Halk tekniklerinin tetkikinde uyguladığımız yöntem, fiilî müşahedelerimizin ve kaynakların bize aktardıklarının dışında, her konu ile ilgili halk lûgatçesini taramak ve bunların mümkün olduğu kadar alfabetik sıraya göre derç etmektir. Bunda güttüğümüz amaç, bulabildiğimiz takdirde, etimonlarına inmek suretiyle o tekniğin kökenine ışık tutmaktır. Bunda her zaman çok başarılı olduğumuz söylenemez. Bu itibarla dilcilere burada oldukça geniş bir çalışına alanı bulunmaktadır.
Bunun dışında sözcüklerin karşılığında verilen tarifler, uygulanan tekniği bir ölçüde tanımlamakta olup böylece birçok uzun ve gereksiz ayrıntılara girmekten kurtulunmuş, okuyucu da tahlili yapılan olgunun korkunç çapraşıklığına tedricen girmiş oluyor.
Aşağıda göreceğimiz gibi aynı bir sözcüğün müteaddit müteradifinin (eşanlamlısının) bulunması ayrıca düşündürücü oluyor: aynı bir işin farklı adlarının bulunması, belirtilmemiş bazı küçük teknik farklardan mı doğuyor? Adlar, yörelere göre mi değişiyor? Bunda ethnik köken farklarının rolü nedir?
Gerçekten “bilimde en güç ve önemli görev, sorunları ortaya koymaktır. Ne tür soru sorulacağını bilmenin, bunlara yanıt vermekten çok daha çetin olduğu söylenebilir”[1].
Aynı bir sosyal grubun üyelerinde müşterek olan düşünce ve davranış şekilleri (folkways), grup âdet ve itiyatları olarak, yeni bir teknik, yeni sosyo-ekonomik koşullar altında kendini icbar edene kadar, sürüp gider.
“Makinesiz toplumlar… Batılı uluslara göre teknik gelişmelerinde çok geç kalmış olmakla birlikte bunlardan bazıları Batılılarınkinden kopuk ise de kendilerine özgü fevkalâde keskin bir düşünce tarzı ve mükemmel bir mantığa sahiptirler…”[2], Anadolu köylüsü gibi.
* *
DLT’de “arık: ırmak. Şu savda da gelmiştir: ‘agılda oglak togsa arıkda otı öner = ağılda oğlak doğsa ırmakta, arkta otu biter’. Bu sav, ‘azık için kaygı çekme’ diyecek yerde kullanılır.” (1/65-6). “Kazuk: kazuk arık = kazılmış ark…” (I/382). “er arık kazdı = adam ark kazdı…” (II/10). “Ol arık kırlattı = o, ırmağa kıyı yaptırdı…” (II/ 347). “…su arıktın kardı = su arktan taştı (kışın ırmaktan su taştı). Bu, su ve kar donarak ırmağın suyunun buz üzerine çıkması yüzünden taşmasına denir” (III/182). “Arık kaşladı= o, ırmağa kaş, germeç, büvet yaptı…” (III/299).
BTL, “ark” için “garp-tarlaya ve bostana dereden su getirmek için açılan yol, cetvel, kanal”; “ark-arık-olak”, aynı anlamda Kazan Türkçesinde geçiyor. Aynı şeye, arıg-aruk şeklinde Çağatay Türkçesinde rastlıyoruz. DELT, Türk-İran erga ve ergab’ın aynı anlama geldiğini ifade edip Ermenice arvh (ark) ve macarca ârok (hendek, boru, mecra, aködük) ile karşılaştırıyor. Halk dilinde ark, harh-harıh-harık(To, Ar, Tn, El, Sv) şeklinde Doğu illerinde kullanılmaktadır. Ayrıca aklan (Isp, Zn) da ark oluyor. Andol-andan-andol, “bahçe, bağ ve bostanda sulamayı kolaylaştırmak için toprağın eğimine göre ayrılmış parçalar, maşala, evlek” (Brd, Ks, Çkr, Çr, Sn, Sm, Ama, To, Or, Gr, Tr, Gm, Rz, Tn, El, Sv, Ank. Ky, Nş, Nğ, Kn); “evlek sınırı” (Çkr, Çr), “bahçe ve bostanlarda evlekler arasındaki su yolu, ark” (El, Krş, Ky, Nş, Ama); “sulanan tarla ve bostanda evleklerin suyla dolması, göllenmesi hali” (Gm);
Anavalı-anavallı-anovul-anool, “suyun küçük arklara ayrıldığı yer, bent başı” (Nğ, Ba, Ama) sözcüklerin kökeni Grek αναβολη,”sulama kanalı”dır (A.Tietze.- Griechische Lehnwörter); avgant-avgaz-avgın-avgon…, “üstü kapalı veya açık su yolu, ark, bahçe duvarlarında açılan su deliği” olarak Sivas’tan itibaren Anadolu’nun Batı’sında geçiyor. Avgun da “kanalla gelen suyun çeşmelere ayrılacağı yerde biriktiği küçük taş havuz” (Sv); “sulak, bol sulu yer” (Kış); “esas arktan ayrılan su yolunda açılıp kapatılan yer, kapak” (Nğ) oluyor. Rize’de de avkan, “suyun toplandığı yer, havuz”dır.
