Sunuş – Türk ve Yahudi Kültürlerine Bir Mukayeseli Bakış

Şubat 11, 2017
Kültür Eserleri > Türk ve Yahudi Kültürlerine Bir Mukayeseli Bakış > Sunuş – Türk ve Yahudi Kültürlerine Bir Mukayeseli Bakış

Sunuş – Türk ve Yahudi Kültürlerine Bir Mukayeseli Bakış

1957 yılında Ahlat’ta, ilk Selçuklulardan kalma kümbet ve mezarlar arasında dolaşırken bunlardan birinin üzerinde “Mühr-ü Süleyman”, asıl adıyla “Megon David”e rastlamakla hayrete düşmüştük. Bu aynı “Mühür”ü, Barbaros’un sancağında ve daha başka Osmanlı bayraklarında görmek hayretimizi artırmış ve keyfiyete izah bulmaya koyulmuştuk.[1] İleri sürmüş olduğumuz kanıtlar yanlış değil, sadece eksikti. Bunun da farkındaydık…

Zaman geçti, çalışmalarımız ilerledi. Ünlü İran tarihçisi A. Christensen’i okurken bir yerde, dipnotta, Sasanî kralı Yazdgard I’in Yahudi “Rêsh Gâlûtâ”nın kazıyla evlendiğini öğrendik.[2] Araya sıkışmış bu tarihî olay bize geniş ufuklar açtı: tarih kayıtlarına geçmiş olmakla bu izdivaç, bir politik izdivaçtı. Politik izdivaç ise ancak önemli bir cemaatin reisinin kızıyla olabilirdi. Böyle bir cemaatin İran toplumu içinde bulunması, mutlaka bir kültür alışverişini intaç edecekti…

Aşağıda ayrıntılarıyla göreceğimiz gibi gerçekten büyük bir İran-Yahudi kültürel osmose’u bahis konusuydu. Türkmen de, ilk önce İran’a yerleşip ilk Büyük Selçuklu devletlerini burada kurmuştu. Onun emmioğlu da Anadolu’ya, dağarcığı bu yeniliklerden esinlenmiş olarak varmıştı…

Bu “Mühr-ü Süleyman”ı Müslüman mezar taşlarının bir mutat motifi olarak görmemiz, sadece bu İranî etkiye bağlanamazdı. Daha başka akımlar aranacaktı.

Bunları bulmakta fazla güçlük çekmedik şöyle ki Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının tarihin derinliklerine kadar varan bir zaman aralığı içinde Yahudi kültürü ile sanıldığından çok yakın teması olmuş olduğunu hemen fark ettik.

“Cihan var olmadan Ketm-i ademde

Hak ile birlikte bektaş idim ben

Yarattı bu mülkü çünki o demde

Yaptım tasvirini, nakkaş idim ben.”

“Anasırdan bir libasa büründüm.

Ab ü bad ü hâk ü nârdan göründüm.

Abülbeşer ile dünyaya geldim:

Âdem ile bile bir yaş idim ben”.

“Âdem’in sulbünden Şît olup geldim,

Nuh ile bir olup tufana girdim,

Bir zaman bu mülke İbrahim oldum:

Yaptım Beytullah’ı taş taşıdım ben”.

“İsmail göründüm bir zaman, ey can,

İshak, Yakup, Yusuf oldum bir zaman

Eyyub geldim, çok çağırdım el’aman,

Kurt yedi vücudum, kaynaş idim ben”

“Zekeriya ile beni biçtiler,

Yahya ile kanım yere saçtılar,

Davud geldim, çok peşime düştüler,

Mühr-ü Süleyman’ı çok taşıdım ben.”

“Mübarek asayı Musa’ya verdim.

Ruhülkudüs olup Meryem’e erdim,

Cümle evliyaya ben rehber oldum

Cibril-i Emin’e sağdaş idim ben”

diyor, Bektaşi Şeyhlerinde Bektaş Çelebi (?) – ölm. 1762 -, nam-ı diğer Şirî,[3] baştan sona kadar Ahd-ı Atik’ten esinlenerek…

Ya Yunus?:

“Bilemedin sen seni

Sedefte ne cevhersin

Mısır’a sultan iken

Ken’an arzu kılarsın”

“Yunus imdi her derde

Eyyub gibi sabr eyle

Derde katlanamazsın

Derman arzu kılarsın”[4]

Başka bir yerde de;

