Kültür Eserleri > > Selçuk Tababeti

Selçuk Tababeti

“Selçuklu Türklerinin tababet esasları şarktan doğmuş tababete de müstenittir…” derken S. Ünver, işbu “şark”a Çin ve Hindistan’ın dâhil olup olmadığından söz etmiyor; ayrıca, Selçuklu tababetinin daha başka tababetlere de dayandığı bu ifadeden anlaşılıyor. Nitekim müteakip sözleri bunu teyit ediyor.

“Ebû Bekir Râzî, Buharalı İbn-i Sînâ ve Ebû Reyhan Birûnî, Yunan ve Kalinos tababeti esaslarından, Süryanîler ve kadîm şark kavimlerinin o zamana kadar gelebilen eserlerinden müstefit olarak tıbba verdikleri yeni ve esaslı cereyan, Selçuklu tabiplerinin eserlerine müessir olmuştur”[1].

Selçuklu İmparatorluğu zamanında Doğu’da göz perdesinin (katarakt) ihracı, Ebûlkasım’ın teftih-i hasat-ı mesane (mesane taşlarının ufalanması) işlemi, nezfüddemin (hemorajinin) soğuk suyuk mütemadi isalesiyle (akıtılmasıyla) tedavisi, kâviyatın (kostiklerin) kullanılması, talyon (zehirli bir metal – talyum) yakısı ve key (dağlama, yarayı kızgın demirle yakma) biliniyordu. Ameliyatta hissin iptali için his yok olana kadar delice otu verilirdi[2].

Selçuklular döneminde çok faal bir kervan ticareti ve karayollarında ulaşım sağlama zorunluluğu, bir takım bulaşıcı hastalıkların ülkeye girmesine sebep oluyordu. Bu itibarla gerek karantina ve hıfzıssıhha kaidelerine riayet ve gerek hastalıkların istilâları zamanında mümkün olabilen sıhhî yardımların kolaylıkla yapabilmesi için hekimleri çoğaltma zorunluluğu vardı[3].

Tabip ahlâkı ve hekimin dirayeti başta tutulmuş ve bunlarca nabzın muayenesi teşhis ve tedavi için lüzumlu görülmüş. Hekimin bir hastalığın ağırlığı karşısında kendi ruhunu takviye etmesi gereği ve hastalıkların inzarı (sonunun fena olacağını haber verecek çekindirme) hakkında gösterdiği hassasiyet dikkate değer. Tam bir hekim olmak için okunması gereken eserlerin XII. yy.daki fihristi çok önemli oluyor.

Kadınlara buhranlı zamanlarda ârız olan bazı asabî hallerin sırf mihanikî tembih (uyarına) usullerine müracaat edilerek tedavi edilmesine ve bunda hastanın ruh haletinin esas tutulmasına dikkat olunmuş.

Tedaviye şüphe ile bakan bazı hastalarda ruhî etkilerin faydalı olduğu görülmüş. Bu nedenle hastaların ve etrafındakilerin kalbî memnuniyetlerini celp etmenin gereğine inanılmış. Zira ruhî etkilerin insan vücudunda yapacağı, ufak da olsa, yankılara dair çok misal gözlenmiş. Hekimler sadece tedavi ile yetinmemiş, hastaların bozuk olan ruhî durumlarını da idrak ettiklerinde telkinden geri kalmamışlar[4].

Alp Arslan ve özellikle oğlu Melikşah döneminde Bağdat’ta birçok sıhhî müessesenin başında Adudî hastanesi geliyor. Bunun hakkında İbni Hallikan şöyle diyor: “Bağdat’ın Cenub-u Garbîsindeki Bîmâristan-ı Adudî’ye birçok mallar sarf edilmiştir. Dünyada o çeşit hastane yoktur. 368/978’de yapılması bitmiştir. Oraya öyle âlât ve edevat getirilmiştir ki şerh ü tavsifine imkân yoktur”[5]. Burası aynı zamanda yüksek bir tıp mektebi ve seririyatıdır[6].

Harzemşahlar da tababete önem vermede geri kalmamışlar. Bu dönemde en ünlü eser önce Harzemşah Me’mun namına, İbn-i Sînâ’nın hocalarından tabip Cürcanlı Ebû Sehl Mesihî’nin veba hakkında yazdığı kitap oluyor. Hayatını uzun süre Horasan’da geçirmiş olan bu hekimin daha başka eserleri, bu arada çiçek hastalığı üzerine bir risalesi de vardır. Yine Atsız Harzemşah adına yazılmış “Arâz-ı tıbbî ve mebhas-ı ilâî” de çok önemli oluyor.

