kavun oymakta yarış ettiler” (I, 268); “kagun … şu savda dahi gelmiştir: kagun karma bolsa idhisi ikki eligin tegir = kavun yağma edilirse sahibi iki eliyle yakalar. Bu sav, mal sahibinin malına düşkünlüğünü göstermek için, söylenir” (I, 410); “kagun buk yerge tüşdi = kavun pat diyerek yere düştü. İçi boş olan herhangi bir şey yere düşüp yarılırsa buk etti denir, bu, sesi anlatır” (III, 129) (Bugün kullanılan “bok etti” tabiri bununla ilgili olabilir mi?); “ol kagunuğ şap şap yedi = o, kavunu şapur şupur yedi. Şeftali ve başkası gibi sulu şeyleri şapırdatarak yerse yine böyle denir. Bu kelime (şap) Arapçaya uygundur. Çünkü Arapçada el-şayb dudağın çıkardığı sestir” (III, 146).

“Kavun” şekli Kazan Türkçesinden geçme olmakla beraber bu kelimenin, içi boşalmış, kof anlamına gelen “kav” (Batı, Çağatay, Kazan ve Azerî Türkçelerinde) müşterek kökünden, koğuk-kovuk, kağuk-kavuk, kavak ile birlikte iştikak etmiş olmalıdır.[58] Çağatay Türkçesinde “kav”, aynı zamanda yine içi boşluk tarifine uyan mesane, sidiklik de demektir. Nitekim Kaşgarlı’da “kavuk”u, kendi manasının yanı sıra “sidiklik, mesane” olarak da görüyoruz.[59]

Efganistan’ın kuzeyinde kâin Şibergan kentinden bahsederken Marco Polo “bu şehirde mebzul miktarda her şey ve bilhassa dünyanın en iyi kavunları vardır. Kavunlar, dairevî ince uzun dilimler halinde kesilip güneşte kurutularak muhafaza edilir… Kurutulmuş Şibergan kavunları sadece Irak’a değil, Hindistan ve Çin’e de ihraç olunurdu; orada çok da meşhurdu” diyor.[60]

Kula (Mn)’da Çarık aşireti karpuza topoç demekle küreselliği telmih etmiş olmalı. Elazığlı da uzu karpuzu gadın budu’na teşbih etmiş. Ur’da büyük kavuna kabiye deniyor ki Arapça “kabbi”, kubbe (dışbükey) şekilde kesmektir.

Hıtay devletinde (IX. yy.) seyahat eden Çinli seyyahlar, karpuzlara rastlamışlar ve bu meyvenin ziraatının Hıtay devletine Uygurlardan geldiğine işaret etmişlerdir. Karpuz buradan da Çin’e gitmişti.[61]

“Çinliler hâlâ karpuza ‘Hami kavunu’ derler.”

“Uygurlar daha Orhon kıyılarında iken karpuz ekmesini biliyorlardı: Uygurların karpuzculuğu hakkında Çin kaynaklarında sık sık kayıtlar geçer. Turfan ovası, üzüm bağları ile meşhurdu. Çin’e ‘üzüm teveği’ buradan gitmişti. Bezelye ve bakla ile kişniş’in Uygur diyarında bol miktarda yetiştirildiğini de, yine Çin kaynaklarından öğreniyoruz.”.[62]

