James W. Allan, Milâdî 700 ile 1300 arasındaki İran metal teknolojisini oldukça ayrıntılarıyla irdelemiş. Biz bunların içinde, Anadolu teknolojisini az ya da çok etkilemiş olduğu düşünülebilenleri özetledik.
Gümüşün üzerine açılan yuvalara bir siyah maddenin doldurulmasına “savat” (niello) deniyor ve bu, Akdeniz’in klasik zamanlarında kullanılmış ve Bizans dünyası ile Sasânî İran’da, gümüş eşyaların üzerine bir tür süsleme şeklinde kullanılmaya devam etmiş. Savat, erken İslâmî İran’da da kullanılmış olup El-Hamdanî ve Kâshanî bunun nasıl yapıldığını betimliyorlar. Hamdanî şöyle yazıyor: “Gümüş, Hint demiri rengini alana kadar kükürtle yakılır. Bu, gümüşü bir potada karıştırarak olur ve gümüş yavaş yavaş kükürdü tüketir. Bundan sonra bir kalıba dökülür ve sıcakken dövülür. Bu bileşik madde ile açılmış yuvaların doldurulması istendiğinde boraks (tinkâr) ve su ile karıştırılıp dövülür ve işbu toz haline gelmiş madde ile yuvalar doldurulur… Sonra da üstü raspalanıp eğelenir.”
Kâshanî, terminolojisinde buna sim—i sûhta (kelimesi kelimesine “yanmış gümüş”) demiş (“sevad”, siyah, kara manasında olup anlaşıldığı kadarıyla bu tabir, yani “savadlama”, Anadolu’da kullanılmış, şöyle ki Arabî kökenli “sevad”, “karalama” manasındadır B.O.) ve bunun uygulanmasını şöyle betimlemiş: “Bir dirhem saf gümüş, bir dirhem saf bakır ve yarım dânik saf kurşun alınır; bakırla gümüş karıştırılır ve üzerine tamamen karışana kadar iki safhada yarım dirhem sarı kükürt atılır. Renk… parlak siyah olur. Daha uzun süre ergitilecek olursa rengi iyileşir ve tedricen daha katı olur”. Bu iki tariften, kimyevî olarak kullanılan maddenin aynı olmadığı görülüyor. Hamdanî’nin savad’ı gümüş sülfürü, Kâzhanî’ninki gümüş, bakır ve kurşun sülfürleridir (1 kısım gümüş, 1 kısım bakır, 1/12 kısım kurşun, 1/2 kısım kükürt).[1]
Günümüzde “niello” olarak da bilinen “savat”, bezeme sanatında metal eşya (çoğunlukla gümüş) üstüne oyulmuş desenleri doldurmakta kullanılan siyah renkli kükürtlü metal alaşımı oluyor. Belli oranda kükürtle gümüş ve bakır ya da kükürtle kurşun ve bakır karıştırılarak hazırlanıyor. Potada ergitilen karışım, soğuduktan sonra havanda dövülerek toz haline getiriliyor. Bu toz, işlenecek eşyanın üstündeki yuvalara doldurulup alçak ısıda fırınlanıyor. Toz halindeki alaşım ısı ile sıvılaşıyor ve yuvanın içine yayılarak zemine sıkıca yapışıyor. Eşya soğuduktan sonra cilâlanarak parlatılıyor.
Savat tekniğinin eski Roma’da uygulandığı biliniyor. Türklerde ve İranlılarda savat’ın İslâm’dan önce de bilindiği sanılıyor. İslâm döneminde bu işin en önemli merkezleri Azerbaycan, Kafkasya, Anadolu’da da Van, Erzurum gibi Doğu ülkeleridir (AB). Bu sonuncu kentlerde, Kars da dahil, bu işin daha çok Ermeni kuyumcuların elinde olmuş olduğu biliniyor.
Dönelim Allan’ın yazdıklarına.