Devam etmeden önce αγωγος’ın “kanal, mecra” anlamında olduğuna dikkati çekelim.
Gerçekten αγω, “götürmek, sevk etmek…” karşılığında olup[3] Latince ager de, “mezrû arazi”dir.
Badarna, “toprak sulamaya mahsus cetvel, büyük evlek” (Kn); bağlama-bağ-bağla-bağlağa-bağlağı-bağlantı, “akarsuların seviyesini yükseltmek, suları toplamak veya başka yöne çevirmek için yapılan bent” (Brs, Ama, Or, Gm, Mr, Sv, Ky, Rz, Nş, Gaz, Krş, Kw) olup bağlama’nın manalarından biri de “yönünü değiştirme, başka yere yöneltme” (Gr, Ar, Ezc, Sv)dir.
Bere, “tarlalar arasından akan ince su, suyun aktığı yer, su yatağı” (Sn); beye, “suyun biriktirildiği toprak havuz” (Kc); boçri, “su yalaklarının deliğini tıkamaya yarayan çivi” (Rz)dir. Bığ-bıh-bik, “tarlada açılan su yolu, ark” (Ezc, Sv,Gr)dır. Çağart, “tarla evleklerine suyu çıkartmak için önüne yapılan toprak yığını, set” (Ezm); Cıvar-cıva-cıvan-cuvar, “tarlalara su dağıtan bekçi” (Brd, Dz, Ay, İç, Kr) olup bu iş için bir delikanlı (civan)nın seçildiği anlaşılıyor.
Cirenk de “ana arktan ayrılan küçük ark” (Ar)dir. Çılhan da “tarlalarda birikmiş suların akıtılması için açılan oluk” (Vn) oluyor. Çirmit “su yolunun bahçe duvarından geçmesi için açılan delik, değirmen arklarında suyun önüne tutulan tahtadan set, savacak denilen aygıt” (Ezc); çirmar, “tarlaları sulamak için açılan su yolu (Ml); çirmik-çirmit,” bahçelerin sulanmasında kullanılan suyun geçmesi için duvar altından açılan delik” (Ezc); çavdırma, “tarlayı baştan savma sulama” (Kn, İç), “akarsuyun kollara ayrıldığı yer, savak” (Es)dir. Çılgır olmak, “su, tarlayı kaplamak” (Gm)dır.
Dabul, “tarla ve bostanlarda evlek ve tarhlar arasında açılan su yolu, ark” (İst); dıyan, “akan suyun önüne kazık ve çalılarla yapılan bent” (Mğ); dombul, “suyun ayrıldığı ana bent” (Nğ); domuzdamı” çay ve ırmaklarda taş ve ağaçlarla yapılan bent” (Çr, Rz); sel baskınına engel olmak için derelerin kenarlarına yapılan korkuluk” (Gr); dizi, “toprakta sabanla açılan ark” (Dz. Kü, Mğ) dır. Eşşek, tarlaları su baskınından korumak için çalı ve taşlardan yapılan set” (To)dir.
Evlek-evleg-evlet, “tarlaya tohum ekmek için saban iziyle bölünen kısımlardan her biri” (Dz, Ay, Ba, Es, Kc, Bo, Çkr, Çr, Ama, To, Or, Ar, Kr, Ezm, Ezc, El, Ml, Hat, Sv, Ank, Krş, Nğ, Kn, Mğ, Krk, Tk, Brd), “bahçelerde sebze vb. şeyleri dikmek için ayrılan parçalardan her biri” (Es, Bo, Ks, Çkr, Ama, Ağ, Ezme, Ank, Kn, Krk); “bahçe ve tarlalarda açılan su yolu” (Tr, Ezc, Mr, Sv, Ant); “suyun toprağı oyduğu yer” (Tr); “öküzlerin bir seferde sürebileceği tarla parçası” (İç).”Ana ark, en geniş su yolu”na erkek deniyor, Kn’da.
Evlek kırmak-evlek almak-evleklemek, “sürülecek tarlayı eşit parçalara ayırmak” (Isp, Ay, Mr, Ky, Mğ, Ama, Bo); evlek yazmak, “sabanla evleği ayıran çizgileri çizmek” (Bo) oluyor. BTL de evlek sözcüğünün “garp”ta, yani Anadolu’da meydana çıktığını belirttikten sonra “sabanın tarlada açtığı çizi ve yol; tarlanın çizileriyle ayrılan kısımlarından her biri; dönümün dörtte biri; tarlada suların akması için, yerin meyline göre, muhtelif istikametlerde açılan çiziler ve yollar” tarifini veriyor. Ayrıca DELT’in karşılaştırmalarını da ekliyor: Yunan ανλαξ; (güncel Yunancada ανλακι ) ve αλοξ, “çizi, ark, hendek. YTS ανλαξ; için “sapan izi, evlek” diyor.
