Yerli Hitler’ler

Aralık 12, 2017
Kültür Eserleri > Faşizm Alman Kimliği Türkiye İle İlişkiler – Cilt 2 > Yerli Hitler’ler

Yerli Hitler’ler

Yine 40’lı yıllarda Nazi ırkçılık, milliyetçilik, sol düşmanlığı rüzgârı, ülkemiz üstünde de kuvvetlice esiyordu. (Sovyetler korkusunun bunda bir başka etmen olduğu da bir gerçektir). Bu Nazi paralelindeki hareketlere, bunun aktörlerine, Alpaslan Türkeş’lere, Reha Oğuz Türkkan’lara, Nihat Atsız’lara ve daha nicelerinin eylemlerine geçiyoruz. Önce Reha Oğuz’a kulak veriyoruz[1].

 

… Ankara, o sırada, o zaman için büyük sayılan nümayişlere sahne olmuştu. Binlerce (belki de on binleri aşan) genç sokaklarda komünistleri lânetlemişlerdi. Olaylara sebep, hikâyecilikten tam komünistliğe kaymış olan Sabahattin Âli idi. Kızıl faaliyetine dergimde defalarca hücum etmiş, eleştirmiştim. Fikren de, şahsen de tam anlaşamadığımız halde bazı fikirlerde birlik olduğumuz Nihat Atsız da kendi dergisinde aynı hedefe ateş açmıştı ve ağır bir yazı yazmıştı. Bunu fırsat bilen bazı politikacılar Sabahattin Âli’yi kışkırtmışlar, Atsız aleyhine hakaret davası açtırmışlardı.

 

Bunun üzerine iş şahıs çatışması halinden çıkmış, komünizm ve milliyetçilik, coşan lise ve üniversite gençliği, Ankara’da millî duygularını haykırmış ve belli etmişlerdi (S.27).

 

Vali (Ankara valisi Nevzat Tandoğan) bu sefer bana dönerek: “Hâlâ akıllanmadın mı sen?” dedi. Anlaşılan hâlâ akıllanmamış olacağım ki kabardım, ters bir eda ile: “Bu gençlerin yaptıklarını gazetede okudum,” dedim, “Meseleyi bu kadar büyütmekteki sebebinizi anlayamıyorum. Bu, vatanperverlik tezahüründen başka bir şey değil. Komünistler gençlik arasında yayılmaya çalışıyor. Endişe etmek benim de o gençlerin de vazifesi” (1944’te).

 

Vali ayağa kalktı, öfkeyle yumruğunu masaya vurdu. “Vatanseverlik size mi kalmış! Sizin üzerinize vazife değil. Memleket için ne faydalıysa bunu hükümet düşünür! Size kalmamış!…”[2].

 

1944 senesini hatırlayanlar o sıralarda Rusların ilerleyişiyle paralel olarak Türkiye’de komünist faaliyetin arttığını hatırlarlar. O zaman kadar derme çatma mecmua çıkarmaktan başka bir şey yapamayan ve sık sık neşriyatları tatil edilen kızıllar ve pembeler, 1943 sonundan beri bir mantar gibi üremişlerdi. Daha tehlikelisi, gençlik arasına nüfuz için esaslı gayret sarf ediyor, mekteplere sokuluyorlardı. Propaganda, açıkça Rusçu bir yoldaydı.

 

…Onlar şöyle düşünüyorlardı: Almanya mahvoldu. Anglo-Sakson bloğuyla Rus bloğu galip geliyor. Dünya nüfuz bölgelerine ayrılacak. İkinci cephe Churchill’in ısrarına rağmen Balkanlar’da açılmadığına göre, Balkanlar ve herhalde Türkiye Anglo-Saksonlar tarafından Rus nüfuzuna terk edilmiş demektir. Eğer uzak görüşlü olur, daha şimdiden Rus taraftarlarını ve komünistleri himaye edersek, yarın siyaset dönüp de kızıllar hâkim duruma gelince onlar da bizi himaye ederler, postu kurtarırız.

 

Bu grubun elebaşlarının Ankara Valisi Nevzat Tandoğan, Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel ve Ulus başyazarı ve milletvekili Falih Rıfkı Atay olduğunda az şüphem vardı.

 

İnönü’den de kuşkulanıyordum, fakat durumunu tam kestiremiyordum. Bu politika kurdunun kafasında neler döndüğünü kestirmek zordu; dış politika konusunda aşırı çekingenliği tarihî bir gerçekti. Hatay olayları sırasında Atatürk’ü bile yersiz ve zamansız frenleme çabaları, bu büyük adamı da sinirlendirmişti. Sonraki gelişmeler, İnönü’nün çekingenliğinin, devlet adamı ihtiyatlığının ötesinde, adeta marazî bir karakter yapısı olduğunu belli etmiştir.

 

Nazi gücü sona ererken bile Nazi aleyhtarı siyasetini büyük bir ürkeklikle yürütmüştü. Hele Rus zaferleri başlayınca, tedbirin de ötesinde, panik denebilecek bir tutuma saplanmış, Türkiye’ye sığınan pek çok Azerî Türkünü bile geri verdirmişti.

 

Sonraki tarihçilere göre (meselâ Prof. E. Weisband and C. Hostler) Irkçılar – Turancılar diye adlandırılan tevkif ve davalar İnönü’nün Ruslara şirin görünmek, onları memnun etmek için bir oyunudur. Böylece memleket evlâtları ve Türk vatanında “Türkçü” inançlar, Rus oyununa peşkeş çekiliyordu.

 

Bundan başka sebeplerin de eklenmiş olacağını sanıyorum. Meselâ, İnönü’nün kendi iktidarına karşı gerçek bir güç bilmiş olması ve sahiden kendisini devirecekler korkusu sebeplerden biridir. Bu korkuyu, demin bahsettiğim politikacılar beslemeyi iyi bilmişler, nümayişleri rejime (daha doğrusu İnönü hükümetine) karşı tehlikeli bir isyan başlangıcı olarak göstermişlerdir. Buna inanmaya zaten hazır olan İnönü de “vur” veya “kır” emrini vermiştir.

 

Fırsatı fırsat bilenler (İnönü de bunlar arasında olsa gerek) yalnız Türkçüleri değil, ilerde güçlenebilecek her renkten siyasî muhalifleri de toptan vurmak istemişlerdi. Böyle olmasaydı, bu cereyanlarla ve bizlerle hiçbir ilişiği bulunmayan Celâl Bayar’ın adını, bana imza ettirmek istedikleri “ifade” paçavrasına koyar, “Tabutluk” kapısını sık sık açıp “imzala da kurtul” diye polislerle beni zorlamaya kalkışırlar mıydı?… (S. 34 – 37).

 

…tutuklu olduğum odadan… ikimizi de (Nihal Atsız’ı da) aynı suç isnadıyla yakalamaları, ne garip bir şey! diye düşündüm. Gariplik şundaydı: Atsız’la benim aramda, birleştiğimiz kadar ayrıldığımız noktalar vardı…

 

Bir ay kadar önce, müşterek dostlarımız araya girmişlerdi. Bilhassa merhum Prof. Zeki Velidî Togan (Resim 67), çok ikna edici sözler söylemişti: İkinizde komünizme karşı aktif mücadeleye girişmiş yazarlarsınız, el ele verip çalışsanıza dedilerdi… Hiç olmazsa neşriyat sahasında birbirinize hücum etmeyeceğinize dair bir anlaşma yapın dediler.