Yine bakır alaşımlarında kalarak bir khâr-ı Sînî (Çin mamulü) tabirini zikrediyor. Bu, renk olarak, siyahtan sarıya, kırmızıdan kalay rengine kadar değişiyor. Bu ürün Çin’den geliyor; ya Çin aynalarına benziyor ya da kalay ilâveli veya ilâvesiz Çin aynaları yapmakta kullanılıyor; bu, madenden çıkarılan bir madde olup altından daha ağır olmakla birlikte onunla aynı yolla tasfiye ediliyor. Cam gibi kırılıyor ve dolayısıyla çekiçlenemiyor. Çan dökümü için iyi bir metal oluyor, ok uçları, balık oltası iğneleri ve cımbızların yapımında kullanılıyor.
Böylece khâr sînî, İslâm yazarları tarafından genellikle Çin’le ilgili ve özellikle Çin aynalarıyla ilgili bir alaşım olarak kullanılmış bir tabir oluyor ki, bir yüksek kalaylı bronzu ifade ediyor. Metinlerde khâr sînî ile yakından bağlantılı iki madde, tâlîkûn ve hadîd sînî zikrediliyor. İlkinin etimolojisinden bunun Grek katholikon‘dan (“Khatolikos = evrensel) gelişi, tâlîkûn‘un bir çeşitli maddelerden oluşmuş alaşımı ifade ettiğinde şüphe bırakmıyor; bu dahi haftjûsh’un manası oluyor (Farisî “haft” = yedi; “çuş” da = kaynamak). Haftjûsh bugün İran Kirman’da metal işçilerinin kullandıkları aslında yüksek kalaylı bir bronz olmakla birlikte bunlar bunun bir bakır, gümüş, kalay, antimuan, kurşun, altın ve demirlerden oluşan (7 madde) bir alaşım olduğunu iddia ediyorlar.[2]
Çin aynalarının, Orta Asya’da Minusinsk’te az miktarlarda İran ve Maverraünnehr mamullerinin yanı sıra, büyük sayılarda bulunmuş olması, işbu biçimin İran’a başlıca Orta Asya ticaret yollarından ithal edilmiş olduğu, bunun bu çağda Kuzey Çin ile Moğolistan’ın Tatarlar idaresi altında birleştirilmesinin sonucu olarak Çin mallarının Batı’ya doğru yayılmasını müteakip vaki olduğu düşüncesini uyandırıyor. Aslında, Horasan’da özellikle zengin bir metal işçiliği geleneği vardı ve işbu Çin malları, yeni esinler doğurmuş olabilirler.[3]
***
Osmanlı döneminde madenler
Ahmet Refik’in derlediği bir risale, Osmanlı döneminde Türkiye madenlerine dair Hazine-i Evrak vesikalarını, 967 / 1559-1560’dan 1200/ 1785-1786 yılına kadar gerek Anadolu’da, gerek Rumeli’de madenlerin işletilmesine dair Divan-ı Hümayun’dan yazılan hükümleri içeriyor. Bu hükümlerin çoğu top yuvarlağı dökmek, gemi lengeri yapmak, bakır ve gümüş ihraç etmek ve güherçile yapmak için maden eminlerine ve maden bulunan ilçelerin kadılarına yazılan fermanlar oluyor. Bunlardan anlaşıldığına göre, mezkûr tarihler arasında Anadolu eyaletinde en önemli bakır, gümüş ve demir ocakları şunlar oluyor: Gümüşhane, Espiye (Giresun), Keban, İnegöl Ergani, Kiğı, Bilecik; Güherçile ocakları da Akdağ, Van, Erciş, Niğde, Kilisehisar (Kızılhisar), Malatya, Lârende, Karaman, İç il (İçel), Meraş ve Kayseri.
Madenlerde çalışmak üzere civar kariyyelerden birkaçının ahalisi tekaliften affedilir, reayadan ayırt edilerek madencilik ve o zamanın tabiriyle, kürecilik hizmetinde kullanılıyordu.
Madenlere kömür ve odun, işçiye zahire ve erzak, civar kariyyelerden tedarik olunuyordu ve her ilçe ve kariyyenin üstüne isabet eden kömür ve odun miktarı tespit edilmişti. Örneğin, Keban madeninin kömürüne destek olmak üzere Arapgir ilçeleri her yıl ikişer bin dörder yüz kuruş verirlerdi. Odunları civar ormanlardan bu görevle yükümlü ilçeler halkı tarafından kesilir ve taşınırdı.