Bu noktada sözü Halikarnas Balıkçısı’na bırakalım; “‘Evlek’ sözcüğü İyon dilinde aulaks şeklinde idi. Homeros bu sözü oolaks diye omega ile yazar. Omega ise Ana Tanrıça’nın ilkbaharda doğurduğu dünya yumurtasının gene ilkbaharda ikiye bölünerek iki ayrı ‘o’ olmasıdır. Bu yarılan yumurtadan bütün yaratıklar ve bitkiler çıkmış. Bu bir Anadolu efsanesidir…”[4]
Eküge de “su yollarının bölünme yeri” (Vn) iken hakuka-hakûke-hakürge, “duvar altından geçen su yolu deliği”(Ezc, Tn, El, Sv) oluyor.
Gever-gavar-geber-gefel-gener-gevar-gevel, ”bahçe ve tarla sulamak için açılan ince su yolu, ark” (Dz, Çkl, Brs. Bil. Es, Bo, Zn, Sn, To, Or, Gr, Ezc, Ağ, El, Ml, Ur, Gaz, Mr. Hat, Sv, Yz, Ank, Nş, Ky, Mg, Ezm, Ada, Af, Mr); “arklardaki suyun yolunu değiştirmek için önüne yapılan toprak set” (Mr, Ada, Ky, Nş); “ark suyunu evleklere bağlamak için delinip konulan taş” (Ky)dır. Geverlemek “sebze bahçesini ikinci kez sulamak” (Sv, Ada), gevermek de “bahçeyi sularken kürekle suya yol açmak” (Ank) oluyor. Gandak da “yamaç bir tarlaya bırakılan suyun toprağı götürmesini önlemek için yapılan set” (Dz, Mn, Çkl)dir.
Garık-garıh, Sv’tan itibaren Batı Anadolu’da “tarh, bölüm -tarla için-” iken yine garıh-garıg-garıh, “bahçe ve bostanlarda sulama için açılan ark, hendek” (Isp, İz, Bo, Ama. Nğ, Ada, Brd, El, Nğ) oluyor. Tarlada çapa ile ark açan garık çekmiş oluyor (Dz).
Gedevet, “bahçe ve ekinleri sulamak için açılan su arkları” (Kn)dır.
Gölen etmek-gölenlemek, “tarlayı kuvvetlendirmek için bol su salıvererek göllendirmek” (Nş, Nğ, Af); gölenti, “arklardan su almak için açılan çukur” (Ks)dur. Daha yaygın olarak, aslında “sevindirmek, mutluluk ve geçim genişliği vermek” anlamında ve “gönül” ile bağlantılı olduğunu sandığımız gönen, “ekilecek toprağın sulandırılması, tavlandırılması” (Af, Isp, Ank, Ky, Nğ, Kn, İç); “nem, rutubet, yaşlık -toprak için- (Ay, Mn, Brs, Es, Kc, Bo, Çkr, Ank, Kn, Ada, İç, Tk); gönen etmek, “tarlayı sulamak” (Nğ, Kn, İç, Çkr, Ank, Af)dır. Govar da “tarlayı sulamak için açılan arklar” (Ar) oluyor. Gorut da “tarlayı kısım kısım sulamak için aralarına yapılan tümsek” (Kr)dir. Güyer ise “su yolu, ark” (Ml), “suyun aktığı delik, musluk takılan yer” oluyor Ank’da.
Haraf, “hayvanla çekilen su dolabı ve suyun döküldüğü havuz” (Ur, Gaz) olmakla Samî kökenli bir sözcük olabilir mi?
Havut, “Su biriktirmek için açılan çukur” (Mn, Brs, Kn, Ant); “su kaynağı” (İz), “çeşme, kurna, hayvanların su içtikleri yer”dir (To, Kn).
Hazlamak, “arkın suyunu belli ölçülere göre birkaç bağa, bahçeye bölmek”dir (El).
Honluk-honnuk-hunnuk da “bahçelere su almak için duvar dibinden açılan delik” (Kn, Nğ) oluyor. Yine hop, tarlaları sulamak için tarlanın yüksekçe bir yerine yapılan havuz”dur (Tn). Yozgat’ta kaynak, pınara horluk deniyor. Bulgarian göçmenleri (Krk) pek derin olmayan kuyu, pınara hotulcuk diyorlar. Hornaka, “bahçe duvarının altından geçen su yolu” (Kn, Nğ); havalacı, “bağ, bahçe ve tarlalara gelen suyu yöneten adam”dır, Kn’da.
Hotul, “bataklık yerlerden çıkan iyi içme sularının kaybolmaması veya kötü sularla karışmaması için kaynağın üzerine konulan ağaç kovan” (Bil, Bulgaristan göçmenleri-Ed) olup eski Finikelilerin Arvad kentine denizin içinde kaynayan suyu ilettiklerinden söz etmiştik[5]. Gerçekten Strabon’un anlattığına göre kaynağın üstüne bir kurşun çan yerleştirirler ve iyi suyu bu çandan meşin borularla sahile iletirlermiş[6].