Diyarbakır her zaman, ağırlığı bir merkep yükünün azamisine varabilen karpuzlarıyla ün salmıştır. Bostanlar, bu fevkalâde başarıyı güvercin gübresine borçludurlar. Bu nedenle civarda, özellikle Dicle’nin sol kıyısında, çok ilginç geleneksel bir şekle uygun olarak inşa edilmiş çok sayıda güvercinlik görülür. Bunlar dikdörtgen kesitli, yaklaşık 11×9 metre boyutunda, alt katında uzunlamasına bölmeleri bulunan, 60 santim kalınlığında kerpiç dış duvarlı, oldukça yüksek binalardır. Alt kattaki bölmeler birçok yuva ve dallardan yatak katlarını taşır. Dam, bir kaç seviyeli hafif bir çatının üzerine serilmiş kil ve saman tabakalarından müteşekkil olup saçağın taşan kısmı, duvarların üst kısmına açılmış çok sayıdaki deliğe siper teşkil eder. Alt kısma biriken gübre zaman zaman toplanır ve çok faal bir alışveriş konusu olur. Binanın tümü, basitliği içinde, hayli pitoresk olup bir karakteristik görünüşü haizdir.[63] Karpuzun ve bu arada da biraz kavunun mezkûr iriliği (bazen iki karpuz bir deve yükü olarak hesap edilir) sebebiyle bunlar çoğu kez dilim dilim satılır. Kaç kaş lâzımsa o kadar alınır, manavdan (μανάβηϛ, sebzeci, meyveci; μανάβιϰον da sebzeci dükkânıdır).

Adamın biri susamış, bir ağaç altına oturup koltuğundaki karpuzu kesip yemiş ama kanmamış. Kabuğun beyaz kısımlarını da yemiş ve “ko desinler ki uşağı da var” demiş. Ama susuzluğu yine de gitmeyince bu kez kabukları da mideye indirmiş: “ko desinler ki eşeği de var”…

Dy’da kavunla karpuz çok sayıda mani ve efsanenin konusunu teşkil eder.[64]

“Kavun karpuz almalı

 Pahalıya satmalı

 Senin kimi (gibi) güzelle

 Kış gecesi yatmalı”

Bu yörede karpuz idrar söktürücü, böbrek taşlarını düşürtücü olarak bilinir:    

            “Kavun ye bilegen bak,

             Üzüm ye de rengen bak,

             Karpuz ye işegen bak…” denir.

Diyarbakır’da yedi çeşit karpuz yetişir: Pembe karpuz (eti açık kırmızı); sürme karpuzu; Ferik Paşa karpuzu (eti pembe, bazen sarı); Yafa karpuzu; Kara karpuz; alaca karpuz; Mehmet Emin karpuzu; Ekildiği arazi türüne göre de bunlar üçe ayrılır: Susuz arazide ekilene beji karpuzu, sulak toprağa ekilene pınar karpuzu, Dicle kıyılarında ekilene de çay karpuzu adı verilir. Bu sonuncusu en iri olanı olup sürme karpuzu arasında 75 kilo çekenine sık rastlanır. Bunun kabuğu da çok kalındır (3-4 cm).[65]

Karpuz tarımının ayrıntılarına “Tarım Teknikleri” bahsinde değinilecektir.

Ad bakımından kavun, karpuzdan daha talihli görünüyor. Mamafih çok sayıdaki adı aslında başlıca birkaç sözcük etrafında kümelenmiş varyantlardan oluşmaktadır. Bunlardan en önemlisi, Batıdan Ezc’a kadar uzanan alanda geçen dülek-dölek-dövlek-döylek-döğelek-düğlek-düğlen-düvlek’tir. DLT’te dülek, ağzı kırık saksı ve testi karşılığında kullanılmaktadır. Ağzı kırık testi veya saksı bir yerde kavuna benzemez mi?

Bunlar dışında tel gövnek (kabuğu dilimli-Ank), yıllıgıç’ı (şemmame-İç) zikretmekle yetinelim. Hadi, sarı, güzel kokulu topatan’ın uzun şekli adını izaha yetti diyelim. Ya Hasanbey’e adını veren zat kim?…

“Kış kavunu” denilen bir cinsi (meselâ ak bulama, beyaz düvlek – Çkr; askı düleği – Dz) de, asılmış veya saman arasına gömülmüş halde kış aylarına kadar olgunlaşır. Bunun aslında belli başlı bir kavun tipi olması itibariyle ilerde göreceğimiz esas besin maddesi muhafazası ile ilgisi yoktur. Aynı şeye bazı armut ve hatta üzüm çeşitlerinde rastlanır.