 

Prof. Zeki Velidi Togan’ın evinde bir gün bir araya geldik ve bu hususta karşılıklı söz verdik…

 

Amerika’da yaşayan ve “ilmî” hüviyetine toz kondurmak istemeyen bir Türk Profesörü, İngilizce olarak yayınladığı bir eserde bu “ilmî terbiye” ve “ahlâk” şartlarına hiç de yakışmayan yanlış iddialar savunmuş. Kemal Karpat adındaki bu zat, “Turkey’s Politics” adlı kitabının 265. Sayfasında şöyle diyor: Reha Oğuz Türkkan ve Nihat Atsız arasındaki tartışma, karşılıklı olarak birbirlerini daha az saf kan olmakla suçlamaya dayanıyordu. İkisi de birbirinin soy ağacını eşeleyerek, kanının yüzde birinin bile Türk olmadığını ispatlama çabası içindeydi(S.38, 39 ve infra 7 ).

 

1941 Ağustos’u sıralarında Alman orduları, Rusya içlerine doğru ilerliyor, Sovyetlerin her an çöküp parçalanması bekleniyordu. Bu gelişmeler, Sovyetlerden kaçıp bize sığınan Azerbaycanlı, İdil – Urallı ve Türkistanlı Türk göçmenlerini bilhassa heyecanlandırıyordu. Bu yakın gözüken istiklâl günü onları birbirlerine yaklaştıracağına, bilâkis eski kabile ve şahıs geçimsizliklerini kışkırtmış, birbirleriyle uğraşan gruplara ayırmıştı.

 

Bu grupların içinde Doğu Türkistanlılarda nispeten daha çok birlik gözüküyordu. Bunlardan Külceli zengin ve münevver bir kadın olan Nuriman[3] Musabay Hanım, Türkmen olan kocası Doktor Ahmet ve ateşli milliyetperver oğulları Fikret’le İlhan bilhassa dikkatimi çekmişti.

 

Benim evimde ve kendi evlerinde ne zaman buluşsak, Doğu Türkistanlıların Türkiye Türklerini ne kadar sevdiklerini gösteren havadisler anlatırlar, vatanlarının güzelliklerinden bahsederlerdi. Gene böyle bir gündü, Nuriman Hanım memleketinden isyan haberlerini almış, pek heyecanlıydı. “Bir aya kalmaz, vatanımız gene müstakil olur!” diyordu ve sevincinden ağlıyordu. Bizim gibi misafir bulunan Prof. Zeki Velidi Togan 1917’de, Rus mahkûmu Türk milletlerinin istiklâllerine kavuştuklarını, fakat birer ikişer gene esir düştüklerini anlattı: “Bu sefer de aynı olmamalı” dedi[4]. Bunun için milliyetçi profesöre göre, bol aydın elemana ihtiyaç vardı. Yoksa memleket gene cahillerin, softaların elinde kötürüm kalır, yeni bir esaret zemini hazırlandı. Nuriman Hanım da bu tecrübeli istiklâl mücahidinin sözlerine hak verdi. Türkistan’ın, istiklâlini elde edince, öğretmen, gazeteci, subay, doktor, mühendis gibi meslek erbabına çok ihtiyacı olacağını ilâve etti. “Meselâ”, dedi, “kardeş Türkiye böyle birkaç eleman yollasa, bunlar yerli halktan çarçabuk yenilerini yetiştirir, bu kadro sayesinde vatanımızın ayakta durmasına yardım edebilirler[5].

 

Zeki Velidî Togan: “Buna yalnız Doğu Türkistan değil, bütün Türkistan muhtaçtır” dedi.

 

Nuriman Hanım heyecanla ve arkadaşlarına dönerek: “Siz Türkçü aydın gençlersiniz, vatanımız kurtulsa sizler gelir misiniz?” diye sordu… “Evet,” diye cevap verdim, “Doğu Türkistan müstakil olursa gelir çalışırım, hattâ başka arkadaşları da getirmeye çalışırım…”

 

Prof. Zeki Velidî Togan, “yalnız Doğu Türkistan’da çalışma esnasında değil, ana fikirde de anlaşalım” dedi. Ona göre Türkistan’ın küçük küçük kabile ve beyliklere parçalanmasına meydan vermemek lâzımdı. Rusların yaptığı gibi Doğu – Batı Türkistan, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan gibi parçalayıcı ayrılıkları gidermek gayesi için çalışmayı kabul etmemiz iyi olurdu.

 

Bütün Türkistanlılar “Doğu Türk Birliği” namı altında birleşmelidirler ve ilerde böyle bir devletin teşekkülü için çalışmalıdırlar. Batı’da Türkiye, Doğu’da da Doğu Türk Birliği olmalı, dünya Türklüğü iki bağımsız devlet halinde, hür milletler safında yer almalıdır” dedi.

 

“Ya Azerbaycan? Ya İdil – Ural Türkleri?” diye sordum.

 

Bunlar da ya müstakil üçüncü ve dördüncü Türk devletleri olarak doğar, ya da ilerde Azerbaycan Türkiye’ye, İdil-Ural da Doğu Türk Birliği’ne katılır, diye eserlerinde müdafaa ettiği tezi politik bir program olarak ortaya koydu…

 

“Bu (oralara gidip çalışma) sözünü tutacağınıza dair Kur’an üzerine kasem (yemin) eder misiniz?” diye sordu.

 

“Ederiz” dedik.

 

Zeki Velidî ortaya bir Millî Türkistan bayrağını koydu. Sırayla el basıp yemin ettik…[6].

 

Bu hâdiseden sonra Ankara’ya gittiğimde, Mareşal Fevzi Çakmak’la bu konuyu görüşmek istemiştim. Onu göremedim, yerine yaveri Kurmay Binbaşı Şefik beyle konuştum. Doğu Türkistan bağımsız olursa öğretmen olarak Türkiye’nin birkaç subay yollayıp bu kardeş ülkenin askerî kuvvetlerini eğitme işiyle görev alıp alamayacağını sordum. Dikkatle not aldı ve lâzım gelirse beni çağırtacaklarını söyledi. Fakat hâdiseler başka seyir takip etti. Doğu Türkistan bağımsızlığa kavuşamayınca bu mesele de hepimiz tarafından unutulup bırakıldı…(S.93-97).

 

İfademin beşinci gününde, Türkistanlı Nuriman Hanımın evinde 1941 Ağustos’unda cereyan eden görüşmeleri nakledip de, Doğu Türkistan bağımsız olursa beş – on sene orada aydın bir Türk olarak çalışmak ve bütün Türkistan’ın “Doğu Türk Birliği” halinde birleşmesi fikrini orada yaymak üzere yemin ettiğimizi anlatınca askerî hâkim: “Ama orada bulunan arkadaşların başka türlü anlatıyorlar” demişti.

