Talci’a (Himaye)

Kültür Eserleri > THKK 2/B - Tarım, Hayvancılık, Meteoroloji > Talci’a (Himaye)

Talci’a (Himaye)

Bizanslıların patrocinium fundorum, yani himaye sistemine muadil talci’a da yine toprakların geniş mülk haline dönüştürülmesine vasıta olan bir başka çok önemli yöntem oluyordu şöyle ki Emevî ve Abbasî’ler zamanındaki ağır vergilerle vergi mültezimlerinin gasplarının baskısı talci’a’nın gelişmesini pekiştirme eğilimi gösteriyordu. Bu müessese, idareci ailelerin özel öşrî toprakları ve geniş mülklerinin ortaya çıkmasına koşut olarak inkişaf edecekti. Talci’a, himaye aramak demek olan laca’a’dan müştaktır. Bu anlam, şartların baskısıyla bir zorlama unsurunu da içerir. Uygulamada talci’a, mülk tevdii yoluyla başka bir kişinin himayesini aramaktır. Küçük mülk sahipleri, bir tarafta topraksız serf-mutasarrıflar, ortakçılar ve gündelikçi rençperler kitlesiyle öbür tarafta da güçlü geniş mülk sahipleri arasında belirsiz ve istikrarsız durumda bulunuyorlardı. İktisadî ve içtimai baskı altında bu küçük mülk sahipleri çoğu kez topraklarını kaybediyor ve basit ortakçı ve rençper durumuna düşüyorlardı. Yani Bizans’ın patrocinium (“koruma”) yönteminde olduğu gibi talci’a’da da, toprağını büyük mülke katmak ve genellikle orada mutasarrıf olarak çalışmaya devam etmek suretiyle küçük toprak sahibinin büyük ağadan himaye talebi bahis konusuydu. Bu, İran’da da mutattı. Ya eşkıya ve müstevlilerden korunacak, ya da vergi mültezimlerinin ağır vergi ve baskılarından sakınılacaktı. Küçük hür toprak sahibi, ağanın yanında mutasarrıf ve ortakçı olarak çalışmayı, eşkıya ile mültezimin elinde ölmeye yeğliyordu.

Kısaca, Emevî’lerin iktidara gelişlerinden hemen sonra işbu patrocinium genel olarak her yerde uygulanır olmuş, geniş mülkler hızla gelişir olmuştu. İslâm öncesi tarımsal sistemler, esas görünümleri içinde, yeniden ortaya çıkacaktı. Mervan 65/684-5’de ölmüştü. Bu tarihlerde müzâraa dirilip geniş mülkler üzerinde mutat hale gelecekti.

Patrocinium sistemi altında öşrî topraklar haracî topraklara katılacak, eskiden üzerlerinde bulunan insanlar, ister zımmî, ister Müslüman olsun, hiç fark gözetilmeden ortakçı haline geleceklerdi. Bu arada, VIII. yy.ın ortalarından itibaren Arap maliyesi, çok sık vaki olan sıkışma hallerinde, elle tutulur bir meblâğ karşılığında haracî toprakları öşrî’ye tahvil yolunu tutmuştu. Her şeye rağmen öşrî toprakların alanı, öbürününkine göre sınırlı kalmış, öşür ödemek, toplumun üst tabakalarının bir imtiyazı haline gelmişti.[1] Sosyal dengesizlik ayan olmuştu…

Arap-İslâm devleti toprak hukukunda önemli bir yeri olan işbu himaye-talcî’a üzerinde biraz daha duracağız.

Hicret’ten çok öncesinden itibaren ve ondan çok sonralarına kadar bedevî kabilelerin kervanlar üzerinde bir “koruma” (hafârâ – himâya) hakkına sahip bulundukları iyice bilinir. Bu hak, bir bedel karşılığında bunların selâmetle yollarına devamını sağlamaktan ibaretti. Bu uygulamaya İslâm tarihi boyunca her yerde rastlanmış, ancak kuvvetler dengesindeki değişmeler onu, Devlet’çe resmen imtiyazı verilmiş hafârâ ile gasp edilmiş hafârâ arasında götürüp getirmiştir. Bu ikisi arasında bir mutavassıt hal, örneğin 939’da halife hükümetinin bir Hacc hafârâ’sı için Karmatîlere ödediği meblâğ olabilir. Her ne kadar kabile yada bunun reisi, arazisini kat eden müteakip kervanlar üzerinde sürekli olarak hafârâ hakkını kullanıyorsa da, yolcular, onun arazisini terk edince hafârâ’sından da çıkıyorlar; yani kabile ile yolcu arasında sürekli bağ bulunmuyor.

Talcî’a aslında, prensibi itibariyle, bundan çok farklı oluyor. Bunun cevap verdiği ihtiyaç, geniş halk tabakalarının hırsız ve canilerle maliye memurlarının suistimallerine karşı korunmasıydı. Bununla birlikle bu, basitçe, bir kuvvetlinin zayıflar üzerindeki baskısını ifade ediyordu: bir “zayıf”, toprağını bir “kudretli”ye tefviz, (alcâ’a) edip “koruma”sını (himâya – bazen hafâra) talep ediyor. Bu, doğal olarak, ülkenin ileri gelenine sığınan bir köylü olabilir. Ancak uygulama sürekli yayılıyor ve belki de kırsal kesimde “orta sınıflar”a da şamil oluyor. Küçük iktâ sahipleri bunlar arasında bulunuyor…

Alt kademelerde bu iş, fakir köylülerin ortakçı durumuna düşmesine müncer oluyordu. Üst düzeylerde ise yeni “mahmî” ile yeni “hamî”in gerçek statüsü kesinlik kazanamıyor şöyle ki fıkıh bunu resmen tasdik etmiş değildi.