İlipin, Kn’da “tarlaları sulamak için açılan ark” oluyor, Mîrâb’ın bugün halk dilinde adı imral-imro’dur. O, “su dağıtma işlerine bakan bekçi”dir.
İbrişe de Sv’da “yerden kaynayan su”dur.
Kandara-kanda, “değirmen bendi” (Ama, Ar) olduğuna göre acaba günümüzün Kandıra ilçesinde (Kc) zamanında değirmen bendi mi varmış?
Kaval, Ar’de “su arkı”dır: Acaba içi oyulmuş ağaç mı bahis konusudur?
Ed’de “tarlalara yağmur sularını akıtmak için çizilen eğik çizgiye kınyaş deniyor. Avarlara katılıp Marmara’ya varan Slav’ların başlarında knyaz’lar, yani küçük prensler vardı[7]. Bunlar da, yağmur sularına mecra teşkil eden kınyaş’lar gibi hayırhah mıydı?
Kırık, “su oluğu” (To); kırış “tarlalardaki su yolu” (Kn); kırtış, “iki tarla arasındaki ırmak seti” (Kn), “tarlalarda ekin sulamak için açılan küçük arklar-kırtışı çektiniz mi?”dir (Kü). Koşu da “büyük ark” oluyor, Nğ’de. İç’de “Toprak sulamak için taş ya da topraktan yapılmış su oluğu”na kofer deniyor ki Fransızca ve İngilizce “coffre-coffer”, “sandık” manasınadır…
Vn’da “suyu tarlaya dağıtan büyük ark” kori tesmiye ediliyor.
Koşa, yükseklik kavramı ile ilgili bir sözcük oluyor: “sulanacak tarlanın, suyun dağılmasına elverişli yüksek yerinde yapılan depo”; eğik yerlerde yüksek kısma su çıkarmak için tarla ortasına çekilen set (Nğ, Kn). Mezkûr depoya Brs’da konne tabir ediliyor.
Çkr, Sn, Am ve To’da “tarla ve bahçeye su salmak için büyük arka açılan delik”e köftere-köfdere-köğtere deniyor. Aynı sözcük ailesinden köktere de yine Sn’da “suyun bölüm yeri” oluyor. Köstere, To’da “tarlalarda herkten sonra açılan hendek ya da ark”dır. “Bahçe ve tarlalardaki arklardan su almak için ince su yolu”, kövtere şeklini alıyor (Çkr); aynı şeye Ml’da köytere deniyor. Köktere de Sn’da suyun bölüm yeri”dir. (“Derenin-su yolunun-kökü” anlamına mı?)
Anlaşıldığı kadarıyla tarlalar içinde yapılan bölmeler (köküs), su akımı göz önüne alınarak yapılıyor (Ank).
Çoğu yerde de su basmasına karşı önlem alınıyor. Sn’da “bağları su basmaması için yapılan çit, set”e küntüre adı veriliyor.
Masnara, Gaz’de su arkıdır; “masura”dan muharref olabilir mi?
Yine eski mîrâb, “bahçe ve tarlalara suyu dağıtan (kimse)” olarak, muşut tesmiye ediliyor, Ml’da-Misit ise “meyilli tarlalarda toprağın kaymaması için yapılan kuru duvar”dır, Kn’da.
Muştamba, “tarlaları su baskınından korumak için kazıklardan yapılan set”tir (Mğ).
“Tarlaları sulamak için büyük su arkından suyun bölündüğü yerler”e nağat-nakat (Ar) deniyor.
“Ana arktan ayrılan küçük su yolu”na payın deniyor Ank’da ki bu, herkesin payını aldığını ifade ediyor.
“Tarlayı suya doyurmak üzere suyu tarlaya iyice akıtarak sulamanın adı perelemek’tir, Mg’da. Mail bir zeminde toprağın kaymasını önlemek üzere yapılan taş kaplamaya inşa teknolojisinde pere tabir olunur[8]. Nitekim İst., Yalova (Kirazlı)da pere, su bendini ifade ediyor. Pereleme – göllendirme’nin sıraya konulmuş olması itibariyle belli zamanda gelen suya adden deniyor (Gaz). “Bu bostanın haftada bir gün adden’i var…”[9] Sv’da su birikintisine pi deniyor.
Sanır “su bölümü çizgisi” (Krş); samra da “sulu toprak”tır (Gr). “Ana arktan ayrılan küçük kollar”a da saykal deniyor, Ank’da. Yine salavan – Saluvan, “su yolu, suyun bölündüğü yer” (Ba) oluyor. Solugan ise “su yoluna açılan delik”tir (Ay). “Akarsuların önüne taşla örülen bent”e, savla adı veriliyor, Mr’da.
Sulak yerde su, yan ark da denilen kanaldan (sorgan) akıtılıyor (Dz).