 

“Olamaz ki”, dedim, “vakalar aynen böyle cereyan etti”. Orada bulunan Prof. Zeki Velidî, Nuriman Hanım ve ailesi Dr. Mehmet Göklen, Cihat ve Nurullah başka ne diyebilirler ki?”,

 

“Sırıtarak zile bastı. İçeri giren polise 16 Nolu mevkufu getir” diye emretti. Biraz sonra kapı açıldı, içeriye, sakalı uzamış, üstü başı pislik içinde, bakışları telâşlı, şaşkın biri geldi. Bu, Cihat’tı. Bana şöyle bir baktı, sonra gözlerini çevirdi. Hâkim ona dönerek: “Anlat bakalım Zeki Velidî’nin ettirdiği yemini,” dedi.

 

Cihat, sık sık kekeleyerek ve makine gibi, başladı anlatmaya. Anlattıkları bana hiç de yabancı gelmiyordu. İşkence odasından indirildiğim zaman imza etmem için bana uzatılan sahte ifadedeki hikâyenin aynıydı. Nuriman Hanım’ın evinde toplanmış ve Zeki Velidî bize, bütün Türkleri birleştirmek için Türkiye hükümetini devireceğimize, Almanlarla işbirliği edeceğimize yemin ettirmiş!…(S.97-98). Nezarethanede artık eski sıkılık gevşemeye başlamıştı. Meselâ bir gün aile dostumuz Dr. Nihat Reşat Belger gelmiş, beni onunla görüştürmüşlerdi. Önceden çok tembih ve tehdit edildiğim için çok istediğim halde ne çare ki korktum, işkenceleri söyleyemedim. Sadece sol gözümün gitgide fenalaşan rüyetimden şikâyet ettim. Nihat Reşat Hastaneye naklimi istedi, tabî reddedildi (S.108).

 

Yeni konduğum hücreye ertesi günü yeni bir misafir getirip bırakmışlardı. Bu orta yaşlı, pos bıyıklı, çakır gözlü, “Ayakkabıcı Selâhattin” diye kendini takdim eden bir adamdı. Çok geçmeden komünistlikten tevkif edilmiş olduğunu öğrendim. Acı acı güldüm: “İyi bir kombinezon”, dedim ”ben fazlasıyla komünist düşmanıyım diye buraya atıldım, sen komünist dostusun diye…” Ve bizi tek bir hücreye tıktılar!…

 

Komünist Selâhattin sık sık ifadeye çağırılıyor. Son günlerde ümitle dönüyor. Nereden duyuyorsa duyuyor, Rusların galibiyet üzerine galibiyet kazandıklarını müjdelemiş gibi bana bildiriyor. Ruslar Avrupa içlerine doğru ilerliyorlarmış. Balkanlar ellerine düşmüş tamamıyla. Onun kanaatine göre, Rus askerî zaferleri arttıkça polisin ona karşı sertliği azalıyormuş. Açıkça söylememesine rağmen, nezarethaneden ya bizzat Kızılordu tarafından ya da onların siyasî ültimatomuyla kurtulacağına inanmış gibiydi.

 

Bizim tevkifimize bir sebep de, İsmet İnönü’nün Rusları memnun edici bir jest yapmak isteği olduğunda şüphem olmadığı için Kızıl Selâhattin neşelendikçe beni endişe alıyor. Ruslar bizim teslimimiz için bir de ültimatom verecek olsalar, acaba hükümetler bu alçaklığı yapıp bizi düşmana teslim eder mi? Ya Ruslar Türkiye’mizi işgale kalkacak olsalar?…(S.126-128).

 

…Bahçeye bir kamyonet daha girmiş, İçinden Ankara Musiki Muallim Mektebi Müdürü Orhan Saik Gökyay, Türkistan’lı Başkurt Prof. Zeki Velidî Togan, hemşerisi Himetullah, benim mahut arkadaşım Cihat ve öğretmen Hüseyin Namık Orkun, tükenmez purosuyla…

 

Parti parti bizi mahkeme binasına almaya başladılar. Evvelâ subaylar alındı. Başta bembeyaz sakalıyla tevkifinden az evvel askere çağırılan Dr. Hasan Ferit Cansever yürüyor. Arkasından şiirleriyle tanınan askerî Doktor Fethi Tevetoğlu, yanında, tutukluluk haberiyle birlikte kurmay subaylık imtihanında kazandığı baş müjdesini alan genç subaylardan Alpaslan Türkeş.

 

Bunların arkasından tevkiflerinden birer ay evvel yedek subay çıkmış olan Nurullah’la[7], Zeki Sofuoğlu yürüyor… (S.167-168). Polislerin içinde de hakşinas kimselerin bulunabileceğini ve rolümüzün sadece menfi bir ırkçılıktan ibaret olmayanların bulunduğunu da göstermek bakımından, Parmaksız Hamdi isimli bir Emniyet âmirinin[8] yaptığı tartışmayı nakletmeyi unutmayalım.

 

Emniyet Müdürlüğünde geçirdiğim devrenin son günlerinden biriydi. Hücremdeki mürteci hoca alınmış, bu sefer koğuş arkadaşlarım komünistler olmuştu. Evvelâ gözleri anormal bakışlı verem bir iktisat talebesi, o gittikten sonra da Cezmi isimli şirin ve zeki bir tıp talebesi gelmişti. Önceleri kendini Kemalist, sıkıştırınca sosyalist, daha da sıkıştırılınca komünist olarak takdim eden Cezmi’yle gündüz ve gece hep münakaşa ederdik. Cezmi sayesinde, kızılların ne derece fanatik ve mantıkla yenilseler bile iman değiştirmeyen cinsten insanlar olduklarını tekrar ve yakinen görmek fırsatını kazandım.

 

Bu genç komünist, kendisini döven bütün Emniyet mensuplarına karşı korku ile karışık bir nefret duymakla beraber, “Parmaksız Hamdi” diye andığı polis şefine karşı hususî bir kin beslerdi. Ve deştikçe bunun dayaktan değil, Parmaksız Hamdi’nin kızıl faaliyeti çok iyi bilişinden ileri geldiğini fark ettim…

 

Bir gün mahkemeye götürülmek üzere memurların odasında kamyonetin hazır olmasını bekliyordum. Nöbetçim, nadir, babacan polislerden biri olan Palabıyık Avni beydi. Biraz sonra içeri ufak tefek, gözlükleri arkasından cin gibi bakışlı, orta yaşlı bir adam girdi. Zayıf suratında hafif bir tebessümle yanımıza geldi ve bize kısa bir “merhaba” çekti. Nöbetçinin davranışı “Merhaba Hamdi bey” deyişinden ve sol elinin iki veya üç parmağının noksan oluşundan, “Parmaksız Hamdi” ile karşılaştığımı anladım.