Harzemşahlar devletinin inkırazında İran sahasında bir hükümet kuran Kara Hatai Türklerinden Kutluğ Türkân Hanım’ın İsfahan havalisinde, Kirman’da 1271–1281 yılları arasında yaptırdığı hastane de meşhurdur. Kirman Selçuklularından Behran Şah Han içtimaî sıhhat müesseselerinden imaretler ve “Derb-i Hayz” namıyla bir hastane açtırmış.

Tıp âleminde “Zahire-i Harzemşahiye”, çok büyük bir kitap olup tıbbın bütün şubelerine dair on bap olarak Farsça yazılmış. Zeyneddin ya da Şerefeddin Cürcanî’nin eseridir. Müellif 1136’da ölmüş. Kitâp, hacim itibarıyla, İbn-i Sînâ’nın “Kanun”unun iki katıdır[7].

Artukoğulları ile Mardin ve Meyyaferakin (Silvan)’daki hastaneleri ve tıbba hizmetlerinin ayrıntılarına girmiyoruz. Keza Musul–Erbil’de, Erbil Atabeyi Muzafferüddin Ebû Sait Gökbörü’nün (1156-1232) yaptırmış olduğu darülacezeler, bakım ve tedavi evlerini de zikretmekle yetiniyoruz.

Musul, Cezire (Mezopotamya’nın Kuzey uzantıları) ve Suriye civarında hükümet eden Atabekân devletinin hükümdarı Nureddin B. Mahmud Zengi, Şam’da 1154’te, ünlü hastanesini yaptırmış.

Bu hastanenin teessüsüne kadar Doğu’da, Mısır’daki İbn Tolon’un yaptırdığı büyük hastaneden (874) maada tüm hastanelerin en üstünü olarak Bağdat’taki, yukarda mezkûr Adudî hastanesi görülüyordu. Lâkin bu hastane açılınca Selçuk illerine ve özellikle 1205’te Kayseri’de açılan hastane ve tıp mektebi ile 1217’de Sivas’ta açılan hastanenin hekimleri Şara’da Nureddin Zengî hastanesinden faydalanarak Anadolu’ya geri dönüyorlardı.
Mısır’da Mansurî hastanesi denen Seyfeddin Kalavûn hastanesinin bânisi I. Baybars (1200-1289) zamanında Anadolu seferine giderken kendisine şiddetli bir kulunç (özellikle omuz başları ve sırtta duyulan şiddetli ağrı) gelmiş. Tabipler Nureddin Zengî darüşşifasından aldıkları ilâçlarla tedavi etmişler[8]. Zengî, Halep, Trablusşam ve Hama’da da hastaneler yaptırmış[9].

Ve Selâhaddin Eyyubî’nin Kudüs’teki bîmârhanesi (1187); Halep’te Ergun Kamilî hastanesi (1354); Memlûklar Kahire’sinde Seyfeddin Kalavun, Gazze’de Mehmet Kalavun hastanesi; Şam’da (Salihiye’de) Kaymelî hastanesi (1248)…

İlhanlılar döneminde Amasya darüşşifa – bîmârhane’sinden (1308) daha önce söz etmiştik (bkz. Resim 14 a, b, c, d). Amasya Osmanlılara geçtikten sonra yine darüşşifa olarak bırakılmış; Evliya Çelebi Amasya’da miskinler tekkesinden bahsediyor. Mezkûr hastanede maruf hekimler, ezcümle 1488’de ölen Şükrullah, 1516’da Halimî ve Merzifon’lu Atufî ve Mehmet B. Lûtfullah yetişmişler. Yine burada 14 yıl hekimlik yapan tabip ünlü Sabuncuoğlu Şerefeddin’i de zikretmeden geçemeyiz[10].

Ve Divriği’de Mengücekler ve hastaneleri…

Selçuklular gerçekten Anadolu’yu imar etmeye büyük gayret göstermişler, çok çeşitli bayındırlık eserlerinin yanı sıra, tıbba ileri ölçüde önem vererek, hastaneler meydana getirmişler. Bunları kısaca saymakla yetiniyoruz.