“İsrafil ve Azrail

Mikail ve Cebrail

Kıyamet ne gün kopar

Yarın Sur uran bilir”[5]

derken boru çalarak Jericho surlarının yıkılışını ima etmiyor mu?…

Bu etkileşim, tarih boyunca, çok değişik, değişik olduğu kadar da yaygın bir alanda, ezcümle İran, hatta bunun Orta Asya’ya kadar varan ötesi, Helenistik Ön Asya ve Anadolu, Musa dininin revaçta olduğu bir bölgede zuhur eden İslâm dünyası…nda vaki oluyor. İspanya’dan Osmanlı ülkesine hicret bunun sadece son sahnesini oluşturuyor. Pagan Anadolu’yu Hristiyan Anadolu takip etmişti. Hristiyanlığın banileri Yahudi değiller mi idi? Bektaşilikte birçok Hristiyan unsur bulunuyor dendiğinde aslında bunların Yahudi unsuru olduğu unutuluyor mu?

Gerçekten İsa da Yahudi idi, Paulus da, Peter de… Nitekim “Ve İsa ona dedi: Sakın kimseye söyleme, ancak git, kendini kâhine göster ve onlara şahadet için, Musa’nın emrettiği takdimeyi arz et” (Matta’ya göre VIII/4). İsa bunu bir cüzamlıya söylüyor ve bahsettiği “Musa’nın emrettiği”, Levililer’de uzunca tafsil ediliyor.

Yine Matta’ya göre: “O zaman İsa Sebt günü ekinlerden geçti; şakirtleri aç idiler ve başakları koparıp yemeğe başladılar. Fakat Ferisîler bunu görerek ona dediler: işte, şakirtlerin sebt günü yapılması caiz olmayanı yapıyorlar. İsa da onlara dedi: Davud’un, acıktığı zaman, kendisiyle beraber olanlara ne yaptığını, Allah’ın evine nasıl girdiğini ve yenilmesi ne kendisine ne de beraberinde olanlara değil, ancak kâhinlere caiz olan huzur ekmeklerini yediğini okumadınız mı? Yahut şeriatta okumadınız mı ki, kâhinler mabette Sebt’i bozarlar ve suçlu değillerdir? (XII/l-6). Huzur ekmeği konusunda da İsa, I. Samuel XXI/6 ayetine telmihte bulunuyor.

Ve böylece de İsa’nın, Musa şeriatının bir sadık muakıbı olduğu ayan oluyor. O, bu şeriata renk kattı, tıpkı Muhammed’in, İbrahim dinini ihya ettiği gibi…

Bu itibarla bu kitap boyunca Hristiyanı tümden dışlamamız bahis konusu olmayacak.

“Bazı çevrelerde, İngiltere’de kaynaşmayı sağlamak için Müslümanların Noel ve Paskalya’ya denk getirmek üzere kendi iki bayramlarını değiştirmelerinin gerektiği ileri sürülüyor. Bunu söyleyenler, bunların Hristiyan öncesi pagan festivaller olduğunu unutuyorlar… İsa’nın tarihini yazmaya girişen bilginler hiçbir zaman kendilerini onun tanrısallığı düşüncesinden tamamen kurtaramıyorlar. Onun tanrısallığını ispat etmekte nakıs kaldıklarında bunlar bazen onun hiçbir zaman mevcut olmamış olduğu, ya da onun ‘herkese her şey’ olduğu sonucuna varıyorlar… İsa, mevcut olmuştu. O bir insan ve Allahın peygamberi idi” diyor Muhammad Ata ur-Rahim, “İsa, İslâm’ın bir peygamberi” adlı kitabının[6] “ve mâ tevfik-i ilâ billâh” ile biten önsözünde.

Öbür yandan Humphrey Carpenter’in “Jesus” adlı kitabına (Oxford University Press) tanıtma yazısında Frank Longford,[7] yazarın şu satırlarını aktarıyor: “Ba’sü bâd-el-mevt’e (ölümden sonra dirilmeye) inanmayan tarihçi… İsa’nın nihayet hiç ölmediği sonucuna varacaktır…”.

On ikinci İmam öldü mü? Şeyh Bedreddin, salikleri nazarında ölmüş müydü?… Muhammad Ata ur-Rahim’in mezkûr kitabına yazdığı “Giriş”te Andrew Douglas Hamilton, “bu eser, Hristiyan kilisesinin üstüne dayandığı mitostan çok şeyi yıkıyor ve İsa’yı gerçekten olduğu ileri derecede bir orthodox Yahudi olarak gösteriyor…” diyor.[8] Nitekim “İsa’nın dünyevî yaşamı, Yahudi tarihinin bir mütemmim parçası olup öyküsünü anlamak için onlarınkine bakmak gerekir. Yaşamı boyunca orthodox yolda amel eden bir Yahudi olarak Musa’nın yıllar içinde bozulmuş olan aslî öğretisini yeniden teyit edip onu canlandırmaya koyulmuştu”.[9] Hristiyan, İslâm’a gelirken, kendi özünde bulunan Musevi unsurları da beraberinde getirecekti.

