Sahte peygamberler

Şubat 11, 2017
Kültür Eserleri > Türk ve Yahudi Kültürlerine Bir Mukayeseli Bakış > Sahte peygamberler

Sahte peygamberler

“… öteden beri peygamber olduğunu iddia ederek ortaya atılanlardan hangilerinin hakikî ve hangilerinin yalancı olduğunu tespit edecek bir kıstastan mahrum bulunulduğunu itiraf etmek mecburiyetindeyiz… Eğer gene de bir kıstas tespit etmek istersek, o zaman ancak sübjektif olarak, kendisinin peygamber olduğuna ve Tanrı’dan vahiyler aldığına bütün varlığı ile inanan ve bu vahiylerle vaazda bulunduğu kitlelerin ahlâkî, sosyal, hukukî durumlarını yükseltmeye çalışarak bunda muvaffak olan,[1] bütün kalbiyle, inandığı bu dava uğrunda hayatını bile fedadan çekinmeyen ve kendisi öldükten sonra dahi eseri yaşayan… kimseler hakikî peygamberdir…”.[2]

İleri sürülen bu tümden sübjektif (enfüsî) kıstaslar içinde bize göre tek objektif (afakî) ve somut olan “mavaffak olmak’tır. Aslında bunda da koşulların büyük rol oynadığı bir vakıadır şöyle ki uzun yüzyıllardan beri oturmuş, örgütlenmiş, çoğu kez de devlet otoritesiyle bütünleşmiş bir nizamın arasına yeni bir doktrini yerleştirme olanağının, bütün içtenliğe rağmen, sınırlı olacağı aşikârdır. Bununla birlikte dönme‘lik günümüzde bir vakıa olduğu gibi yukarıdaki mısralardan İbahiyye’nin de izlerini görebiliyoruz.

Muhammed hayatta iken ortaya çıkmış “sahte” peygamberlerden Tuleyha, tarihçi Yakut’un ifadesine göre “Allah’ı ayakta zikrediniz; Allah’ın, yüzümüzü topraklara sürmemizle ve secde ederken aldığımız çirkin şekille ne işi var?” diyormuş.

“Bazı tarihçiler Tuleyha’nın peygamberliğinin, halkı namaz ve oruçtan muaf tuttuğu, zinayı da mubah kıldığı ve bunun gibi şeytanî işlerde kolaylık gösterdiği için kabiledaşları tarafından kolayca kabul edildiğini kaydetmişlerdir”…[3]

Gerek Tuleyha’nın gerekse ondan önce aynı çizgide Esved’in, ümmeti zekâttan da muaf tuttuklarını kaydedelim. Nitekim Tuleyha’nın savaşta yenilmesi üzerine dinden dönen o civardaki Esed, Gatafan gibi kabile mensuplarının “gerektiğinden fazla” vergiyi hemen Hâlid’e veya Ebûbekir’e getirip teslim ettiklerini görüyoruz. Onlar Tuleyha’ya daha çok iktisadî yolla bağlanmışlardı.[4]

Bahis konusu kişiler gibi peygamberlik iddiasında bulunan bir kadının, Secâh’ın, kendisine tabî olanlara oruç, namaz, zekâtı emretmiş olduğu, ancak domuz etini de mubah kıldığı söylenir. H. 508-597 yıllarında Temimler’in Müslüman oldukları halde ikindi namazını kılmamış olduklarını Secâh’ın kurmak istediği mezhebin bir kalıntısı olarak kabul etmek gerekir.[5]

Yine “sahte”lerden Müseylime’nin günde üç defa namazı öngördüğü[6] kaydediliyor ki bunların, en başlarda namazın öyküsünde gördüğümüz gibi, birer Yahudi etkisiyle ileri sürülmüş umdeler oldukları anlaşılıyor.

Yahudi diasporasında meydana çıkan son üç Mesihlik iddiası, XIX yy.da Yemen’de zuhur ediyor. Bu zaman ve mahalde, hem Mesihlik hareketleri, hem de edebî ifade hususunda Yahudilerle Müslümanlar arasında etkileşim önemli idi. Yemen’de Müslüman toplum, Yahudiler arasındaki Mesihî gerilimden haberdardı ve hattâ bireysel olarak Müslümanlar bu bilinen Mesih hareketlerinin her birine iştirak etmişlerdi. Buna karşılık Yahudi toplumu da, hiç değilse halk düzeyinde, vahiyye ait (apocalyptic) Müslüman fikir ve inançlara açık olup bunları aynı konudaki eski fikir ve inançlarıyla bütünleştirmişlerdi.

Yemen Yahudileri, ülkenin tek gayrimüslim azınlığı olup diasporanın en eski cemaati idi; buraya yerleşmeleri İslâm öncesine, her halükârda en az Milâdî II. yy.a kadar geri gidiyor.

XIX. yy.da vaki olan hareketlerin, bunların sosyo-politik nedenlerinin ve mezkûr etkileşimin ayrıntılarına girmeyeceğiz.[7] Vurgulamak istediğimiz husus, Müslüman-Yahudi kültürel alışverişin bu asra kadar devam etmiş olmasıdır.

SABBATAY SEVİ

Gelelim şimdi, konumuz bakımından önemli olan Yahudi “yalancı” peygamber Sabbatay’a. (Resim 43).

Aşağı Ortaçağda Kabbala’nın tetkikinin sonuçları arasında, Avrupa’da, XVI. yy. ve daha sonra, Tanrısal Ad vasıtasıyla mucizeler yaratma gücünde olduklarını iddia eden kimselerin ortaya çıkmaları zikredilir ki bunlar genel olarak Baal Shem yani Adın Sahibi tesmiye edilmişlerdir; bunların en ünlüsünü, Tov’u, yukarda irdeledik. Polonya’da, Beyaz Rusya ve Lithuanya’da, Chmielnitzky zulümlerinden sonra, eski Kabbala’nın yansımaları sözde Mesihçi hareketlerin çöküşü ile birleşir ve Yahudi halkında, işbu mucize yaratıcılarına inanç şeklinde ifadesini bulan kuvvetli bir mistik atılım ortaya çıkar. Bu aynı atılımın bir başka sonucu da, yine Polonya’da, XVII. yy.ın sonunda ve XVIII. yy.da, mensuplara Hassidim adıyla anılan bir hareket ortaya çıkıyor. Bunlar kısmen Sabbatay Zevi’nin ilk tilmizlerinden oluşuyor ve bunlardan 120 kadarı, Hasid Yehuda ve Kielce’li Hayim Malakh’ın idaresinde, Kutsal Toprak’a feci şekilde son bulan bir sefer tertip ediyorlar.[8]

İspanya çıkışından itibaren Yahudi mistisizminin gelişmesi tek bir düz hat üzerinde yeknesak bir tempoda olmuş. Kabbala, çağın ruh haletinin ifadesi olmuş ve Kabbala’nın yükseliş döneminde Yahudi ulusunun kaderini şekillendiren tarihî koşullarla Yahudi dinî düşüncesinin derunî gelişmesi arasında yakın bir tekabülün bulunması çok doğaldır. Sürgün ve zulmün getirebileceği bütün meşakkatleri çekmiş ve sürgünle kurtuluş kutupları arasında yaşamakta olan bir ulus, Mesihçiliğe adımını atmak için fazla bir şey beklemiyordu.

“Kandesin sen kande, çık ey Mehdi-i sahip zuhur!”…

Dönelim Yahudi “Hurûfiliğine.

Bildiğimiz gibi Zohar ya da Işık, Tevrat’ın ilk Beş Kitabı’nın (Pentateuque) Kabbalacı bir yorumu olup sair Yahudi yazınının eserleri gibi, İbranî alfabe­sinin harflerinin değeri ile hattâ Mesih’in geliş tarihini bile hesaplamaktadır.

Hesap üç işlem üzerine oturuyor:

a)Themuria, aynı bir sözcüğün harflerinin yer değiştirilmesiyle yeni sözcüklerin teşkil edilmesidir. Nitekim Çıkış XXIII/23’ün “Çünkü benim meleğim senin önünden gidecek…”deki sözcükte harflerin yeri değiştirilince bu “melek”in Mikail olduğu çıkıyor.

a)Gematria, yukarda söylendiği gibi, bir sözcüğü teşkil eden harflerin sayısal değerlerinin toplamı oluyor.

a)Notaria, harflerin gelişmesi, başka deyimle, bir sözcüğün harflerinin her birinin yardımıyla yeni sözcüklerin oluşturulmasıdır.

Tevrat’ı Zohar olan Kabbalacılar, Usavurmayı kabul eden Talmud’u küçümsemektedirler zira onlar, Usavurmadan kaçınmaktadırlar. Onların tanrısallık telâkkileri, sadece Tek Tanrı‘yı tanıyan Judaisminkinden farklı olmaktadırlar. Tanrı’nın gücünü sınırlayıp Mesih’i yücelte yücelte bu sonuncusunu Tanrı’nın oğlu ve bazen de onu Tanrı yerine ikame edip bir Teslis vücuda getirmişlerdir. Nitekim Sabbatay kendini “Tanrı’nın oğlu” tesmiye ediyor. Başka zamanlarda da “Ben sizin Tanrı’nız, Sabbatay Sevi’yim” diyor.

İsrail Peygamberleri, Mesih döneminin kehaneti için doğaüstü‘nü kullanmamışlardı. Onlar için Mesih’in gelişi basitçe, şuraya buraya dağılmış Yahudilerin atalarının toprağına dönüşünü ifade eder. Peygamber’lerin bu telâkkisi, kutsanmış (yağ ile ovularak), kral demek olan İbranîce “Mesih” kelimesinin anlamına tamamen cevap vermektedir. Örneğin: “Ve o gün vaki olacak ki, büyük boru çalınacak ve Asur diyarında helak olmak üzere olanlar ve Mısır diyarında olan sürgünler gelecekler ve mukaddes dağda, Yeruşalim’de, Rabb’a tapınacaklar” (İşaya XXIII/13).[9]

Bundan önce İşaya şöyle de bir kehanette bulunuyor: “Ve bu dağda orduların Rabbi bütün kavmlara semiz şeylerden bir ziyafet, eski şaraplardan, ilikle dolu semiz şeylerden, süzme eski şaraplardan[10] ziyafet verecek” (XXV/6).

(Hz) Ali’nin Cennet’te dağıtacağı vaat edilen Şarab-ı kevser, bu “süzme eski şaraplardan” mıdır?… Görüldüğü gibi, yeryüzünde yasaklanmış şeyler, öbür dünyada mubah oluyor, her iki dinde de…

Sırası gelmişken “boru çalma” konusuna da değinelim. Ahd-i Atik’te bunun evveliyatına rastlıyoruz. İsrailliler Eriha (Jericho)yu (M. Ö. 1400 ilâ 1260),[11] boru öttürerek duvarlarını yıkıp zapt ediyorlar: “Ve Rabb Yeşu’ya dedi: Bak, Eriha’yı ve kralını ve cesur yiğitlerini senin eline verdim. Ve siz, bütün cenk adamları çepçevre bir kere şehri dolaşacaksınız… ve sandığın önünde yedi kâhin koç boynuzundan yedi boru taşıyacaklar ve yedinci gün şehri yedi kere dolanacaksınız, ve kâhinler boruları çalacaklar. Ve vaki olacak ki, onlar koç boynuzundan boruyu uzunca çaldıkları ve siz borunun sesini işittiğiniz zaman bütün kavm yüksek sesle bağıracak ve şehrin duvarı olduğu yere çökecek…” (Yeşu VI/2-6). Yedi rakamı burada da karşımıza çıkıyor.

Haggada’nın yöntemlerinden biri, Tevrat öyküsünün bazı bölümlerinde bulunan mistik unsuru yaymaktır. Örneğin Salem (Kudüs)ün rahip kralı Melchisedech İbrahim’i gizemli bir şekilde ekmek ve şarapla takdis ettikten sonra Nuh’un oğlu Sam ile özdeşleştiriliyor ve bu sonuncusu da, Nuh’tan Âdem’in rahip elbiselerini almış olması itibariyle ilk insandan gelme bir rahip olarak görülüyor. Ayrıca İshak’ın yerine kurban edilen gizemli koç da, Sabbat-Sebt’ten önce altıncı günün şafağında halk edilmiş şeyler arasında sayılıyor; koçun iki boynuzundan soldakine Tanrı Sina Dağında üflemiş, o ise ki sağdakine O, İsrail’in dağılmış bütün mensuplarının bir araya gelecekleri gün, üfleyecektir.[12]

Şimdi bunun İslamî karşılığını görelim. Nefh-i sur, “kıyamet yerinde kullanılır bir tabir olup sur’un üfürülmesi demektir. Kıyamet, sur denilen borunun İsrafil tarafından üfürülmesi ile başlayacağı için bu tabir meydana gelmiştir”.[13] Yani sur öttürüldüğünde ayakta bir şey kalmıyor.

Bu boynuzdan borunun yine Arabî kökenli bir başka adı da “nefîr’dir. Resim 44’de Kazak Abdal, elindeki nefiri üfleyerek boşlukta kaybolanları tespit ediyor. “Tig-ü bend” yazılı kemerinde Ali, Hasan, Hüseyin, Fatma, Cafer adları okunur. Nefir, teslim taşı, Bektaşî tarikatının nişaneleridir. Bu dervişler ayrıca “kâmillerin gam çeküp cahillerin safa sürmelerine karşılık” bu boruyla “yuf” çekerler. Halk diline yerleşmiş “borusu ötüyor ya da ötmüyor” deyimi, kişinin güçlü olup olmadığını ifade ediyor.[14]

Çıkan yüzyılın ikinci yarısında Girit’te doğmuş olan Usta Zade Yunus Bey, “Bektaşiliğin Girid’de intişarı” adlı eserinin bir yerinde “… 1251 tarihinde Hazret-i Pîr’in asitânesine gitti (Sivaslı Sahih Dede) ve orada bulunurken “nefiri çalındı, göçtü” diye anlatıyor.[15]

Musevî eschatology’sinin bir devamı olduğundan şüphe etmediğimiz Hristiyan’ınkinde de bu boruyu görüyoruz. Melek, Yevm-i Dîn, yani Kıyamet Günü’nde el-âlem’i ayağa kaldırmak üzere üflüyor, nefirini (Resim 44b).

Dönelim İsrail Peygamberlerinin Mesih kehanetine: “Rabb Yehova şöyle diyor: Aralarına dağılmış oldukları kavmlardan İsrail evini topladığım ve milletlerin gözü önünde onların içinde takdis edildiğim zaman, kulum Yakub’a vermiş olduğum kendi topraklarında oturacaklar” (Hezekiel XXVIII/25).

Talmud, Mesih’li döneme birkaç açıdan yaklaşıyor

Evrensel açıdan yaklaşım: “Mesihî dönemle bugünkü dünya arasında mevcut fark, sadece devletler tarafından boyunduruk altına alınmadadır”. Bu cümle yaşamın sosyal koşullarının ıslahı ve sosyal adaletin hüküm süreceği bir dönemin iştiyakını yansıtıyor.

“Mesih, kesede para kalmayınca gelir” cümlesi de genel sefaletin meydana getirebileceği bir sosyal kargaşa ve bunu takip edebilecek yeni bir çağın açılışına telmih oluyor.

“Mesih ancak bütün Devlet’lerin Saducean’ların fikirlerini kabul ettiklerinde gelir”. Bu cümle, dünyada liberal fikirlerin zaferini ifade eder. Gerçekten Saducean’lar, liberal düşünceleriyle ün yapmış bir Yahudi tarikatı mensupları olup bunlar ruhun ölümsüzlüğünü ve basü’l badel mevt (öldükten sonra dirilme)yi inkâr ediyorlardı.

Bu “liberal fikirler” kavramı, konumuz açısında önemli olup döneceğiz buna.

Millî açıdan yaklaşım: “Mesih, İsrail’in tefessüh etmiş hâkim ve zaptiyelerinin yok oldukları zaman ancak gelir”…

Mistik açıdan yaklaşım: “Mesih ancak bedende bulunan bütün ruhlar tükendiklerinde gelir”. Efsaneye göre, Tanrı ruh ve mahlûkatı elinde tutandır. Mesih’in gelişi, ruh “stok”u tükendiği zaman vaki olacaktır.

“Mesih, sadece hastalara yedirilmek üzere balık bulunmadığı zaman gelir”…

İshak Luria’nın öğretisine göre, Kabbala’nın esas amacı, Mesih’in gelişine insanları hazırlamak ve kurtuluş çağını hızlandırmaktır.

“Hesap”lara göre, kurtuluş yılı 1648 olacaktır ama tam tersinin vaki olduğunu görmüştük.

İslâmî “Mehdî”nin de dîn ve adaletin canlandırıcısı, muhyii olduğunu biliyoruz.[16]

Tarih-i Raşid, “Mehdi Mehmed’in tevkifi ve Padişahın huzuruna çıkarılması serlevhası altında şunları yazıyor: Kürt ulemasından İmadiye köyünden Şeyh Abdullah’ın, oğlu es-Seyyid Mehmed’i Mehdî ilân edeceği duyulmuş olup keyfiyet, bu tür fırsatları kollamakta olanlar arasında kargaşayı mucip olmuştur. Musul beylerbeyi Pehlivan Ali Paşa, İmadiye kadısı ve civardaki sair yetkililere onu tevkif etme emrini verir. Nihayet Şeyh Abdullah ile oğlu Mehmed Musul beylerbeyi ve Diyarbakır valisi tarafından yakalanıp İstanbul’a sevk edilirler. Huzura çıkarılan Mehmed, Mehdî’lik iddiasını tümden inkâr eder, Padişah da politik mülâhaza ile onu bağışlar ve hazine odası iç oğlanlar arasına alarak onu bir nevi taltif etmiş olur.

Bu olay 1666 yılında vaki olup Sabbatay’ın nifak sokucu faaliyeti ve ihtidaı yılına rastlar.[17]

Sabbatay hareketi, konumuz açısından birkaç bakımdan önemli oluyor. Biz bu öykünün sadece bizi ilgilendiren bölümlerini aktarmakla yetineceğiz. Bu arada şunu da söylemekte fayda var: elimizdeki konuyla ilgili eserler, hep “orthodox” Yahudi bilginlerinki olup bu kişilerin, büyük vukuflarına rağmen, satırları arasına hayli sübjektif ifadeler sık sık sızmıştır.

Sabbatay, İspanya muhaciri bir aileden İzmir doğumlu (Ağustos 1626) olup doğum günü, Yahudi takvimine göre “Ab” ayının Dokuz’una tekabül ediyor ki bu gün, Birinci ve ikinci Mâbed’in tahribinin yıldönümü oluyor. Sabbat’ta doğan çocuklara genellikle Sabbatay adı verilmekte olup “Ab”ın Dokuzu, gerçekten, bir Sabbat gününe düşmüştür.[18]

Kimine göre ruh hastası, kimine göre bir eşcinsel ve muhakkak bir bencildi, Sabbatay. Ama dünya Yahudiliği için, onun bir dönemde Mesih olmuş olduğu bir vakıadır.

Polonya faciasının yaşandığı 1648 yılının sonuna doğru, Haham Sabbatay, Tanrı’nın mistik tam adını ağzına alıyor ki buna ancak bir Mesih cesaret edebilirdi. Bu davranış, Orthodox hahamların tepkisiyle karşılaşıyor ve afaroz ediliyor: Sabbatay’ın aşağı tabaka halk kitlesi arasında kazanmış olduğu rağbetin bir itaatsizlik hareketine dönüşmesi korkusu buna mucip oluyor.