 

Münakaşa, Palabıyık Avni beyin bana sorduğu bir sualle, daha doğrusu ortaya attığı bir lâfla başlamıştı: “Komünist düşmanıyız deyip duruyorsunuz ama lâftan başka bir faydanız dokunmuyor. Halbuki bak, Hamdi bey sessiz sessiz onlarla nasıl mücadele ediyor!…”

 

Benim cevap vermeme fırsat bırakmadan Komünist Masası Şefi imdadıma yetişti: “Yok, Avni bey”, dedi “Oğuz bey birçokları gibi küfür ve kurusıkı hücumlarla değil, delil, vesika ve fikirle onlarla mücadele ediyor. ‘Kızıl faaliyet’ isimli kitabındaki vesaik ve tahlillerden biz de Millî Emniyet de birçok şeyler öğrendik ve istifade ettik. Gençliği ikaz etmiş olma faydası da ayrı…”

 

…Cesaretlendim, tevkifimden evvel Millî Emniyet mensuplarından mühim bir zatın benden sık sık fikir danıştığını anlattım ve adını da zikrettim.

 

İsmen bu zatı tanırlarmış. Millî Emniyet’in kitabım hakkındaki müspet kanaatini bilmekle beraber, Polis Müdürlüğü’nde de dostlarımın olabileceği hiç aklıma gelmemişti…

 

…Hamdi bey o devrin tezatlı idaresinin müspet âletlerinden biriydi. Halk Partisi rejimi, en azılı fakat sureta maskeli elemanların, milliyetçi neşriyat tarafından teşhir edildikleri halde öğretmen, asistan ve doçent olarak yeni nesli zehirlemelerine müsaade ederken, bir taraftan da gizli komünist şebeke mensuplarını Hamdi bey gibilerin eliyle hapse attırıyordu. Bazı yerde kızıllara göz açtırmazken öte yandan da Maarif bütçesinden para ayırarak kızıl mecmualara (ikazlara vız geçerek) besliyor ve kendi eliyle mektep kütüphanelerine dağıtıyordu. Hamdi beye bu çelişkiye işaret ettikten sonra sordum: Hükümet, bir vekilin falanca hareketini tenkit etti diye en muteber gazeteleri kapatmakta, kızıl faaliyeti teşhir eden benim kitabımı toplatmakta tereddüt etmezken, nasıl oluyor da, fikir hürriyeti gibi bir mazeretle Tan gazetesine ve Yurt ve Dünya gibi yığınla komünist mecmuasına göz yumuyor?

 

… O sırada, kamyonetin hazır olduğu haberi geldi, ayrıldık…(S.188-191).

 

Mahkeme günlerimin tek iç açıcı tarafı, eşimi ve sevdiklerimi dinleyiciler arasında görebilmem ve fırsat bulup bazen iki üç lâf edebilmemdi. Güntekin celseleri gizlice not eder, edemediği zamanlar aklında tutar, evde mektup halinde yazıp Ankara’da bulunan babama yollarmış. Babam da, ahbap ve tanıdıklarına ve bu meyanda Sayın Celâl Bayar’a mektupları muntazaman okur, cereyan eden haksızlıklardan onları haberdar edermiş, (Merhum Adnan Menderes’in Halk Partisi’ni itham makamında müteaddit defalar kullandığı “Tabutluk Zebanîleri” tabiri, hâdisenin bu şekilde ona da duyurulmuş olmasından gerek) (S.194-195).

 

(Amerika’yı anlatıyor)

 

Özel ve devlet sektörlerinin de hatırı kalmasın: Amerika’da bunca yıldır tanıştığım ve Türkiye’den Amerika’ya gelen yüzlerce işadamı ve yönetmen arasında dört isim hafızamdan çıkmıyor: Ulvi Yenal, Aziz Gümüş, Vehbi Koç ve Nejat Eczacıbaşı. Birincisi o zaman Denizbank’ın, ikincisi SEKA’nın Genel Müdürleri idiler…

 

…1950 yıllarının ortalarında Kolombiya Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak devam ederken, bir yandan da yazarlığı sürdürüyordum…

 

Önce makaleler yazdım, etütler neşrettim. Sonra Encyclopedia Britannica dâhil, ansiklopedilere yazdım…[9].

 

Türkiye basınında da yazılarım çıkmaya devam ediyordu, bu arada Cumhuriyet’e hemen her hafta “Amerika Mektupları”nı yazıyordum[10] …1955’te Cihat Baban’ın teklifi üzerine, o zamanki Tercüman gazetesinde otuz tefrikalık bir yazı yazdım. “Tabutluktan Gün Işığına” adını taşıyan bir dizi, Sayın Baban’ın bana yazdığına göre, büyük ilgi görmüş ve gazetenin sürümünü artırmış.

 

Bunlar iyi güzeldi ama öyle büyük bir para getirdiği yoktu. Türkiye’ye büyük paralarla dönüp orada yayıncılığa başlayacaksan… iş sahasına girmeliydim…(S.257-258).

 

O sırada (1974) hem Boğaziçi Üniversitesi, hem de Hacettepe Üniversitesi rektörleri benden, Eğitim Teknolojisi’ne göre plânlar istiyorlardı. Bir ara, Bülent Ecevit de başbakan olunca, bu konularla çok ilgilendi. Eğitimi en hızlı yollarla “kitlelere” yayma yollarını arıyordu. İhtisaslarımdan biri olan Televizyonla Eğitim onun da aklına yatmıştı. Görüştük, yardımımı istedi, vaat ettim. İş, Milli Eğitim Bakanı ile TRT’nin mahut Genel Müdürü İsmail Cem İpekçi’ye teslim edildi.

 

Bir gün ben Tercüman’da iken telefon çaldı. İsmail İpekçi’nin sekreteri, ertesi gün için Ankara’da Genel Müdür’ün beni görmek istediğini “tebliğ” etti. Tepem attı: Ben sizin memurunuz değilim. Randevu karşılıklı olarak tespit edilir… Bir tarafın “dikte” etmeye kalkışması terbiyesizliktir… dedim.

 

Arkasından Londra’ya gittim. Ameliyat dönüşümde, Ecevit’in nazik “geçmiş olsun” mektubu gönlümü almakla beraber, Millî Eğitim’deki haberleri hiç de iç açıcı bulmadım. Milliyetçi birçok müsteşar ve yüksek kadrolardakiler yürütülmüş, yerine bir sürü komünistlikten tutukluluk devresi geçirmiş kimseler getirilmişti. Bunlardan biri, “Oğuz Türkkan sağcıların casusudur. Ne diye eğitim işlerinde ona danışıyoruz?” demiş, o da kulağıma geldi. Ecevit’e bir mektup yazarak çevresinde insanlar bu çeşit kimseler oldukça faydalı olamayacağımı, beni affetmesini… bildirdim…

 

Memleketteki bu şiddetli kutuplaşma canımı sıkıyordu. Aslında sol’un aşırılığı, bütün millete şamil olan “milliyetçi” görüşü, sanki “öteki azınlık Sağ Kutup”muş gibi gösteriyordu. Hâlbuki bu yanlıştı. Milliyetçiler, Gökhan Evliyaoğlu’nun haklı tabiriyle düşmanların diktiği bu hazır elbiseyi kolaylıkla üstlerine geçiriveriyor, lüzumsuz yere vuruluyorlardı. Tercüman’da bunu açıklamaya çalışan “Sollu, Sağlı” başlıklı bir yazı yazdım (New York’taki Türk Evi dergisi de beğenmiş, iktibas etmiş).