Kayseri’de Gıyaseddin tıp mektebi ve Gevher Nesibe hastanesi (1205);[11] Sivas’ta I. Keykavus darüşşifası (1217) (bkz. Resim 32a, b, c).

Konya darüşşifası Selçukluların Anadolu’da en büyük hastanelerindendir. Zira bu müesseseler bulundukları kentlerin vüs’atına göre yapılmışlar. Bu esas hastaneden önce Konya’da ünlü Selçuklu vezirlerinden emir Celâleddin Karatay’ın kardeşi Kemaleddin Karatay’ın darüşşifası bulunuyor. Bu Kemaleddin hekimdi.

Konya’da İnce Minare Kuzey’indeki bir mahallenin adı Sakahane (şifâhane) mahallesi olup halk burasını eski ve sürekli bir gelenekle bîmârhane yeri addediyor. Bundan maada Bey Hekim (Tabip Ekmelüddin) mahallesi bulunuyor. Bey Hekim’in türbe ve camii mevcut olup yeri de mezkûr şifâhanenin arkasında oluyor.

Ayrıca Konya’da bir üçüncü darüşşifa bulunuyor ki bu, İnce Minare ile Karatay medresesi arasında bir yerde Karamanoğlu zamanında Şadi Bey hastanesi oluyor[12].

Günümüzde hiçbir elle tutulur yanı kalmamış tıp müesseselerini bunların arasında Çankırı’da Atabey Ferruh hastanesini (1235), Kastamonu’da Ali B. Pervane hastanesi (1272), nam-ı diğer Yılanlı Dergâh’ı ve orada burada daha birçoğunu ele almadık.

Selçuklu tabipleri ikiye ayrılır. Bir kısmı civar Doğu ülkelerinden gelen, Suriye, Mısır ve İran’dan özel olarak davet edilen hekimlerdir. Öbür kısmı da Anadolu’nun sıhhî müesseselerinde yetişen ve önemli oranlar bırakan hekimler oluyor. Selçuklular döneminde Anadolu’ya hekimler adeta akın etmişler. Ünver bunlardan birçok ünlüyü tafsil ediyor[13]. Bunların arasında her ülke ve dinden kişiler yer almaktadır.

***

Semerkandlı Nizamî-i Aruzî, XII. yy.da, Selçuklu sultanı Melikşah zamanında yaşamış bir Türk hekimi olup Çehar makale adlı Farsça önemli eserinin dördüncü makalesi olan İlm-i tıb ve hidayet-i tabib’inin Ünver tarafından yaptırılmış çevirisinden bazı kısımları aşağıda derç etmekle yetindik.

Hekim ve ilm-i nücumda (astroloji) mahareti olan Nîzamî’nin nesri (düzyazısı) zamanında çok beğenilmiş. O, iyi bir hekim olmak için nelerle iştigal etmesi gerektiğine dair bahsi çok değerli görülüyor. Hikâyelerinde görüldüğü gibi İbn-i Sînâ ve daha niceleri gibi ünlü tabiplerin yanı başında “Bukrat–Hippokrat”, “Aristotalis–Aristo”, “Calinos”u da zikretmeyi ihmal etmiyor. Makalesi “hikâyeler” halindedir[14]. Aşağıda veriyoruz bunları.

Hikâye (1)

512 (1118) senesinde Nişabur’da Attarlar çarşısında Muhammed Müneccim tabibin dükkânında hoca imam Ebubekir Dekkak’dan işittim, dedi ki 502 (1108) senesinde Nişabur meşahirinden birini kulunç tuttu ve beni çağırdı. Görüp mualecesine meşgul oldum ve bu hususta ne icap ediyorsa yerine getirdim. Kat’iyyen şifaya yüz göstermedi ve üç gün o halde kaldı. Akşam namazından fariğ olarak hastanın gece yarısı öleceği (zannile ve) naümit bir halde meşakkat içinde uyudum. Sabah vakti uyandım. Ölümünden şüphem yoktu. Dama çıktım ve yüzü(m)ü o tarafa çevirdim, dinledim. Ölümüne delil olacak hiç bir ses duymadım. Fatiha suresini okudum ve o canibe üfledim ve dedim ki ey Allahım, seyyidim ve mevlâm sen kelâmı mübrim ve kitabı muhkeminde (ve biz) Kur’an’dan müminlere şifa ve rahmet olanı inzal ederiz demişsindir.