Dere yatağını yükseltmek için yapılan kalın, yüksek taş duvar”a tumbaz (Bil) deniyor. Tumsa da “bahçe ve tarlaların sulanması için yapılan set” (Ml) oluyor (“tümsek”ten galat olmalı). Üleşik de, su taksimi, su terazisi” oluyor Kn ve Isp’da.
“Su arkının başka bir yerden çıkan sızıntısı”na vurgun deniyor (Mr).
“Tarla sulamak için açılan kanal”ların bir adı da yırtnak’dır (Ky).
Yarnak, “küçük su arkı” (Mr, Krş); su arklarının kenarlarına yapılan küçük manialar”dır (Mr). Su kaynağı, çağlayan pınar vb. membaların çok çeşitli adlarını burada vermedik.
Nehir, dere ve sair akarsuların geçtiği yerlerde tarlalar ve bahçeler, adı geçen su kanalları (ark, yarık vs…) vasıtasıyla sulanır. Akarsuyun muayyen bir yerinde taş, tahta ve çalı çırpı ile suyu kesen bir arzanî set (kandara, balık tutmak için yapılan bent, savla-Mr) yapılmak suretiyle su “şişirilir” ve bunun bir bölümü, setin kıyıya temas ettiği noktadan başlayan bu ark’a çevrilir. Çoğu kez bu kanal birçok bahçenin sınırı boyunca gider, dolayısıyla arktan geçen suda bütün bu tarla ve bahçe sahiplerinin hissesi vardır. Tarla ve bahçelere su salıvermek için ise arka yandan bir gedik (gever, gölenti, köftere, nağat…) açılır ve buraya yukardan aşağıya doğru sürgülü bir kapak (gever tahtası) veya tıkanıp açılan delikli bir taş yerleştirilir.
Bu müşterek su arkından her bahçe sahibi payını alır. Su bol ise sorun yoktur. Aksi halde taksim veya münavebe sorunu ortaya çıkar. Göle (Kr) civarında herkesin aynı arktan eşit miktarda su alıp almadığı, bir meslektaşımızın bizzat görüp bize anlattığına göre, aşağıdaki şekilde denetlenirmiş: bahçeye su almak için arka açılan gediğin önüne bir demir çubuk dikilir (şek. 68), bu çubuğun ucunda, bir (T) teşkil edecek şekilde ve mafsallı bir başka çubuk bulunurmuş. Bu ikinci çubuğun müşterek ana ark tarafındaki ucunda bir kepçe öbür tarafında ise bu baş kepçeden biraz daha ağır bir kontrpua (karşı ağırlık) varmış; şöyle ki su akmadığı zamanlarda kepçe yukarı kalkık dururmuş. Kontrpuanın üstünde de, ağaç dalı ve sair herhangi bir şeye asılı bir teneke dururmuş. Su akarken önce kepçeyi doldurur, sonra kepçe belli bir miktar dolunca kontrpuaya galip gelip aşağı düşer ve suyunu bahçe arkına boşaltırmış; bu arada yukarı kalkan kontrpua da tenekeye vurup bir ses çıkarırmış. Bu kez boşalmış kepçe hafiflediğinden tekrar yukarı kalkar ve bu devir böylece sürüp gidermiş. Her bahçenin belirli noktadaki tenekeye darbe tekerrürünün (kadansının), öbür bahçeninkilerle ayni olması gerekirmiş. Aksi halde leh veya aleyhte eşitsizlik belli olurmuş. O bölge, “tefazulî-diferansiyel” su sayacı sorununu böyle çözmüşmüş.
Şek.68
Aynı bağlamda dakduka, “yabani hayvanları korkutmak için yapılan ve su kuvvetiyle dönerken ses çıkaran çark”ı (Ar) da zikredelim.
Bu arklar, dartma tesmiye edilen (Ky, Nğ, Kn), iki kişi tarafından kullanılan, eni boyundan fazla olan bir cins kürekle açılır. Buna dartma çekmek denir. Evlekler de “bir karış genişliğinde, yetmiş seksen santim uzunluğunda tahta” olan evlek tapanı (Ezc) ile yapılır. Sabanla evleği ayıran çizgileri çizmeye de evlek yazmak (Bo) denir. Çukur yerler, hatt-ı içtimalar, başka su yolları ve sair engeller genellikle moloz taşından inşa edilen ayaklar üzerine atılan içi oyulmuş kavak ağaçları (gemre-Sn, köper-Kn, İç) ile geçilir.
Bu gördüklerimizin dışında herhangi bir mahalle su isalesi, pişmiş topraktan, geçme kafalı (ambuatmanlı) kısa boru-künkler (pöhrenk ve çok sayıda varyantı, Anadolu’nun az çok her yeri) ile yapılır. İsale işinin ustası, “su yollarını yapan ve su işlerinden anlayan” çeken – çekemci – çeken (Ama, İst, Sn, Gr, Sv, Ant), nivo kullanmadan suyu akıtır.