 

Fikirlerimin sadece “bizim fikirdekiler” çerçevesinde kalmaması için de, çeşit çeşit yayınlara (ve meselâ hem Orta Doğu’ya, hem de Milliyet Gazetesi’ne) yazılar yazdım. Her vesileyle de Ecevit’e – makale ve mektup yoluyla – telkinlerde bulundum, aşırı solculardan kendisini sıyırmasını, milliyetçi görüşlere tam değer vermesini tavsiye ettim…

 

Eğer “Sol” tabiri, millî değerlere karşı olmak anlamında değil de, iktisadî ve içtimaî görüşlerin bir çeşidi olarak tanımlanırsa, lânetlenecek bir şey olmaktan çıkar, bazen meziyet ve fazilet olur. Marksist olmayan, millet düşmanı ve din düşmanı olmayan “Demokratik Sol” ve “Sosyalizm”, her aydının üzerinde anlayışla eğilmesi gereken bir düşünüş, hattâ duyuş tarzıdır.

 

Dinimizin sosyal adaleti emreden temellerine dayanan bir Sol görüş 1500 yıldır aşınmamış, dipdiri dururken, daha 1883’te ölen papaz sakallı Karl Marx’ın sosyal adaletin politik geleceği hakkındaki kehanetleri, yüz yıl bile geçmeden tarihî olaylar tarafından çürütülüverdi. İnsaf ve insanlığa değil, kin ve nefrete oturttuğu doktrinleri dünyaya selâmet değil, daha çok felâket ve gözyaşı getirdi. İktisat ilmini bile yarım yamalak bilen ve anlayan Karl Marx, lâf ebeliği ile yüzeyde kalmış “teoriler” kurmuş, buna ancak din gibi inanmak isteyenler açık seçik yanlışlarını fark edememişlerdi.

 

Marksizm’in safsatası ve tehlikesi, Sosyal Adalet kavramına karşı bizi cephe alır durumuna ve gafletine düşürmemelidir. Türkiye’de çok geniş ölçüde bir sosyal adaletsizliğin var olduğu bir gerçektir; bunu görmemek için kör olmak gerekir… yahut da vicdansız.

 

Sosyal adaletsizlik sadece köylerdeki “Ağa” sorunu değildir – bu zaten Anadolu’nun belirli ve azınlıkta kalan bölgelerine özgü bir sorundur, aşırı solcuların öyle işine geldiği için, sanki Anadolu’nun temel derdi buymuş gibi, sözde araştırmalarla, hikâye ve romanlarla piyes ve filmlerle bu dava şişirilmiştir – işin içinde Kürt ayrımcılığının da rol oynadığını gözden kaçırmamalıdır. Evet, bir “ağa” ve topraksız köylü derdimiz vardır ama ondan daha büyük derdimiz geçime az yarayan ve ekonomik geçerliliği olmayan az topraklı, ufak topraklı köylüdür. Şehirlere akan, “proleterleşen”, işsiz kalan, mutsuz olan köylülerdir…

 

Şehir ve kasabalardaki az varlıklı, yeter gıda alamayan, proteini düşük “diyet”lerle sağlıksızlaşan halktır- doktoru, ilâcı, hastanesi yeterli olmayan bir Anadolu’dur… Ve onun yanında, vicdanları isyan ettirecek kadar büyük, ne Müslümanlıkla, ne de modern sosyal anlayışla bağdaşan, haksız, bencil bir “mutlu azınlık” saltanatının yarattığı huzursuzluktur…

 

Türkiye’nin kalkınması için üretim araçları (fabrikalar, hizmetler) daha da çok devletleşsin, kamulaşsın mı? Bu, yukarıdaki “sosyal adalet” sorunundan ayrıca düşünülmesi ve tartışılması gereken apayrı bir konudur. Biri insafa, vicdana, halka dayanan bir sorun, öbürü ise ülke kalkınmasıyla ilgili sosyo-ekonomik bir sorundur. Aksi de iddia edilebilir. Serbest girişimin (teşebbüsün) bu memleketi daha çabuk güçlendirip kalkındırabileceği ileri sürülebilir… İş ki, hak ve adalet sınırları çiğnenmesin, işçinin emeği, sağlığı ve mutluluğu korunsun… iş ki, gerekli bir devlet plânlaması temel tutulsun, çerçeve teşkil etsin…

 

Görüyorsunuz ki memleket davalarına, kâh “sol” denebilecek, kâh “sağ” denebilecek açılardan bakmak mümkündür. Hattâ ikisi de sorunun şekli ve şartlarına göre kullanılır. Şu şartla: Millî açıdan bakmayı hiçbir zaman unutmamak! (S.368-372).

 

1974 yılında 3 Mayıs “Türkçüler Bayramı”na beni davet ettiler. Böyle bir “bayram”ın yıllardır süre geldiğini bilmiyordum. Kabul edip gittim. İstanbul’da Spor ve Sergi Sarayı’nda 5 bini aşkın genci toplanmış görünce hayret ettim. Heyecan ve coşkunlukları sâriydi, beni de sürüklemeye başladı.

 

Fotoğraf çekiyordum. Yanımda oturan yakışıklı, kır saçlı zat, film doldurmama yardım etti. Tanıştık: Güzel Sanatlar Akademisi profesörlerinden Nejat Diyarbakırlı imiş. Sonradan öğrendiğime göre, Türk Sanat Tarihçisi, özellikle bozkır ve Orta Asya sanatımıza gönül vermiş, çok değerli bir uzmanmış. “Hun Sanatı” adlı eserini bilâhare okudum. İşlenmiş konunun nadir kaynaklarından idi. Müşterek ilgi ve meraklarımız üzerine konuşa konuşa arkadaş olduk.

 

Salon hıncahınç doluydu ve heyecan içinde “Yaşa Türkeş!” diye bağıranlar sade delikanlılar değildi. Orada pek çok doktorlar, ilim adamları ve profesörler vardı. Çoğuyla tanıştım ve tanıştıkça sevincim arttı. Demek ki Türkçülük – yani şuurlu, teşkilâtlı şekliyle Türk milliyetçiliği – benim zamanımdaki gibi bir avuç aydının davası değildi artık!

 

Daha sonra, “Aydınlar Ocağı” adındaki dernekte bu mesut gelişmenin başka örneklerine de şahit oldum. Dr. Süleyman Yalçın, Prof. Muharrem Ergin, Prof. Salih Tuğ, Dr. Ayhan Songar, Prof. Nevzat Yalçıntaş, Doçent Hacemioğlu, Doç. M. Kafalı, Altan Deliorman, Refik Özdek, genç Türkiyatçı Osman Sertkaya… gibi pek çok “aydın”la tanıştım ve her birinin ne denli şuurlu Türkçü olduğunu görüp sevindim.

 

Gerçi görüşler arasında, yalnız benimle değil, aralarında da derece, hattâ “stil” (üslûp) farkları vardı ama temelde, yani Türkün olan özelliklere değer vermede, Türklük şuurunun daha da güçlenmesini ve Türkün (her yerdeki Türkün) saadetini istemekte birliktiler.