Ve nihayet küçük meyvelerinden turşu kurulur ve ayrıca çekirdeklerinden, Güney ve Güneydoğu bölgelerde, sübye adı verilen hoş lezzetli bir beyaz şerbet hazırlanır.

Arapça nerenc-nàrenc ekşi – acı portakal, turunç – leymun (kubbad) limon, etruc – etrunç ağaç kavunu, burtukal portakal; Farsça lîmû limon, purtagal portakal demek oluyor. Turunç ise buruşuk, kıvrım, büklüm; turunciden buruşmak, kıvrım kıvrım olmak vs.den emir olup turunç, ağaç kavununu ifade ediyor; yüzü buruşuk olduğundan bu adı almıştır,[66] nârenk, turunç olup bunun muarrebi narenc oluyor. Λεμόνιον limon, ποϱτοϰàλλιον da portakaldır. Bu sonuncusunun Ermenice adı da narinç’tir.

Portakalın tarihçesi hâlâ şüphe kaldırıyor. Eski Akdeniz tarımı onu bilmemiş, son Grek ve Roma çağları sadece ağaç kavununu (citrus medica), dışarıdan gelen bir meyve olarak tanımlamışlardır. Batı Asya’ya Hindistan’dan yayıldığı saptanamamış olup esas menşeinin güney Çin ve Çin Hindi yarımadası olduğu sanılmaktadır. Güneydoğu Asya’da çok eski devirlerden beri yetiştirilen portakal Güneybatı Asya’ya Araplar tarafından IX. yy.dan evvel taşınmış, bu yy.ın sonuna doğru turunç bunların hayatına artık girmiştir. Mas’udî’ye göre Arabistan’da ilk evvel X. yy.da, Oman’da ekilmiş, sonra Mezopotamya ve Suriye’ye taşınmış. Yine aynı kişiler bunu Afrika ve İspanya’ya ve muhtemelen de Sicilya’ya götürmüşlerdir. XII yy.da turunç bütün Akdeniz ülkelerinde geniş ölçüde yetiştirilmiş, geri dönen Haçlılar da onu Filistin’den İtalya ve Güney Fransa’ya taşımışlardır.

Limon da eski Grek ve Romalıların meçhulü olmuş, İspanya ve kuzey Afrika ülkelerine 1000 ile 1200 seneleri arasında ithal edilmiştir. Avrupa’ya yayılmasına yine Haçlılar aracı olmuşlardır.[67]

Râvendî, XIII. yy.ın hemen başlarında Mazenderan’ı (Tahran’ın kuzeyi) tasvir ederken şunları söylüyor: “…Eğlence meclislerinde ruhların sürur şarabı olan ağaç kavunu orada helâların yanında bulunuyordu. Şehzadelerin renk ve kokusu için yanlarında bulundurdukları turunçları orada fakir çocukları top oynamakta kullanıyorlardı. Fakat o dar geçit, hürriyete alışkın insanlar için, bukağı gibi olduğundan sanki ağaç kavunu ile turunç zahmet ve meşakkat gizliyordu…”[68] Yadigâr-ı İbn-i Şerif’te (XIV. yy.) de “Turunç Farisice ağaç kavununa derler, Arapça utrunç derler. Türkide turunç dedükleri nârençdir” diyor hekim Ali Çelebi bin Şerif.[69] Bugün dahi olduğu gibi o devirlerde tababette kullanılmış olması[70] bunun botanikte citrus medica tesmiye edilmesine yol açmıştır.

Bütün bunlar turunçgillerin, birbirine yakın Arap ve Farisî adları benimsemiş olmalarını izah eder. Türkmen bunları Batıda gördü. BTL portakal’ın İtalyanca portogallo’dan alınmış olduğunu yazıyor. Hâlbuki Selçuklunun, Haçlılardan evvel onunla ünsiyet peyda etmiş olması gerekiyor. Yine aynı eser mandalina’yı da aynı dilde mandarino’ya bağlıyor.