Gümüş madeni çıkan yerlerin çoğunda para kesmek için darphane açılırdı. Örneğin Keban madeninde açılmıştı.
Özellikle harp zamanı, barut, gülle ve para gerektiğinde madenlerde büyük faaliyet görülürdü. Anadolu’da ve sair eyaletlerde, güherçile madeni bulunan yerlerin kadılarına sürekli hükümler yazılır. Van, Bilecik, Rudnik, Kamengirad madenlerinde yuvarlaklar döktürülürdü. Bilecik’te dökülen yuvarlaklar çoğunlukla 16, 14, 11, 20 ve 22 kıyyelikti (okkalık).
Anadolu veya Rumeli’de, herhangi bir mahalde, maden çıktığı haberi verilir verilmez derhal “çaşnisine bakılmak üzere” cevherden yeterli miktarda getirtilirdi. Darphanede cevher ergitilir, işletmesinde “nef-i azîm” (büyük faide) olacağı tahakkuk eder etmez, civarındaki bir iki kariyye tekâlif-i örfiyyeden af edilerek küreci yazılır, öbür madenlerden ustalar gönderilerek madenin işletilmesine başlanırdı.
H. XII. yy.da (XVII.-XVIII. yy.), Anadolu’da en faal maden ocakları Gümüşhane, Espiye (Giresun), Keban ve Ergani madenleriydi. Gümüşhane’nin eski adı Canca idi. Evliya Çelebi Gümüşhane için şu bilgileri veriliyor:
“Kale Fatih Mehmed Han eline geçmiştir. O sırada burada olan maden-i sîm, hiçbir diyarda yoktu. Şehre o zaman Gümüşhane denilmiş ise de Defterhane-i Âl-i Osman’da Canca yazılmıştır. Cümle halkı tekaliften muaf ve müsellem olup gümüş işletmeye memurdurlar. Şehir halen Osmanlılar elinde olup yetmiş kadar kimi âtıl, kimi işler gümüş madenleri vardır… Ammâ bu şehr-i Gümüşhane’nin damarları yedi koldan kol kalınlığında damarları olub cümlesi kurşunsuz halis cevherdir…”.
Gümüşhane’nin odunu, kömürü muntazaman temin olunduğu gibi, icabında lüzumlu olan sermaye de gönderilirdi. 1155/1743’te Gümüşhane’ye sermaye olmak üzere Tokat’tan elli bin guruş gönderilmişti.
Keban madenine Malatya sancağı kazaları her yıl altı bin guruş kömür bedeliyesi, Sivas’ta Akçedağ nahiyesi de dört bin yük kömür verirdi.
Anadolu’da, madenleri işletmekle beraber, darphanelerinde sikke kesilen yerlerin en meşhurları Gümüşhane, Keban madenleri idi: Rumeli’dekilerin ayrıntılarına girmiyoruz. Teknolojiyi göstermek amacıyla, Türkler tarafından işletilen Samakov (yeni adıyla Demirci-Kırklareli’nin ilçesi) demir madenleri hakkında yine Evliya Çelebi’ye başvuruyoruz: “Bu diyar-ı Samakov denilen, ateş-i Nemrud yakan körüğünü on âdem (adam) çekemez. Su değirmeni körüğü çekerek ateşi yakar. Fil gövdesi kadar demir örsler üzre akik-i Yemenî gibi kırmızı demirlerin sendan (örs) üzre koyub camus (manda) kellesi kadar çekiçleri ile ve yine san’atlı su dolabları vasıtasıyla kırımzı demire urduklarında zemin ü âsümanı (yeri gökü) titredirler. Ser-i kârda ancak iki üstad örsü üzre dolab ile birer ikişer kantar demirleri çekiç altına koyub çeküb urmaktadır. Her urmakta demir uzayub çubuk oldukta yine bir san’at ile çark dolabın suyunu keserek şeb ü ruz (gece ve gün) böyle kâr-ı ruzıkâr (günlük kazanç) iderler. Nice seyyahlar bu kârı (işyeri) görüb engüşt ber diheni (parmağı ağzında) hayret olurlar… Her sene buradan Selânik benderi tarikiyle cemi’ (tüm) Osmanlı ülkâsına sekiz bin araba kadar demir gider…”.