 

Sonraları, Aydınlar Ocağı’nın dışında da pek çok ve çeşit çeşit Türkçünün bulunduğunu öğrendim: Ahmet Kabaklı, Rauf Tamer ve Tarık Buğra’dan, Orta Doğu gazetesinin dipdiri kadrosuna; Mehmet Çınarlı gibi, Hisar dergisini yayınlayanlardan, Necati Sepetçioğlu’na; Babiâli’nin çeşitli yayınevlerinden ve gazetelerinden, Ankara’daki, Erzurum’daki, Ege’deki profesörlere; devletin çeşitli kademelerindeki memur ve yöneticilerden, işverenlere ve hattâ işçi teşkilâtlarına kadar… her yerde şuurlu milliyetçiler, Türkçüler çoğalmış, yayılmış. Komünistler de çoğalmış ama milliyetçiler diri, sıhhatli ve uyanıktı.

 

3 Mayıs 1974 günü Spor ve Sergi Sarayı’nda işte bunu ilk defa olarak elle tutulur örnekleriyle ve çoğunu bir arada gördüm. Gençlere baktım. Bir de bizim zamanımızı düşündüm. Bundan daha fazla bir genç topluluğunu ancak 3 Mayıs 1944’te (tam 30 yıl önce) o büyük Ankara nümayişlerinde görebilmiştik (1975’teki 3 Mayıs Bayramı’nda, o 1944 rekoru bile sanırım kırılmadı).

 

O esnada Alpaslan Türkeş büyük tezahüratla geldi. Salonda yer yerinden oynuyordu: Kulakları sağır edici coşkun bağrışmalara ve sevgi gösterilerine rağmen Türkeş’in başı dönmemiş olacak ki, beni o kalabalıkta tanıdı ve kucakladı. Sonra da “Nasıl, Oğuz, sen bıraktığımdan beri neler yaptık, değil mi?” dedi (S.374-376).

 

New York’ta işlerimi bir süre takipten sonra Avrupa’ya yollandım. 1974’ün Kasım ayında Rotterdam’a geldim. “Küheylan”ımı gümrükten çektim ve Hollanda elçisi dostum Oktay Cankardeş’e uğradım. O günden itibaren, dostlarımın elinden kurtulamamış ve her ülkede birkaç gün kalış zincirimin halkaları başladı. Avrupa’da takıldıkça takıldım. Amerika’da evime gelip giden “sabık genç” diplomat arkadaşlarımı hep şimdi ya elçi, ya müsteşar, ya da ataşe olarak karşımda buluyordum. Başka vesilelerle tanıdıklarım da çoktu.

 

Bunlardan biri, Almanya’nın Balingen şehrindeki sinemacı – bakkal- seyahat ajanı – balo tertipçisi ve Allah bilir daha neci, Kaya Canbudak’tı. O da beni evinde bir haftadan fazla misafir etti. Şirin, candan bir aile. Onlar sayesinde Almanya’daki Türk işçilerinin içlerine girdim, yaşantılarını – bütün iyi ve kötü taraflarıyla – gördüm, yaşadım, öğrendim. İş ve işsizliklerini, sefalet ve gönül zenginliklerini, özlemlerini ve kavgalarını, dostluklarını ve dedikoduculuklarını, becerikliliklerini ve yiğitliklerini ve Türklüklerini hep gördüm, anladım. Burası bir “mikro(mini) Türkiye” idi.

 

Aralarında yaşarken, 1973’te yarım kalan bir problemi düşündüm. Tercüman’ın genç ve enerjik sahibi Kemal Ilıcak’a iki yıl önce, Avrupa’daki işçilerimize bir hizmet plânı teklif etmiştim: Amerika’da yaptığım gibi, birkaç otobüs alıp içini “seyyar dershane” şekline sokmak, “gör – işit (audio – visual)” eğitim araçlarıyla donatmak ve birer öğretmen yönetmesinde Avrupa’da “Türklük Okulları” halinde dolaştırmak. Amacım, ufak ufak şehir ve kasabalara dağılmış olan ve nüfusları herhalde bir milyonu bulan işçilerimizin çocuklarına, din ve milliyetlerini unutmamaları için dersler vermekti: Otobüsler (gezici okullar), belirli bir tarife gereğince Türk topluluğu olan şehirlere uğrayıp, 1-2 gün kalıp dolaşacaklardı.

 

Ilıcak bu fikri derhal kabul etti. Almanya’daki durumu avucunun içi gibi bilen kardeşi Nafiz Ilıcak fikirler verdi, ben de bir Amerika dönüşümde, Londra’ya uğrayıp o 2 katlı muazzam kırmızı otobüsleri almayı plânladım. Kötü tesadüf, tam o sırada Arapların petrol ambargosu patlak verdi, Almanya’daki işçilerimizin de durumu sarsılmaya başladı. Telgraf çekerek, bu şartlar altında projemizin şu sırada yürütülemeyeceğini bildirdim, vazgeçtik (S.391-392).

 

.

. .

 

Fikirlerim ve 1944 öncesi olaylarının ayrıntısı, bir vapur yolculuğu ve tartışma (Değişen ve değişmeyen fikirlerini anlatan bu kısım, 1955’te Tercüman’da çıkan “Tabutluktan gün ışığına” dizisinin 25. ve 26. Tefrikasıydı…)

 

1947 sonbaharında Akdeniz’de bir vapur yolculuğum oldu. O gemide eski dostum Profesör Gabriel’le karşılaştım. Prof. Gabriel, Türkiye’yi ve Türkleri çok iyi bilen ünlü bir Fransız mimarı ve tarihçisiydi.

 

Bu Türk dostuyla uzun yolculuk esnasında saatlerce ve günlerce dertleştik durduk. O bana Alman işgali altında Fransızların çektiklerini anlattı. Ben de, işkencelere temas etmeden, tutukluluk günlerimin hikâyesini ona açtım. Zaman aman bu konuşmalara, aynı vapurda bulunan meşhur Fransız müsteşriki ve dilcisi Prof. Jean Deny ile uzaktan yakına akrabamız ya da tanıdığımız olan bir sosyete hanımı da katıldılar.

 

Prof. Gabriel bir gün bana: “Senin gibi aydın bir insan nasıl olur da Nasyonalist Rasist (Irkçı) olabilir, anlamıyorum. Bugünkü savaş felâketinden ve milyonarca Yahudi’nin ve Slav’ın katlinden sonra hâlâ bu fikirlere saplanıyor musun?” deyince açıldım: 

 

“Dostum” dedim, “bugünkü fikirlerim eskisinden yer yer farklıdır. Geçirdiğim acılarım ve yalnızlığın tesiriyle inançlarımı tekrar gözden geçirmek ve yanlış gördüğüm yerleri değiştirmek fırsatını buldum”. Fransız dostumun mavi gözleri memnunlukla ışıldadı: “Demek Nasyonalizm’den vazgeçtin…”

 

“Hayır”, diye cevap verdim, “öyle değil. Bence milliyetçilik, zararlı tatbikatla çürümeyecek bir hakikatti. Her ne kadar Federe bir Dünya Devleti, yani Birleşmiş Milletlerden daha öte bir yenidünya düzenine artık yanaşıyorsam da, bunu ‘beynelmilelciler’ (enternasyonalistler) gibi düşünmüyorum. ‘Ekonomik entegrasyon’ belki, fakat milletlerin hususiyetlerini yok edici, ırklar ve milletler potası halinde piç bir İnsanlık Birliği’ne hayır! Beşeriyeti renkli, güzel yapan tek şey milletlerin çeşit çeşit oluşlarıdır. Bunu ne diye eritmeyi emel edinmeli?”