Portakalın hoppak (Ada), hupbak (İz), meneş (Ky); limonun tat ifade eden acı ekşi (aynı zamanda turunç-İç, Ant), sulu olma keyfiyetinin tarifi olan cıcık (Ks) ve sulusıklan (Gr), yusufu (Kn); mandalinanın yusufçuk Sm. Ant) gibi adlarının Anadolu’da dile girdikleri söylenebilir.

 

 

Yetiştirilmesi oldukça itina isteyip dar mevsim süresi içinde meyve vermesi itibariyle pahalı bir yemiş olan çilek daha çok reçel ve şerbet (saklanan şurup) şeklinde istihlâk edilir. Çiğelek, çiğelem (Ar, Kr) bu meyvenin doğu illerinde aldığı addır. Piretin de Sm’da yaban çileğidir.

Bu arada kocayemişle çileğin bazen karıştırıldığını da görüyoruz: piretün, Sn’ta kocayemiş oluyor. Keza kumara, İz’de dağ çileğine benzer meyveleri olan bir bitki iken bu adın kökeni olduğunu tahmin ettiğimiz ϰόμαϱον kocayemişi ifade etmektedir.

Nadiren doğruca yenip daha çok murabba (ishale karşı çok etkili oluşu da dikkat nazara alınarak) ve şerbet şeklinde tüketilen kızılcığın sair adları arasında oldukça yaygın giren-güren-kiren-küren ailesi (Bo, Uş, Dz, Kü, İz, Mn, İst, Gr, Gaz, Sk, Ama, To, Af, Zn, Çkr, Sn, Sm, Or, Yz, Ank, Tk), A. Tietze tarafından ϰϱάνο kökenine bağlanıyor (Griechische Lehnwörter).

Yemişi kadar çiçeğinin kokusuyla da bilinen iğde, adını yiğde’den alır. Çeşitli Asya lehçelerinde cigde, jigde, jide, fiyde şekilleriyle devam etmekte olup VIII. yy. sivil Uygurcada yigde olup Kargarlı’da da aynen geçer.[71] Räsänen, bunların Mogolca “küçük ağaç, çalı” manasında olan cegde’den muharref olduklarını yazıyor.[72]

“Nar”ın aslı “anar” olup (Çağatay, Tarançi Türkçelerinde) Farisî “anâr”dan geçmiştir.     [73]

Ayva, yabancı bir meyve olmakla, adını muhtemelen dışarıdan almıştır.

Kıpçak’lar buna “kürt” (“Kürt elması”nın kısaltılmışı) diyorlar[74] DLT’de v ile y yer değiştirmiş haldedir, “awya—ayva. Bir diyelekte”, “açığ awya tışığ kamattı = ekşi ayva dişi kamaştırdı”[75]

Nar ile ayva birçok inanç ve âdetlerin konusu olup hayli halk ilâcı terkibine dâhil olmakla sair meyvelere nazaran müstesna yeri vardır, halk şiiri, yer köy adlarında. Afşin dolaylarından bir Acılı türküden:

Kale benim, kar benim

Ayva benim, nar benim

Ağ çardakta salınan

Suna boylu yar benim

Bir de İzmir dolaylarından bir ninni:

Dandini dandini dan olur

Bahçede ayva, nar olur

Çıkma kızım sokağa

Beyler görür kan olur…

Mecazlı anlamlarda da geçer bu iki meyve:

Karac’oğlan der ki, bilirim seni

Adadım yoluna kurban bu canı

Koynunda beslenen ayvayı, narı

Çözüp düğmelerin, deresim geldi. (Karacaoğlan’dan)

Elliden fazla yer adı ayva, yarısı kadar da nar ile ilgili: Ayva, Ayvacık, Ayvalı, Ayvalık, Narlı, Narlıca, Narlıdere… Ve deyimler: ayva göbekli, ayva sarısı, ayva tüyü, nar gibi, nar tanesi…

Bunun dışında bu iki meyvenin çiçekleri, özellikle narınki, el sanatlarında başlıca motiflerdendir.[76]