Altına, gümüşe fiyat da konurdu. 1130 / 1718’de, harice altın ve gümüş çıkarılmasının şiddetle men olunduğu sırada, altınla gümüşün fiyatlarını da kararlaştırmak ciheti düşünülmüştü. “Sîm-i halisin dirhemi yirmi ve su altınının dahi yirmi dört kırat olan halisi dört yüz yetmiş sağ akçeye” satılması karar altına alınmıştı. Bununla birlikte, maden ocaklarında çalışan kürecilerin gümüş satmalarına müsaade edilirdi. Meselâ o devirde Gümüşhane madenlerinden çıkan cevher fırınlara konup yakılmak için her fırına yüz guruş sarf edilirdi. İşçi ise yakılabilecek miktar cevheri ancak bir haftada çıkarabilirdi. O hafta çıkardıkları gümüşten icabı kadarını tüccara satarlar, aldıkları paraları gelecek haftanın fırın masarifi ile kendi ihtiyaçlarına sarf ederlerdi. Gümüşhane’den hükümet iki yüz kese hasılat aldığı için, bu hasılatın elden gitmemesini nazar-ı dikkate alır, işçinin dağılmamasını temin maksadıyla, Gümüşhane’den hasıl olan gümüşten icabı kadarının tüccara ve sair kimselere satılmasına mani olmazdı.[4]
***
Süleymaniye imareti, Türk mimarî sanatının öbür abidevî binaları gibi tamamıyla taştan yapılmış olmakla birlikte, yapı tekniğinin bazı özellikleri dolayısıyla, büyük çapta demir ve kurşun kullanılmasını gerektirmiş. Gerçekten duvar ve minarelerde gereken sağlamlığı sağlamak için taşlar birbirlerine demir kenetlerle bağlanmış. Kenedin eğri uçlarının taşın içine sağlam bir şekilde tutunabilmesi için de, sokulmuş oldukları oyukların kurşun dökülerek doldurulması gerekmektedir. Böylece sarf edilen demir ve kurşunun miktarı ise, öbür alanlarda kullanılanlara nazaran, önemli yekûnlara baliğ olmuş. Ama iş bununla bitmiyordu: Pencere parmaklıkları ile yanlarına taşan basıncı karşılamak üzere büyük kubbenin eteği içinden geçirtilmiş yekpare dövme demirden büyük çember ve sütunlar arasındaki kirişler… gibi sağlamlığı sağlamak amacıyla kullanılmış olan demirleri; iskeleleri kurmak için sarf edilen sayısız çivileri, kapı ve pencerelerin demir reze ve tokmaklarıyla öbür demir eşyayı da hesaba katmak gerekir.
Tetkik konusu edilmiş olan kaynaklar arasında bulunan ve bu konuyla ilgili olarak çoğu, o zaman büyük bir demir sanayi merkezi olan Bulgaristan’ın Samakov bölgesi kadısına gönderilmiş olan emirlerden ibaret belgelere, bize Kadı’nın gözetim ve sorumluluğu altında çalışmakta olan memurlar için gönderilen talimat hükümleri, aşağıda derç ettiğimiz (konumuzla ilgili) bazı formülleri içermektedir:
… “Ehli olanlara ‘âdet ve kanun üzre işletmek’ ” kaydının, bu bölgenin demircileri için bir nevi ücretle çalışmak mükellefiyeti ve mesleklerinin icrasını mecburî bir hizmet (adeta askerî bir görev) telâkki etmek zorunluluğunu tazammun etmekte olduğu söylenebilir. Buna karşılık Samakov’da demir kiriş işlemeye ehliyetli ustaların, imaret için çalışmaları gerekli görüldüğü sürece, benzeri öbür işlere veya herhangi bir hizmete memur edilmemeleri (öbür hizmet ve mükellefiyetlerden muafiyet) de sağlanmış.