Taştan üstü kapalı su yolları heküge – hekirge – hekürge (Kü, To, Vn, El, Sv, Ml, Gr) tesmiye edilir. Bunlar çoğu kez eski şehir kalıntılardan alınan hazır yontulmuş taşlardan inşa edilir.
Hevis de “bahçeyi sulamak için açılan ark” (To) oluyor.
Bunların dışında su ve sulamayla ilgili tabirleri aşağıda özetle veriyoruz:[10]
anaoğul (bağlarda iki ark genişliğinde açılan su yolu); caver (su tutulan yer); cemek (tarla ve bostanları sulamak için sabanla açılan su yolu); caykavuş (tarlalara sıra ile su verirken kendisine daha sıra gelmemiş olan birinin suyu kesmesi); civan – cuvan (tarlaları sulamak için sırayla su veren); çırmar – çöğürte, darbız (hasattan sonra başka tohum atmak için tarlayı sulama); deş (bent); endeme (sebzeleri sulamak için su yolu); gandak (su arkının derin yeri; yamaçtaki bir tarlaya akıtılan suların durdurulması için önlerine yapılan setler); gödel (su nöbeti); göğnük (tarlaların üst kısmında biriken su); harlaka (ev avlularında olan su yolu); kavar (tarlada açılan su yolları); kırtış (iki tarla arasında su seti); lökme (su geçidi); mesit (bent); muştamba (tarlaları su baskınından korumak için kazıklarla yapılan setler); ombal, “sebze ve fide dikmek için açılan ark” (Isp); pürse (sebze evleklerinde suyu saklamak için evlek etrafında kabartılan toprak); seyirdim (mecralardaki akıntı meyli); Şirvan (çeltik tarlalarında su taksimatına bakan adam); tappa, yolak – yortu (suların geçmesi için duvar altlarına açılan delik, su yolu).
Mezkûr şirvan’ın Azerbaycan’daki Şirvan eyaletiyle (buradaki pirinç tarımı – ? – ile) bir ilişkisi olabilir mi? (Siirt’in ilçesi Şirvan’da pirinç tarımı yok).
* *
Hâmit Z. Koşay, daha önce aktarmış olduğumuz gibi, “bu mukayeseler Türk kavimlerinin ziraat kültüründe pek eski bir geleneğe sahip olduklarını göstermeğe kâfidir. Bugün kullanılan ziraî terimlerin hepsi üzerinde tahlilî bir mukayese yapılsa kültürümüzü teşkil eden unsurlar meydana çıkardı. Bunlardan bir kısmının çok eski Anadolu kelimeleri olmaları da mümkündür. Eski diller sahasındaki araştırmalar henüz kâfi derecede gelişmediği ve ölü dillerden kalan malzeme de kıt ve mevcutların izahında muhtelif güçlükler olduğu için buna teşebbüs erkendir…”[11], diyor.
Eski Türk yazıtlarında tek başına ‘urug’ kelimesine rastlanmıyor ise de bu isim kelimeden kurulan ‘urugsıratmak’ fiilini buluyoruz[12]. ‘Urugsırat’ kelimesi soyundan, sülalesinden mahrum etmek anlamını bildirir. Buna göre ‘urug’ kelimesinin VIII. yüzyılda ‘yakın ve uzak kan kardeşlerden kurulan muayyen bir topluluğu’ bildirmek için kullanılmış olduğu anlaşılıyor (Bazı Kıpçak lehçelerinde ‘tohum’, ‘tane’ anlamanı bildiren ‘urluk’ kelimesi eski Türkçedeki ‘uruglug’un değişmiş şeklidir – urukluk > urluk -). Kaşgarlı Mahmut ‘urug’ kelimesini “tane, tohuma da urug denir. Urug ekti – tohum ekti. Hısımlara dahi buna benzetilerek ‘urug tarıg’ denir” diye açıklamıştır[13]. Urug kelimesi Kutadgu Bilig’de pek çok geçer. Söz gelişinden anlaşıldığına göre ‘nesil, nesep, soy, kabile’ anlamlarına kullanılmıştır…
“Şüphesizdir ki ‘urug’ ve ‘tarıg’ aynı anlamı bildirirler (‘tarla’ kelimesi de ‘tohum ekilen yer’ demek olan ‘tarıglag’ kelimesindendir – tarıglak > tarılag > tarıla > tarla -). Demek ki ‘urug’ terimi ile anlatılan bir topluluk ‘tek bir tohumdan türediklerine inananlar’ topluluğu idi. Bu, ilkel devirlere ait anlamdı. Sonraları anlam genişleyerek büyük, kabilelere de ‘urug’ denilmiştir… Divanû Lûgati’t- Türk’teki ‘urug-tarıg’ terimini Kutadgu Bilig’te de görüyoruz (‘urugluğ tarıglıg bezükler tili’). Çağdaş Türk lehçelerinin hepsinde ‘urug’ kelimesi, her lehçenin fonetik özelliğine uyarak, türlü biçimlerde… bulunuyorsa da bu anlamı bildiren ‘tarıg’ ve onun yeni şekillerine rastlanmıyor… Ancak Yakut Türkçesi’nde, tıpkı Divanû Lûgati’t-Türk’te ve Kutadgu Bilig’de olduğu gibi, ‘urû tarî’ şeklinde bulunmaktadır…”[14]
Nitekim Doğu Türkistan Türkçesinde buğdaynın uyugı (<urugu) harfiyen buğday tohumu manasınadır[15].