Genç, mü’min ve mütenaimdi (varlıklı) ve tamamıyla muradına ermemişti diye mütehassir olup (özleyip) duruyordum.

Sonra abdest aldım ve namaz yerine gittim. Sünneti kıldım. Birisi evin kapısını vurdu. Baktım (gördüm) ki onun adamı idi. Aç diye müjde verdi. Ne oldu? dedim. Bu saat rahat buldu dedi. Bildim ki (fatiha)nın berekâtındandır ve bu şerbet, dâru (ilâç) hanei rabbanîden gitmiştir. Bu bana tecrübe oldu ve çok yerde bu şerbeti verdim. Hepsi muvafık düştü ve şifa husule geldi. Bu takdirde tabibin iyi itikatlı olması ve şer’in emrü nehyini muazzam tutması lâzımdır.

İlmi tıptan Bukrat’ın Fusulünü ve Hüneyn bin İshakın mesailini Mehmed Zekeriyal Razi’nin mürşidini ve şerhi neyliyi ki –bu mücmelâtı ihtisar etmiştir– elde etmesi bir üstadı müşfikten taallümden sonra daima mütalea etmesi icap eder.

Vasat kitaplardan (Sabit Kurre)’nin zâhiresini yahut (Mehmet Zekeriya Razî)nin Mansurisini, yahut (Ebubekir Ecvini)nin Hedayasını, (Ahmed Ferec)in Kifayesile beraber, yahut da Seyid İsmail Cürcanî’nin Ârâz’ını tamam hakikatine irişerek bir müşfik üstaddan okuduktan sonra elde etmesi lâzımdır. Sonra Kütübü besaitten (öşr-ü calinos)un yahud Mehmed Zekeriya’nın Havî veya Ebu Sehli Mesihî’nin Sad Bab, ve yahut da Ebu Ali Sinâ’nın Kanun’u veya Harzemşahı’nın Zâhiresi gibi bir kitabe malikiyeti lâzımdır ve feragat vaktinde daima mütalea etmelidir. Eğer bunların hepsinden müstağnî olmayı isterse (Kanun’la) iktifa eder. Kevneynin seyyidi ve sekâleynin pişivası bütün avlar yaban eşeğinin karnındadır buyurmuştur. Söylediklerinin hepsi bir çok ziyadelerile Kanun’da bulunur. Her kime Kanun’un mücelledi evveli malûm olsa ilmi tıbbın usul ve külliyatından hiç bir şey ona mestur (saklı) kalmaz. Zira eğer Bukrat ve Calinos sağ olsalardı bu kitabın önünde secde etmeleri yaraşırdı.

Dört bin yıl oldu ki hükemayi evail ilmi hikmeti meydana çıkarsınlar diye canlarını yaktılar ve ruhlarıyla oynadılar, muktedir olamadılar. Nihayet bu müddetten sonra hakîmi mutlak ve feylesofu âzam (Aristatalis) bu nakdi mantık kıstasile tarttı. Kıyas mikyas ile ölçtü, ve ondan şek ve şüphe kalktı. Ondan sonra bu zamana kadar bin beş yüz yıl oldu ki Ebû Ali el–Hüseyin b. Abdullah b. Sînâ’dan başka hiç bir feylesof onun sözünün künhüne eremedi. Ve onun at koşturduğu caddeden geçemedi. Bu iki büyük zata itiraz eden kimse kendisini akıllılar zümresinden ihraç eder ve ehli cunun silkine (deliler sırasına) ithal eyler.

Eğer mücelledi evvelini bilir ve yaşı da kırkı geçerse ehli itimad olur.

Hikâye (II)

Buhtişu, Bağdad Hristiyanlarından hazik bir tabip ve müşfik bir sadıktı ve Me’mun’un hizmetine memurdu. Beni Haşim’den Me’mun’un akrabasından biri ishale müptelâ oldu. Me’mun’un akrabasından olan o zata tamam gönül bağlılığı vardı (Çok severdi). Buhtişu’ı ona mualece etmek (ilaç yapmak) üzere gönderdi. Buhtişu Me’mun’un emrile kalkıp hizmete candan hazır oldu. Mualecenin envaını yaptı. Kat’iyyen fayda vermedi. Mualecelerin nadirlerinden hatırında olanları yaptı. Kat’iyyen fayda vermedi ve iş işten geçti. Me’mun’dan hacil olmuştu (utanmıştı). Me’mun Buhtişu’ın hacaletini anlayıp: “Ya Buhtişu utanma. Sen kendi cehdini ve kulluğunu yerine getirdin. Ancak Allah (şifasını) istemiyor. Kazaya rıza ver ki biz verdik” dedi. Buhtişu’ Me’mun’u me’yus görünce “bir ilâç daha kaldı. Emirülmü’minîn’in müsaadesile yapayım. Gerçi muhataralıdır amma olur ki Bârî tealâ rastgetirir” dedi.