Bununla birlikte hareketin Yahudilik içinde bir sosyal ya da sınıf gerilimi şeklinde betimlenemeyeceği ileri sürülüyor; şöyle ki aynı heyecan hem tümden fakir, Polonya’da olduğu gibi, cemaatlerde en müreffeh merkezleri sarmıştı, İstanbul, Selanik, Leghorn, Amsterdam ve Hamburg’un yıldızı sürekli parlamakta olan Yahudi cemaati, Sabbataycı coşkunun öncülerinden oluyordu. Bu Yahudiler, her türlü ekonomik mülâhazayı kenara itip, saptanabildiği kadarıyla, dizginlenemeyen Mesihî coşkularını sergiliyorlardı. Gerçekten hareket, herhangi bir sınıf ayırımını bilmemişti. Abraham Pereira gibi Amsterdam milyonerleri Mesih’e bütün servetlerini takdim ederlerken Diaspora’nın köşelerindeki en fakir dilenciler de aynı inanç yolunu tutmuşlardı. Mezkûr cemaatler ve Mesih’in zuhuru sırasındaki tutumları iyice biliniyor. Türk Yahudileri emniyette idiler ve durumları çok iyi idi. Filistin’dekiler ise, mutat üzere, en koyu sefalet içinde idiler ancak bu sefalet, gelişmekte olan Osmanlı imparatorluğunun geri kalan Yahudilerinin durumunun takdirinde ağırlık taşımaz. Devletin politikası olarak, İmparatorlukta herhangi bir Yahudi aleyhtarı zulüm son derece nadir görülüyordu. Burada Sabbatay hareketinin başlıca muhipleri olan İspanyol Yahudileri yurt tutmuştu. Buna karşılık Amsterdam ve Hamburg cemaatlerinin şaşırtıcı yükselişi de iyi biliniyor. Böyle olmasına rağmen bu cemaatlerin, marranoların ahfadı olan üyeleri, sürekli baskı ve zulüm altında inleyen Fas’taki hemcinslerinden farklı bir tepki göstermemişlerdi.

Safed’den kaynaklanıp Yahudi dünyasına hızla yayılan güçlü Kabbalacı hareket, Yahudi tarihinde merkez ve çevre (periphery) arasındaki mütekabiliyete mükemmel bir örnek oluşturur.[19] Bu keyfiyet, Sabbatay hareketinde aynen yaşanacaktır.

1648 ile 1665 yılları arasında onun kişiliği hakkında değişik söylenti ve efsaneler türetildi. İzmir’e 1665’de döndüğünde, büyük gösteri yapan bir kalabalık tarafından karşılandı. Kitleler dinî vecde düştüler. Tümüyle İzmir Yahudileri artık onu Mesih olarak kabule hazırdı. Chmielnicky olayı sırasında birçok Yahudi Kazakların eline düşmemek için Tatarlara teslim olmuş, onlar da bunları fidye karşılığı Türk Yahudilerine satmışlardı. Kabbalacılık her zaman için Türkiye’de taraftar bulmuştur. Ama bu kez Polonyalı dindaşlarının getirdikleri haberler, onların arasında Mesihçi ruh haletinin kabarmasını mucip olmuştu. Sabbatay Sevi’den haberler ve onun doğurduğu ruh, bir orman yangını hızıyla Avrupa’yı sardı. 1648 yılının necatı sağlayamaması üzerine Sabbatay, imanını, bu kez Kabbala’dan tamamen farklı bir kaynağa dayanan başka bir yıla kaydırdı. Bir İngiliz firmasının mümessili olan babasından öğrendiğine göre İfsa Kitâbı’na dayanan bazı Hristiyan hesaplamaları, 1666 yılının necat yılı olacağını gösteriyordu.[20]

Özellikle Polonya Yahudileri büyük umutla bekler olmuşlardı bu günü. Sabbatay, o tarihte Kutsal Topraklar’a hükmeden Türk Sultanı’nı indirerek kurtuluş hareketine girişecekti. Mezkûr yılın girmesine iki gün kala, Mesihlik işini yapacağı İstanbul’a hareket elti, ama varır varmaz tutuklanıp Gelibolu kalesine hapsedildi. Ama o kadar çok destekleniyordu (ve kale muhafızlarına o denli rüşvet yağıyordu) ki hapishane bir kraliyet meskenine dönüşmüştü ve dünyanın her yanından Yahudiler buraya koşuyor ve armağanlar getiriyorlardı.

Ama Osmanlı idaresi bu işi burada kesme kararını aldı ve Sabbatay’ı idamla alenen ihtida arasında seçim yapmaya zorladı. Ve necatın beklendiği yılın sonuna doğru, Kasım 1666’da, Sabbatay alay-ı vâlâ ile Müslüman olmuş ve Mehmed Efendi adıyla Kapıcıbaşılık’a atanmıştı.

Bununla birlikte Sabbataycılık, bu ihtida ile sönmedi. Bazılarında, kendileriyle oynanmış ve ihanet edilmiş olmak düşüncesi harekete karşı yüzyıllar sürecek bir iğrenme hissi doğurmuşken başka gruplar Sabbatay Sevi’nin yolunda gidip Müslüman olmuşlardı. Çok sayıda Yahudi, orthodox Judaismin geleneksel selâmetini görüp her talebi Hahamlık ruhu içinde harfiyen tatmin etmek için çabalarını artırmıştı. Ama en önemlisi, mistik dürtünün bir bâtınî çalışmadan çıkıp geniş çaplı bir harekete dönüşmüş olmasıydı ki bunun çok önemli politik, sosyal ve ekonomik sonuçları olacaktı. Bunun devrimsel bir hareket olduğunda hiç şüphe yoktu ve eski Hahamlık idare sisteminde bir gedik açmıştı. Sabbataycılık, XIX. yy.da nihaî olarak bir Yahudi reform hareketine götüren bir havanın yaratılmasına amil olmuştu.[21]

Gerçekten Sabbataycılık Judaismde, Ortaçağlardan beri ilk ciddî başkaldırıyı temsil eder. Onun “sapık” (heretical) mistisizmi, bazı muakkıbları arasında az veya çok örtülü nihilistik eğilimlerin patlamasını mucip olmuştu. Ve nihayet bir mistik temel üzerinde bir dinî anarşi ruhunu teşvik etmiş olup bu sonuncusu uygun dış koşullarla karşılaştığında, XIX. yy.ın reform hareketine müsait bir ruhî ve entelektüel hava yaratmakta çok önemli bir rol oynamıştır.[22]

Sabbataycılık, önünü kesmek için bütün çetin çabalara rağmen bir tarikat olarak yayılmaya devam ediyor. Buna karşı orthodox Hahamların silâhı herem, yani aforoz oluyordu.[23] Bu herem, Arapça-Osmanlıca “haram”dan başka bir şey mi?…

Ama Maaminim, Sabatay’a imanında sebat ediyor ve durumun tevili için türlü bahaneler yaratıyor: Musa nasıl Yahudileri Kutsal Toprak’a girmekten kırk yıl alıkoyduysa, 1666’dan 1706’ya necatın gelişine kadar, kırk yıl geçecektir… Bu iddiada bulunan Kabbalacı Hayim ben Solomon, nam-ı diğer Hayim Malakh, Judah Hasid ile birlikte 1300 kadar kişiyle, Mesih’in 1706’da zuhurunda hazır bulunmak üzere Kutsal Toprak’a bir (öküz arabalarıyla) yolculuk tertip edip buna öncülük ediyor. Bin kadarı yolun sonuna sağ olarak varıyor. Hayal kırıklığı içinde geçen beklemeleri sonunda kimi Hristiyan oluyor, kimi Müslüman; bazıları da Polonya’ya dönüp orada hayalî mistik öyküler yayıyor; bu arada başkaları, oldukları yerde kalıp garip rituslar geliştiriyorlar ki bunlardan biri, söylendiğine göre, Sabbatay Sevi’nin bir tahta suretinin etrafında bir raks imiş.[24]

Devam etmeden önce, aşağıda sözünü edeceğimiz Dönme‘ler arasında günümüzde “Melek” erkek adının yaygın olduğunu kaydedelim.

Mezkûr herem ve Sabbataycı mistik yazının sistemli şekilde yok edilmesine karşılık olaylar farklı şekilde gelişiyor. Meselâ içinde orthodox diyanet ve Sabbataycı insanın yan yana bulunduğu ılımlı şekiller var olmakla kalmayıp işbu tarikat mistisizminin gizli mensubu az çok mümtaz Hahamın sayısı, orthodox cephenin kabul etmeye yanaştığının çok üstünde idi. Hareketin gücü hakkındaki karmaşa kısmen, Sabbataycı hareketin uzun süre onun en aşırı ahlâkî kanun takayyüdatına muhalif (antinomian) ve nihilist veçhesi ile bir tutulmasından ileri gelmiştir.[25] Bu görüş, Dönme‘ler hakkında da hükmünü icra edecektir.

Uzun süre ve özellikle XIX. yy. boyunca, Sabbataycı ahfadı olmak ayıp sayılıp gizli tutulurdu. Daha bu yüzyılın ortalarında, Macaristan’da Yahudi reform hareketinin önderi Leopold Loew, gençliğinde Moravia’da Sabbataycılarla temas kurmuş bir kişi olarak, kendi çevrelerinde, yeni rasyonalist hareketi teşvik etmek için çok çaba harcandığını yazıyor. Hâlâ tüm Yahudi tarihî yazınında, işbu son derece Önemli, mistik “sapıklar”la (heretics) yeni rasyonalizmin temsilcileri arasındaki ilişki hakkında herhangi bir ima bulunmuyor. Sanki bu ilişki, ayıp bir şeymiş gibi. XIX. yy.ın başına kadar Sabbataycı grupların önemli rol oynadığı birçok ünlü Yahudi grubunda ve çoğu kez de yeni hürriyet dünyasına erkenden bağlanmış çocukları veya torunları yüksek mevkilere gelmiş tarikat mensuplarının adlarını içeren belgelerin imha edilmesine özen gösterilmiş.

XVIII. yy. rasyonalizminin gelişmesinde din ve mistik hareketlerin Önemli payı, Hristiyan dünyası için, genellikle kabul edilmiş bir keyfiyettir. Aynı şey, kendi koşulları içinde, Judaisme de uyar.[26]

Evet, her ülkede, önemi hiç de küçümsenmeyecek bir Sabbataycı grup vardı. İlk olarak Selânikte, 1683’de, Dönme tarikatı kurulmuş olup mensupları zahiren İslâm’a bağlıydılar. Gerek bunlar, gerekse 1759’da Katolik Kilisesi’ne intisap eden “meş’um” Jakob Frank muakkıbları kendilerini maamminim tesmiye etmeyi sürdürmüşlerdi. Her iki grubun üyeleri, arızî bir olay olarak gördükleri resmî din değiştirmelerinden sonra bile Sabbataycılığın aşırı kanadıyla yakın temas halinde kalmışlardır. Kendilerini Hahamlık Judaisminden açıkça ayırmamış olan bu unsurların etkileri, Fransız Devrimi’nden sonra, birçok Yahudi çevresinde reform, liberalizm ve “aydınlanma”yı beslemekte önemli olmuştu.[27]

Sabbataycılık, rasyonalizmle birçok yolla eklemlenmişti. Önce, her ne kadar kendisi mitoslarla donanmışsa da, orthodox görüşün mitoslarına cephe almıştı. Ayrıca, Sabbataycılar, kötülüğe inmenin, manevî hürriyete varmak için gerekliliği doktrinine bağlanmışlardı. Her şeye iştirak etmenin “kutsallığı” bu “her şey”, “kötülük” ya da “kötülük olmayan” olsun, gerçeği kovalamanın daha aydınlık görüşünün müjdecisi oluyor, bunun nereye götüreceği önemli değil; “gerçek”, iyiye götürmek zorundadır.

Ama bütün bunların en önemlisi, Sabbataycılığın bir mistisizm şekli olarak, gerçek dünyasının, tüm gerçeğin, tefekkür tarafından kavranacağı ve ihata edileceği doktrinini, rasyonalizm ile pay etmiş olmasındadır.

Batı uygarlığı dünyasına doğru böyle bir harekette Sabbataycılık, irtidadın bir rasyonelleştirilmesini ifade eder. Her ne kadar Mesihî kehanetin başarısızlığı hayal kırıklığı yaratmışsa da, paradoks olarak ilk inancı daha da pekiştirmiş olabilir. Sabbataycılıkta da böyle olmuştur.

Marranolar

Sabbataycılığa en önemli desteklerden biri de İspanya’dan Avrupa’nın sair ülkelerine hicret etmiş olan Marrano Yahudilerinden gelmiştir. XV. yy.da İspanya Yahudilerinin gördükleri zulüm sırasında birçokları vaftiz olmuş ve zahiren Hristiyan gibi davranmışlardır. Ama gizlice kendi Yahudi hüviyetlerini ve bazı Yahudi uygulamalarını idame ettirmeyi başarmışlardır. Ve bu ikili oyun kuşaklar boyunca sürmüştür. XVII. yy.da bu Yahudilerden birçoğu İspanya’dan Avrupa’nın sair ülkelerine kaçmayı başarıp oralarda hızla Judaismlerine yeniden kavuşmuşlardır. Bununla birlikte, irtidadlarının yarattığı suçluluk duygusu hâlâ çok kuvvetli olup bu halet, Sabbatay Sevi’nin şahsını, özellikle ve paradoks olarak, irtidadı dolayısıyla, son derece cazip kılmıştır.

Bütün bu olaylar karşısında mutat düşünce, Yahudilerin geniş ölçüde Batı uygarlığına göç ettikleri merkezindedir.[28]

İspanya ve Portekiz’in Yeni Hıristiyanlarını aşağılamak için kullanılan “Marrano” tabirinin kökeni hususunda birçok varsayım ileri sürülmüşse de bunun en doğrusu, domuz anlamında olun İspanyol sözcüğü oluşudur. Ancak bu tabir, özellikle resmî çevrelerde, geniş ölçüde kullanılmamış olup Latin Amerika’da resmî belgelerde görülmez.[29]

Bu Yeni Hristiyanlar, 1391’de kitle halinde irtidaddan hemen sonra İspanya’yı ve 1497’de zorunlu irtidaddan sonra da Portekiz’i terk etmeye başlamışlar ve bu cereyan, yeni felâketler karşısında hız kazanmış: Engizisyon İspanya’ya 1481, Portekiz’e de 1536’da girmiş.

Yarımadayı terk eden Yeni Hristiyanların hepsi gizli Yahudi değildi. Birçokları mümin Katolik olup imanlarını değiştirmeye niyetleri yoktu; bazıları iki taraflı, kimi de tümden lakayttı. Ama bu Yeni Hristiyanlardan birçoğu Marrano, ya da gizli Yahudi olup kendilerini Judaisme adamışlardı. Bu hususta Portekizliler başı çekiyorlardı ve XVI. yy.da “portuguese” tabiri, “Yahudi” ile eşanlamlı olmuştu.

Müslüman ülkeler Marrano’ların sığınacakları en doğal yerler olup burada açıkça Yahudi olarak yaşayabilirlerdi. Fas hem Yahudi hem de bu “Conversos”lar için daha XIV. yy.ın sonundan itibaren bir sığınma yeri olmuşsa da çok daha fazla Yahudi ve Marrano’yu, XV. yy.ın sonunda ve XVI. yy boyunca, Osmanlı imparatorluğu cezp etmişti. II. Bayezid, Yahudileri kovmakla İspanya’yı fakirleştirip Osmanlı Devleti’ni zenginleştiriyor diye Kral Ferdinand’la alay ediyordu. XVI. yy.da Osmanlı ülkesinde birçok kentte ve bu arada Kahire, Kudüs, Safed, Şam, 50.000 Yahudi’siyle İstanbul ve Selanik’te Yahudi yerleşmeleri vaki olup mezkûr kentlerde Marrano nüfusu, öbür Yahudi ve Yahudi olmayanlarınkini aşıyordu.[30]

“Müslümanların 781 yıllık İspanya-Endülüs egemenliği Beni Ahmer (Nasırîler) devletinin yıkılması ile sona ererken yapılan bir ‘kapitülasyon anlaşması’ ile Müslümanlara geniş haklar tanındı. Ancak bu durum uzun sürmedi. 1495’de Toledo Başpiskoposluğuna seçilen Kardinal Jumanez’in başlattığı engizisyon zulmü karşısında Müslümanlar 1502’de ayaklandılar. Bastırılan bu girişim sonunda Müslümanlar ya Hristiyanlığı kabul etmek veya göç etmek zorunda bırakıldılar… Göç edenlerin çoğu Barbaros Hayrettin Paşa ve diğer Türk denizcilerinin gemileriyle bedava olarak Kuzey Afrika’ya veya Kılıç Ali Paşa’nın Beylerbeyi bulunduğu Cezair’e taşındılar. Din değiştirerek Hristiyanlığı kabul edenler ise Maranos‘lar gibi gizliden gizliye dinî inançlarını sürdürmeye devam ettiler. Onlara Maricos-Mariskos dendi”.[31]

Bu arada Avram Galante, Yahudi tarihinin bilinmeyen[32] bir bahsini, İran Maranos‘larını anlatıyor. Uzun öykünün ayrıntılarına girmiyoruz. Olay, Şah Abbas’ın (1641-1666) saltanatı sırasında oluyor, İtimad-ul-devle unvanına sahip Mehmet Bey, İsfahan’dan Ermenileri çıkarttığı gibi Yahudileri de çıkartmaya tevessül ediyor ve çeşitli baskı, zulüm ve işkence ile eline geçirdiği Yahudileri ihtida ettiriyor. İhtida işi bittikten sona başlarına bir molla dikiyor; bu zat Yahudilere İslâm akaidini öğretip onları her gün namaza götürüyor. Yahudilerin Müslüman kızı, Müslümanların da Yahudi kızı almaları, kaşar etinden vazgeçip Müslüman kasabın sattığı eti almaları vs. için nizamnameler tanzim ediliyor.

Yahudilerin yaşadıkları Keşan, Kum, Tebriz, Ardebil, Gazvin, Lar, Şiraz, Pandaricum (?) kentlerinde de aynı şeyler vaki oluyor. Ama genelde Yahudi Yahudi olarak kalıyor.[33]

Resim 45’de Judaisme geri dönmüş Marronoların bir dua kitabı olan Orden De Bendiciones‘den takvim sayfası (1687)(EJ’dan) görülür.

Sabbatay Sevi’nin uzun öyküsü, dinler tarihi bakımından olduğu kadar genel Osmanlı tarihi için de, önemli olmaktadır. Ancak biz burada bu serüvenin, sadece kitabımızın konusunu ilgilendirecek yanlarına değindik ve bunu yaparken de mümkün olduğu kadar olayları özetlemeye çalıştık. Birçok olgu önce konunun dışında gibi görünebilirdi ama bunların zikri bizi önemli iki sonuca getirdi. İlki, bu hareket mensuplarının, sonradan hangi isim altında, ya da dinî inançta olurlarsa olsunlar, Batı rasyonalizminin Osmanlı, ülkesine girişinde aracılardan biri olmaları; öbürü, hareketin, Müslüman-Türk camiasıyla kaynaşmış bir Dönme zümresini yadigâr olarak bırakmış olması.