Önemine binaen DLT’ün tarıg ile ilgili ifadelerinden bazılarına göz atalım:
“ekindi tarığ = ekilen tohum” (I/140); “ol kişi ol tarığ arıtgan = o adam hep buğday ayıklar” (I/154); “tarığ esdi = tohum savurdu” (I/165); “ol tarığ ekdi = o, tohum ekti” (I/168); “ol manğa tarığ ekişdi = o, bana tohum ekmekte yardım etti” (I/187); “tarığ otuldı = otlar kesildi, başı vuruldu” (I/193); “tarığ oruldı = ekin biçildi” (I/194); “ol tarığ arıttı = o, buğday arıttı” (I/208); “tarığ içlendi = ekin içlendi, dane bağladı” (I/256-7); “tarığ uruglandı = ekin tane tuttu” (I/293); “ol tarığ ügitsedi = o, buğday üğütmek istedi” (I/302); “tarığ = ekin. Bu, genel bir addır. Tarığ = bütün Türklerce ‘buğday’; yalnız Oğuzlarca ‘darı’. Bu kullanış yanlıştır; onlar buğdaya ‘aşlık’ derler” (I/373); “tupunluğ tarığ = kesmikli buğday” (I/499); “bu er ol telim tarığ tarıtgan = bu adam tohumu çok ektiren kimsedir (I/514); “tarığ kuturdı = ekin ve bitki kudurdu, azdı” (II/74-5); “er tarığ sawurdı = adam ekin savurdu” (II/82); “ol manğa tarığ töküşdi = o bana harmanda ekin döğmekte yardım etti (II/106); “pışığ tarığ şışıldı = pişmiş tane şişti (su ile kaynatılmış buğday, kaba sığmayacak kadar şişti)” (II/124); “tarığ suwaldı = ekin sulandı” (II/125); “tarığ tarıldı = ekin ekildi” (II/I26); “ol manğa tarığ kawruşdı = o, bana buğday kavurmakta yardım etti” (II/219); “tarığ tarıtgu yer, tarığ arıtgu yer = ekin ekilecek yer, buğday arıtacak yer” (II/321); “ol tarığ utadı = o, ekinin yapraklarını kesti” (III/250).
Görüldüğü gibi tarıg genel bir ifade olup yerine göre ekin, bitki, arpa, buğday, tane, tohum, zahire anlamlarına geliyor.
Tarımın temel terminolojisi bahis konusu olduğundan Clauson’un yazdıklarına da göz atacağız.
“Uruğ, ilk olarak bir müşahhas isim, ‘tohum; elma armut gibi meyvelerin küçük çekirdekleri; çekirdek, çekirdek içi’ olup metafizik genişlemeyle ‘zürriyet, ahfat’ ve hattâ ‘klan’, yani bir müşterek atadan türemiş olanlar. Sözcük bütün modern dillerde çeşitli şekillerde (uruğ / uruk / uru vs.) yaşamaktadır. Buddhist Uygur, yana burxan kutına urug tarığ kemişmiş bolur ‘ve Buddha’nın haşmeti önünde tohum ve tane atacak’, oğulu kızı uruğı tarığı bağrı böşüki üküş bolur ‘oğul ve kızları; zürriyet, kan bağları ve evlenme ile bağlar kalabalık olurlar’… kendir uruğı, ‘kendir tohumu’, nara uruğı ‘nar çekirdekleri’…; bu yerkeneçe uruğ batsar ikegü ten üntürüp tarırbız ‘zemine ne miktar tohum ekilse, bu miktarın iki katını yetiştirip hâsıl edeceğiz’…”[16]
“Moğol üren ‘tohum, meyve, zürriyet’ bir ariyet kelime olarak birçok Kuzey-Doğu ve Kuzey-Orta Kırgız dil gruplarında meydana çıkar. Eski dil Türkü’de Manihaist üren yaşarur yadılur ‘tohum yeşerir ve yayılır’… Sözcüğün evin’in yanlış okunuşu olduğunda şüphe yoktur.”[17]
“Evin esasta ‘tohum. tane’, seyrek olarak ‘çekirdeksiz küçük meyve -çilek, frenküzümü, böğürtlen vs.-, meyve…”[18] Günümüz halk dilinde evin, “buğday tanesinin olgunlaşmış içi, özü” (Brd, Dz, Ay, İz, Mn, Ba, Kc, Sn, Nğ, Kn, İç, Mğ, Krk); “çok taneli başak” (Brd, Dz, Ay, Kü, İç); “tohum” (Ba, Sn, Kn,); “burçak başağı” (Mn, Çkl); “ürün, tanelenmiş ürün” (Isp, Or, Kn, Mğ); “zeytin tanesi” (Sn); …dır. Evin bağlamak, “ürün tanelenmek, tane bağlamak, olgunlaşmak” (Kn), evinlenmek de “olgunlaşmak (buğday, arpa vb. için)”tır (Isp. Brd, Dz, Ay, İz, Kn, Ant, Mğ). Dönelim Clauson’a.