Hasta her gün elli altmış kere dışarı çıkıyordu. Buhtişu müshil yaptı ve hastaya verdi. Hasta müshili aldığı gün daha ziyade dışarı çıktı. Ertesi gün (iyileşti) huzura geldi. Tabipler, ondan (bu yaptığın ne muhataralı iştir) diye sordular. Cevaben: “Bu ishalin esası dimağdandır. Dimağdan aşağı inmedikçe kesilmez. Eğer ben müshil verirsem ishale kuvveti kifayet etmez diye korktum. Vaktaki ümid kessem ishale kuvveti kifayet etmez diye korktum. Vaktaki ümid kestiler ve nihayet müshilde ümid kaldı, vermemekte ise ümid kalmadı dedim. Müshil verdim ve Allaha tevekkül ettim ki o, kadirdir. Allah tevfik verdi ve iyi oldu. Kıyas doğru geldi. Zira müshil vermemekte ölüm mütevakkiydi. Vermekte ise ölüm ve hayatın ikisi de mütevakkiydi. Müshil vermeği evlâ gördüm” dedi.

Hikâye (III)

Şeyhü Reis Hoccetülhak Ebu Ali Sina, Mebde’ ve Miad kitabında “ … ” faslının nihayetinde hikâye etti:

Bana yetişti ve duydum ki bir tabib Mülûkü Saman’dan birinin meclisine hazır oldu ve orada o derece makbul oldu ki hareme alındı. Mehremler ve kadınların nabızlarını tutardı. Bir gün hükümdarla haremde hiç bir erkeğin giremiyeceği bir mahalde oturuyordu. Yiyecek istedi. Cariyeler getirdiler. Bir cariye sofracı idi. Sofrayı başından indirdi, eğildi, yere koydu. Kalkmak istedi, kalkamadı. Mafsallarına ârız olan galiz bir yel dolayısile öylece kaldı. Hükümdar, ne veçhile olursa olsun derhal ona mualece yapması için tabibe yüz çevirdi. Orada edviyenin uzaklığı yüzünden tıbbî tedbir hususunda hiç bir veçih ve mecal yoktu. Tadbîri nefsaniye yüz çevirip utansın ve hareket etsin ve baş ve yüzünün açılması ona kerih gelsin diye emretti, başörtüsünü başından aldılar ve saçları açıldı. Bir tegayyür olmadı. Ondan daha şeni bir şeye mübaşeret edip şalvarını sıyırmalarını emretti; sıyırdılar utandı; içinde bir hareket hasıl oldu, o rihi galizi (Raba yeli) tahliye etti. Düzeldi ve yine müstakim ve salim oldu.

Hikâye (VI)

Kâmilüssınaa sahibi Ali bin Abbas (Elmecusî), Adudü’d-devle’nin tabibi olup Fars diyarında, Şiraz şehrinde idi. Şehirde bir hamal vardı ki dört yüz, beş yüz yükü sırtına alır, kaldırır. Her beş altı ayda bir hamala baş ağrısı ârız olur, kararsız kalırdı.