Nitekim “… Sabbatay Sevi’yi yalnız tarihî bir mevzu olarak değil, aynı zamanda içtimaî bir zemin mahiyetiyle de tetkik etmek faydalıdır” diyor. İbrahim Alâettin Gövsa[34] ve devam ediyor: “… ben Makri köyünde (İstanbul-Bakırköy) bu zümre tarafından kurulmuş leylî bir kız lisesinin müdürü idim ve bir buçuk sene aralarında yaşamak suretiyle (Sabbatay Sevi)den kalan anane ve âdetlerin onların hayatında hâlâ ne kadar hâkim olduğunu bizzat gördüm. Bilhassa yedi, sekiz yaşındaki Sabatayist çocukların defterleri arasında aileleri tarafından kendilerine ezberletilen yarı İbranî, yarı İspanyolca duaların suretlerini buldum. Henüz on beş sene evvel:[35] ‘Beşamı barohya ilen Sabatay Sevi, es Sabatay Sevi etnodolosmondos’ Yani ‘dünyanın yazısı hükmünde olan Sabatay Sevi’nin mübarek adıyla’ diye besmele çeken ve duasına böyle başlayan çocukların bugün ancak gençlik çağlarında bulunduğunu bilirken ‘Sabbatay Sevî’ ananesine tarihe kavuşmuş bir hurafe nazariyle bakmakta elbette mazur görürüm”.[36]

Evet, bir efsane yaşanmıştı ama bu, tarihimiz açısından, çok ötelerde ses vermişti.

Batı rasyonalizmini, Fransız Devrimi’nin Avrupa’da yarattığı maddî manevî “hava”yı Osmanlı ülkesine taşıyanlar arasında sık sık Avrupa’ya gidip gelen tüccar zümresini saymak gerekir ki bunlar genelde gayrimüslim unsurlardı ve bunun başını Yahudiler çekiyordu (bunlara resmî daireler, konsolosluklar vs. yerlerde, sayıları önemli bir yekûn tutan tercümanları da eklemek gerekir). Bunların ayrıntılarına girmek, bizi konumuzdan uzaklaştırır.[37] Sadece yakın tarihimizle ilgili bazı hususlara değinmekle yetineceğiz.

Robert Olson, “Genç Türkler ve Yahudiler” adlı makalesinde,[38] 1943’de Ankara’da İngiliz Büyükelçiliği birinci sekreteri bulunan D. L. Busk’ın bir arşiv dosyasına düştüğü notu aktarıyor: “Selanikli Yahudilerin torunu olan (ve İttihat ve Terakki’nin ne denli ‘dönme’lerin etkisinde bulunduğunu bilen) Ahmet Emin Yalman…”

Feroz Ahmad da “Bu nedenle Selanik’ten Bağdat’a kadar Yahudi cemaati, İttihatçı hareketini bütün kalbiyle destekledi. Ekonomik çıkarlarla siyasî kaynaşma arasındaki ilişki 1917’de bir Amerikan müşahit tarafında kaydedilmişti. O, “Dönme Yahudilerin, Avrupa’nın öbür Yahudilerinden farkı, servetlerini Osmanlı İmparatorluğu’nu, Avrupalı güçlerin yardımı olmadan sömürerek yapmış olmaları ve Türkiye’ye kendi müstakbel refahları gözüyle bakıp yeni ve daha büyük bir Türkiye görmek istemelerindedir” diye yazıyor. Türk ve Yahudi çıkarları dengesi öyle idi ki birçok Avrupalı yazar Genç Türkler hareketini bir Yahudi, masonik kumpas, İttihatçıları da Yahudi ve Dönmeler tarafından aldatılmış kişiler olarak tarif ediyorlar…” diyor.[39]

Robert Olson, mezkûr makalesinde, bu tür iddiaların, çoğu kez anti-semitism esasından kaynaklandığını ileri sürüyor ve “1943’de İngiliz Büyükelçiliği memurları arasında İttihat ve Terakki’nin ‘dönmelerin etkisinde’ oldukları düşüncesinin, 1908’de olduğu gibi, cari bulunduğu hususu ilginçtir” diye ekliyor.

İlhan Tekeli ile Selim İlkin, bu konuda Feroz Ahmad’ın yanında yer alıyorlar: “Makedonya’da gelişimini gördüğümüz ‘milliyetçi’ hareketin çoğu bu yörenin tümünü ya da bir bölümünü, bir başka ülkeye bağlamak istiyordu… Bu tür bir dönüşümde kaybedecek olan, başka etkin gruplar da vardı. Bunların başlıcası ‘Yahudi’lerdi. 19. yüzyılda tekrar yükselmeye başladığını gördüğümüz ‘Yahudi’ler Selanik ekonomisindeki güçlü durumlarına, çok yönlü dış ilişkilerine rağmen kendi başlarına bir siyasî hareketi yürütecek nesnel koşullara sahip değillerdir…”.

“Bu koşullar ‘Yahudi’ grubu İçin en iyi seçeneği Makedonya’nın Osmanlı yönetiminde kalması yapıyordu. Nitekim Makedonya hakkında yazılan pek çok kitapta ‘Yahudi’ler Türkofil olmakla nitelendirilmişlerdir. Ama Osmanlı yönetimi bu hali ile Makedonya’da duruma hâkim olamamaktadır. Eğer bu durumu sürerse er ya da geç ‘milliyetçi’ hareketlerden biri başarıya ulaşacaktır. Bu nedenle Yahudiler, Osmanlı yönetimini çağdaşlaştıracak hareketlere yardımcı olmaya hazır bir grup haline gelmiştir“.[40]

Sözü şimdi de E. E. Ramsour, Jr.’a bırakalım: “Bu sıralar kozmopolit nüfusu Türklerden olan Avrupalılardan oluşan Selanik, Osmanlı topraklan içinde belki de en gelişmiş şehirdi. Nüfusun hemen hemen yarısı uzun zaman önce Hristiyan İspanya’dan kaçarak daha fazla dinsel hoşgörüye sahip Müslüman Türkiye’ye yerleşmiş İspanyol Yahudilerinden meydana gelmekteydi. Bunlardan bir bölümü on yedinci yüzyılda, kendini İzmirli Mesih ilân eden liderleri Sabatay Sevi’yle birlikte İslâm dinini kabul etmiş Dönmelerdi… Selânik’in eğitim düzeyi kuşkusuz Asya’daki Türkiye’yle kıyaslanamayacak kadar yüksekti”.[41]

“… Dolayısıyla, Osmanlı Hürriyet Cemiyeti üyeleri, Selanik Mason localarının davaları için biçilmiş kaftan olduğunu kısa zamanda fark ettiler. Anlaşılan, Cemiyet, Mason localarının hemen hepsini toplantı yeri olarak kullanmış, Masonlardan çoğuna kendi davalarını kabul ettirmiş ve Masonların yeni adayları denemek için uyguladıkları yöntemlerin çoğunu benimsemişti…”

“Masonluğun Jön Türk hareketi ile ilgisinin, bu denli basit bir açıklamayla geçiştirilmesi doğal olarak bazı yazarlara sakat gelmektedir… Masonlukla ilgili Avrupa yayınlarında küfürden başka bir şey bulunmadığından bunlardan yararlanmak pek mümkün değil. Masonluğun Avrupa tarihinde önemli bir rol oynadığını inkâr edemeyiz, ancak, Masonluğa mal edilen ayaklanmaların, hattâ ihtilâllerin aslında milliyetçi ve liberal fikirli adamlar tarafından başlatıldığını çok iyi biliyoruz. Bu biçim adamların gizli cemiyetler kurup Mason törelerinden yararlanmaları ‘dünya ihtilâli üzerine lâflar geveleyen büyücüler’e satılmış oldukları anlamına gelmez. Toplanabilmeleri için gizlilik şarttı, bu bir; ikincisi, onlar için irtica ile eş anlamlı olan Kilise’ye ve din adamlarına karşıydılar. Masonlukla ilişkilerinde kötü art niyet arayanların suçlamaları genel olarak bu iki unsura dayanır”.[42]

“Ayrıca” diyor Kemal Karpat, “güvenilir kaynaklara dayanarak biz Selanik Mason localarıyla Yahudilerinin, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin, hiç değilse Balkanlar’da oluşma yıllarında, ideolojisi ve politikasının şekillendirilmesinde önemli roller oynadıklarını biliyoruz. Örneğin, Selanik Mason locası mâşuk-u azamî ve daha sonra İstanbul’da meb’us Emanuel Karasu ve Primo Levi, Oscan Strauss ve Jakob Schiff gibi başka masonlar bir zamanlar Talât Paşa ve Cavit Bey’in yakınlarıydılar. Bu son ikisi, İttihat ve Terakki hükümetinde yüksek mevkiler işgal etmiş olup Mason localarının önemli üyeleri idiler”.[43]

Feroz Ahmad, yine bir başka makalesinde, yukarda, başta kendisininkiler olmak üzere, söylenenler doğrultusunda, İttihat Terakki-Yahudi cemaati, ilişkisini irdeliyor: “Herkim ki 1908 devrimini İngiliz Dışişleri raporları, İstanbul’a gönderilen The Times (London) muhabirleri ya da Osmanlı başkentinin muhafazakâr basınına dayanarak tetkik ediyorsa, Yahudilerin ittihat ve Terakki hareketinde oynamış oldukları belirgin rolden, çarpılmaktadır. Bütün bu kaynaklar, hareketin gerçek karakterini yanlış anlayıp bunu kendi çıkarları için Yahudiler tarafından oynatılan bir Yahudi Mason kumpası gibi göstermişlerdir. İngiliz sefiri İttihat ve Terakki Cemiyeti’nden ‘Yahudi İttihat ve Terakki Cemiyeti’ diye bahsediyordu… Yerli muhafazakâr basın, bazıları Rumlara ait olup, İttihatçı politikaları için günah keçisi olarak Selânik’in Yahudi ve Dönmelerini görüyor ve bu politikaların ancak İslâm cemaatine zararlı olacağını ileri sürüyordu”.

“Mamafih İttihat ve Terakki Cemiyeti’nde (İTC) Yahudi bağlantısı görenler… tamamen hatalı değillerdi. Bunlar izahta, İTC’ni Yahudi amaçları için bir cephe olarak görüp Türkleri basitçe bu tür ihtirasların aldatılmış insanları gibi görmekte hata ediyorlardı. Osmanlı Yahudileri, 1908’den önce ve sonra ittihatçı harekette önemli rol oynamışlardı ama hiçbir zaman bunu kendi lehlerine kullanacak güce sahip olmamışlardı. Tarihî koşullar Yahudi ve Türklerin kaderlerini birleştirmişti ve bunun sonucu olarak da bu iki unsur, İTC içinde işbirliğine girmişlerdi…”

“Ekonomik saikin dışında, Yahudileri Türklere yaklaştıran bir daha güçlü neden vardı: Osmanlı topraklarının Yunanlı ya da Bulgarlara geçmesi halinde cemaatlerinin geleceği hakkındaki korku. Bu korku Makedonya ve Batı Anadolu Yahudileri için geçerli olup Irak’takilerini etkilemiyordu. Ancak tüm cemaat İTC’ne sadakatte birleşiyordu, şöyle ki Osmanlı idaresi Hristiyan anti-semitismine karşı en iyi koruma idi…”

“İttihatçılar keza Türk ve Yahudileri, Hıristiyanların ekonomik hegemonyalarına meydan okumaya teşvik etmiş ve bu iki grup, İTC’nin yaratmak istediği yerli burjuvazinin önemli bir yanını oluşturmuşlardı. 1912’de ittihatçılar bir ‘millî ekonomi’yi yerleştirmenin imkânlarını tartışıyorlardı ve bu kavramı Alman politik ekonomist Friedrich List’ten aktarmışlardı. Bu kavramın yerleşimcileri arasında 1912’de İstanbul’a yerleşmiş Selanik Yahudisi Moiz Kohen mümtaz bir yer tutuyordu. O, aynı zamanda Yahudileri kendilerini Türk olarak görme fikrini yaymaya çaba harcamıştı ve bizzat kendisi Türk Tekinalp adını almış ve bu ad altında yazılar yazmış ve bilinmiştir. Yazılarından, ulusal ideolojinin gelişmesine, özellikle ekonomik alanda, büyük dahli olmuştur. .,”.[44]

Dönmeler

Dönme tarikatı, Mesihî olgular zinciri içinde bir bağlantı olarak Yahudilerin İslâm’a ihtidalarını haklı çıkaran mistik spekülasyonların ürünü oluyor ve ölümünden sonra bile mühtedi Mesih’e rekabet edip ona sadık kalmayı arzu edenleri pekiştirme aracı hizmetini görüyor. Tarikat, İslâm içinde gizlice, mümkün olduğu kadar fazla Judaismden, onun folklor ve oluşlarından, Sabbataycı – Mesihî tadillerle, bir şeyler korumaya gayret ediyor. Ancak zaman ilerledikçe, Mesihçiîik ve ihtidanın buhranlı döneminin ilk kavramları geniş ölçüde anılarda kalıyor ve unutuluyor ve grubun yaşamı ritüel özellikler, sosyal refah faaliyetleri, hululü veya ikinci zuhuru beklentisi içinde Mesih’in anısına temel bağlılıkta ifadesini buluyor; bu arada meşru liderlik iddiaları da ihtilâflara müncer oluyor.

Böylece Müslümanlarla evlilikten kaçınılıyor; Mâbed’in tahribinin Âb ayının 9’unda kutlama orucu, Mesih’in doğum günü olarak şenliğe dönüşüyor; bir miktar İbranîce bilgisi korunuyor; İslâmî rituslarla zahirî uygunluk teşvik edilirken, gizlice, İbranî adlar muhafaza ediliyor ve ayrı evlenme ve cenaze merasimleri uygulanıyor.

Grup ihtidası, sanıldığına göre, Selanik’te 1683’de vaki oluyor. Selanik merkez olmakla birlikte Edirne, İzmir, daha sonra İstanbul ve Arnavutluk’ta şubeler oluşuyor. Mesihî hilâfet ve liderliğe çeşitli taliplerin ortaya çıkardıkları dalaşmalar, grubun üç alt-gruba parçalanmasına müncer oluyor: Hamdibeyler, Karakaş, Kapancılar; bunlar, aralarında evlenmeyi ret edecek kadar birbirlerine cephe alıyorlar. Ancak bu taksim, sosyal bölünmelerden bağımsız değil gibi görünüp giyim ve saç kesme tarzı özellikleri olarak da kendisini gösteriyor! Dönmeler, ayrı mahallelerde oturuyorlar.

Tarikat, yukarda gördüğümüz gibi, kendini müminler (ma’amminim) olarak telâkki ediyor. Mutlak gizliliğe riayet ediliyor. Başlangıç döneminden sonra edebî eserler İbranîce, Arâmîce, Yahudi-İspanyolca ve Türkçe şiir ve dualara inhisar ediyor. Kaynak azlığı ve gizlilik, tarikatın etüdünü zorlaştırıyor.[45] Bu bapta İslâm Ansiklopedisi (İA) tahrir heyetinin kaleme aldığı “Dönme” maddesinde şunları okuyoruz. “Bu maddenin garp ve şark kaynaklarından ibaret pek zayıf bibliyografyasına geçmeden evvel, şunu söylemek lâzımdır ki, garp membalarının en çoğu bitaraflıklarından ve objektif görüşlerinden şüpheye hakkımız olmayan müellifler tarafından yazılmış olmakla beraber, eski bir dinî ihtilâfın, daha ilmî bir tabiri ile teşeyyü’ün (schisme), gayr-ı şuuri bir surette kalemler üzerine tesiri düşünülebilir…”.

A. Galanté, Sabbatay’ın ihtidamdan sonra, müminlerini birleşmiş halde tutmak için onlara doktrinin esasını oluşturan 18 buyrukta bulunduğunu yazıp bu hususta elindeki nüshanın Arap harfleriyle yazılmış bir İbranî-İspanyol metinden (fena) istinsah edilmiş olduğunu ve keyfiyetin, İbranî-İspanyol yazısı kullanma âdetinin dönmeler arasında kaybolmaya yüz tuttuğunu ifade ediyor.[46] Biz bu buyruklar arasından sadece, bize ilginç gelen, sekizincisini zikredeceğiz: “Sekizinci budur ki aralarında zina hüküm sürmesin, bu her ne kadar Beria’nın bir temel ilkesi ise yine de ‘hilekârlar’ nedeniyle önlemler alınacaktır”. Ve izah ediyor Galanté: “Beria, ‘yaradılış’ manasındadır. Bu buyruk bir yandan zinayı men ediyor, öbür yandan da kapalı bir şekilde buna izin veriyor. Sabbatay müritleri uzun süre evlilikte komünizmi uyguladılar. Kimdir buyrukta geçen bu ‘hilekârlar’? Bize göre bunlar, tarikata yabancı olanlarla evlenmemiş yani evliliğin sırrına vâkıf olmamış Sabbataycılardır”.[47]

Sonra da çeşitli rivayetlere göre Dönme bayramlarını sıralıyor, Galanté. Bunların arasında Karakaş zade Ruşdi ve Kapancı grubundan genç bir Dönmeden aktardığı Kuzu bayramı var ki ilkbaharda, belli bir ritüelle yenen kuzu ve Galanté’nin yukarda sözünü ettiği antinomian “komünizm” uygulanıyormuş. Bu vesileyle bize şunları söylüyor: “İstanbul Üniversitesinde Doğu halklarının Eski tarihi sabık profesörü ve bir Doğu sakini olarak Yakın-Doğu’nun bazı yerlerinde örf ve âdetleri kıyaslama fırsatını çok kez buldum. Burada bahis konusu olan, yani mumların sönmesinden sonra vaki acayip sahnelerin kökeni Doğu’nun antik çağlarıdır…”. Bundan sonra bunun Attis kültünün bir devamından ibaret olduğunu anlatıyor ve devam ediyor: “Eski tarihi takip edecek olursak bu ayinin, sonradan, uygulandığını görürüz. Şöyle ki bugün bile, Küçük Asya’nın bir zümresinin mensupları arasında, Attis kültünün kısmen kutlandığı bazı yerlerde iz bıraktığı fark ediliyor. Kızılbaş veya Tahtacı adıyla bilinen bu zümre mensupları, sefahet (orgy) âlemine dalmak üzere mumların söndürüldüğü gece ayinleri tertip ederler…”.

“Görüldüğü gibi bu, Sabbatay müritleri tarafından uygulanan ayinin aynıdır…”.

“İşbu antik orgy’lerin serpintileri, Doğu antik çağı Yahudilerinin örf ve âdetlerine sıçramış olup bunlara (örf ve âdetlere) karşı peygamber Amos ‘ey sizler, fildişi yataklar üzerinde yatanlar ve sedirleri üzerinde uzananlar ve sürüden kuzular… alıp yiyenler!’ (VI/4) diye bağırarak şiddetle karşı çıkıyor. Talmud… bu âyeti tefsir ederek ‘bunlar birlikte yiyip içenler, yataklarını yan yana getirip karılarını değiş tokuş eden kişilerdir’ diyor”.