Formüldeki “değer baha” tabiri de serbest bir piyasa fiyatı olmayıp zamanla kararlaştırılıp âdet haline gelmiş resmî (mirî) fiyatlardır. Bu suretle “dondurulmuş bir fiyat sistemi” ile büyük bir imaretin inşası dolayısıyla birdenbire büyük ölçüde artacak olan talep de, “fiyatların anî ve gayri tabiî şekilde fırlamasına meydan verilmemek” istenilmiş ve bütün bu önlemler sistemi Osmanlı İmparatorluğu’nun genel iktisadî zihniyet ve nizamına uygun olarak tatbik edilmiş.
Bu klasik usulün yanında, demircilere yapacakları ise karşılık avans olarak sermaye dağıtmak (akçe tevzi etmek) yolu da tutulmuş. Kredi, teşkilât ve kaynakları çok sınırlı olan ve sanayiye yatırılacak büyük sermaye birikimleri bulunmayan bir dönem ve toplum içinde, zamana göre çok pahalı bir meta olan ve genellikle, kirişlerde olduğu gibi, büyük kitleler üzerinde çalışılan demirin tedariki için demircilerin paraya ihtiyacı büyüktü. Bu bakımdan “sermaye tevzii”, üretimi hızlandırmanın başlıca yollarından biri olmuştu.
Sermaye dağıtımından faydalanan demircilerden bir kısmının bir kaç çırağın yardımıyla kendi atölyelerinde çalışan küçük esnaf tipinde ustalar olması mümkündür. Fakat borçlulardan önemli bir kısmının büyük atölyelerde su kuvveti ile işleyen değirmenlerle çalışan kapitalist büyük işletme sahipleri veya siparişlerin büyük bir bölümünü üzerine alıp küçük işletme sahiplerine dağıtarak iş yapan mutavassıt ve müteahhitler olması da mümkündür.
Demirler, denizyolu dışında çoğunlukla arabalarla naklediliyorlardı. Arabaların her birinin taşıdığı demir malzeme yükü, ağırlık itibariyle birbirinden çok farklı olup, 21 Samakov kantarı (21 x 59 = 1239 okka) demir taşıyanlar olduğu gibi 46 veya hattâ 50 Samakov kantarı arasında demir yüklemiş olanlar da vardı. Bu sonuncuların iki ayrı arabanın yükü olması düşünülebilir, şöyle ki bu demirlerin ağırlığı 42 İstanbul kantarı (yani 42 x 44 = 1848 okka) + 32 Samakov kantarı (yani 32 x 59 = 1888 okka) = 3736 okka eder ki bu kadar ağır bir yükün, çifte koşulmuş bile olsa, bir tek araba ile nakli imkânsızdır.
Yine kayıtlardan anlaşıldığına göre, arabacı kafilesine mensup olan herkes karşılıklı olarak birbirlerine kefil tutulduğu gibi, Samakov kenti sakinlerinden Mustafa isminde bir şahıs da hepsine birden kefil olarak tescil ettirilmiş.
Yolculuk ortalama 46 gün sürmüştü.[5]
***
Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunan kılıçların demirlerinin menşeleri hayli karanlık olmakla birlikte Hazine Defterleri’ndeki kayıtlardan bu demirlerin çeşitli yerlerden gelmiş oldukları anlaşılıyor; bu kılıçlar şöyle sıralanabiliyor: Karataban timurlu kılıç; Karakılıç; Karahorasan timurlu kılıç (bu “kara” sıfatı aşağıda incelenecek); Eski İstanbul demirli kılıç; Diyarbekir demirli kılıç; Eski Şam demirli kılıç; Şam demirli kılıç; Eski Mısır demirli kılıç; Mısır demirli kılıç; Horasan demirli kılıç; Kirmanî demirli kılıç; Acem demirli kılıç; Seyhanî demirli kılıç; Hindî demirli kılıç; Çintiyan (Çintiyan-Maraş’ta-bir tür demir olup pala ve kılıç yapmaya yarar) demirli kılıç; Daban (iyi cins kılıç demiri); Frengî Alman demirli kılıç.
