Kültür Eserleri > THKK 2/B - Tarım, Hayvancılık, Meteoroloji > Himâ

Himâ

Daha önce gördüğümüz gibi, kabile iktisadî yapısında toprağın özel mülkiyeti kavramı, toprak az çok bir müşterek geçim kaynağı olduğundan, gelişmemiş durumdaydı. Bu keyfiyet, müşterek otlaklar (himâ) için de aynı idi.

Harfi harfine himâ, “korunan” ve başkalarına “yasaklanan” bir şey, münhasıran bazıları tarafından kullanılıp başkalarına yasaklanmış bir toprak parçası oluyordu. Ebû Übeyd “lâ himâ illâ lillahi ve Resûlihi”, yani “Allah ve Resulü’nden gayrisi için himâ yoktur” hadîsini, Peygamber tarafından su, otlaklar vs. gibi müşterek mülk haline getirilmiş şeylerin özel ve münhasır himâ’ya dönüştürülemeyeceği şeklinde yorumluyor. Himâ’nın İslâm öncesi kökenli olup kabile yapısı içinde geliştiği ve bir dinî anlam taşıdığı sanılıyor.

Gerçekten İslâm öncesi çağda himâ, genellikle bir kabile ya da şef sülâlesinin etrafı çevrili hususî mülkü halindeydi. Buraya başka kabilenin hayvanı sokulmazdı.

Fey kavramıyla aynı zamanda ve ona koşut olarak himâ da, tek bir kabilenin himâ’sı şeklinde Müslümanların (müşterek) himâ’sına dönüşüyor. İlk devrede o, Ümmet’in müşterek malı oluyor. Peygamber tarafından kurulan Nakî himâ’sında savaş atları yetiştirilip Müslümanlara fey cizyesi olarak gelen sığırlar otlatılıyordu. Himâ sorunu “müşterek topraklar”ın genel sonucuyla müzdeviç olup mavat, “ölü”, veya res nullius, “müşterek” toprakların (res communes) azami sınırını simgeler.