“Yine günümüzde, Attis’e yapılan ayinin serpintileri, büyük Kabbalacı Ribbi Şimon ben Yohay’a yapılan anma ayinlerinde görülür…”.[48]

Jean Brunhes de “dönmelere esrar-ı mezhebiye ancak teehhül ettikleri (evlendikleri) zaman telkin edilmekledir” diyerek kısmen olsun katılıyor bu iddialara.[49]

Sabbatay, mezkûr 18 buyruğunu şöyle bitiriyor: “Bu 18 buyruğu, her ne kadar bunların bazıları Beria (Yaratılış) Kanunu’na ait iseler de, tasviye ettim zira taht, İsrail oğullarının şeytan ve bölüğünden öç alacakları kadar henüz pekişmedi. Bu çağda, her şey eşit olacak; ne men edilmiş ne müsaade edilmiş şey, ne adem-i safiyet ve safiyet mevcut olacak ve herkes, küçüğünden büyüğüne kadar, beni tanıyacak. ..”[50]

Öbür yandan Scholem, bir makalesinde mutekit Yahudilerin ahlâk şuurunu yaralayan Mesihî cinsî anarşi ve grup izdivacı kuramının “eski Kitaplardan” kaynaklandığını doğruluyor[51] ama Dönmelerin, özellikle Doğu Yahudiliğinin yeraltı çevrelerinde asırlar boyunca gizlilik içinde mevut olmuş olan “mum söndü” orgiastic ritüelini Selânik’e taşımış olduklarına inanmıyor.[52]

Bu arada Galanté bize, yine konumuz açısından çok ilginç bir Dönme bayramından söz ediyor: Kınalı balık bayramı. Eski bir âdete göre, bir evlenme kutlanacağı zaman damat namzedi nişanlısına parmaklarını boyayacağı kına gönderirmiş. Düğün sekiz gün sürer ve bu müddet zarfında damat evden çıkmazmış. Sekizinci günün sonunda, gider işlerine bakarmış. O günü gelini, zürriyetin simgesi muhtemelen kına ile boyanmış bir büyük balığın üzerinden atlatırlarmış ve çocuklarıyla çevrili mutlu bir anne olması dileğinde bulunulurmuş.

Türk düğünlerindeki “kına gecesi” âdetinden sonra söz edeceğiz. Devam edelim Galanté’yi dinlemeye.

Bunun bir başka izahı da akla geliyor. Sabbatay’ın bir beşiğe bir balık koyup Yahudilerin kurtuluşunun Balık burcu altında olacağını söylediği biliniyor. İspanyol-Yahudice de beşik kuna olup buna Türk lt sontakısı eklenince kunalı oluyor ki bu da beşikle ilişkili anlamına geliyor.

Anadolu’daki, Türk kültürüne iyice sızmış balık kültüne ilerde değineceğiz. İslâm Ansiklopedisi, mezkûr maddede, Dönme cemaati mensuplarına, sadece Edirne’de, sazanikos, yani “küçük sazan balıkları” lâkabının verildiğini yazıyor. “Bu lâkap, menşeini, bir rivayete göre, bu gizli cemaat mabedinin Edirne’de balık pazarı yakınında bulunmasından veyahut cemaat mezhebinin Mesih’i ve başı olan Sabbetay Sevi’nin Musevilerin halas ve necatlarının mıntıka-i burucdan Hût (balık) burcu altında vaki olacağı yolundaki bir kehanetinden alınmıştır”.

Zaman ilerledikçe, özellikle XVIII. yy.ın ikinci yarısında, Polonyalı Sabbataycılar eklendi Dönmelere ve 1915’de Lehli olarak tanınan aileler vardı. “Herhalde İslâm’daki mistik yönde, özellikle bazı derviş tarikatlarıyla, kesin temaslara girişilmiş olmalıdır. Sabbatay Sevi, ihtidamın ilk yıllarında İstanbul’u ziyaretinden sonra bir derviş dergâhında ikamet edip mutasavvıf şair Mehmet Niyazi ile dostluk ilişkilerini idameye bakmıştı. Ancak mezkûr Bektaşi tarikatı ile Dönmeler arasında gizli ilişkilerin kurulduğu şüphesizdir. Bektaşilikte takiye[53]nin, yani İslam’da radikal mistik heresy mensuplarının takipten kurtulmak için kendini olduğundan başka göstermek, zahiren Sünnî cemaatin ortodox azası gibi görünmek olduğu bilinir. Bektaşinin bu çift görünümü muhaliflerince eskiden beri aleyhinde söylentilere ve muaheze edilmesine yol açmış olup yeterince uzun vadeli ittiham altında kalmıştı şöyle ki o, ya da en azından onun bazı zümreleri, gizlilik içinde bir dinî nihilizm mesleğine intisap etmişti. Bu halde bile takiye‘nin kuram ve uygulaması, bu kez derunî Yahudi temeline oturtulduğunda, Dönmelerin yaşam tarzını saptıyordu ki görünen, halin kesin zıddı oluyordu. Mistik heresy ayniyeti ve bunun çoğu kez aşırı gelişmesi bu iki grup arasında bir sempatinin doğmasına müncer olmuştu. Belki de Dönmelerin bir aşırı zümresinin, içinde önderleri Baruhya Russo’nın (Osman Baba) da mezarının bulunduğu mezarlığının doğruca Selanik Bektaşi tekkesinin bitişiğinde olması bir rastlantı değildir”[54]

Devam etmeden önce, her iki tarikatın sair müşterek yanlarına da değinelim.”… Bektaşi şairleri tarafından vücuda getirilen Devriyye’lerde tenasüh, hulul ve ittihat akidelerine rastlanır. Her Bektaşî Allah olur, Muhammed olur, Ali olur, Hacı Bektaş olur ve nihayet bizzat kendisi olur”.

“Hülâsa Bektaşîlik Hurufî, Babaî, Melâmî, Haydarî, Kalenderî gibi çeşitli zümre akidelerinin katışması ile bambaşka bir renk almış akideler manzumesidir…”.[55]

Mezkûr Hurufîlik hakkında da, haylice “orthodox” görünen Süreyya Baba şunları söylüyor: “bu meslek, yani mezheb-i hurûfiyye, bilcümle tekâlüf-ü ilâhiyeyi hiçe saydığı gibi menhiyattan sefahat, izzet ve buna mümasil bilcümle reddiyatı hâşâ ibadet yerine koymuştur”.[56]

Aslında Sabbataycı akımın kendisinin Osmanlı toplum ve topraklarında ortaya çıkmış olması da rastlantı olarak nitelenemez şöyle ki buralarda cari tasavvufî akımların, gördüğümüz gibi, çok müşterek yanları vardır, “Mesih”inkiyle.

Özellikle Alevî eğilimli tasavvufî hareketlerde zamanın koşulları içinde, tutucu Sünnî statü’ye karşı bir açık tepki, bir “devrimci” tutum görülüyor. Alevî-Bektaşî zümrelerinde kadın her zaman erkeğin yanında olmuş, böylece de Asya gelenekleri korunmuştur. Bu zümrelerde kadının tesettürü bahis konusu değildir. Birlikte içki bile içilir, raks edilir. Kadın-erkek ilişkilerinde Sabbatay’ın liberal tutumundan yukarda söz etmiştik. Sabbataycılığın Osmanlı yönetimine karşı bir başkaldırma hareketi olduğu gibi Alevîlik ve tasavvuf da, toplumsal eşitlik ve adaletin savunucusu bir politik muhalefet kisvesine bürünmüştür.[57]

“İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe.., fikir hürriyetini istihdaf ve geniş mikyasta kıyasa istinat eden mezhebiyle, esasattan ayrılmayarak, bütün dinî hükümleri, beşerin zaman dahilindeki menfaat ve saadetine hadim olacak şekilde tefsir etmiş; hattâ bu yolda haberi vâhid olarak varid olan hadîsleri bile, icabında, düsturülâmel ittihaz etmeyerek kıyası muvafık görmüş, daha da ileriye giderek kati olan Kur’anî emirlerin bile bir takım şartlara bağlı olduklarını nazarı itibara alıp ona göre ictihadatta bulunmuştur. Meselâ tesettür hakkındaki emri, ademi tesettürden dolayı kadınlara eza etmek ihtimali mevcut olmadığı takdirde merfu (reffedilmiş, kaldırılmış) addetmiş…”.[58]

F. W. Hasluck, Dönmeler hususunda bize şunları anlatıyor:[59] “Konunun tuhaflığı bakımından Bergama civarında Trahalla köyünde yaşadığı söylenen bir Krypto Yahudi cemaatini zikrediyorum. Bu köyü Mac Farlane 1828-9’da ziyaret ediyor: anlattığına göre, sakinlerin fizikî tipleri bunların Yahudi kökenlerini açığa vuruyor ve dıştan Müslüman olmalarına rağmen, Cumartesiyi tatil günü yapıyorlar. Biz bunların İzmir’in Dönme cemaatinin, muhtemelen Bergama çevresinin XVIII. yy.da Karaosmanoğlu ailesinin idaresindeki mâmuriyetinin cezp ettiği bir bölüğü olduğunu talimin ediyoruz”.

Dönelim İA’nin yazdıklarına: “İmdi bazı şifahî haberlerden ve Türkçe mecmua ve gazetelere yazılıp tekzip edilmeyen makalelerden öğrenildiğine göre, en son zamanlara kadar bu 3 zümre mevcudiyetini muhafaza ettiği gibi, aralarında ayrılık-gayrılık devam edip gitmiştir. Bunlardan birinci zümre XIX. asır içinde Selanik belediye riyasetinde bulunan Hamdi Bey’in ismine, ikinci zümre ise, cemaatin hatırı sayılan zengin bir ailesi olan Karakaşlar’a, üçüncü zümre ise, yine zengin bir aile olan Kapancılar’a izafetle yâd edilegelmiştir… Bu üç zümreden birinci zümre şiddetle tesettür taraftarı ve teceddüt aleyhtarı olduğu gibi, Türk Müslümanlar ile sıkı münasebata girişmiş ve bilhassa devlet memuriyetini ticarete tercih etmişler, hâlbuki diğer iki zümre kuvvetli bir ticarî insiyak ile mühim ticaret ve sanayi işlerine atılmışlardır. Mamafih bunların arasında da kendini tıp ve hukuk gibi ilimler tahsiline verenler ve mekteb-i mülkiye’ye girerek idare memurluklarında valilik ve müsteşarlığa ve siyasette mebusluk ve nazırlığa kadar yükselenler[60] eksik olmadığı gibi, hocalık mesleğinde ve gazetecilikle muvaffak olanlar da vardı. Bilhassa XIX. asrın son 20-25 senesi zarfında bu cemaat ilk tahsile büyük bir ehemmiyet vermiş ve ikinci ve üçüncü zümreler, kendi aralarında topladıkları ianeler ile, Selanik’te evvelâ iki mektep ve sonra da Lise derecesinde iki müessese (Fevziye ve Terakki) açmışlardır ki bunlar, aralarında bir nevi rekabet hâsıl olması, üzerine, o vakit Selanik’in en iyi mektepleri haline gelmişti. İşte bu mektepler sayesinde, yaşlılar müstesna olmak üzere, cemaat efradı arasında okumaz yazmaz hemen hemen hiç kimse kalmamıştır. Mektepler son iki zümreye mahsus olmakla beraber, devlet mektepleri programını tamamen (yani İslâm akait ve ilm-i hâli de dâhil olduğu halde) takip ettiği için hususî mektebi olmayan birinci zümre (Yakubîler) ve hatta Türk ve Müslümanlar tarafından da rağbete mazhar olmuştu. Muhaceretten sonra İstanbul’a nakledilen ve ecnebi dil derslerine bilhassa Fransızcaya büyük ehemmiyet veren bu mekteplerin mezunları ve ticaret maksadıyla sık sık Avrupa’ya gidip gelen gençler cemaat arasında yeni ve ileri fikirler yaratmaktan hâlî kalmamışlardı…”.

Böylece özetlediğimiz, Türk camiası içinde artık erimiş bulunan Dönme zümresinin tarihini burada kesmeden önce, bunun etüdü sırasında başvurduğumuz Scholem’in “Sabbatai Sevi”, eserindeki, kitabımızın konusunu yakından ilgilendiren bazı hususları burada zikredeceğiz (sayfa numaralarını satırlar arasında vererek).

Elde Ra’ya Mehemna (Sâdık-mümin Çoban) adlı bir Kabbalacı kitap bulunuyor (s. 11, 53, 59).

“Ahali izz ü devlette reaya emn ü rahatte” (Nedim).

“Raiyye” çoğulu olan Arabî “reaya”, Osmanlı sosyal yapısı içinde vergi veren halkı, idareci “Osmanlı”nın mukabili olan “halk”ı ifade ediyor. “Râ’y”den “râi, raiyye” de, “sürü güden, otlatan, çoban” anlamındadır ki bunun İbranî-Aramî kökü aşikâr oluyor.

Tevrat kendini iki görünümde zahir kılıyor: “Hayat Ağacı” ve “İyi ve Kötü’nün Bilgisi Ağacı” şeklinde (s. 11, 59).

Polanyalı Kabbalacılardan Krakova Hahambaşısı Nathan Shapira’nın (ölm. 1633) vaaz sanatını gösteren Megalle Amukot (Derin Şeyleri ifşa Edici) adlı kitabı kuşaklar boyunca ününü korumuş (s. 80). (Arapça-Osmanlıca “amik”).

Arapça-Osmanlıca “Mecelle”, “kitap”, “bir konuya müteallik mesele ve hükümleri içeren mecmua” demek olup[61] mesele ve hükümleri “ifşa” edici mahiyettedir… Yine “ûmk”dan “amîk”, “derin” anlamınadır.

O meş’un 1648’den önce ve sonraki yılların ünlü vaizi R. Berahya Berah, Kabbalacı doktrinlerini Zera Berah (Mübarek Tohum) adlı kitabında sergiliyor (s. 86) ki bu isimden, Arapça-Osmanlıca “zer”, “tohum saçma, ekme”nin (ziraat) bir İbranî kökeni olduğu anlaşılıyor.

Vecd anlarında Sabbatay’ın yüzünde bir parlaklık hâsıl oluyormuş, tıpkı Tanrı’nın emirlerini telâkki ettiği zaman Musa’nın yüzünün parladığı gibi: “Ve İsrail oğulları Musa’nın yüzünü ve Musa’nın yüz derisinin parladığını gördüler. ..” (Çıkış XXXIV/35). Bu da bizi yine “Nûr-u Muhammedi” kavramına geri götürüyor.

Esas konumuzdan uzaklaşmamak için kendisinden bahsetmediğimiz Gazzali Nathan (1644-1680) (Resim 46), kendini peygamber ilân etmiş olup Sabbatay’ın Mesih olduğunun kehanetinde bulunmuş, bu sonuncusunun serüveninin ayrılmaz kişisidir. Bu iki zatın karşılaşması, Mısır’dan yazılmış bir mektupta tafsil ediliyor: “Rabbi Sabbatai Sevi, yukarda mezkûr R. Samuel Gandur’un mektubunu duyunca, Mısır’daki görevini terk edip bir tikkun[62] ve ruhuna sükûnet bulmak üzere Gazze’ye gidiyor. Ama R. Abraham Nathan onu görür görmez önünde yere düşüyor, Mısır’a giderken Gazze’den geçtiğinde ona arz-ı ihtiramda bulunmadığından dolayı affını diliyor. Ve yine ona, onun çok âlî bir can olduğunu bildiriyor”, (s. 214).

Bu öykü bize Mevlânâ-Şems-i Tebrizî ilişkisini hatırlatmıyor mu?… Devam edelim.

Sabbatay’ın, mektuplarına adının yanı sıra bastığı mühürde, kıvrık bir yılanın bulunduğu biliniyor. Bu sembolün anlamı aşikâr: o, “kutsal yılan” olup sayısal değeri, İbranî mashia (mesih) sözcüğününkine eşittir (s.235-6): Bu yılan konusu bizi aşağıda eğleyecek.

Bazı hayvanî yağların (Heleb) yenmesi Tevrat tarafından kesinlikle men edilmiş olup bu günahı işleyenler cemaatten tard edilirdi. Musa b. Habib’in rivayetine göre Sabbatay, ihtidamdan önce bile on İsrailliye heleb, “böbrek yağı” yedirmiş ve ritüel olarak yasaklanmış yağı takdis etmişmiş. (s. 242).

“Halib”, Osmanlıca anatomik terim olarak, sidik borusu, yani böbrekten mesaneye sidiği nakleden borudur…

Büyük Kabbalacı İshak Luria’nın eseri “Es Hayim” (Hayat Ağacı) adı altında toplanmış olup, tenasüh (ruhun başka bir varlığa geçmesi) akidesine ayrılmış bir özel bahis, “Sekiz Kapı” alt başlığı ile biliniyor.[63]

Sabbatay’ın Mısır’a vardığı tarihlerde orada Mısır Yahudiliğinin hükümet nezdindeki sivil temsilcisi olan Rafael Jozef Çelebi ve bunun yakın adamı Samuel Gandur, ateşli birer Kabbalacı idiler. Bu sonuncusu, Nathan’ı yakından izlemek üzere Kahire’den Gazze’ye gönderiliyor ve Nathan’ın hararetli bir tilmizi oluyor (s. 129). Sabbatay’ın Kahire Sarayı’ndaki ilk ikameti sırasında Çelebi Şam’dan Samuel Vital’i davet etmişti, bu ihtiyar Nathan müridini. 1664’de Şam’dan geldiğinde, babasının yazmalarını, Es Hayyim‘i, Luria ansiklopedisinin “Sekiz Kapı”sı da dâhil, beraberinde getiriyor (s. 276).

Roma Mithraismi, “mysterion” tabiatlı, “mistik” tipten, bir değişikliği deneyen, mağlûp edilemez, varılamaz, tahrip edilemez (invictus), insana intracosmic ve extra-cosmic necat sağlayan bir tanrısal varlık üzerine müesses bir din olup mümbitlik tema’sına yabancı olmayan bir semboller sistemiyle kendini ifade eder. Bu işe tahsis edilmiş özel tapınaklarda icra edilen süluk sistemleri içinde, bir bâtınî (esoteric) prensip temeline oturur. Bir “mahbes” olarak değil de bir “merdiven” olarak tasavvur edilen bir kozmos içinde ruhun değişmesi düşüncesine dayanan bir mysterion strüktürünü haizdir. Ruh, bu merdiveni çıkıp onu aşacak ve yeki kat göğün üstünde “sabit yıldızlar’ın üstün ebediyet, ölümsüzlük (aeternitas) düzeyine girecektir. Celsus’un ünlü metninin zikrettiği sekiz kapı buna işaret eder.[64]

İran’da doğanlar hep birbirlerine benziyorlar. Devam edelim.

Bir iktitafçı (eclectic) Eflâtûniyyeci olan Celsus (II. yy.), Gerçek Söz adlı ünlü eserinde Hristiyanlığı karşısına almış, onu şiddetle yermişti. Meslekten feylesof olmayan bu zat, dini imparatorluk olan bir dünya adamıydı. Çeşitli ulusal din ve mitolojilere derinlemesine vâkıf olup bunları mezcetmeyi başarmıştı. Bu arada İran’ı da biliyordu, sekiz kapı’yı da.

“Var bir sırat nişanı rahmet kapusı ya’ni

Hızır Nebî makamı Kuds-i mübârekdedür

Yazuk (günah) müzd (mükâfat) terâzûsı anca sırat köprüsi

Sekiz uçmak kapusı[65] Kuds-i mübârekdedür

…”[66]

Ahmed Fakih Horasan’dan gelmiş, İran edebiyatını ve tasavvuf öğrenmiş bir XIII. yy. Anadolu şairiydi. O da sekiz kapı’yı biliyormuş. Belki de, resim 47’deki taşın sahibi gibi…

Ya Yunus?