Metinler çoğu kez bu mahmîleri muzâri’un olarak ifade ediyor ki bunlar, bir mülk sahibine özel bir vergi veren ortakçı oluyorlar; sadece hamî Devlet’e vergi veriyor. Mahmî için bu anlaşmanın yararının hamiyi kendisiyle maliye arasında koymak olduğu aşikâr oluyor. Ama yine birçok başka metin de mahmîlerin Devlet’e karşı mükellefiyetlerinin devam ettiğini beyan ediyor. Bu takdirde işin kârı, suistimallere karşı bir emniyet, bazen de özel güçlü kişilerin, Devlet’in ihmal ettiği kamu yararına bayındırlık işlerine tevessül etmeleri oluyor.

Hamîin çıkarı ise, katî’a-iktâ durumunda, haraç esasına göre hesaplanan köylü ödemesiyle kudretlinin ödediği öşr arasındaki fark oluyor. Ancak bu husus genel olarak talcî’a için doğru olmuyor.

Buveyhî sülâlesi kurucusunun ilk işi adamlarına, iktâ’larla birlikte, inkıyat altına alınmış yörelerin himâyât’ını da tevzi etmek olmuştu.

Sistem, Devlet’in özellikle maliyesi için tehlike arz etmekten geri kalmıyordu. Ama daha önemlisi iktâ kavramında gelişmenin yanı sıra ve il idarelerinin bünyesinde, Devlet’le halk kitlesi arasına giren özel güçlerin teessüsüne ve kitlenin büyük bölümünün merkezî otoriteden kopartılmasına yardımcı oluyordu.[2] Bunun İran ve sair İslâm ülkelerdeki uzantıları konumuzun dışında kalır. Ancak bunun Osmanlı ideolojisine tümden ters düştüğünü, Babıâli’nin böyle bir şeye müsaade etmesinin bahis konusu olamayacağını (hiç değilse XVIII. yy. ortalarına kadar) belirtelim.

Ebû Übeyd’e göre (imtiyazlı) Müslümanların özel toprakları (arzîn el-öşriya) dört bölükte irdelenir:

a) Sahibinin Müslüman olup öşrî mülk olarak muhafaza ettiği müstakil topraklar. Adam bunların sahibidir, b) Silâh zoruyla (anvaten) zapt edilip İmam’ın fey-i mevkufe haline sokmayıp ganimet kabul ettiği ve khums’u tarh ettikten sonra artanını fatihler arasında dağıttığı tüm topraklar. Bu topraklar Müslümanların malı olmuştu, c) Tüm terk edilmiş, sahibi ve çiftçisi bulunmayan topraklar (El-arz el-âdiya). İmam bunları özel bağış (iktâ) olarak verebilir,[3] d) Bir kişinin ıslah edip canlandırdığı, suladığı ve ekip biçtiği tüm “ölü” topraklar ki bunlar ekilmemiş, terk edilmiş topraklar olup genellikle arz-i meyyite tesmiye edilirdi. Bir de bunlara ekleyebileceğimiz, savaş sırasında sahiplerinin terk ettikleri sınır mülkleri vardır ki bunlar, oraya yerleşen Müslümanların elinde kalmıştır.

Bütün bu kategoriler öşrî, yani devlete ürününün onda biri ödenen topraklar sınıfından olup bunun karşısında haracî topraklar vardı ki bunlarda vergi oranı beşte birden üçte iki arasında değişir, çoğunlukla ürünün yarısı olurdu. Özel mülklerle hanedan mülkleri, Emevi’lerle başlayan çapraşık bir süreçle anva ve sulh topraklarından tedricen ele geçirilmişlerdi. İkta ve ihyaü’l maval mefhumları da bu süreçle yakından ilişkilidirler. Himâ dahi, İslâm arazi hukukunda önemli bir yer işgal eden bir başka kurum oluyordu.

Bu konuları terk etmeden önce Doğu Anadolu’da o çağların Arap istilasından bir anıyı zikredelim: “Maraba = ortakçı. Toprak sahibi, kendileri ekip biçmeyi beceremez olunca, bu işi yapacak kimseye tohum ile işçiliği kendisine ait olmak üzere tarlayı verir ve “kesim” denilen sözleşmesine göre harman sonunda tahıl ile samanın yarısı veya üçte birini alır, işte buna Türkçe “ortaklık” ve taraflardan her birine “ortak” veya “yarıcı” adı verildiği gibi, Arapça “dörtte bir” anlamına gelen “rub”dan mufaale mastarına göre söylenen “murâbaa”dan bozma “maraba” ve “marabacı” da deniyor”[4]

[1] E.Ashtor.- A Social and economic history of the Near East in the Middle Ages, London 1976, s. 39.

[2] Claude Cahen.- Notes pour l’histoire de la Himâya, in Mélanges Louis Massignon, T. I, Damas 1956, s. 287-93.

[3] İslâmî anlamda iktâ’ın Selçuklununkinden farklı olduğu hemen anlaşılır.

[4] F. Kirzioğlu.- “Lehçe-i Erzurum” yazmasındaki halk sözleri, in Türk Dili Araştırmaları Yıllığı, Belleten 1962, Ank. 1963.