Kılıçların tabanları “kılıç yumurtası” adı verilen 2-3 kg. ağırlığında, 5-8 cm çap ve 8-12 cm yüksekliğinde silindirik demir külçeler dövülmek suretiyle vücuda getiriliyordu. Bilindiği gibi çeliğe “su verme” işlemi, her zaman önemini korumuştur. Kılıçların uçtan itibaren iki karışlık kısmı özellikle keskin olmalıdır. Kemankeş Mustafa Ağa, kılıca su verilmesine dair şunları yazıyor: “Benim kardeşim, sana temren (hurma) kılıç, yahut bıçağa verilen öyle bir su yazdım ki, bunu vaktiyle yapmışlar ve kimya gibi saklamışlar… Bu usulü ben bizzat tecrübe ettim. İşbu suyu yapmak için aşağıda cins ve miktarları yazılı maddeler birbirleriyle karıştırılarak bir kaba konup tahammür etmek üzere kırk gün güneşte bırakılır. Sonra mezkûr kap ateşe konularak rakı taktir edilir gibi imbikten geçirilerek damla damla toplanır. Böylece elde edilen suyun bir okkası bir kılıca su vermeye kâfi gelir. Bu sudan su verilmiş kılıç ile bir cebeye (zırha) vursan cebe paramparça edilir. Reçetesi şöyledir (Reçetenin fennî terim ve formüllerini Prof. Naşit Baylav vermiş):
1 okka Sönmemiş kireç (Cao)
½ okka Pelitkülü (Valonel gland)
½ okka Bevrekü’l Ermeni (NaCO, soda)
½ okka Cenkâr (Bakır çalığı)
½ okka Sarı zırnık (AsS, Arsenik Sülfür)
1 okka Yaban soğanı suyu (Alium sativum)
2 okka Turp suyu (Raphanus sativum)
1 okka Katran (Goudron)[6]
***
Yine aynı mealde olmak üzere sözü Zeki Velidi Togan’a bırakıyoruz.
“Arapların ‘hakikî Türk’ (al-turk al-haqîqî) dedikleri Hakanlı Türkler (al-turk al khâqâniya), kendilerini menşe itibariyle bir demirci millet olarak tanımışlar, hükümdarları demirciliği tes’id etmişler ve demircilik sayesinde esaretten ve zulmetten kurtulduklarına inanmışlar, onlara Çinliler dahi Cücenlerin (Avar) demircileri demişlerdir. Doğu Türkistan’da Barhan mevkiindeki madenleri, Kaşgarlı Mahmud, Çinlilerin işlettiği ocaklar olarak tanıtıyorsa da Tiyanşan, Altay, Ural, Sayan dağlarında bulunan eski madenler hakkında bunların ancak yerli kavimler, yani Türkler tarafından işletildiği rivayet olunmaktadır…”.
“… Minüse (Minusinsk) ve Yenisey nehirleri arasındaki maden ocaklarının XVI- II. asırda olduğu gibi Milat asırlarında işletenlerin ‘çelik’ manasında kullandıkları ‘kuruç’ sözü, Uzak – Doğu’da bilhassa Çinlilere M.Ö.’den beri malûm olan bir kelimedir. Çinlilere demirciliğin M.Ö. ancak VII. asırda Çu’lar zamanında malûm olduğu fikri sanat tarihçisi O. Münsterberg tarafından ileri sürülmüşse de, Çin rivayetlerine dayanarak bu madenin daha M.Ö. XVIII. asırda bu millete malûm olduğu iddia olunuyor; fakat demirin geniş mikyasta ve silâh imali için istimali Çin’de ancak M.Ö. 300’lerde başlamıştır. Orta Asya’da Türklerin bu madeni ne zaman tanıdıklarının tarihini tayin etmek zordur…”.