“Seyrettim cennet evlerin, sekiz yerde kapısı var[67]

 Âşık oldum binasına, ne acaib yapısı var”…

El-Insânu’l-kâmil fi marifet’l-avâhir ve’l-avail‘in yazarı Abdülkerim ibn İbrahim el-Gilî’nin (doğ. 1365-6, ölm. 1406 ile 1417 arası) Sekiz Cennet tasvirinde yer alan birinci Cennet’te hasenat, ikincisinde Allah’a müteallik iyi düşünce ve inançlar mükâfatlandırılıyor. Sadece Allah’ın rahmet ve inayetiyle kazanılabilen üçüncüsü, hepsini azametten yana geçiyor ve her din, mezhep ve milliyetten insanları içeriyor. Eğer bazı Tanrısal işrakta böyle bir kader ihsan edilmişse, kuramsal olarak her insanın bu Cennet’e girmesi mümkündür ama yazar şöyle diyor: “Mistik keşf içinde her mezhepten sadece az kişinin orada olduğunu gördük”. Dört en yüksek Cennet’te ağaç, bina veya huri bulunmayıp (hepsinin en yükseğinin dışında) yükselen kutsiyet derecesi içinde hal-i vecdde olanlarla velilerce iskân edilmiştir. Sekizinci Cennet’in zemini Allah’ın Taht’ı (Arş)ın tavanıdır. Oraya kimse gelemez şöyle ki orası Öz’ün cenneti, “Methedilen Makam”, “Makam el-mahmûd” olup Hadîs’e göre Allah tarafından Muhammed’e vaat edilmiştir.[68]

Nathan, daha sonraki yazılarından birinde, ilm-i ledün (simya, büyü… gibi gizli bilgiler) doktrininin Sabbatay’ın kendisi tarafından ifşa edilmiş olduğunu yazıyor. Gerçekten Nathan üzerindeki Hıristiyan etkilerine Sabbatay aracılık etmişti. İlm-i ledün doktrini keza Müslüman, Şiî etkilere de atfedilebilir, (s. 314).

Mesih’in zuhuru haberi yayılır yayılmaz, cemaat iki mukabil fırkaya ayrılıyor. Bunlar sırasıyla “inanlar” (ma’aminim) ve “kâfirler” (kofrim) adıyla anılır oluyorlar, (s. 381 infra). “Küfr” Arabî tabirinin de kökenine değinmiş olduk.

Bu arada Sabbatay’ın kadınları Tevrat’ın okunmasına çağırması bir yenilik olarak niteleniyor. O, gerçekten kadının statüsünde bir değişikliği düşünmüştü (s. 403-4). Bu konuyu da, Sabbataycılığın yukarda sözünü etmiş olduğumuz sosyal etkileri manzumesi içinde mütalâa etmek münasip olur.

“Günahı bitirmek ve suçları sona erdirmek ve fesat için kefaret etmek ve ebedî salâhı içeri getirmek, ve niyeti ve peygamberliği mühürlemek ve mukaddesler mukaddesini mesh etmek için kendi kavmin üzerine, ve senin mukaddes şehrin üzerine yetmiş hafta hükmolundu” (Daniel IX/24) ayetine dayanan, İstanbul’da 1665 ya da 1666 başında edilmiş bir Sabbataycı vaazda yedi sayısı üzerinde uzunca duruluyor (s. 441-2). Ayrıntılara girmeyeceğiz.

Sabbatay serüveni içinde 1666 yılı, bütün yaz boyunca, inananların (ma’aminim) büyük coşkunlukları içinde geçmişti. Mesih’in kendisi de, melankoli (malihulya) halinden çıkıp mutat maniak çıkışlar sergiliyordu. Bu dönemde tesis etmiş olduğu bir ritüel, Hristiyan etkileri hususundaki şüpheleri teyit ediyor. İzmir’e yazdığı bir mektupta “Ana”sının Mezarı’nda dua edecek herkese, sanki Kudüs’te dua edip kurban kesme inancı için olduğu gibi aynı tebriyeyi (müsamaha) ilân” ediyor. İzmir Yahudileri gerçekten bu hacca gidiyorlar ve Sabbatay ve onun ilk arkadaşlarının abdest aldıkları noktaya uzak olmayan bir sahilde, mezarlığa yakın bir kaynaktan su içiyorlar (s. 613-4). Her kutsal yerin yakınında bir pınar-kaynak vardır, Zemzem Kuyusu gibi…

***

Kabbala, bir “derunî” gelenek olmak itibariyle genelde çok canlı mistik eğilimlerin mecrası olmuş. Ama buradan akan “özsu” çok kayaya çarparak ilerliyor, tezatlar yoluna dizilmiş halde bulunuyor. Kabbala önce, Fransa’nın Güneyinde gün görüyor, muhtemelen Doğu’dan gelmiş bir yeraltı kaynağından besleniyor. Ama doğduğu bu aynı anda ve aynı çağda, Yahudi dışı dünyasında, cathare ya da Yeni-manihaist hareketin doruğa vardığını görüyoruz. İspanya’da Kabbala, XIII. yy.da şaşırtıcı bir hızla gelişip yayılıyor ve nihayet Rabbi Moiz de Leon’un psödo-epigrafik Zohar‘ında, nihaî ifadesini buluyor. Zohar, Kabbalacıların İncil’i olacak, Judaismin kutsal kitapları arasında yer alacaktır, biraz Buharî’nin “Sahih”inin olduğu gibi (Buharî-i Şerîf…). XVI. yy. Filistin’inde, Judaismde bir merkezî ve tarihî manevî güç yerine geçiyor, bu ikinci gelişmesi sırasında. Şöyle ki 1492’de İspanya Yahudilerinin yürekler acısı tardının derinliğine karıştırdığı zihinlere, her gün daha acil hale gelen Sürgün anlamının yarattığı soruna bir yanıt oluyor bu Kitâb. Bir Mesihî enerjiyle dolu olarak, XVII. yy.da, Sabbatay Sevi etrafındaki büyük Mesihî hareket içinde bir heretic Kabbala’yı patlatıyor ama bu patlama, itici gücü ve gelişmesiyle, çok çarpıcı bir tezatla, güncel Judaismin yeniden doğuşunu hazırlayacaktı…[69]

Zohar’ın esasını teşkil eden, büyünün özgül olarak Kabbalacı düşüncesiydi. Mamafih büyü bunda, önce ilk Âdem’in sukutunda kendini göstermiş bir güç olarak görünür ve bu sukut, insanın kendi kusuru, içinden çıktığı toprağa bağlılığı nedeniyle düşkünlüğünü tarihler.

Zohar bu büyüsel bilgiyi tasvir eder. Âdem’in çıplaklığını setrettiği ölüm ağacının yaprakları, onun için, esas itibariyle sihrî bilginin merkezî sembolüdür. Semavî ışıktan mahrumiyetle ancak Âdem’in çıplaklığında, işbu çıplaklığı gizleyebilecek bir bilim gibi kendisine sihir-büyü verilmiştir. Ve sadece bu yersel fizikî kişiyle, bundan böyle “cinlerden arındırılmış” sihir-büyü doğuyor. Bu sonuncusu, bedenin varlığına bağlı oluyor. Âdem’in “ışıktan bedeni” olduğu sürece bu kutnot’or (harfiyyen “ışıktan libas”), manevî varlığı sihir-büyü ilişkisini dışlıyor, bilgi ve ölüm ağacı ve de toprağın düşkünlüğü alanına bağlı ilişkiyi.[70] Yani, elle tutulur beden, eşya… olmadığı sürece, sihir-büyü bahis konusu olamaz. Ama bundan bizim için ilginç bir konu çıkıyor ortaya: “kutn”, Arapça pamuk olup,[71] “kutnî” dahi, Osmanlı dokuma terminolojisinde, pamukla karışık ipekten yapılmış atlas taklidi kumaştır…

***

Deccal

“Kıyamet Günü”nde, Hristiyan akidesine göre, bir “İsa karşıtı-Antéchrist” zuhur edecektir ki bunun, aynen kabullenilmiş İslâmî mukabili “Deccal”dır.

Antichristos’un Hristiyan temsili, Yahudi eschatology’sinden kaynaklanır ki burada Tanrı’nın ulusuna karşı düşmanların büyük saldırısı (Gog ve Magog’un – Yâcûc ve Mâcûc’un – savaşı) tasvir edilir. Yahve, Kudüs’ün içinde düşmanlarına galip gelip hükmünü zahir kılar.[72]

Deccal, ya da al-Masîh al-daccâl kelimesi Kur’an’da bulunmayıp bunun Arapçaya Arâmî dilinden geçmiş olması muhtemeldir. Süryanîcede “Yalancı Mesîh” için bir sıfat olarak kullanılır: mesîhe daggâlî; yine aynı dilde “yalancı peygamber”, nebîya daggâlâ; “yalancı şahit”, şâhedâ daggâlâ‘dır. Hristiyanların Antéchrist tasavvurları, eski Hıristiyan neşriyatında müteaddit unsurlardan teşekkül etmiştir. Bunların Müslümanların deccal telâkkisine de bazı noktalarda uygun gelen başlıcaları şunlardır:

a. Âhirette Allah’ın rakibi olan şeytan, b. Âhirette İsrail’e karşı ulusları tekrar birleştirecek olan hükümdar, c. insanları baştan çıkaran ve yandaşları en çok Yahudilerden oluşan Masîh muhalifi, d. Dan kabilesine mensup bir cebbar ki, Kudüs’te bir saltanat kuracak ve orada gerek kendisi, gerekse emrindeki kuvvetler Masîh tarafından imha edilecektir.[73] Bu sonuncusu, Daniel Kitâbı’nın bahsettiği zalim Antiochus Epiphane olmalıdır.[74]

***

Bazı konulardan kopmak zor oluyor.

İnsanoğlunun, günahından önceki ilk koşulunda, “libas”i, yani bedeni, hâlâ ışık tabiatındadır; Tanrı’nın sureti onda her zaman görünür ve bütün Doğa hâlâ semavî kökenine bağlı ve her türlü hikmet sahibi insanı saygıyla yüceltiyor. Ama günah nedeniyle, tanrısal suret onu terk ediyor, bedeni kararıyor ve hayvanlar gibi aşağı varlıklar onda korku hissini yaratıyor.

Bununla birlikte, insan bedeni semavî sırları yansıtıyorsa da onun gerçek cevheri, ruhu tarafından teşkil ediliyor. Az çok bütün theosophic sistemler ve felsefî açıklamalarda olduğu gibi ruh, Zohar’da bir üçlü tabiat ile temsil ediliyor. Bu üç adlandırma Kitâb’ta bulunuyor; Nefes, Ruah ve Nesama, aşağı ve yukarı dünyalarla münasebetinde ruhun üç derecesini ifade etmede kullanılıyor. Nefes (tam anlamıyla “hayatiyet”) insana his ve eğilimlerini, onu dıştan yeryüzü âlemiyle ilişkiye sokan ve içten hayvanlarla müştereken sahip bulunduğu her şeyi veriyor. Kademenin öbür ucunda Nesama (tam anlamıyla “soluk”, mecazî olarak da “ilham”) bulunuyor; bu en üstün tinselliğin “soluk”u, insanı semavî âleme birleştiren köprü oluyor. Nefes’le Nesema’yı birleştiren bağ da Ruah (tam anlamıyla “hava”), ruhun derunî yaşamının özgün uzvu tarafından oluşturuluyor.[75]

“Esti nesim-i nevbahar açıldı güller subhdem” (Nef’i)

“Nesim”, Arapça-Osmanlıca “hafif rüzgâr” olup “hava-yi nesim” de “atmosfer” karşılığıdır.

Bu bir nevi “teslis” oluşturan üç kavram, Müslüman tasavvufunun yabancısı mı oluyor?…

Pythagorasçılar, eski Hintliler gibi Zohar da ruhların göçü (tenasuh-u ervah) akidesini öğretiyor. Bu göç Gilgul, yani “devre” tesmiye ediliyor. Örneğin bir evli çiftin birleşmesi, doğmalarından önce birleşmiş olan iki ruhun yeniden keşfinden ibadettir. Bu inanç Zohar’ın, öbür dünyaya gösterdiği başat ilgiye rağmen, dünyevî yaşama verdiği önemin bir ifadesi oluyor.[76]

“Dünyanın muhtelif mahallerinde, asırlardan beri kendi hususî harsları ve ananeleriyle yaşayan muhtelif medenî milletler İslâmiyet dairesine girince İslâmiyet’in de büyük bir tekâmüle maruz kalması gayet tabiî idi: İran medeniyeti, Hint medeniyeti, Musevîlik tesiratı,[77] Suriye’yi baştan başa kaplamış Hristiyanlık nüfuzu, eski Yunan feylosoflarının mütercem eserleriyle tevellüt eden fikir cereyanları, “Nev-Eflâtûniyye” akaidi, hülâsa bütün bu gibi muhtelif haricî amiller, tabiatıyla, dinî tekâmül üzerinde icra-i tesir ediyor…”[78]

Şimdi de koyu Sünnî (orthodox) bir tarihçiden, Hüseyin Hüsameddin’in Selçuklular döneminin ünlü hareketlerinden “Babaî isyanı” olarak bilinen ayaklanmasının önderleri hakkında düşündüklerini dinleyelim.

“Zaten Batınîye mezhebinde kalben tenevvür eden her fert, Kur’an-ı azimüş’şan’ın emir eylediği feraiz-i malûmenin ifasıyla fiilen mükellef olmayıp bunlardan maksat meani-i bâtıniyesi, yani kalbin Hâlik’e inkıyadı idi. Bu inkıyad-ı kalbi hâsıl olduktan sonra efal-i zahiriye, bu mezhepte züid (lüzumsuz) ve bütün memnual-ı şer’iyye mubah oluyordu“.[79]

“Şia-i rafizîye mezhebinde dahi Hazret-i Hâlik’in ebdan-ı mahlûkeye (yaratılmış bedenlere) hululü ve mahlûkun Halik ile ittihadı, esas itikad olduğu cihetle ulûhiyetin sırasıyla enbiyaya, bade (sonra) Hazret-i Ali’ye, bade eimme-i Alevîye’ye (Alevî imamlara), bade muhibban-ı Ali’den her asrın kâmil ferdine hulul eylediğine ve edeceğine usulü müsait bulunuyordu”.[80]

Bu arada “… XIII. yy. esnasında Burak Baba, Süleyman Türkmânî gibi birtakım tanınmış mutasavvıfların da tasavvuf perdesi altında çok serbest birtakım fikirler ve akideler telkin eylediklerini unutmamalı…”[81]

Hüsameddin, bu Burak Baba’ya da fazla sıcak bakmıyor:, “Burak Baba hululü mutekid, ahireti münkir bir mülhid idi (ahreti inkâr eden bir dinsiz-imansız idi). Feraiz (farzlar) ve muharrematı (haram edilmiş şeyler) mubah addeder, Cenab-ı Hakk’ın iptida Hazret-i Ali’ye hulul… ettiğini iddia eylerdi. Şehveti galip olup güzellere Tanrı der, önlerinde secde ederdi”.[82]

Zohar, Sabbatay, Jakob Frank, ibahiyye…

Aslında, tarihî olaylar, bir dinî süreç libasına bürünüyor, İsraillilerde dünyanın varlığının devamının teminatı, sürekli olarak tazelenen “Ahid”e dayanıyordu. İşbu Ahid’in başlıca ilk üç aşaması Nuh (Gökkuşağı ile), İbrahim (Sünnet ile) ve Musa (Sinâ’daki ahit ile) tarafından gerçekleştirilmişti.

Bu üç peygamber aynı zamanda Tanrı’nın ifşasının merhalelerini ve Kabbala tarafından bazı Sefira’lara atfedilen farik nitelikleri temsil ediyorlar. İbrahim, sevecen bağışlama niteliğini; İshak, sıkı adaletin ve Yakub-İsrail de mükemmel doğruluk’un timsali oluyorlar.[83] Bir “teslis” daha çıkıyor, karşımıza, Allah-Muhammed-Ali’ninkini hatırlatan…

İshak Luria’ının ruh üzerindeki doktrininde Gilgul, ya da tenasüh yani hulul, bir ruhun bir güzel cisme girmesi düşüncesi önemli bir yer tutuyor. Usta, birinin yüzüne baktığında, alnından o kişinin ruhunun hangi özel kaynaktan geldiğini ve hangi hulul sürecinden geçtiğini, yeryüzündeki görevinin ne olduğunu… söyleyebilirmiş…[84]

Bir hassid’in (“diyanetkâr – hosios ya da hsyd)[85] yaşam tarzının belirgin özellikleri arasında bir de dış doğa aşkıyla özel bir halk dinî musikinin yaratılması sayılabilir. Bu musiki, dinî uhuvvetin vecdî anlamına en belirgin ifadesini veren dinî eril dansa sıkıca bağlanıyordu,[86] Mevlevî ve (kadın-erkek karışık) Alevî semâ-semah’ı gibi…

***

Antik çağda İsrail dini, komşu uluslarınkinin aksine, tanrısallığı müteal kılma eğiliminde olmuş olup bunun bir ifadesi, Tanrı sureti yapma yasağıdır. Bir yandan peygamberlerin Baal kültünün mahkûk ya da yontma tanrı suretleriyle sürekli mücadelesi merkezî bir rol oynarken Süleyman’ın Kudüs’teki mabedinde dört meleğin taşıdığı Tanrı’nın tahtının resmi bulunuyor ama Tanrı taht üzerinde görülmüyor. Mabette Tanrı’nın saptanmasında İsrail, Süleyman’ın şu sözlerine dayanıyor: “Fakat gerçek Allah yerde sakin olur mu? İşte, gök ve göklerin göğü seni alamaz; nerede kaldı ki, benim bu yaptığım ev! ” (I. Krallar VIII/2). Boş taht, görünmez, prensip olarak her yerde hazır Tanrı’nın yüksek derecede idrak edilen varlığını simgeler. İşte asıl bu niteliğiyle Tanrı insanlar ve topluluklara kendi mevcudiyetini belirgin kılar. Ama aynı zamanda taht, beşerî-sosyal işleviyle siyasî güç arasında bir bağ kurmaktadır. Çok doğal olarak da Ahd-i Atik Tanrı’ya Bey, Hükümdar, Kral vs… politik güce müteallik sıfatları eklemiştir. Eski İsrail’de dinî ve politik güç müşareketi vardı.[87]

Şimdi de İsraillilerin suretlere karşı tavırlarını tarihî perspektif içinde mütalaa edip suretlere karşı tepkinin başladığı noktayı saptamaya çalışalım. Çölde dolandıkları döneme ait öykülerde, bu konu açışından iki olay ilginç oluyor: “Ve Musa tunçtan bir yılan yaptı ve onu sırık üzerine koydu ve vaki oldu ki, yılanın ısırdığı bir adam tunç yılana bakarsa yaşardı” (Sayılar XXI/9). Bu öykü Kudüs mabedinde sonra ermiş Ken’an’ın kült eşyası için bir izah olmakla birlikle Musa ile ilgili olması hasebiyle bunun meşru kılınmış olduğunu tahmin ettiriyor. Her halükârda bizim için önemli olan “Sayılar”ın mezkûr ifadesinin Musa’nın Evamir-i aşere’de “Kendin için oyma put, yukarda göklerde olanın yahut aşağıda yerde olanın, yahut yerin altında sularda olanın hiç suretini yapmayacaksın” (Çıkış XX/4) emrine ters düşmüş olmasıdır. Ama buna sonradan tepki geliyor: “(Kral Hizkiya) yüksek yerleri kaldırdı ve dikili taşları kırdı ve Aşerayı kesti ve Musa’nın yapmış olduğu tunç yılanı parçaladı, çünkü İsrail oğulları o günlere kadar ona buhur yakıyorlardı…” (II. Krallar XVIII/4).