Bütün meyvelerin ayrıntılarına girmek konuyu uzatacağından belirtilmesinde gerek gördüğümüz bir hususu zikrederek onu kapatacağız: Aşağıda sözünü edeceğimiz kurutulmuşu, pestili, reçeli, hoşafı gibi hep şekerli istihlâk şekillerinin yanı sıra bir de bunların, turşu dışında, ekşitilerek tüketme yolu vardır. Ekşi yeşil erik, elma, koruk gibi meyveler kırılır, tuzlanıp küpe basılır, burada çalkalanarak ekşitilir. Bazı örnekler verelim: sırım (erik ekşisi — Isp), telembe (üzerine tuz ekilerek ağzı kapalı kapta çalkanmaktan zedelenmiş halde yenen erik çağlası — Dz), terlenbe (ekşi nar, erik, çağla ve koruk gibi şeyler tuzlanarak ağzı kapalı bir kap içinde sallanıp çarpılarak yapılan çerez — Dz), küpelması (küp içinde sallanarak ekşitilen elma — Gm). Bu iş için dağlardaki yabani elmalardan da faydalanılır: Çkl’den Vn’a kadar adı yaygın acalma-acamuk-accuk-acı ağaç-acı elma ve varyantları böylece küpe dâhil olur. Mahmud’un ifadelerinden bu tüketim (ve muhafaza) şeklinin oralarda da uygulanmakta olduğu anlaşılıyor: “açıklığ; açığlığ küp = içinde ekşi bulunan, içerisine konulan şeyi ekşiten küp”. Bu küp, turşu küpü olabileceği gibi büyük ihtimalle söz konusu ettiğimiz meyveleri ekşitmekte kullanılan kap da olabilir.

Bir başka tüketme yolu da, özellikle armut ve ahlatları kurutup, un gibi döverek ya aynen, veya una karıştırarak yenmesi şeklidir: kükürt (dibekte dövülmüş yaban armudu — Kn), puğunt (armut kurusu ile buğday kavurgasının öğütülmesiyle meydana gelen un — Sm), gavut (öğütülmüş armut kurusu unu — Ezc, Sv, Brd) bunlardandır.

Ve nihayet meyveden yemek yapılır, haşlanarak, kızartılarak: borhana (elmadan yemek — Nğ), hosul (fırında pişmiş elma ve armut kurusu — Sm; kelime ayrıca aynı yörede külde pişmiş patlıcanı da ifade ediyor), fırgıl (suda pişmiş elma armut — Or), boramut (pişmiş armut — Sm), böremit (fırında kızarmış elma, armut — Or). Son ikisi Karadeniz kıyılarına ait bir isim ailesi gibi görünmektedir.

Biraz aşağıda göreceğimiz gibi çarşıdan şeker alabilmek olanakları büyük kitle için sınırlıdır. Bu itibarla reçel, belirli bir gelir seviyesinin üstünde olanların evinde kaynar. Reçeli yapılmayan meyve yoktur. Çok meraklıları firkete ucu ile frenk üzümünün (girabolu ve varyantları — Gm, Ezm, Krş, Ky, Sv, Nğ) teker teker çekirdeğini bile çıkarır. Bir küçük kese kâğıdı kadar, yaklaşık yarım kilo frenk üzümünün bu çekirdeğini çıkarma işi bir kadını yarım gün eyler. Ama o, mutena misafirine ikram edeceği o reçel için bu zahmetten kaçınmaz. Kızılcık (kiren — Zn; zoval — Ada, To, Çr, Or; zugal, kızılcık ağacı — Ağ) reçelinin yanı sıra murabbaı, isali kesmekte kullanılır.

Reçel yapma sanatının başlıca prensibi meyvenin “şahsiyeti”nin şeker içinde kaybolmaması yani şekil, renk ve koku özelliğinin bozulmamasıdır. Bunun için her “usta”, kendine göre çeşitli çarelere başvurur. Örneğin çabuk dağılan kayısı önceden, içine kireç kaymağı atılmış suda bekletilmek suretiyle pekleştirilir, baba incirinin rengini korumak üzere de tencereye iğne başı kadar göztaşı atılır… Güneşte kaynamış kayısı reçeli makbul tutulur. Kaynatma işi de hayli maharet ister: az kaynarsa reçel sulu olur, tersi olunca da ağdaya dönüşür. Zamanla “şekerlenme”mesi için de tedbirler alınır.