“Hintlilerin M.Ö. IV. asra çıkan hadiseleri aksettiren destanları Mahabhrata’da da demirin Hindistan’a Şimal’den, yani Orta Asya’dan getirildiği anlatılmaktadır… Türkler arasında demir imalini bilmeyen kabilelerin bulunduğu Araplar vasıtasıyla erişen eski rivayetlerde de görülüyorsa da, demir madenleri bol bulunan sahalarda yaşayan bazı Türk kabileleri, Orta Asya’da demir kültürünün hakikî amilleri olarak Çin ve Arap kaynaklarında zikredilir. Bunların başında Türk, Kırgız, Karluk ve Başkurt kabileleri gelmektedir. Eski Göktürklerin… Talha Demir Kapı’sı civarında oturak hayat sahalarında muahharen en iyi silâhlar imal olunan demir ve çelik endüstrisi mıntıkası denilebilecek ehemmiyete malik Pulad şehrinin bulunduğu, aynı eski Göktürkler sahasında Horasan’a ‘demir levhalar’, ‘karaçor’ ve ‘bilgatekinî’ denilen güzel kılıçların ihraç olunduğu malûmdur. Hazarlar ülkesinde ise en iyi kılıç yapanların Hazarlar ve en iyi zırh işleyen Türklerin de Sabir Türkleri olduğu ve şimdiki ‘kübeçi’lerin bu sonunculardan türediği anlaşılıyor…”[7]
***
Prehistoryada bir “metaller mitolojisi”nin varlığı saptanıyor. Bunun en zengini, demirin etrafında meydana getirilmiş olanıydı. “İlkel” insanlar, prehistoryanınkiler gibi, yüzeysel demirli metalleri kullanmayı öğrenmeden çok önce meteorik demiri işlemeyi bilmişlerdi. Bunlar bazı madenleri taşlar olarak düşünüyorlardı yani bunları taş âletler imali için hammadde olarak telâkki ediyorlardı. Demir gökten gelmişti. Paleolithik Doğulu halklar da bu düşünce içindeydiler. Sümer AN. BAR sözcüğü demiri ifade eden en eski kelime olup “Gök” ve “Ateş” işaretleriyle yazılıyordu. Hititlerde de aynı durum görülüyor: XIV. yy.ın bir metni, Hitit krallarının “göğün siyah demiri”ni kullandıklarını açıklıyor. Ancak demiri, yeryüzü demirinin metalürjisi her günün kullanımına uygun metal haline getirecekti.
Bu olgu, önemli dinî sonuçlar hasıl etmişti. Meteoritlerde mündemiç göksel kutsiyetin yanında, artık toprak kutsiyetiyle karşılaşılıyor. Metaller, toprağın kucağında “bitiyorlar”. Mağara ve madenler, Toprak-Ana’nın rahmine teşbih ediliyorlar. Madenlerden çıkarılan mineraller bir tür “cenin”lerdir. Yavaş gelişirler, toprağın karanlıklarında “olgunlaşırlar”.
Dünyanın her yerinde madenciler, bir taharet halini, perhiz, dua ve kült eylemlerini içeren rituslar uyguluyorlar. Bu kutsallıkla yüklü mineraller, ocaklara doğru yöneltilirler. İşte bu zaman en zor ve en serüvenci işlem başlar. Ocaklar-fırınlar, bir tür yeni, yapay rahim olup mineral, hamilelik süresini burada tamamlıyor. Dolayısıyla ergimeyi takip eden bu inanışa bağlı sayısız önlem, tabu ve ritual görüyoruz.
Metalürjist, demirci ve ondan önce çömlekçinin olduğu gibi, “ateşin hâkimi”dir, şamanların, tabip-insan ve sihirbazların yanı sıra. Nice mitolojik demirciler, tanrıların silâhlarını dövüyorlar ve böylece de bunların Ejder vs.leri üzerindeki zaferlerini sağlıyorlar.[8]
Simya uygulamalarının doğuşunun hangi tarihî sebebe bağlanacağı meçhulümüz olarak kalıyor. Bununla birlikte simyanın, altını, sahtesini yapmak ya da onu taklit etmek için uygulanan reçetelerden hareket ederek müstakil bir disiplin haline gelmiş olduğu şüphelidir.