İkinci öykü de, bildiğimiz Harun’un bir altın boğa dökmüş olduğudur. Ama kral Jeroboam da, öldürülüp yerine Davud soyundan Rehoboam’ın geçirilmesinden korkarak iki altın buzağı döktürüp bunlardan birini Beyt-El’e, öbürünü de Dan’a yerleştiriyor ve kavma diyor ki: “Yeruşalim’e (Kudüs’e) çıkmak sizin için fazladır; ey İsrail, işte seni Mısır diyarından çıkaran ilâhların!” (I. Krallar XII/25-30).

Büyük ihtimalle başlarda JHWH ile, simgesi boğa olan El ayniyet halinde görülüyordu. Musa’nın, Sina’dan indiğinde altın boğaya ne denli hiddetlendiğini, onu parçalayıp, yakıp öğüttüğünü ve tozlarını suya attıktan sonra bu suyu ulusa içirdiğini biliyoruz. Bu arada, orospuluk veya zinadan[88] suçlanan bir kadının tabî olacağı çetin bir denemeyi (Sayılar V/11-31) hatırlamamak mümkün olmuyor.

Eğer Jeroboam’ın amacı, Güney Krallığı’nın en önemli kült eşyasına bir seçenek sağlamak idiyse, boğa sureti, Kudüs Mabet’indeki boş tahtla aynı olmalıydı. Eski Doğu’nun ikon sanatının kıyaslama malzemesi, bu görüşü destekler mahiyette oluyor şöyle ki burada tanrı bir boğanın sırtında ayakta durur. Şu halde boğanın üstündeki eril suret, tanrıyı simgeler. Hayvanın kendisi ise sadece tanrının kaidesi oluyor. Buna müşabih şekilde Jeroboam’ın boğa sureti böylece, üzerinde JHWH’in görünmez olduğu görünür kaideden ibarettir.

Öbür yandan Ahmenî kraliyet ideolojisinin, Büyük Kral’ın Tanrı tarafından iclâs edilmesi (tahta çıkarılması) prensibine dayandığını biliyoruz. Burada Yakın-Doğu ve Mısır’ın theozoomorphic (hayvan şeklinde Tanrı) sembolizmi başat olmakta olup kanat dahi, boğa ile birlikte, İran’da, insan başıyla temsil edilen kraliyet yetkesini tamamlamaktadır. Persepolis’in insan başlı boğa sütun başlığı (Resim 48a) ile Khorsabad’daki, taht odasının muhafızı kanatlı insan-boğa (Resim 48b) bunlara örneklerdir. Boğa-Tanrı-kraliyet kavramları özdeşleşmektedir.

Uzun yüzyıllar kaderlerini İran’a bağlamış olan Yahudi ulusunun işbu boğa temsili ile yakın ünsiyeti olması doğaldır. Kaldı ki YHWH de “kral” değil miydi?….

Bütün bu “kavga”larda işin politik ve ekonomik yanı aşikâr oluyor gibidir. Öbür yandan olayın ilahiyat açısından sâiki için de JHWH’in Baal’leştirilmesine karşı peygamberlerin mücadelesi ileri sürülebilir. O halde yasak, Ken’an kültür ve dinine karşı bir tepkinin ifadesi oluyor ki bunun aşırı şekli Rekabit’lerin, göçebe ideali için inatçı mücadeleleri ve bunun sonucu olarak evlerde oturmayı, tarımla uğraşmayı veya şarap içmeyi reddetmeleri keyfiyetidir[89] (bildiğimiz gibi Ken’anlılar yerleşik düzende yaşayıp burasını fetheden İsrailliler göçebeydi).

Her ikisi de monotheistik karakterle peygamberli din olmak itibariyle Judaism ile Zerdüştîliğin birçok benzerlik arz ettikleri iyice bilinen bir husustur. Bu yakınlık noktalarından bir tanesi, Tanrı’nın suretsiz (aniconic) temsiline açık bir eğilim olup bu, baştan beri, bir göçebe arka planlı dinler olmak itibariyle, Judaism ile Zerdüştîliğin simgesi olmuştu. Eski Yakın-Doğu’nun tarımsal ve kentsel uygarlıklarıyla karşılaşmanın sonucu olarak, kültte kullanılacak Tanrı’nın suretli (iconic) temsilini imal etme çabaları vaki olmuştu. Judaism içinde ve çok muhtemel olarak Zerdüştîlikte birçok grup bu girişimlere şiddetle karşı çıkmışlardı. Bunun sonucu olarak da iş sadece kült suretini değil, genel olarak her türlü temsilî sanatın yasaklanmasına kadar gitmişti. İkinci Mabet döneminde insan temsillerinin bütün şekillerine karşı bir mukavemet şekillenmiş ve açık ifadesini bulmuş. Şu kadar ki Hasmonean krallar, tedavüle çıkardıkları paralar üzerine resimlerini bastırmayı reddetmişler. Aynı şeyi Büyük Herod da yapmış. Milâdî I. yy.da insan suretlerine karşı tavır daha da sert olmuş olup keyfiyet Roma idaresine artan bir muhalefete bağlanmış. Örneğin Pilatus Kudüs’e, üzerlerinde imparatorun resminin bulunduğu Roma bayraklarını sokmuş. Bu da insan resmi yasaklayan kanunun ihlâli gibi görülüp Yahudiler arasında büyük bir heyecan yaratmış ve Pilatus bunları kaldırmak zorunda kalmış. Hele Kalıgula’nın Kudüs mabedine heykelini koydurma girişimi bütün Yahudi dünyasını ayağa kaldırmış.

Bütün bu tepkilerin yukarda zikrettiğimiz theolojik sâiklerine dönelim. Gördüğümüz gibi YHWH’i herhangi bir suretle temsil etmemenin başlıca theolojik nedeni, hiç şüphesiz, onun müteal (transcendental) tabiatını muhafaza etmekti, ama bu sebep zahiren, insanın temsillerinin yasaklanmasına uygulanamazdı. Ancak ortada “Ve Allah dedi: Suretimizde, benzeyişimize göre insan yapalım… Ve Allah insanı kendi suretinde yarattı…” (Tekvin 1/26-27) ayetleri var ki bu yasaklama için mükemmel bir bahane oluyor. İsrail de Tanrı’nın suretinde yaratılmamış mıydı?… Nitekim İkinci Mabet döneminin bazı metinleri, Tanrı ile insan arasındaki ayniyeti belirtir gibi oluyor. İnsan, Tanrı’nın simgesidir. Bektaşi de kendini böyle görmez mi?…

Zerdüştîlik, eski İranî dinlerin sair şekilleri gibi, Tanrı’nın suretsiz bir kavramı ile nitelenir. Herodotus (I/131), İranlıların heykel, mabet, mezbah yapıp dikmediklerini, dağ tepelerine çıkıp göğün tanrısına kurban sunduklarını bildiriyor. Kült suretlerine karşı bu olumsuz tavır, Ahmenîlerin birçok davranışında ifadesini bulur: Xerxes, büyük ihtimalle Babilonya’da pagan putlarıyla bir mabedi tahrip edip bir kayaya “putlara tapılmayacak” diye hakkettirmiş. Bu yolda Kambyses’in Mısır ve Finike mabet kültlerine karşı tutumu da aynı Tanrı kavramının ifadesi oluyor.

Ama öbür yandan da bu aynı Ahmenîler, en yüksek Tanrı Ahura Mazda’nın simgesini, kanatlı bir daire olarak ortaya çıkarıyorlar ve bunda tanrının kendisi bir insan şeklinde beliriyor. Bu ikonografi açıkça Assur-Babilonya modellerine dayanıyor. Buna rağmen bu kabartmalardaki suretlerin Tanrı olarak tapıldığı ya da sadece şahlar şahının şanını ifade için yapıldığı hususunda karar vermede güçlük çekiliyor. Ama yine bazı metinler imdada yetişiyor: Ahura Mazda, suret yerine yarattıkları ve ateşle temsil ediliyor. Ateş, “Ahura Mazda’nın oğlu”dur. Zerdüşt’ün kendisi de, Ahura Mazda’nın suretinde yaratılmıştır…[90]

En-Sof da, sudurları (Sefira’lar) ile kendini belirtmez mi?,..

Evet, Yahudiler uzun yüzyıllar Ahmenî İran’ında yaşamıştı.

Sünnî İslâm’ın[91] her türlü temsil yasağının menşe’i olarak, aynı nedenleri saymak mümkün gibi görünmekte ise de biz bunu, doğruca Judaist modelden iktibas olarak telâkki etmekteyiz: Muhammed, İbrahim’in dinini ihya ve devam ettirmiyor muydu?…

***

Ashab-ı Kehf

Ephesus’ta, Hristiyanlığın çoktan yerleşmiş olmasına rağmen tanrıça Artemis kültünün burada daha yüzyıllarca, bütün ihtişamıyla devam ettiğine tarih tanık oluyor.

Grek metinleri mağaranın Artemis tarafından tekrim edildiğini (kutsandığını) bildiriyorlar. Mağara, yedi saadetli mağfurun (Allah’ın affına mazhar olmuş), bir rahimde gibi, bahtiyarlık içinde basübadelmevt’i (resurrection) beklediği bir mahfaza oluyor. Takımyıldız şeklinde toplanmış bu insanlar yeraltı dünyasıyla yedi gezegeninkini kendi üzerlerinde birleştirmişler, asırlar boyu Hristiyan Kiliseleri ve İslâm üzerinde ışıldayan yeni bir manevî merkez teşkil etmişlerdir.[92] Aslında mağaralar, daha paleolithik’ten itibaren, bir dinî işlev yüklenmişlerdir.[93]

“Ashabü’l kehf”, yani “Yedi Uyuyanlar”, Ephesus’taki bir mağarada “uyuyakalmışlardı”. Bu “olay”, basübadelmevt (ölümden sonra dirilme) akidesine bir nevi girizgâh oluyor. Bu, Yakın-Doğu’da, özellikle Hristiyan çevrelerde, VII. yy.da dolaşan en örnek alınacak öykülerden biri oluyordu. Bilindiği gibi Peygamber “Ümmî” olarak tavsif edilmekte olup sadece vahiyle kendisine bildirilmiş olanlara vâkıftı. Bu itibarla Kur’an, işbu serüvenin “gerçeğe göre,” nihaî anlatımını veriyor, iki ayrı şekilde: “Yoksa sen Kehf ile levha (er rakîm) sahiplerini, Bizim hayret verici ayetlerimizden mi sandın? Hani o yiğitler mağaraya çekilmişlerdi de: (Ulu) Tanrı’mız! Bize tarafından rahmet ver, işimizde doğruluğu, doğru yolu rehber kıl! demişlerdi. Biz de o mağarada onların kulaklarına nice yıllar perde koyduk. Sonra onları, iki fırkadan hangisinin onların mağarada ne kadar kaldıklarını sayıp zapt edebildiğini ayırt etmek için, tekrar gönderdik… Güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafa meylettiğini, battığı zaman da sol tarafa gittiğini görürdün. Onlar mağaranın geniş bir yerinde idiler… Onlar uykuda oldukları halde uyanık sanırdın. Biz onları sağa sola döndürürdük. Köpekleri kapı ağzına dirseklerini dayamıştı. Onları görseydin, geri dönerek kaçardın. İçin korku ile dolardı. Böylece Biz onları uyandırdık ki birbirlerine sorsunlar! Onlardan biri ‘ne kadar eğleştiniz?’ dedi. (Birkaçı) bu­gün yahut günün bir kısmı eğleştik! dediler. Diğerleri şöyle dediler. Ne kadar eğleştiğinizi Tanrı’nız daha iyi bilir. İçinizden birinizi bu gümüş akçe ile gönderiniz de baksın, kimin yemeği en temizse size ondan yiyecek getirsin. Nezaketle hareket etsin ki hiçbir kimseye burada bulunduğumuzu hissettirmesin. Onlar sizi ele geçirirlerse ya taşlarlar yahut kendi dinlerine (zorla) döndürürler. Siz de artık ebediyen felah bulamazsınız. Böylece Biz insanları onların halinden haberdar ettik ki Allah’ın vaadi hak olduğunu, saatin (kıyametin) hulul edeceğine asla şüphe olmadığını bilsinler. Hani onlar aralarında bu iş, (Ashab-ı Kehf) üzerinde ihtilâf etmişler ve: ‘Onların üzerine bir bina yapın! Tanrıları onların halini daha iyi bilir’ demişlerdi. Reyleri galip gelenlerse: Biz onların üzerinde bir namazgâh edineceğiz. Bir mescit (yapacağız) dedilerdi. Onlar (Ashab-ı Kehf) ‘üçtüler, dördüncüleri köpekleridir’ (Yahut) ‘beştiler, altıncıları köpekleridir’ derler ve bilinmeyen şeyler hakkında atıp tutarlar. Diğerleri ise (Ashab-ı Kehf) yedi kişidirler, sekizinciler köpekleridir, derler. De ki: Onların sayısını Tanrı’m daha iyi bilir. Onları ancak az kimse bilir. Onun için (Ehl-i Kehf hakkında) zahir olan şeyden fazla nizada bulunma! Onlar hakkında kimseye bir şey sorma… Onlar mağaralarında dokuz fazlasıyla üç yüz yıl eğleştiler” (XVIII/9-26).

İslâm geleneği bu öyküyü zenginleştiriyor ve delikanlıların adlarını biliyor. Bunlar, başta kente yiyecek almaya giden Yemliha olmak üzere Mekselina, Mislina, Mernuş, Zebernuş, Sazenuş, Kefeştatayuş ve köpekleri Kıtmir’dir.

Kur’an’ın “onlar üçtüler” dediği Yahudi veya Necrân Yakubîlerinin rivayeti; “beştiler” dediği de Nasturî rivayeti olup yedi, bu gençlerin, Cebrail tarafından ifşa edilmiş gerçek sayıları oluyor. Ancak “er-rakîm“, karanlığını muhafaza ediyor. Muhtemelen bir “yazılı tablet” oluyor, birçok muhaddise göre.

Mezkûr adlar, Arap Hristiyan adlarından çok Süryanî adlarına benziyor. Gerçekten “Yedi Uyuyan” (Ehl-i Kehf)in bilinen en eski anlatısı yaklaşık Milâdi 500’lede Süryanî anlatışıdır. Bunun izlerine 540’a doğru Sarûc’lu Jako’nun bir dinî söyleşisinde rastlanıyor; bu kişinin vaazı Muhammed için zengin bir öğreti kaynağı oluyor. O, buradan Musa’nın, Hızır’ın, Gog ve Magog (Yecuc ve Mecuc)’un hikâyelerini ve yine birçok folklora yayılmış, öldükten sonra dirildiğinde, akşamı geçirdiği ülkeyi tanıyamayan adamın öğüt verici öyküsünü alıyor: “Yahut o kimsenin hali gibi ki çatıları çökmüş, her tarafı yıkılıp harap olmuş bir şehire uğrayarak: Allah burasını ölümden sonra nasıl diriltir? demiş. Allah da onu yüz yıl ölü bıraktıktan sonra dirilterek ona: ne kadar zaman kaldın? diye sormuş, o da: ‘Bir gün, belki de bir günden daha az!’ demiş, Allah ona ‘Belki yüz yıl kaldın. Yediğin yemeğe, içtiğin suya bak ki bozulmadan duruyor, bir de bindiğin merkebe bak! Senin bu halini insanlara ibret nişanesi yapacağız’…” (II/259).

Hadîslere göre, Muhammed Medine’ye varır varmaz Yahudilerin ona sordukları ilk kurnazca soru, Ashab-ı Keyf hakkında olmuş. Bununla birlikte Kur’an Sure’sinin kökeni Yahudi geleneklerinin etkisine bağlanmayacak olup buradaki öykü, daha başkalarıyla birlikte, Hristiyan kökenlidir.

Bahis konusu mağaranın Efes’te değil de Arabistan’da, İslâm öncesi Hristiyan merkezi Necrân’da olduğu ileri sürülmüş. Bir muskaya yazılmış Yedi Uyuyan’ın adları deniz yolcularını korur şöyle ki bunlar mağaraya, tahlisiye sandalına olduğu gibi sığınmışlardır.[94]

Abdülkadir İnan, “Orta Asya’da Müslümanlara Buddhistlerin kutlu saydıkları bir mağara “Ashab-ı Keyf” mağarası olarak geçmiş olduğu gibi Kozan Vilâyeti’ndeki Müslümanlarca takdis edilen Hocalar dağındaki pınar Hristiyan Ruslarca da “Suyatoy Klyüç” (Mukaddes pınar) olarak kabul edilmiştir” diye yazarak[95] bunda, Sure’nin faziletinden daha başka etkenlerin varlığını vurgulamış oluyor. Bu itibarla bugün Ashab-ı Kehf mağarası diye Anadolu’da tazim edilen mağaraların (örneğin Tarsus ve Elbistan’da Yarpuz mağaraları) (bazılarının üzerinde eskiden esinlendirmeleri de içeriyor; ezcümle Musa’nın, “kendisinden üstün, Allah’ın “rahmet ihsan edip ilim öğrettiği” (XVIII/66) bir “Tanrı hizmetkârına” rastlaması; Hadîs bunun Elia (Ilyas) ve Hızır (âb-ı hayata dalmak suretiyle yeşil renk kazanmış ve dolayısiyle bu ismi almıştır)[96] olduğunu söylüyor. Massignon’a göre mağaranın köpeği, Hızır’ı temsil etmektedir.[97]

“Hızır’ı bilsek reh-i zulmette külâhın kaparız” (izzet Molla)

Kudüs’te Mâbed Meydanı’nın Kaya’sının altında bulunan mağara Müslümanlarca “ruhların kuyusu” tesmiye edilir. Haftada iki kez, Muhammed’in kendisinin de içinde dua etmiş olduğu bu mağaraya ruhlar gelip dua ediyorlar. Peygamber, Kaya’dan Yedinci Gök’e yükseldi. Müslümanlara göre Yakub’ungördüğü merdiven rüyası da bu Kaya üzerinde geçiyor: Melekler bu merdivenle göğe çıkıp iniyorlar.[98]

Hızır’ın da, Ilyas gibi Samî-İbranî alana aidiyetini aşağıda göreceğiz.

***

İlk dağılma ve ilk sürgün, peygamber Yeremiah’ın öngörüp haberini verdiği Babilonya’nınki olmuştu; galut sadece 70 yıl sürmüştü ve Kuruş sayesinde Yahudilerin Kudüs’e mucizevî dönüşü bunu takip etmişti. Bu dönüşte Mâbed’in yeniden inşası gündeme gelmişti. Ama aynı zamanda da, başa gelenlerin sebebi olarak görülen hata ve günahlardan bundan böyle kaçınmak için çareler aranacaktı. Hata ve günahlar, ezcümle hükümlerde adaletsizlik, dul ve yetime baskı, rüşvet, iffetsizlik, Sebt’in ihlâli, putlara tapma vs. olarak sıralanıyordu.

Ezra ve Nehemya zamanında Babilonya’dan dönüşten sonra Ezra başka bir sebebin üzerine bastırıyordu: yabancı kadınlarla evlenme. Gerçekten Yahudilerin Kutsal Toprak’a girmeleri sırasında Tanrı onlara, oralarda bulunan yedi ulustan (bu arada Hitit, Ken’anlı…lardan) kadın olmayı kesinlikte yasaklamıştı. Hal böyle olunca da bir kavram ortaya çıkıyordu: “Aziz ulus”, aziz ırk ve aile safiyeti. Bundan böyle ataların ve özellikle ana nesillerinin tetkiki âdet olmuştu tıpkı Grek ve Atinalıların, Atinalı olarak sadece anası buradan olanı kabul etmeleri gibi.