 

Prof. Gabriel: “Anlıyorum, Federalist milliyetçisin. Yani ordu besleme hakkını sade bir Dünya Devleti’ne tanıyan…”

 

Gene “hayır” dedim ve anlattım: “İnsanlar, milletler ve idarecileri hâlâ akıllanmadığına göre, bugünkü ‘ben su katılmamış barışçıyım, ordu beslemeyeceğim’ diye ilk ortaya atılan millet delidir, mahva mahkûmdur. Bu çeşit bir Dünya Federe Devleti belki de gelecek yüzyılda olabilir, şimdiki halde her millet güçlenmek, silâhlanmak zorundadır… Bilhassa Türkiye…”

 

Prof. Gabriel, hafif bir sabırsızlık göstererek: “Peki ama fikirlerinde dediğin bundan mı ibaret?”

 

“Tabî değil. Meselâ, şimdiki ırkçı düşünüşüm, dünküyle tıpatıp aynı değil”.

 

Profesör, metodik bir ilim adamı sıfatıyla, evvelâ eski ırkçı fikirlerimi sordu. Anlattım: 

 

“Eskiden de benden daha aşırı ırkçılar vardı Türkiye’de: Nazilerin anti-semitizmini andıran şiddetli bir Yahudi düşmanlığı, 12 göbek temiz kan aramak, şahsen sevmedikleri kimselere ‘Türk değil’ damgası basıvermek… gibi. Ben o zamanlar bile bu derece ırkçı değildim. Almanların ‘Aryen’ üstünlüğüne de hiçbir zaman inanmadım. Bu ayrılıklara rağmen, benim de ‘ifrat’ diyebileceğiniz ırkçı görüşlerim vardı”

 

Ben duraklayınca, “Meselâ…” diye sıkıştırdı.

 

“Meselâ, ‘Türk ırkı her ırktan üstündür’ diye yazılar yazardım. Yani ‘Deutschland über Alles..’(Almanya hepsinin üstünde)…”

 

Durdum, ona ayıplayıcı bakışlarla baktım.

 

“Prof. Gabriel, çeyrek aydınlar bize hücum için, Almanlarla hem-fikirliğimizin delili gibi bunu kafamıza kakıp durdular. Sizden ummazdım ve aradaki büyük farkı anlayacak tecrübe ve bilgiye sahip olduğunuza inanırdım”.

 

Benim kızmama karşılık o kızmadı, yumuşaklıkla: “Tabiî farkındayım, Almanlar ülkelerinin en üstün olduğunu iddia ederdi, hâlbuki siz, ırkınızın üstünlüğünden bahsediyorsunuz. Ama Naziler çağında bu ‘vatan’ gururu Almanya’da da ırk gururuna dönüşmüştü. Malûm ya, ‘Nordik – Germen ırkı en üstün ırktır’ derlerdi…

 

“Tamam, işte Nazilerin asıl bu iddialarıdır ki benim inancıma uygun değil, bilâkis zıt düşünüyordum. Çünkü ben Alman ırkının ‘jenetik’ üstünlüğünü reddediyor, bilâkis Türklerin en üstün olduğunu iddia ediyordum…”

 

“Şimdi böyle bir iddian yok mu?”

 

“Bugün artık ‘Türk ırkı diğer ırklardan üstündür’ diye bir iddiayı bayrak gibi sallama taraftarı değilim. Üstünlük – aşağılık fikrini terk ettim. Fakat bugün de her milletin galip bir ırk tipi ve (ekseriyetle) mensup olduğuma ve ırkların kendilerine has uzvî, psikolojik birtakım hususiyetleri ve kabiliyetleri olduğuna kaniyim. Fark, mahiyetten ziyade ‘derece’ ve ‘saha’ farkından ibarettir. Bir kimya mühendisi ile bir fizikçi arasındaki saha farkı gibi. Ve bu farkların, birçok amiller meyanında, tarihte az çok rolü olmuştur. Çeşitli farklı ırkların bazen bir araya gelip millî deha zenginliğini yarattıkları da olmuştur. Fransa ve Amerika’da olduğu gibi”.

 

“Anlıyorum, bunlar senin bugünkü ilmî kanaatlerin ve tarih görüşün. Ama gene de bu, ırkçı bir tarih görüşü değil mi?”

 

“Öyle tabiî. Ben de onun için hiçbir zaman ‘ırkçılıktan vazgeçtim’ demiyorum, sadece ‘hâlâ ırkçıyım ama ırkçı görüşlerimde eskiye nazaran fark var’ diyorum. Şimdiki ırkçılığım, kavgacı bir iddiaya ve kine değil, sevgiye dayanıyor. Irkçı özellikleri temiz kalmış bir Arap, bir Almanı, bir Slav’ı, Hintliyi veya bir zenciyi takdir edebiliyorum ve bu özelliklerini kaybetmemesini temenni ediyorum. Fakat hem Türk, hem de Türk milliyetçisi olduğundan, Türklerin bağlı bulundukları Turan ırkının (Alp-Turanî) özelliklerini bilhassa seviyorum. Âşığım”.

 

Prof. Gabriel bu uzun monologumu sabırla dinledi ama sordu: Tarihin ve milletlerin sade ırkla izah edilebileceğini mi sanıyorsun?

 

Hiçbir zaman, hattâ aşırı ırkçı günlerimde bile böyle bir iddiada bulunmadım, dedim ve Fransızca olarak yayınlanan bir etüdümü (La République’de tefrika edilen “Le racisme est-il justifié”nin (Irkçılık haklı çıkarılmış mıdır?) ciltli şeklini kamaramdan alıp profesöre gösterdim. Bakın dedim, burada da milletin dil, ırk, gelenek, kültür ve bir arada yaşamak isteği gibi duygularla oluştuğunu yazdımdı. Yani ırk, 4-5 unsurun anca bir tanesidir, demiştim. Almanlar bunu siyasete soktu ve bir zulüm âleti halinde kullandı diye gözümüzü hakikate yumamayız.

 

Peki, bu ırk tipinden, bu kökten gelmeyen azınlıklar hakkında ne düşünüyorsun?

 

Prof. Gabriel’in “ne düşünüyordun?”a önce cevap vereyim, çünkü bu bakımdan ifrat fikirlerim vardı. Türk milleti içine, yakın ve uzak tarih boyunca karışıp da hâlâ ayrı hüviyetlerini kaybetmemiş olan unsurların cemiyet içindeki haklarını tahdide taraftardım.

 

Yani Yahudileri, Ermenileri, Rumları mı?