Helenistik Doğu bütün bu metalürjik teknikleri Mezopotamya ve Mısır’dan tevarüs etmişti ve M.Ö. XIV. yy.dan itibaren Mezopotamyalıların altın denemesini yerine oturttukları biliniyor. Batı dünyasının 2000 yıl boyunca kafasını kurcalayıp duran bir disiplini; altının sahtesini yapma çabalarına bağlamak, Eski’lerin olağanüstü metal ve alaşımlar bilgisini unutmak, aynı zamanda da bunların entelektüel kabiliyetlerini küçümsemek oluyor. Helenistik simyanın ana ereği olan dönüşüm (transmutation), günümüz biliminin düzeyinde, bir saçmalık, us dışılık olmuyordu, şöyle ki maddenin vahdeti, bir zamandan beri Yunan felsefesinin bir dogması olmuştu.
O halde simya, altının sahtesini yapmak arzusundan, ne de Grek bilimsel tekniğinden doğmayacağına göre, işbu kendine özgü (sui generis) disiplinin “kökenlerini” başka yerde aramak zorunluluğu çıkıyor. Felsefî maddenin vahdeti teorisinden çok, bir yapay, yani laboratuarda gerçekleştirilmiş dönüştürümü, mineral-rüşeymlerin (embriyon) taşıyıcısı Toprak Ana’ya eski iman telâkkisini billûrlaştırmış olmalıydı. Sembolizmlerde buluşma, madencilerin, dökmeci ve demircilerin mitoloji ve teknikleri ilk simya işlemlerini başlatacaktı.
Geleneksel kültürlerde mineral ve metaller, canlı organizmalar olarak görülürlerdi: Onların hamilelikleri, gelişmeleri ve doğmalarından, hattâ evlenmelerinden söz edilirdi. Grek-Doğu simyagerleri bütün bu kadim inançları kabullenip değerlendirmişlerdi. Kükürtle cıvanın simyevî bileşimi, daima “evlilik” terimleriyle ifade ediliyordu. Bu, simyevî görüş açısının bir yeniliği oluyordu.[9]
***
Eliade’in yukarda sözünü ettiği göktaşı-meteorit’e, gayritabiî bir fenomen gözüyle bakma keyfiyetini Ortaçağlara kadar görüyoruz. XIV. yy.ın ünlü seyyahı İbn Batuta, bize şunları anlatıyor:
“Bu mecliste sultan (Berki, yani Aydın Sultanı Mehmet B. Aydın) bana: “Hiç semadan düşmüş taş gördün mü?” deyu sordu. “Bu, kat’iyyen meşhud-şahit olunmuş, gözle görülmüş-ve mesmûun-işitme-olmadı” cevabını verdim. İçinde bulunduğumuz beldenin haricine gökten bir taş inmiş olduğunu beyandan sonra, birçok âdem celb ile taşın getirilmesini emretti. Sert ve salâbeti şedid (sertliği şiddetli) siyah ve parlak bir taş getirildi. Vezni (ağırlığı) bir kantar olacağını takdir ettim. Sultan, taşçıların ihrazını (hazır edilmelerini) tembih ile, bunlardan dört kişi hazır olunca, hacer-i semaviye (gök taşına) vurulmasını ferman etti. Dördü hep birlikte bir âdem gibi dört defa timur çekiçlerle vurdukları halde, taş üzerinde zerre kadar tesir hasıl etmedi. Buna pek taaccüb ettim (şaşa kaldım). Sultan, taşın evvelce bulunduğu mahalle iadesini emreyledi.”[10]
[1] James W. Allan. – Persian metal, technology, 700-1300 Ad, London 1979, s. 19-20
[2] ibd., s.49-51
[3] ibd., s.61-62
[4] Ahmet Refık.-Osmanlı devrinde Türkiye madenleri (967 – 1200), İst. 1931
[5] Ömer Lütfî Barkan.- Süleymaniye cami ve imareti inşaatı (1550-1557), C. I. Ank. 1972, s. 361-367
[6] Ahat Ural Bikkul.-Topkapı Sarayı Müzesi’ndeki Türk kılıçları üzerine bir inceleme, in TED IV, 1961
[7] Z. V. Togan. – Umumî Türk tarihine giriş, s. 29-31
[8] Mircea Eliade. – Histoire des croyances et des idées religieuses, C.I., Paris 1976, s. 64-66
[9] ibd., T.2, Paris 1976, s. 290-293
[10] Seyahatnâme, s.334.