Daha yakın zamanda Yahudi kimliği, ana ırsîyeti ile tanımlanmıştı. Ancak bunun Musa’nın ortaya attığı, münhasıran bugün tamamen kaybolmuş yedi Filistin ulusu ile evlenme yasağından (hérem) ileri geldiği biliniyor.

Bu vesile ile Arapçadan Osmanlıcaya geçmiş “harem” sözcüğünün herkese açık olmayan yer; İslâm evlerinde kadınların bulunduğu bölüm; kadın eş; Mekke’de bazı mevkii ifade ettiğini, yine “harîm”in de herkesin giremeyeceği yer” olduğunu vurgulayalım. “Düşmanı vatanın harîm-i ismetinde boğacağız” demişti Mustafa Kemal Paşa.

Sadece anaya bağlanan kimlik, kısmen çocuğun ananın kanından geldiğine dair bir eski kuramdan gelmiş olmalıdır. O ise ki bu kuram Yahudi geleneğine de ters düşüp bir Yunanî kökenli olarak telâkki edilmektedir.[99]

Cenaze namazlarımızda, müteveffanın kimliği hep ana adı ile belirtilmez mi?…

***

XIV. yy. içinde İspanya ve Provence Yahudi feylosofları, tanassur etmiş (Alfonso de Valladolid adını almış) Abner de Burgos’un hücumlarına cevap vererek beşerî irade-i cüz’iyenin gerçeğini iddia etmişler.

Bunlardan ikisi, İshak Pulgar ile Joseph Caspi, işbu beşerî irade-i cüz’iye ile tanrısal ilm-i kül (ilm-i mutlak)ı telif etmek üzere özgün çözümler teklif etmişler.

Aslında insanın irade-i cüz’iyesi sorunu her zaman Yahudi düşüncesinde, genel olarak beşerinkinde olduğu kadar, mevcut olmuş. Yahudi feylosoflar Tesniye’nin (XXX/15-16) “Bak, bugün senin önüne hayatla iyiliği ve ölümle kötülüğü koydum, çünkü bugün sana Allah’ın Rabb’i sevmeyi, onun yollarında yürümeyi… emrediyorum, ta ki yaşayasın…” ayetine dayanarak insanın, iyilikle kötülük arasında seçimde hür olduğunu çoğu kez kabul etmişler.

Saadia sorunu, tanrısal adalete bağlıyordu: insan hür olmasaydı, Tanrı âdil olmazdı şöyle ki iyi insan da kötü insan da O’nun iradesini yerine getirmiş olurdu. Esasen Saadia için insanoğlu, bir şeyi yapmak ya da yapmamak, susmak ya da konuşmak olanağına sahip bulunduğunu derinden hissetmekteydi. Tanrı bile onun istediğini yapmasına mani olamaz. Juda Halevi de bu bapta Saadia’nın yanında yer alıyor.

Tanrısal emirleri ve bunları yerine getirenlerin ödüllendirilmesini haklı kılan beşerî irade-i cüz’iye sorunu, Allah’ın ilm-i küll’üne yani kişileri bilmesi ve kehanet sorununa sıkıca bağlı oluyor. Abraham İbn Daud’un genellikle İbn-i Sina’nın izinde gittiği bilinir. O ise ki İbn-i Sina için, usa yatkın, muhtemel olan bir beşerî biçimdir ve tanrısal düzeyde her şey zorunludur. İbn-i Sina’nın tezini ele alan Gazalî şöyle yazıyor: “… İlk Varlık’ın mazi, istikbal ve hal tarafından parçalanmış bir bilimin ayrıntılarını bilmesi kabul edilemez… Bu itibarla hiçbir ayrıntı, bir toz zerresinin ağırlığı bile yoktur ki aslı, mebde’i, illeti (sebebi) olmasın, ama bu illet Allah tarafından bir genel tarza göre, hiçbir an ne de zamana bağlamadan bilinir. Allah onu sürekli olarak, başlangıcı ve sonu olmadan, bilir; bir toz zerresinin ağırlığı bile onun ilminin dışında kalmaz…”.

Abraham İbn Daud ise bunun aksi görüşünde. Doğanın nizamına dâhil olaylar ezelden beri biliniyorsa da insanın hür iradesiyle ortaya çıkanlar gibi arızî olaylar, gerçekleşmelerinden önce bilinemezler.

İş kalıyor bu düşünceyi Allah’ın ilm-i mutlak’ı ile uzlaştırmaya. Maimonides “Yasa’nın muktedîleri (arkasından gidenleri)” kanısına göre insanoğlu ilâhî ilmi gerçeği içinde tasavvur etme imkânsızlığındadır, diyor ve yine bu “Yasa’nın muktedîlerine” göre ilm-i ilâhînin bizimkinden kaç noktada farklı olduğunu sıralıyor.

Bununla birlikte müteakip bahiste Maimonides tanrısal bilimi, “Yasa’nın muktedîleri”ne göre İbn-i Sina’ya daha yakın şekilde tanımlıyor. Ayrıntılarına girmiyoruz. Ona göre nebevî vahyin konusu metafizik gerçekler ve politik kanunlardır; ilm-i nücûm (astroloji) ile doğruca alay ediyor Maimonides[100]

Gazalî’nin insanı Tanrı’ya tam inkıyat halinde gösteren (Sünnî) tezinin, Bağdat’ta o dönemlerdeki hangi sosyo-politik koşullar altında ileri sürülmüş olduğunu görmüştük.[101] Her “felsefe” bir sosyo-ekonomik koşulun ürünü olduğu unutulmayacaktır. Bu itibarla Yahudi feylesofların tezlerinin, içinde bulundukları tarihî koşulların ışığında bir kez daha değerlendirilmeleri, şüphesiz, yeni araştırıcılara, geniş bir çalışma alanı açacaktır.

Nitekim bu bapta, doğruluğunun tartışmasına girişmeyeceğimiz bir çalışma (Kamal Salibi. – The Bible came from Arabia, London 1985)nın ileri sürdüğü savları özetleyeceğiz.

“Antik çağın Yahudi dünyası” bahsinde yazar, “İbranî Tevrat, esas itibariyle, Batı Arabistan’da Yahudi tarihî deneyinin bir kaydı” olup bunda, bu alanda bir mahallî kabile olarak “İsraelliler”in varlığını ileri sürüyor. Filistinliler de Batı Arabistanlı idiler. Bu alan, Mısır seferleri, “Geri dönüş” ve “İsrael kralının saptandığı yer oluyor. Filistin’e “Yahudi göçü”, Juda ile İsrael arasında, Batı Arabistan’da da vaki iç savaşa bağlanıyor. Bundan sonra Yahudiler kendi başlangıç ana vatanlarını unuttular şöyle ki dil İbranîceden Arâmîceye dönüştü ve Tevrad, yeni dile uymak için yeniden hareketlendirilmiştir.[102]

Evet, Saadia da, Maimonides de… İbn-i Sinâ da, Gazali, muakkibi İbn Teymiyye… de “muammer” oldular, adları gönümüze çıktı.

“Muammar” cins adı, efsanevî olduğu kadar tarihî, istisnaî bir ileri yaşa kadar güngörmüş olduğu ileri sürülen bir ulusa verilmiştir, Hinduizm ve öbür eski dinler gibi İslâm da, daima erkek ve Allah tarafından bahşedilmiş aşırı uzun ömürle nitelenen bir insan kategorisini biliyor. Bu insanlar, Yaradılış’ı hemen takip eden “gün”lerden itibaren yeryüzünde gezinmişlerdi ve günümüze kadar da aralıklarla bunların bunu yapmış olduklarına inanılmaktadır. Yahudilerde Methuselah en uzun yaşayan peygamberken Müslümanlar için bu kişi, Nuh’tur.[103]

Dönelim tarih boyunca çok mürekkep akıtmış mahlûkun (yaratığın) “hürriyet”i bahsine.

Barselona’da doğup ölmüş (1340-1410) büyük Yahudi feylosoflarından Hasday Crescas için beşerî hürriyet; ilm-i kül, hikmet ve kudret-i rabbâniye, kehanet ve dünyada bir illet-i gaiyenin (erekliliğin) varlığı ile birlikte İsrail dininin altı temel prensibinden biridir. Hürriyet, mutlak irade, ilm-i kül ve kudret-i kül sahibi bir Varlık tarafından zor altında olmayan ama mutlak irade ve hürriyete sahip bir varlığa buyrulmuş Tora bağışından doğruca istidlal edilir. Başka deyimle, Kitâb-ı Mukaddesin ifşası, irade özel niteliğini müştereken haiz iki varlık arasında bir ilişkiyi tesis ediyor.

Tanrısal irade babında, Crescas’ın düşüncesi çok açıktır: saf Fehim, idrak olup Tanrı, insanoğlu gibi ihtiyarî bir ruh (nefes resônût)a sahip değildir; O’nun iradesi bir ebedî irade olup bundan O’nun Hikmet ve Kudret’i doğar ve bu irade O’nun beşere sevgisiyle özdeşleşir. Bu itibarla Tanrı’da fehim, irade, hikmet-i kül ve sevgi, kesinlikte bir olup bunlar, O’nun gibi, ebedî ve hiçbir surette değişmezler. Crescas’a göre kimse, Tanrı’nın dua ile etkileneceğini ve tavrını bir gün değiştirebileceğini düşünmemelidir. Bu, çok kaba bir hata olur. Ezelî iradesiyle Tanrı, buna lâyık olan dua durumunda temsil edilmiş yontu ya da resimlerin duasını kabul eder.

Burada bir nokta koyup geçelim Akdeniz’in Batı ucundan Orta Asya’ya: Bazı şiirlerine göre, yeryüzünü hareket halinde bulunan bir küre şeklinde tasavvur etmiş olan Semerkandlı Rûdakî (ölm. 941)[104], “Gönül Mecusi kutsiyetinin cazibesine kaptırırken, yüzü Kâbe’ye döndürmenin manası yoktur. Bütün dinler için umumî olan Allah’ı sevmek ile kanaat lâzımdır. Allah’ın, senin muhabbetini kabul eder; ama namazını kabul etmez” demişti. (Bu arada, aşağıda irdeleyeceğimiz bir konu babında da gök‘le yer hakkında “insanların baba ve anası” demişti).[105]

Ne demişti Yunus da, az çok Crescas’ın çağdaşı Yunus?

“Bir elif tahsil eden

münezzehtir âlemden

Endişe ikliminde

Niçin düşüp gezerim”

“Âlemden münezzeh (bir sıfatla nitelenmeyen veya bir şeye muhtaç olmayan)” Bektaşî de, akidesini Kâzım Vehbi Dede’nin kaleminden aktarıyor:

“Ey bînamaz diye beni Hakk’tan uzak gören

Sığmaz senin hafsalana mihrap ve mimberim

Sen beş vakit namazda ararken Allah’ını

Ben, emin ol, O’nunla her zaman beraberim”.

Dönelim Crescas’ın dediklerine. Duanın kabul edilmesi, Tanrı’ya ibadetiyle Onunla birleşen müminin Tanrı’yla ittihadı (yihûd) dışında bir şey olmuyor,[106] tıpkı Vehbi Dede’nin dediği gibi.

İradesinin yöneldiği varlığa ebedî sevgisi ile karışan Tanrı’nın bu ebedî iradesi, artık lügat manasıyla bir irade olarak algılanamaz. Kendini gözleyen insan, kendini hür hisseder; ancak illetini (Tanrı) düşününce, kaderinin sıkıca saptanmış olduğunun farkına varır: illetlerin (nedenlerin) etkileri olduğu kadar araçların bağlantıları da Tanrı tarafından tamamen bilinir ve O’nun tarafından icra edilir. Ancak, bu kuramın halka açıklanması çok tehlikelidir zira kötü kişileri, yaptıkları fenalıklara mazeret bulmaya götürür; mamafih bu kuram kendini mutlaka kabul ettirmiştir, şöyle ki Rabbi Akiba’nın Mişna‘da dediği gibi, her şey önceden görülmüştür, ama hürriyet verilmiştir. Bunu inkâr ettikleri için bazı feylosoflar, bir daha kalkamamak üzere düşmüşlerdir. Burada hedef, kişi adı zikredilmemiş olmasına rağmen, Gersonide oluyor. Bu feylesoflar, akıl durgunluğuna uğramışlar, heresy’ler ve iğrenç şeyler savunmuşlardır: onlar için Tanrı, Yakub’un Mısır’a, hür göçünü ve dolayısıyla bundan sonra vaki olanları bilmiyor. Kısaca, İsrail ulusunun tüm tarihini bilmiyor.

Bir beşerî irade-i cüz’iyenin varlığını iddia eden ve bunu bir amentü haline getiren ama bu irade-i cüz’iyenin tamamen Tanrı tarafından icra edildiğini ileri sürüp bunun Yahudi imanına en uygun gerçek olduğunu ifade eden böyle bir içtihat karşısında insan şaşkına dönüyor. Hasday Crescas’ın böyle bir idrake Gazâlî’nin Makâsid al-falâsifa‘sı ile yukarda kendisinden söz ettiğimiz, sonradan tanassur etmiş Burgos’lu Abner’in etkisiyle varmış olduğunu görmek ilginçtir.

Judaismde, insanın hürriyeti sorunu sıkıca temel dinî ilkeler (misvôt) sorununa bağlıdır: insan, mutlak bir hürriyete sahip olmazsa Tanrı ona nasıl misvôt‘lar buyurup bunlara uyulduğunda ödüllendirir, uyulmadığında cezalandırır? Crescas, irade-i cüz’iyenin varlığını doğrulamak için Tora’nın misvôt‘larına dayanıyor. Beşerî iradeyi iyiliğe meylettirmek için Tanrı ona misvôt’lar terfik ediyor. Bunlar dahi insanın hürriyetini sorgu konusu yapıyorlar, onu bir seçime zorluyorlar: itaat etmek veya etmemek. Yahudi, itaat edip etmeyeceğini bilmiyor ama ezelden beri karar onun hesabına alınmıştır. Crescas’ın düşüncesinde iradenin ahlakî yasa tarafından saptanması bahis konusu değildir. Ona göre, misvôt‘ler mutlaka, fehme kendilerine kabul ettiren ussai gerçeklerdir ve bunlara rıza gösterilmesinde hürriyetin hiçbir yeri yoktur. Bu bapta Spinoza ile uyum içinde olup Descartes’a karşıdır.[107]

Gazâlî’nin çizgisinde olup da Descartes’la uyum içinde olunabilir mi?.. Devam edelim Crescas’ı izlemeye.

Mamafih, bazı ussal inançlar, tabiî Judaisminkiler, bahis konusu olduğunda hürriyet bir rol oynar şöyle ki bunlara bir sevinç coşkusu ile rıza gösterilip gösterilmemesi üzerine ödül ve mücazat kavramı oturur.

Ama mademki her şey, “aksaklıklar”, yani hisler dâhil, Tanrı tarafından saptanmıştır, Tanrı ezelî olarak filancanın sevinç duyacağını, falancanın duymayacağını, birinin onunla birleşeceğini, öbürünün ondan ayrılacağını bilir. Ve Crescas, bütün açıklığı ile beyan ediyor: Ezelî olarak Tanrı, Musa’nın gelmiş gelecek en büyük peygamber olacağını biliyordu.[108]

Yunus, Allah’a olan sevgisini şöyle anlatıyor: “Âşık olduktan sonra Allah’a gerçek bir şekilde bağlandım… Ben, varlığından, iradesinden geçen biriyim. Ey evreni nurlandıran Allah mademki ben bu niteliklerle doluyum, o halde aşkımın ateşiyle yanayım. Aşk ateşine ezelden beri düştüğümden ötürü memnunum. Ey padişahlar padişahı olan Allah, başlangıçtan sonuna kadar benim için yanmak kaderde varmış, yanayım. Gerçekten sevilen Allah’ın aşk ateşinde pervane gibiyim. Ey Allah, kavuşmanın ışığıyla baştan ayağa kadar tutuşup yanmaktan başka ne yapabilirim?”.[109]

***

Evet, Judaism, Tanrı’nın “theokratik idaresi” altında bugüne çıkmış oluyor. O, ister istemez Tanrı’nın varlığına bahse girecektir. Ünlü Pascal’ın, Pensées (Düşünceler)inde bu yönde delil olarak ileri sürdüğü “bahis”, şöyle idi: “Tanrı’nın varlığına bahse giriniz. Bahsi kaybederseniz, hiçbir şey kaybetmiş olmazsınız. Ama kazanırsanız, her şeyi kazanmış olursunuz”.

Ünlü İspanyol Arapça uzmanı Asin Palacios, ilk kez İslâm ilahiyat yazınında işbu “bahis” tipinde bir muhakemenin varlığına işaret ediyor. Başlarda bu konuda sadece Gazâilinin metinlerini görmüştü. O ise ki IX. yy.ın son üçte birinde böyle bir bahis temasına tanık olunuyor: Hamdan İbn Mu’âfâ (ölm. 879) adında bir Şiî, Kitâb al-ihlîlaga[110]’sında, bunu yazıyor. Burada, Şiî ilâhiyatçılarının mutat tertiplerine göre deliller, bir zındık (özgür düşünceli) ile tartışan İmamlardan birinin ağzına veriliyor. Aslında, “bahis”in yeri, imanın mukadderatı üzerinde Muta’azılî düşüncelerinde aranacaktır.

Karait Yahudisi Yakub el-Kirkisânî (X. yy.ın ikinci çeyreği)inin Kitâb al-anvar ve’l marakib adlı ilahiyat ansiklopedisinde işbu “bahis’e rastlanıyor. Ve sonunda bunun kaynağı da ele geçiyor:

Yakub Sarfati İbn Salomon, (XIV. yy.) Fransa kökenli bir Yahudi tabip olup, bir tıp kitabının dışında ilahiyat kitapçıkları bırakmış.

Lâdinî kültürüne rağmen bu yazar bir imaniye (fidéisme) tavrı üzerine kapanıyor ve istiareli (allégorique) yorumlar yoluyla “feylosoflar”ın denedikleri, imanla akl arasındaki uzlaşmayı reddediyor. Bu süreç, ona göre indî olup ancak bir çıkmaza götürür. Tek bir çıkış yolu vardır: imanda karar kılmak, onun için bahse tutuşmak. Ve bunun için de, eski bir otoriteye, al-Mokammes lâkaplı, Babilonyalı Rabbi David’e dayanıyor. Bu sonuncusunun, kâğıda dökmüş olduğu düşüncesi, Pascal’inkiyle aynı mealde.

Yakub bin Salomon’un zikrettiği esas kaynak, “yirmi konuşma” halinde (nitekim Arapça aslının adı İşrûn makalât) bir ilahiyat kitabı olup yazan Da’ûd ibn Marvan el-Rakkî’dir (850-890’a doğru). Bu zat, Müslüman ve Hristiyan meslektaşlarını takliden spekülatif ve polemik eserler vermiş ilk Yahudi-Arap yazar oluyor.

Yukarda mezkûr Yahudi-Arap yazarı Kirkisânî’nin “bahis” bölümünün bu kitaptan türemiş olduğu muhakkaktır.[111]

***

“Ma’ni denizine daldık vücut[112] seyrini kıldık

İki cihan sertaser,[113] cümle vücutta bulduk

Gece ile gündüzü, gökte yedi yıldızı,

Levhte[114] yazılan sözü, cümle vücutta bulduk

Musa’nın çıktığı Turu, gökteki Beytülma’muru

İsrafil’deki Suru, cümle vücutta bulduk

Tevrat ile İncil’i, Fûrkan ile Zebur’u

Kur’an’daki Âyet-i nûr’u, cümle vücutta bulduk. ..”  (Yunus).