On, on beş gün, gece, gündüz devam ederdi. Bir defa onu baş ağrısı tutmuş ve yedi sekiz gün geçmişti. Bir kaç kere kendisini öldürmeye niyet etmişti. Nihayet (Ali bin Abbas), o büyük tabib, bir gün o hamalın kapısının önünden geçiyordu. Hamalın erkek kardeşleri ona koştular. Tazim edip Allah azze ve celleye kasem vererek kardeşlerinin ahvalini ve başağrısını söylediler. Tabib: “Onu bana gösterin” dedi. Hamalı huzuruna getirdiler. Gördü ki kuvvetli ve cüsseli bir adam. Ayağına bir çift ayakkabı giymişti ki tanesi bir buçuk (men) ağırlığındaydı. Nabzına baktı, idrar istedi. “Onu benimle sahraya getirin” dedi. Getirdiler. Sahraya varınca tabib, kölesine: “Hamalın başından sarıgını al, boynuna dola ve şiddetle bük” dedi. Diğer kölesine de: “Kundurasını ayağından çıkar, başına yirmi kere vur” dedi. Öyle yaptılar. Çocuklar feryad ettiler, fakat tabib, muhteşem ve muhteremdi. Hiçbir şey yapamıyorlardı. Sonra tabib köleye: “Boynuna doladığın destarı al, atıma bin ve onu kendinle beraber çekerek koştur?” dedi. Köle öyle yaptı ve o sahrada hayli koşturdu. Nihayet hamalın burnundan kan boşandı. “Şimdi bırak” dedi. Bıraktı. Kan pıhtılaşmış bir halde akmakta idi.

Kan akarken uykuya vardı. Burnundan üç yüz … kan geldi. Kan durunca onu tutup eve getirdiler, uyanmadı ve bir gün, bir gece uyudu. O başağrısı gitti. Mualeceye hacet kalmadı ve bir daha da gelmedi.

Hikâye (VIII)

Herat’da Melikşah’ın zamanında (yaşayan) ve Sencer’in zamanından bir kısmını idrak eden bir feylesof vardı. Ona Edib İsmail derlerdi. Çok büyük, fazıl ve kâmil bir zattı. Esbab ve maişeti ise tabipliktendi. Bu cinsten nadir mualeceleri çoktu. Bir zamanlar Kasaplar çarşısından geçiyordu. Bir kasap, bir koyunu yüzmekte ve arada bir elini koyunun karnına atıp sıcak içyağı çıkararak yemekte idi. Hoca İsmail bu hali görünce orada bulunan bir bakkala: “Eğer bu kasap ölürse gömülmeden bana haber ver” dedi. Bakkal: “Haber veririm” dedi.

Bu sözün üstünden beş, altı ay geçince bir gün sabah vakti filân kasabın hiç bir illete uğramadan ve hiç bir hastalığa tutulmadan füc’eten öldüğü haberi duyuldu ve bakkal taziyeye gitti. Halkın elbiselerini yırtmakta ve bir kısmının: “Gençti, küçük çocukları vardı” diye tahassürle yanmakta olduklarını gördü. Hoca İsmail: “Geç oldu” dedi ve asasını alarak o eve gitti. Ölünün yüzünden örtülmüş olan şeyi kaldırdı. “Ve nabzını eline aldı ve birisine sopayı onun ayağının üstüne daimî bir surette vurmasını emretti. Bir saat sonra kâfi” dedi. Sonra sekte ilâcına başladı. Üçüncü gün ölü kalktı. Gerçi meflûç oldu ama, ondan sonra yıllarca yaşadı. Halk taaccüb etti. O büyük adam, onun sekteye uğrayacağını evvelden görmüş ve anlamıştı.

Hikâye (X)

İskenderiye meşahirinden birisinin, Calinos’un zamanında, elinin ucu ağrımaya başladı, kararı ve hiç rahatı kalmamıştı. Calinos’a haber verdiler. Omuz başına sürülmek üzere bir merhem yolladı. Calinos’un dediği gibi yaptılar. Derhal ağrı durdu ve hasta iyileşti. Tabibler taaccüb ettiler. Sonra Calinos’dan “bu yaptığın mualece nedir?” diye sordular. “Elinin ucunda bulunan ve ağrıyan sinirin mahreci omuz başında idi. Ben, aslı tedavi ettim, fer’ iyi oldu” dedi.

***

Eski İslâm kaynaklarına göre ilk Selçuklu hastanesi ve medresesi Alp Arslan (1029-1072) tarafından Nişabur’da tesis edilmişler. Ama bu ilk Selçuklu medrese ve hastaneleri de, Karahanlı Türklerin hükümdarı Tamgaç Buğra Han (1051-1068) tarafından Semerkand’da tesis edilen hastane ve Bîrûnî’nin Kitâb as-saydala adlı eserin de zikrettiği Gazneliler döneminde Gazne şehrinde işletmede olan hastane gibi ortadan kaybolmuşlar.