Reçelden söz etmişken karpuz kabuğu, portakal ve turunç kabukları, kabak, kuşburnu, küçük patlıcan (bilhassa Ant’da), bergamut, keçiboynuzu (keleş — Ant) reçellerinin de yapıldığını zikredelim.

“Reçel”in kendisine gelince, kelime Farsça rîçal-rîçâr’dan muharref olup bu sonuncular hakkında dahi şöyle deniliyor: “Lügatler, Fars’ta yumuşak peynirin içine taze süt dökerek çöreotu ve başka baharat ile karıştırıp yaptıkları; Irak’ta elma, ayva, kuru üzüm gibi meyvelerin usarelerini pekmezle kaynatarak meydana getirdikleri katık; sonra lügat yazanlar da koyun sütünden yapılan her şey demişlerdir. Reşidî de şu ihtilâftan anlaşılıyor ki her nevi âcâr’a rîçar denir diyor. Asım efendi de cacık, salata, tarator gibi murabbalara ıtlak ederler demiştir. Açar kelimesi anahtar, turşu ve salata manasına esasen Türkçe ise de İranlılar katılmış manasına kendilerine mal edip âşâred, meyâçâr suretinde tasrif etmişler. Turşu ve salata karışık oldukları için âçâr = âmihte imiş. Reşidî, sirke ile tertip olunan şeylere hasretmeyip reçellere de söylenir, demiştir…”.[77]

 

 

Ahlat dışında, yenen şu yabani meyveler da vardır: tavşan memesi (kırmızı meyveli, yaprağı beyaz bir ağaç olup dallarından çalı süpürgesi yapılır — Ama), ağyemşen (beyaz, yuvarlak, tatlı ve kuşburnuna benzer meyve — Vn), dığdığan (dağ yemişi — Vn)[78], has mıhan (dağlarda yetişen, fındıktan küçük, kırmızı meyvesi olan bir ağaç (Sv), zegur (çilek nevinden kırmızı meyve — Gr), her tarafta yetişen ve bazen de dikilen kocayemiş, yemişen (çitlenbik — Ml), üngülüz-kadın budu (ahlata benzer bir meyve — Bo), mormani (böğürtlen — Tc) ve yine böğürtlenler arasında bulunan, zeytin tanesi büyüklüğünde siyah ve buruk bir erik olan üvem vardır ki bundan ayrıca Ist’da, böğürtlenle olduğu gibi likör yapılır. Hartlap, kocayemiş (Ada, Ba, Gaz) ve aynı zamanda akgürgene benzer meşe ağacı (Ur) olup Arapça katlap bu iki manaya da gelmektedir.[79]

Kırlangıç (İz, Ada, Mğ), portakal büyüklüğünde ve kavun biçiminde, kokulu, sarı veya yeşil kabuklu meyve olup şamama-şemmame olarak bilinen, kokusu için yetiştirilen bir küçük kavundur. Şemmam Arapça kavundur. Şamama ayrıca ufak tefek, cana yakın kişilere de ıtlak edilir. Kargadüleği ve varyantları Batı Anadolu’da Ebucehl karpuzu (Citrus colocynthis) ve acı hıyara verilmiş adlardır.