 

Daha da öte: Arnavutları, Çerkezleri, dönmeleri, bir kısım (?…) Kürtleri, Boşnakları ….ilâh. Bu unsurların ayrı muamele görmesine, biyolojik ve tarihî sosyal zaruretlere istinaden inanıyordum.

 

İşte bu düşünüş değil midir Nazileri Dachau ve Auschewitz vahşetine götüren?

 

Her fikri, ifratları yüzünden toptan yıkmak ve kırmak ilmî zihniyete uymaz. Almanlar, milliyetçiliği ve vatanseverliği ifrat derecelere vardırdılar diye milliyetçiliği ve vatanseverliği tu kaka etmiyoruz.

 

En demokrat sayılan Amerika bile zencilere, hem de kanunen, ayrı muamele yapar. Harp sırasında, Japon soyundan gelen kendi Amerikan vatandaşlarını nasıl temerküz kamplarına toplamıştı?…

 

Ya şimdi?…

 

Irkçılığın dayandığı ilmî (?) ve tarihî temelleri değişmemekle beraber Türk milleti içinde buna dayanan ayrımlar yapma fikrini terk ettim…(S.347-403).

 

Dış politikada da kanaatlerim, bilhassa 1938’de İtalya ve Almanya’ya yaptığım 3 – 4 aylık bir seyahatten sonra iyice kesinleşti[11]. Nazi Almanya başta ve Faşist İtalya arkada olmak üzere, Mihver Devletleri’nin Türkiye’yi ele geçirmek emelinde olduklarına kanaat getirdim ve o tarihten beri her mecmuamda ve her kitabımda bu emellere gençliğin dikkatini çektim…

 

Prof. Gabriel gene sözümü kesti: “Bunlar fikirlerin… Teşkilâtlanma hususunu anlatacaksın”.

 

… Teşkilâtlanma … Lise’de başladı.

 

Prof. Deny, bu cemiyetimizin bir ismi olup olmadığını sordu. “Evet”, dedim, “1938 başında kurduğumuz bu cemiyete ‘Tarama Dergisi’ lügatinden ‘Gürem’ (Yani, İnsanlığın Birliği) adını seçtik. Sonraları bunun ismini ‘Bozkurt Güremi’ şekline soktuk”.

 

Prof. Deny, tevkifime kadar hep aynı arkadaşlarla mı çalıştığımı sordu. Hayır, dedim. Ne yemin, ne vaat, ne iyi niyet para etti. Lise biter bitmez dağıldık. Benimle ilk verilen kararı tatbik için beraber çalışan Cihat, İlhan ve Hikmet’ten başkası kalmadı. Aramızda para topladık ve Ergenekon mecmuasını çıkardık. Her birimiz ayrı fakültelere gidiyor, kimimiz Ankara’da, kimimiz İstanbul’da bulunuyorduk ama mükemmel işbirliği yapıyorduk. Bu arada birçok yeni insanlar tanıdık. Kimi o zamana kadar sessiz kalmış olan eski Türkçülerdi. Prof. Zeki Velidî Togan, Hüseyin Namık Orkun, Nihal Atsız, Muharrem Fevzi Togay gibi. Bunların bizimle münasebeti, sadece mecmuamıza yazı yazmaktan ibaretti. Muzaffer, Nurullah, Zeki ve İsmet Rasim gibi gençlerle ise daha iyi kaynaştık ve onları “Bozkurt Güremi” ailesine alarak el ele çalıştık: Kimi yazı topluyor, kimi mecmuaları bayilere dağıtıyor, kimi de postalıyordu.

 

Ergenekon mecmuamızı hükümet, 4. Nüshadan sonra resmen “Alman dostluğuna aykırı neşriyat” sebebiyle kapattı. Bu sefer ‘Bozkurt’ mecmuasını çıkarttık…(S.412-414).

 

Bundan sonra Türkkan, başta Atatürk olmak üzere Mahmut Esat Bozkurt, sıkıyönetim komutanı Korgeneral Sabit Noyan, Suat Hayri Ürgüplü, Maarif Vekili Necati, Memduh şevket Esendal, Soysallıoğlu İsmail Suphi, Selim Ragıp Emeç, Selim Sarper, Başvekil Refik Saydam, Milli Müdafaa Bakanı General Ali Rıza Artunkal ve daha nice devlet büyüğü, profesör, gazetecinin ırkçı – Turancı eğilimde olmuş olduklarını(!…) anlatıyor. Biz burada bu ayrıntılara girmedik.

 

Yukarda adı geçen Muzaffer, Yedek Subay Okulu İstihkâm Bölüğü’nde yan yana oturmuştuk. İnşaat mühendisi olan Muzaffer’e daha sonraları Toprak Mahsulleri Ofisi Kontrol Mühendisi olarak rastlamış ve epey birlikte olmuştuk. Mert, cesur, dürüst bir kişi olan Muzaffer, ‘ırkçı’ çalışmalarını saklamaz ve bize “Burhancığım, seninle konuşunca bütün imanım bozuluyor” derdi…

 

Yukarda Türkkan’ın anlattıklarından Fransızların onu nasıl konuşturup Türkiye’deki ırkçı – Turancı eğilimlerin ayrıntılarını öğrendikleri görülüyor.

 

[1] Reha Oğuz Türkkan.  – Tabutluktan gurbete, İst. 1975.

[2] “Milli Şef” döneminin otokratik düşüncesi.

[3] Bu Nuriman Hanım’ı Nuri Paşa’nın çevresindekiler arasında tanımıştık ve ondan “Yüzyıllar boyunca Alman gerçeği” kitabımızda epey söz etmiştik.

[4] Yani bu kişiler, Hitler’in oralarını zapt ettikten sonra bu ülkelere istiklâl vereceğini mi umuyorlardı? O ise ki Hitler, oraların Gauleiter’lerini bile çoktan tayin etmişti.

[5] O ise ki o dönemlerde Türkiye’nin kendisi “muhtac-ı himmet dede” idi…

[6] Bunlar bizim ırkçı – Turancılarımızın Drang nach Osten’i oluyor…

[7] Bu Nurullah (Barıman)’ı ailesiyle birlikte yakından tanımıştık. Üçkâğıtçı serserinin teki idi. Anlatıldığına göre Cezayir’e gidip kendini Türk milliyetçisi olarak tanıtıp Cezayirli istiklâl mücahitlerinin bazı sırlarını öğrenmiş ve bunları Fransızlara satmış.

[8] Bu Parmaksız Hamdi, “komünistlerin kökünü kazımaya” yeminli bir polis şefi idi ve ondan çektiklerini, yıllar sonra karşılaşabildiğimiz arkadaşlarımızdan dinlemiştik.

[9] Reha Oğuz’un, genelde Turancı – ırkçı faşistlere kucak açmış olan Amerika’dan geniş himaye görmüş olduğu aşikâr oluyor. Hangi akademik geçmişle Kolombiya Üniversitesi’ne öğretim üyesi oluyor?…

[10] Sosyal – demokratlığı kimseye bırakmayan Cumhuriyet’in iç yüzü bir kez daha meydana çıkıyor.

[11] Bu seyahat masrafları nereden çıkıyordu?