Bugüne kadar bize ulaşabilen Selçuklu hastahanelerinden Halep ve Şam’daki Nureddin hastahaneleri (1154), Kayseri’deki Gevher Nesibe hastahanesi ve Gıyaseddin Keyhüsrev tıp okulu (1206), Sivas’taki Keykavus hastahanesi (1217), Divriği’deki Behramşah’ın kızı Turan Melik’in hastahanesi (1228), Tokat’taki Gök Medrese denilen Pervane Bey hastahanesi (1275), Çankırı’da Atabey Ferruh hastahanesi (1235) ile Kastamonu’daki Ali B. Pervane hastahanesinin (1272) bilimsel olarak araştırılmasıyla Selçuklu Türklerinin eski vatanları Türkistan’da bunların haç şeklinde dört eyvanlı plânlarını ve sonradan Avrupa’da Gotik mimarîsinin gelişmesine yol açan kubbe konstrüksiyon özelliklerinin yanısıra 12 hayvanlı takvimlerinden esinlenen hayvan figürleri ile ay ve güneş motiflerini birlikte Önasya’ya getirdikleri görülüyor. Sadece günümüze kadar ulaşan en eski İslâm hastaneleri oldukları için değil, aynı zamanda Avrupa’da İslâm kültürünün tesirlerinin en etkin olduğu Haçlı Seferleri döneminde işletmede oldukları için de dünya hastane tarihi ve hastanelerin genealojisini araştırma açısından Selçuklu hastaneleri büyük bir önemi haizdir.

Selçuklu hastanelerini, eski kaynaklardaki bilgilere göre, dört kategoriye ayırmak mümkün: 1- Orduda develerle taşınabilen seyyar hastaneler; 2- Kervansaraylarda, seyahat edenler için tesis edilen hastaneler; 3- Saray hastaneleri; 4- Halkın sağlığı ve tıp eğitimi için tesis edilen genel hastaneler.

Selçuklulardan önce, Emevîler ve Abbasî’ler döneminde Şam ve Bağdat’tan İslâm’ın yayıldığı diğer bölgelere kadar birçok hastane yapıldığı biliniyorsa da, bunların hiçbiri yapı olarak günümüze ulaşamadıkları gibi buralarda tıp eğitiminin yapıldığına dair sarih bilgiler yoktur.

Cundişapur Tıp Okulu, Sasânî hükümdarı I. Şapur tarafından kurulup M.S. 260’da işletmede olduğu ve bunun yanındaki hastanenin M.S. 350’de tesis edildiği ve X. yy.ın sonuna kadar Abbasî’ler döneminde de işletmede olduğu biliniyor. Ancak, burada tıp tahsili yapabilmek için Nasturî mezhebinde Hristiyan olmak şarttı. Bu nedenle Cundisapur tıp okulu ve hastanesinde Müslüman olanlar hekimlik tahsil edemezlerdi. Ama bu müessesenin İslâm hastanelerinin kuruluşunda büyük rol oynadığı bir gerçektir.

Selçuklulardan bir süre önce, 981’de Buveyh oğullarından Adud ad Daula tarafından Bağdat’ta al–Huld sarayının tadili ile tesis edilen Adudî hastanesinin, Cundişapur Akademisi gibi, ünlü bir tıp merkezi olduğu ve hastanenin Selçuklular zamanında Sultan Tuğrul Bey’in emriyle Abd al–Malik tarafından, ve bazı kaynaklara göre de Selçuklu sultanının veziri el–Kündürî tarafından, reorganize edilmesinden sonra tıp eğitiminin yapıldığı, o dönemin en büyük tıp merkezine dönüştüğü eski kaynaklardan öğreniliyor.

Mezkûr Adudî hastanesinde tıp eğitimi yapan öğrencilerin doktora tezi mahiyetinde bir tez yazdıkları 574 / 1178 yılında, yani Selçuklular döneminde, Adudî hastanesinde Galenos’un Hıfzıssıhha’sı üzerinde yapılan ve bu hastanenin direktörü Abu Said el–Haravî tarafından okunup tıp doktora tezi olarak kabul edildiği belirtilen Kitâb-ı Calinos fi tedbir el – essıhha adlı eserden anlaşılıyor.

İslâm tababetinde, sadece deontolojiye önem verildiğini göstermesi bakımının ötesinde, aynı zamanda müstakbel hekimlerin sınanmalarından da bahseden deontolojiye ait Kitâb âdab et–tabib adlı eserin İshak ibn Ali er–Ruhavî tarafından IX. yy.da, eski Yunan kaynaklarına dayanılarak yazılması önemli oluyor.