Meyvenin cins adı olarak gördüğümüz yemiş, yemşen, yemişen… gibi yabani meyveleri ifade eden bir isim ailesinin kökünü teşkil eder. Kaşgarlı yemşen’i “Kıpçak ülkesinde biten bir kır yemişinin adı” diye tarif ediyor.[80] Çağataycada yemişen (XV. yy.), Farsça gûmaç ve Arapça za’rûr (muşmula) denen ve yabani kiraza benzer kırmızı meyve olarak gösterilmekte ve bunun tıbbî değerinden söz edilmektedir.[81]

Halen yemişen, siyah veya kırmızı tatlıca ufak meyveleri olan dikenli ve yabani bir ağaç (Gaz, Sm, Çr, Çkl, Ks, İz); çitlenmik (Ml); elmanın küçüğü (Bo). Yemişgen, kiraz şeklinde meyve veren dikenli bir yaban ağacı (Gaz); kızılcık (Or); muşmula (Ks). Yemişken, çitlenbik (Ed); gülburnu şeklinde siyah ve kırmızı meyveleri olan bir yemiş ağacı (Kc). Yemşen de inciri (Bil) ifade etmektedirler.

Çitlenbik Koman ve Kırım Türkçelerinde çatleük (fındık gibi kabuklu yemiş olup çerf, “çatlamak”tan müştak olduğunu Räsänen söylüyor.[82]

Çeşitli Asya diyalektlerinde değişik şekilleriyle yaşayan “böğürtlen”in, ağaç çileğinin Moğolca karşılığı bögelcirgene’den muharref olduğunu yine aynı müellif yazıyor.[83]

Kurusuna ilerde dönmek üzere meyve bahsini şimdilik kapatalım.

“Ay yeni, mığal yeni” bir Gaz deyimidir.[84] Mığal, genel olarak sebze ve meyve ürününü ifade eder. Yeni dikilip yetiştirilen bahçe ürün vermeye başladığında, muğala bindi denir. Muğal ise sebze ekilen yer (Nğ), dana, tay, kuzu gibi ehli hayvan yavruları, döl (Yz, Krş, Mr) karşılıklarındadır. Arapça mugal ürün, toprağın ürünü, megel, megil, hayvanlarda karın ağrısı, emgel de kadının her sene bir çocuk doğurmasıdır. Ayrıca, muğal Mr’ta mahsul, Gaz’te meyveyi ifade eder. Mağal Gaz’te mahsul, mağıl Ank’da meyve, migal Ml’da mevsimin ilk meyvesi, muval Gr’da yaş sebze olup bunların hepsi mezkûr Arapça sözcüklere bağlanırlar.


Dipnotlar:

[1]                BLT

[2]                DLT III, sah. 12

[3]                G. Clauson. — op.cit., sah. 938

[4]                Bkz. Türkiye’de Halk Ağzından Söz Derleme Dergisi, V, Ankara 1957, sah. 33-34 ve 389-390.

[5]                H. Ertem. — Boğazköy Metinlerine göre Hitit’ler Devri Anadolu’sunun Florası, sah. 57

[6]                DLT I, sah. 295

[7]                G. Clauson. — op.cit., sah. 300

[8]                ibd., sah. 311

[9]                DLT III, sah. 152

[10]              G. Clauson. — op.cit., sah. 826

[11]              “ Mübadele Teknikleri”   bahsinde bunun değerini vereceğiz

[12]              O. R. Gurney. — The Hittites, sah. 81

[13]              G. Contenau. — La Civilisation des Hittites et des Hourrites du Mitanni, sah. 117.

[14]              B.Ögel. — İslâmiyet’ten önce Türk Kültür Tarihi, sah. 20, 366

[15]              DLT sırasıyla II, sah.16;

[16]              DLT II, sah. 104;

[17]              DLT II, sah. 264

[18]              Türkiye Belirli Günler Takvimi, Millî Folklor Araştırma Dairesi Yayınları No.8, Ankara 1973. Bundan sonrakiler de hep bu eserden alınmıştır.