“Tarımak, esasta ekmek ve tikmek’e mukabil olarak ‘toprağı sürmek’tir. Sadece Kuzey-Doğu Altay dillerinde yaşamakta ve burada her üç manayı haiz bulunmaktadır. Buddhist Uygur tarığ tarımakta edgü yun kentir bir tarısar min tümen bolur ‘toprağı işlemekle iyi pamuk (?) ya da kendir ekilirse bin ya da on bin olur (iyi kârlar elde edilir)’…”[19]
Yun, doğruca “yün”ü ifade etmekle birlikte burada bunun ekilmesinden söz edilmesi akla Almanca (Cermen dili) pamuğa “Baumwolle”, yani “ağaç yünü”, başka deyimle “ekilebilir-dikilebilir yün” denmesini akla getiriyor. Hakanî Türkçesinde kebez, pamuk; kebezlik er, “pamuğa sahip kişi”; kebezlik de “pamuk ekimliği”dir (DLT I / 507).
Gariplik sürüyor şöyle ki günümüz halk dilinde kebe-kebemek “yünden örülmüş kalın kilim” (Sn, Sm, Kn)…, “keçe” (Gr) oluyor…
“Sivil Uygurca kebez tarığu yer, ‘pamuk yetiştirilecek yer’… bor tarığlı ‘şarap üzümü yetiştiren bağcı’…dır[20].”
“Yaş, yeşil-yaşil, yeşermek-yaşarmak…”[21] konusunu I. Ciltte işlemiş olduğumuzdan[22] buna yeniden dönmeyeceğiz.
“Badıç, ‘asma çardağı’ olup sair asma ile ilişkili sözcükler, ezcümle bağ, bor gibi İrânȋ kökenlidir. Kelime Farsçada wâyic (Steingass 1454) ve Tacik vo’iş olarak kaydediliyor. Badıç, al-arış ‘asma çardağı’ (DLT I / 295)…”[23]
Bu sözcük Anadolu’da anlam değişimine uğramış:
Badıç – badınç – badış – badiç – badis – badinç – baduç, “yeşil sebzelerin çiçekten hemen sonraki küçük hali” (To, Gm, Gaz, Sv); “fasulye, bakla, mercimek gibi taze sebzelerin yeşil kısmı, tohum yatağı” (Gm, Gaz, Mr, El, Ezc, Sv); “fasulye, bakla gibi sebzelerin kabuksuz içi, tohumu” (Ml); “yeşil fasulye”ye (Ezc, Sv) dönüşmüş.
[1] Stavislav Andreski.-Military organisation and society, London 1968, A.R. Radcliffe-Brown’ın önsözünden (s.VI).
[2] Abel Miroglio.- La psychologie des peuples, P.U.F., Paris 1971, s. 11
[3]YTS
[4] Halikarnas Balıkçısı.- Eski Anadolu inançlarından Zeybeklere, in Cumhuriyet (gaz.) 18. Tem. 1965 ve B.Oğuz. C.I, s.284
[5] C.I, s.337.
[6] G. Contenau -La civilisation phénicienne. Paris 1949, s.228
[7] Bkz. C.I, s. 107
[8] peredere, latince “kemirmek, aşındırmak” manasına gelmekledir. Arındırılmaya karşı alınan inşaî tedbiri ifade eden kelimenin peredere ile ilişkisi olabilir mi? Farsçada per – perre, ‘‘uç, kenar, elek” manasınadır (GG).
[9] GA, C. III
[10] Türkiye’de halk ağzından Söz Derleme Dergisi. C.5. indeks (Yazı dilinden halk ağzına) A-Z, Ank. 1957
[11] Hâmit Z. Koşay.- op. cit.
[12] Hüseyin Namık Orkun.- Eski Türk Yazıtları, Ank. 1978 I D, 10, s. 34
[13] DLT 1/63-64
[14] Abdülkadir İnan.- Türk etnolojisini ilgilendiren birkaç terim-kelime üzerine, in Türk Dili Araştırımaları Yıllığı-Belleten 1956, Ank. 1956 s. 182-3
[15] Gunnar Jarring.- Materials to the knowledge of Eastern Turki, Lund 1951, s.31, infra 4
[16] Sir Gerard Clauson.- An etymological dictionary of pre – thirteenth century Turkish, Oxford 1972, s. 214
[17] ibd..s.233
[18] ibd.. s. 12
[19] ibd.,.s. 532
[20] ibd. Ayrıca bkz. s. 537-8.541-2
[21] ibd. s. 979-80
[22] Bkz. s. 271
[23] Clauson.- op.cit. s. 300