Bir Bektaşi şairine “Mühr-ü Süleyman’ı çok taşıdım ben” dedirten etkiler, çok yönlü tarihî olguların bir sonucu oluyor. XI. yy.dan bu yana oluşan Türk-Müslüman Anadolu’da bu etkiler, doğruca temasın ötesinde, büyük ölçüde dolaylı yollardan vaki oluyor.

Hristiyan Küçük Asya Türkleştiği zaman bu istihaleyi yaşayan halk kitleleri, aslında çok değişik ethnik kökenli olup bunların yeni duruma tepkileri de birbirinden hayli farklı olmuştu. Bu genellikle Hristiyan ve çoğu yerde heretic kitlenin içinde dağılmış halde Yahudi unsuru da bulunuyordu. Bu unsur daha pagan Küçük Asya’nın Helenistik döneminden beri, hatta aşağıda göreceğimiz gibi, çok daha eskiden beri bu topraklarda yaşıyordu. Bu itibarla kendi kültürel yapısından rüsup (tortu) bırakmış olması tabiîdir. Bu ikamet, tüm Osmanlı dönemi boyunca da sürecekti, ayrıca Rumeli’de de.

Yahudi, Arap dünyası ile de iç içe olmuştu, Abbasî ve Fatımî Halifelerine vezirler verecek kadar. Sonra bunlara sahne olmuş topraklar, Osmanlı mülküne katılacaktı, kültürel alaşımı ile birlikte.

Dinî yaşamda özellikle büyük etki, hiç değilse koşutluklara tanık oluyoruz. İslâm’ın geniş ölçüde Musa dininden esinlenmiş olduğu bir vakıadır. “Kur’an, yazılıdan çok şifahî Yahudi yasasından, bunun etrafında gelişen gelenek ve bunlar üzerindeki tefsirlerden alınmış fikirler, imalar ve hatta ifade tarzlarıyla doludur. Talmud, Halacha ve Haggada olarak iki bölümüyle, yaklaşık bin yıllık bir süre boyunca Yahudilerin fikrî, sosyal ve dinî yaşamını sarar… Muhammed hiçbir zaman, kendi imanı ile Yahudilerinki arasında bulunan yakın irtibatı kabul etmekten geri kalmamıştır. Ve Kur’an’ın binden çok yerinde onların, şifahî ve yazılı yasalarından eşit bir saygıyla söz eder…”.[10]

Bunun dışında Yahudi mistisizmi ile İslâm tasavvuf hareketleri arasında çok belirgin benzerlikler, koşutluklar karşımıza çıkıyor.

Bütün bunların ayrıntılarına, kitabın müsaade ettiği ölçüde, gireceğiz. Amaç, hiçbir kişisel tefsirde bulunmadan ve evleviyetle (a fortiori) herhangi bir hissî mülâhaza serdetmeden, bu gerçekleri teşrih etmektir.

Hareket noktamız, kesin tanımlamalar olacaktır: “Kültür”, “Türkiye halkı”, “Yahudi ve Musevî”… kavramları-yerlerine oturtulacak, Yahudi tarihi eksiksiz özetlenecektir. Bunu yapmadan kültürel osmosis’i mucip olan temasların esası anlaşılamaz.

 


[1]     Bu konu üzerinde “Türkiye halkının kültür kökenleri”, C. II, Bölüm I, İnançlar adlı eserimizde geniş bilgi verilmiştir.

[2]     Arthur Christensen.- L’Iran sous le Sassanides, Osnabrück 1971, s. 110 infra.

[3]     Vasfi Mahir Kocalürk. – Tekke şiiri antolojisi. Ankara 1968, s. 421-2.

[4]     İlhan Başgöz.- Yunus Emre. İndiana Üniversitesi Türkçe programı yayınları I, İst. 1990, s. 197.

[5]     ibd, s. 237.

[6]     Muhhamad Ata ur-Rahim Jesus A A. prophet of Islam, London 1979.

[7]     Frank Longford.- Jesus and Aquinas, in FOYLIBRA (Foyle’s Bookshop Review) London April 1980.

[8]     M. Ata ur-Rahim.- op. cit., s. 3

[9]     ibd., s. 18.

[10]    R. Bosworth Smith. – Mohammed and Mohammedanism, London 1876, s. 171-2.