[19]              P. Zhukovsky. — op.cit., sah. 801-804

[20]              S. Moscati. — The World of the Phoenicians, London 1968, sah. 176

[21]              Ömer A. Aksoy. — Atasözleri ve Deyimler

[22]              BTL

[23]              GG

[24]              L. Bolens and Cl. Cahen — Karm, in EI

[25]              A. Tietze. — Griechische Lehnwörter

[26]              N. Adontz. — op.cit., sah. 395-397

[27]              H. Ertem. — Boğazköy Metinlerine göre Hititler Devri Anadolu’sunun Florası, sah. 60-63

[28]              A. Ribard. — La Prodigieuse Histoire de l’Humanité, sah. 28

[29]              G. Clauson. — op.cit., sah. 146

[30]              DLT I, sah. 130

[31]              TS, mad. “ alma” 

[32]              Türkiye Belirli Günler Takvimi

[33]              N. Adontz. — op.cit., sah. 398-399

[34]              BTL

[35]              N. Adontz. — op.cit., sah. 399

[36]              ibd., sah. 400

[37]              H. Ertem. — op.cit., sah. 73-74

[38]              N. Erdentuğ. — Sün Köyünün Etnolojik Tetkiki, sah. 15

[39]              op.cit., sah. 223

[40]              BTL

[41]              DLT, I, sah. 69

[42]              A. Tietze. — Griechische Lehnwörter

[43]              Räsänen. — op.cit., sah.34

[44]              B. B. Piotrovsky ve ark. — Ourartou, Neapolis des Scythes, Kharezm, Paris 1954, sah. 127

[45]              TS, mad. “ hülü” 

[46]              BTL

[47]              ibd.

[48]              M. Uyguner. — Eski Belgelerde Standard Esasları, in Standard 167, Kasım 1975

[49]              H. Ertem. — op.cit., sah.64

[50]              EB, mad. “ fig” 

[51]              L. Robert. — Noms indigènes, sah. 72-73

[52]              GG, mad. “ encir-encire”   ve “ kûskencir-keşkencir”  .

[53]              F. Köprülü. — Türk Edebiyatında ilk Mutasavvıflar, Ankara 1976, sah.106

[54]              P. Zhukovsky. — op.cit. sah. 764-767

[55]              M. Anameriç. — Taze İncir Standardı, in Standard, 164, Ağustos 1975

[56]              A.Tönük – Kavun ve Karpuz Standartları, in Standard, 1974

[57]              M.Säsänen – op. cit., sah.220

[58]              BTL

[59]              DLT, III, sah. 165

[60]              İA, mad. “ Şibergan” 

[61]              B. Ögel. – İslamiyet’ten Önce Türk Kültür Tarihi, sah.366

[62]              B. Ögel. — Türk Kültürünün Gelişme Çağları, I, İstanbul 1971, sah.120

[63]              A. Gabriel. — Voyages Archéologiques dans la Turquie Orientale, I, Paris 1940, sah. 204-205.

[64]              A. Güler. — Diyarbakır Karpuzu, Maniler ve bir Efsane, in TFA, 313, Ağustos 1975, sah. 7406

[65]              Ş.Beysanoğlu. – Diyarbakır Folklorunda Karpuz, in Folklor Araştırmaları Kurumu Yıllığı 1975, sah.117

[66]              GG, mad. “ turunc” 

[67]              EB, mad. “ orange”   ve “ lemon” 

[68]              Râvendi – Râhat-üs-Sudûr ve Âyet-üs Sürur, terc. A.Ateş Ankara 1960, II, sah.329

[69]              TS, mad. “ ağaç kavunu” 

[70]              Ayrıntılarını “ İspençiyarî Teknikler”   bahsinde göreceğiz.

[71]              G. Clauson. — op.cit., sah. 911

[72]              op.cit., sah.202

[73]              ibd., sah. 19

[74]              G. Clauson. — op.cit., sah. 268

[75]              I, sah. 115; II, sah. 311

[76]              A.E. Bozyiğit. — Halk Şiirimizde ve Köy Yer Adlarında Ayva ile Nar, in TFA 323, haz. 1976

[77]              GG, mad. “ âçâr”   ve “ riçal-rîçâr” 

[78]              C. Alper. — Çeşitli Yönleriyle Van, Ankara 1974

[79]              A. Tietze. — op.cit.

[80]              DLT III, sah. 37

[81]              G. Clauson. — op.cit., sah. 939

[82]              op.cit., sah. 106

[83]              ibd., sah. 83

[84]              GA, III, mad. “ mığal..