Selçuklular döneminde gelişen bu sistemin Sicilya’da aynen uygulanmaya başladığı, 1140’da ihdas edilen, II. Roger’in sağlık kararnamesinde, hekimlik icra edeceklerin bu işle ilgili memur ve hâkimlere (yargıçlara) müracaat ederek onların imtihanından sonra verecekleri karara uymalarını öngören maddesinden anlaşılıyor. Sarayında, önce Anadolu Selçuklu Sultanı’nın sarayında çalışan hekim Yakubî’nin de çalıştığı Sicilya ve İtalya İmparatoru Friedrich von Hohenstaufen zamanında, bu Selçuklu sistemi gelişerek 1230’da “Constitutiones medicinales” adı altında İtalya ve Sicilya’da hekimlerin sınanması, icra-i tababet etmeleri ve hekimlerin eczacılık yapamayacakları gibi esasları getiren kanunun çıkarıldığı biliniyor. Bundan başka, hiç kimse 21 yaşına gelmeden, meşrû olduğunu ispat etmezden, üç yıl mantık okumadan önce tıp derslerine devam edemeyecekti. Tıp tahsili beş yıl devam ediyor, bir yıl tecrübeli hekimler nezdinde staj görüyor, imtihanlarını verdikten sonra Hippokrat Andı’na benzer bir yemin ediyordu. Salerno tıp okulunda okutulan derslerin ve kitapların Selçuklu hastanelerinde hekim olmak için okutulan Huneyn İbn İshak, er-Razî, İbn-i Sînâ, Galenos ve Hippokrat’ın eserleri gibi hemen hemen medicinales’ten çok önce 1178’de, Selçuklular döneminde Bağdat’ta Adudî hastanesinde hekim olmak için yapılan tıp doktorası tezinin bir nüshasının bugün Ayasofya Kütüphanesi’nde bulunması, Salerno’daki tıp okulunda Selçuklu hastaneleri ve tıp okullarının etkilerini göstermesi bakımından çok önemli oluyor[15].

***

Konuyu o çağlarda “hastane” karşılığında kullanılan adlarla kapatacağız.

Bîmâristan, bîmâr (hasta) kelimesinden yer adı yapmakta kullanılan istan ekiyle türetilmiş Farsça bir isimdir. Peygamber döneminin ünlü hekimi Hâris B. Kelede’nin de tıp tahsil ettiği İran’daki Cündişâpûr hastane ve tıp okulunun bîmâristan adıyla anılmasının, bu deyimin erken dönemlerden itibaren Araplar arasında da benimsenmesine yol açtığı söylenebilir. İlk Müslüman Karahanlı hakanı Tamgaç Buğra Han’ın 1065’te Semerkand’da tesis ettiği hastanenin Arapça vakfiyesinden, Orta Asya Müslümanlarının bîmâristan yerine dârûlmerza; Selçuklular ise dârülâfiye, darüşşıfâ tabirlerini kullandıkları anlaşılıyor[16].


[1] Süheyl Ünver. – Selçuk tababeti. XI. –XIV. asırlar, İst. 1940, s. 4.

[2] Delice, buğdaygillerden, genellikle buğday tarlalarında yabani olarak yetişen tohumu zehirli bir ot – B. O.

[3] Süheyl Ünver. – op. cit.  , s. 5.

[4] ibd., s. 8 – 9.

[5] ibd., s.11.

[6] Seririyat, hastahanelerde hasta yatakları yanında hekimler tarafından öğrencilere verilen hekimlik dersleridir – B.O.

[7] S. Ünver. – op. cit.  , s. 14 –15.

[8] ibd., s. 25 – 26.

[9] ibd., s. 28 – 30.

[10] ibd., s. 41 – 45.

[11] ibd., s. 52 – 55.

[12] ibd., s. 65 – 67.

[13] ibd., s. 89 – 97.

[14] ibd.

[15] Arslan Terzioğlu. – Selçuklu hastahanelerinde tıp eğitimi ile deontoloji ve Avrupa’ya tesirleri, in Tarih ve Toplum 107, Kasım 1992.

[16] Arslan Terzioğlu. – Bîmâristan, in YİA.