***

Muhammed, Yakın-Doğu’nun çok kişisi gibi, insanların olağanüstü ölümleri ve dirilmeleri olayının süresini, sayılan zamanın dışında bilinmezlikte, mutlakta bırakmaktaydı. Samî dillerin yapısı, zaman kavramını gayrı muayyen bırakıyor. Bu yapı sadece bir anlığı ve uzun süreni, sonluyu ve sınırsızı, bitmişi ve bitmemişi, yani dilbilimin belirli geçmişi ile hikâye-i hal sıygası (kipi)ni, geçmişin, halin ve geleceğin belirgin kavramı olmadan, biliyor. Ama buna rağmen Muhammed, vahyin üçüncü dönemi sırasında, Saat’in (es-sâ’a) yakın olduğuna inanmakta devam ediyordu. Bazı müfessirler Peygamberin, ölümünün Kıyamet’e rastlayacağına inandığını iddia ediyorlar. Bunda ilk Hristiyanların inançlarını görmek mümkün oluyor şöyle ki bunlar İsa’nın, bu dünyanın yaşamına dönüp basübadelmevt (dirilme) ve Kıyamet’e riyaset etmesini bekliyorlardı. Muhammed de Allah’ın yanında yerini alıyordu.

Saat’ın ansızın çalacağını tekrar etmesine rağmen Kur’an bunun haberci işaretlerinden söz ediyor, örneğin Yecuc ve Mecuc (Gog ve Magog)un, bu halkları tutmak için İskender Zülkarneyn’in inşa ettiği bendi çatlatacaklar. Bu, Yahudi inancıdır. Şeytan, yerin dört köşesindeki ulusları, Gog ve Magog’u iğfal etmek için ortaya çıkacak ve bunları savaş için toplayacak. Yahveh bunları, zamanların sonunda, yok edecek (Hezekiel 38-39).

Aynı zamana doğru, “onlar hakkındaki, sözün (tahakkuk zamanı) yaklaşınca onlara yerden öyle bir dabbe (mahlûk) çıkaracağız ki kendileriyle konuşacak. Çünkü onlar ayetlerimize inanmıyorlardı” (Kur’an XXVII/82). Yerden çıkan mahlûk, dabbetülarz olup Hadîslerde bunun “Saat”in alâmetlerinden olduğu anlaşılıyor.[115]

Hadîsler bunu geliştiriyor. Hayvan, çeşitli hayvanların korkunç parçalarından oluşuyor. Musa’nın asasıyla Süleyman’ın mührünü haizdir. Birden bire ortaya çıkacak ama iki kez kaybolacak, üçüncüsünde camiye girecek; asa ile mümini bir beyaz işaretle belirtecek ve adamın yüzü beyaz olacak; mühürle de Kâfir’e bir siyah damga vuracak, adamın yüzü kararacak. Bu, doğruca Daniel kıssasının hayvanından başkası olmuyor (Daniel VII/3 ve dev.)

Bu bapta Hıristiyan inançlarıyla müşterek yanları, esas konumuzun dışına çıkmamak için, zikretmiyoruz.

Yevm-i Kıyâmet‘i, yani “Saat”ın geldiğini tanrısal borazanlar (nefirler) haber verecek: “Sûr’a[116] bir tek defa üfürülür üfürülmez, yerler, dağlar yerlerinden oynayıp bir çarpmayla darmadağın olunca o gün (olacak olur, büyük) vaka vuku bulur. Gök yarılır ve o gün kuvvetten düşer. Melekler onun etrafında toplanır, o gün Tanrı’nın arşını, bunların da üzerinde, sekiz taşıyıcı[117] yüklenir” (LXIX/13-18).

“Bu sekiz taşıyıcı‘ya umumiyetle Melek denilir… Fatiha Suresi’nde… Allah’ın bütün hilkat âlemini, rabbaniyeti, rahmaniyeti, rahimiyeti ve malikiyeti ile kemale sevk ve isal ettiği gösterilir. Bu İlâhî sıfatlar bütün sıfatlara takaddüm eder… Hamletül arş, yani arşıâlâyı taşıyan bu dört sıfattır. Ahiret hayatı, bu dünya hayatının ruhanî hakikatlerini tecelli ettiren bir hayattır. Bu dünya hayatını yaşatan, tutan, götüren bu dört İlâhî sıfat, orada… iki misline varıyor ve onun için arşı sekiz taşıyıcının taşıdığı beyan olunuyor”.[118]

Borazanlar, Kudüs Mabedi’nin ayinlerinde önemli yer tutup halen Vatikan’ın gümüş borazanlarında yaşamaktadırlar. Apocalypse, yedi meleğin yedi borazanını biliyor.[119]

Luria ansiklopedisinin, gelenekten almış olması gereken “sekiz kapı”sının Müslüman varyantını da böylece görmüş olduk.

***

Sûr’un üçüncü çalışında ölülerin ervah’ı (ruh-ruah’ın coğ.) fırlatılacak ve bedenlerinde anfus’larına (nefes-nephesh çoğ.-Osmanlıcada enfas) kavuşacak­lar. Böylece ölüler dirilecek. Ve Allah “evsafınızı değiştirip bilmediğiniz bir şekilde sizi yaratmaktan aciz değiliz!” (LVII/61) diyecektir.

“Tanrı’mız! İnsanları, hiç şüphe götürmez bir günde toplayacak olan Sen’sin ve Sen, vaadinde hulf etmezsin!” (III/9).

” Va’d-i arkub[120] değildir mergub (rağbet edilen)

Sonra hulf[121] ile olursun mahcub”. (Sümbülzade Vehbi)

“Toplayıcı” adı böylece Esma-ı Hüsna’dan biri oluyor. Toplanacak kişiler, şüphesiz çıplak olacaklar, onları bir kefenle sarmaya özen gösterilmiş olmasına rağmen Taht’ın yanında İbrahim, ilk olarak giydirilecek, daha sonra öbür peygamberler telbis edilecek.[122] Konunun Hristiyan yanını bırakıyoruz.

Muhammed Kureyşliler için önce onları tehdit eden cezanın habercisi olmuştu, tıpkı Nuh ve Lût’un insanlarını, sonra da Ad ve Samut’ları mahvettiği gibi. Aynı zamanda murakabesine yabancı etkiler ölülerin Dirilişi’ni ve insanların öbür yaşamında kaderlerine karar verecek olan Allah’ın en Yüce Yargısı kavramını öğretiyordu.

Yargı Günü Yevm ed-dîn olup bu sonuncu sözcük İbranî anlamını muhafaza ediyor: onu Elkesait’lerin duasında buluyoruz. “Onlardan evvel Nuh kavmi, Ad kavmi, ordular sahibi Fir’avun kavmi, Peygamberleri yalancı saymışlardı. Hud, Lût kavmi de Eykeliler de (öyle) yapmışlardı… Bunlar da ancak o bir tek korkunç sesi bekliyorlar ki (vakti gelince) asla geri kalmaz… Onların dediklerine katlanan, (daima Allah’a) sığınan, daima O’na dönen, güçlü, kuvvetli kulumuz Davud’u an. Biz dağları ona münkad (boyun eğmiş) etmiştik… (XXXVIII/12-19).

Yevm ed-dîn’de insanlar, eski toplumda aile ve kabile vahdetinin sağladığı desteği bulamayacaklar, insan, ruhu ile yalnız kalacak. Judaism ve Hristiyanlık bunu daha önce tekrarlamışlardı: Kur’an’da Havari Aziz Pavlus’un sözü bulunuyor: “Çünkü herkes kendini, yükünü taşıyacaktır… Aldanmayın; Allah istihza edilmez; çünkü bir adam ne ekerse, onu biçer. (Pavlus’un Galatyalılara Mektubu VI/5-8). Her şeyin insanı bu terk edişi Kur’an’da tekrarlanıyor: “O gün ne mal, ne evlât fayda verir. Ancak Allah’a temiz bir kalple gelenler (kurtulurlar)” (XXVI/88-89).

Bazı Ayet’ler Muhammed’in işbu Kıyamet Sahnesi’ni, insanlar üzerine “Önceden takdir-Alınyazısı-Kader’in dağıtımını gerçekleştiriyor gibi telâkki ettiğini gösteriyor. Bu tefrik için başka yerde ‘Nûr’ devreye giriyor: Allah, Yevm-i Dîn’de, müminleri bundan mahrum etmeyecektir. “Yeryüzü Tanrı’sının ışığıyla aydınlanır, kitap ortaya konur; Peygamberler, şahitler getirilir…” (XXXIX/69), “O gün birtakım yüzler pırıl pırıl parlar, güler, sevinir. Birtakım yüzler de tozlu, dumanlıdır…” (LXXX/38-41). “O gün erkek, kadın müminlerin nurlarını önlerinde, sağlarında koşar görürsün…” (LVII/12). “… Kim Allah’a sarılırsa dosdoğru yola iletilmiş olur” (III/101).

Mezkûr “dosdoğru yol” Kur’an’da es-Sırat el-müstakim olarak ifade ediliyor ki işbu sembolik iş’ar, halk inancında derhal maddîleştirilmiş, “kıldan ince, kılıçtan keskin” bir köprü haline konmuş olmakla, Hristiyan mistiklerin daha önceden benimsemiş oldukları, İranî mitosa bağlanmış oluyor.[123] Bu “köprü” geçmeyi başaranlar Cennet’e vasıl olurlar, düşenlerse, alttaki Cehennem ateşinde yanarlar.

Bu tasnife bir de sağ-sol kavramı dâhil oluyor: “İşte sağ tarafa geçecek olanlar bunlardır. Ayetlerimizi tanımayanlarsa, sol tarafa geçecek olanlardır. Onların etrafını ateş saracak” (XCI/18-19). Bu “sağ-sol”, herhalde Allah’ın taht’ına göre olacak.

Bir de ellerine kitap verilecek, insanın yaşamı boyunca seyyiatı ile hasenatının yazılı olduğu kitap: “Herkimin kitabı sağ eline verilirse, der ki: Gelin! Kitabımı okuyun!… Böylesi, safalı bir hayat sürecek… Kitabı sol eline verilen kimse ise: Keşke kitabım elime verilmeseydi!… diyecek” (LXIX/19-30).

Kur’an’da Kitap-Defter’lere atfedilen önem, VII. yy. Arapları arasında yazının intişarının bir delili olup bu defterler, Kureyşli tacirlerin tuttukları defterleri akla getiriyor.

Eski bir Ayet’ler manzumesinde, münferit Kitaplar iki büyük Kitap halinde toplanmış gibidir, “Hayır! Günaha dadananların kitabı, zindan içindedir” (LXXXIII/7). Bu “zindan”, “siccîn” olarak geçmektedir ki sözcük Arapçada “mahbes” karşılığındadır. Osmanlıcada ise “cehennemde bir vadinin adı; günahlıların işlediklerinin defteri konulan yerin adı” oluyor (M. Nihat Özon). Buna karşılık “Hayır! İyilerin kitapları, muhakkak ki, en yüksek makamlardadır” (ibd., 18). Bu sonuncu sözcük de “illiyin” olarak yazılmış olup bu İbranî “Ulu Tanrı” olmalıdır[124]. Esasen Ö. R. Doğrul, tefsirinde “Nass-ı Kerime’de illiyin deniliyor ki manası insanları Allah’a en çok yakınlaştıran en yüksek makamlar, en yüksek derecelerdir…” diyor.[125]

Münferit Kitaplarla bir büyük kitabın ortaya çıkması arasındaki dalgalanmanın bir Yahudi-Hristiyan geleneğinden geldiği anlaşılıyor:[126] “Fakat ruhlar size itaat ettiler diye sevinmeyin, lâkin adlarınız göklerde yazıldı diye sevinin” (İncil, Luka’ya göre, X/20).

Yevm el-din’in “ruznâme”si bu denli basit değil. “İşlem”ler arasında bir de “Ruhların Tartısı” var. Tabarî, “ağırlığı hafif olan”ın, baş aşağı, cehennem ateşine atılacağını izah ediyor, bir eski Ayet’e dayanarak. Tartı işi Meleklerin görevi oluyor.

Kur’an’daki ruhların tartısının kökeni karanlıkta kalıyor. “Herkim zerre miktarınca şer işlerse onu görecek” (IC/8) Suresi, Zilzal yani zelzele Suresi olup sarsıntı, hüküm anının erişmiş olduğunu bildiriyor. “Kim ki zerre ağırlığınca bir iyilik işler, derhal onun karşılığını görür…”.[127]

Ayette terazi mavazin olarak tesmiye edilmiş olup bunun İbranî maznaüm’den istiare edilmiş olduğu sanılır. Mazhedism, insanların efalini tartıyordu ve en ağırları en iyileriydi. Mısır’da, insanın kalbinin ağırlığı, terazinin öbür kefesine konmuş Maat heykelciğinin ya da tüyününkini dengelemeliydi (Resim 49). Ahd-ı Atik bunu biliyordu ve Hristiyanlığa intikal ettirmişti.[128]

Cennet ya da Cehennem’in yolunu tuttuğumuzda, her peygamber cemaatini Cennet’e götürür, Cehennem de kendi müşterisine ağzını açar. Ama yukarda gördüğümüz gibi Kur’an, Mazdehismden daha çok karmaşık bir geçiş yolunu, Sırat‘ı muhafaza etmiştir. Üstünden geçebilen geçiyor, geçemeyen de ateşe düşüyor. Mamafih müminlerle baş kaldıranlar arasında daha sonra fâsık tesmiye edilecek bir mutavassıt sınıf ortaya çıkıyor ki bir nevi “tasfiyehane”ye gidecektir.

Bu, Yakın-Doğu dinlerini özellikle ilgilendirmiş olan bir ölümlüler sınıfıdır. Mazdehism bunları üç gün süreyle bir müzab (ergimiş) madene daldırarak tasfiye ediyordu. Günaha girmiş olan bu müminler, Yahudi cehennemi Cheol’da bir süre kalıyorlar. Hristiyanlığın da bir günahlardan arınma yeri (purgatory) vardır. Bu etkiler, daha önce görmüş olduğumuz a’raf kavramında düğümlenmiş[129].

Ünlü İslamolog Louis Gardet’in bir kolokyumda söyledikleri, konumuz açısından hayli ilginç: “Miras, kaynaklar konusuna dönmek istiyorum. Gerçekten, gerçeküstü olgularda Müslüman dünyasının kabullendiği hattâ halka özgü İran mirasının, Kelt mirasıyla[130] mutatis mutandis (değişmesi gerekeni değiştirerek) kıyaslanabileceğine inanıyorum. Kaldı ki… İranî kaynaklarla Keltik kaynaklar arasında belki müşterek noktalar da vardır. Birinden öbürüne kademe kademe geçiş mi? Rastlantı mı? Örneğin, Cehennem’in daireleri sorunu; Kur’an bu hususta fazla bir şey söylemiyor. Daha sonra fevkalâde zengin bir gelişme olmuş ve bunun büyük bölümü İran’dan gelmiş. O ise ki… Colomban[131] ve hadîsleri de cehennem’in dairelerini betimliyorlar. O kadar ki şimdi hatırlayamadığım bir yazar, Aziz Colomban’da İbnü’l Arabi’nin cehennem tasvirinin kökenini görmek istiyor (O ise ki buna göre İran kaynakları şüphesiz daha dolaysızdır). Elbette, İran’ın bu katkısı çeşitli şekillerde ele alınmıştır. Önce, bazı Kur’an Ayet’leriyle İran inançları arasında bir karşılaşmadan söz edebiliriz -aklıma Sırat köprüsü ya da Terazi (mîzân) geliyor. Bunlar İran geleneğinde ahiret bilimine ait gerçeküstü olgulara dâhil edilebilirlerse de Kur’an bunları, zihin ötesi gerçekler olarak veriyor. Bundan sonraki halk geliştirmesinde özellikle ikinci kuşakta, çok sayıda İranlı Müslüman olunca, mitolojik ayrıntı ve temsiller durmadan çoğaldı. Daha geç bir başka örnek: Simürg kuşu. Bildiğimiz gibi eski İran’da, Simürg Elburz dağında yaşardı; bunu İslâm ele almış ve Arap ya da Câhiz gibi Arapça yazan yazarlar, Simürg’le Anka kuşunu özdeşleştirmişler, o ise ki bunlar başlarda hayli farklı şeyleri temsil ediyorlardı.[132] Ama Simürg kuşunun öyküsü böylece halk inançlarına yeniden giriyor. Ve bunun dışında, bütün bir mutasavvıflar soyunun ve bu arada Şeyhü’l işrâk Suhraverdînin kullandığı bir imtiyazlı sembol haline geliyor. Son bir açıklama: bu miras hususunda, Buddhismden gelmiş muhtemel katkılardan söz edildi. Katkısı belki de daha bol olan Hinduism tarafına bakmak gerekmez mi? Burada, takip edilecek bütün bir çizgi bulunur; elbette ki Bin bir gece masalları, Hindu geleneklere çok şey borçludur”.

Bu arada Maxime Rodinson müdahale edip “O halde Kur’an’da, bir ayrıntısı (camdan döşeme) Mahâbhârata‘da bulunan Saba kraliçesinin öyküsü var” diyor.[133]

Bu vesileyle İbn’ül Arabi’den gerçeküstü bir “olgu” dinleyelim: “… Bu tarihten sonra Bahr-i muhit (Atlas Okyanusu) sahilinden (tekrar) seyahate çıktım. (Bu sefer) beraberimde kerametleri inkâr eden bir adam yardı… (Geminin konakladığı bir, yerde), öğle namazını kılmak için… bir mescide girdik. Birden, bir seyyah grubu da namaz kılmak üzere aynı mescide girip yanımıza geldiler. Aralarında (yani o gece deniz üstünde yürüyen) ve bana Hızır olduğu söylenen adam ile sânı Hızır’dan da büyük bir şahıs daha vardı. Ben onunla daha önceleri buluşmuş idim. Kalkıp kendisini selâmladım, o da bana selâm verdi. Ve (görüştüğümüze) sevindi. İlerleyip, bizimle beraber namaz kıldı. Namazı bitirdiğimizde, imam çıktı ve ben de onun arkasından yürüdüm… Mescidin kapısı Bekke (?) denilen bir yerde, Bahr-i muhite açılan batı tarafındaydı. Mescidin kapısında konuşmaya başladık. Birden, Hızır olduğu söylenen adam, mescidin mihrabındaki küçük hasır (seccade)yi aldı ve onu yerden yedi dirsek (kadar) yükseklikte havaya serdi. (Sonra) bu hasır’ın üstüne çıkıp nafile namaz kılmaya başladı…”.[134]

Hızır ve onun gerçeküstü öyküleriyle işimiz bitmeyecek.

***

Aşağıdaki tefsir müşabeheti ilginç olabilir: “Sadece Musa bu sesin (Allah’ın sesi) gücüne dayanabilirdi ve Avâmir-i Aşere olan en üst yetkenin bu sözlerini bir beşerî sesle tekrar edebilirdi. Musa’nın bu tercümanlık işleri… daha da geniş olabilirdi… Rymanov’lu Rabbi Mendel’e göre ilk iki Emir, tüm İsrail cemaatine bir doğruca ifşadan gelmiyordu. Onlara ifşa edilen, İsrail’in işittiği, Tevrat’ın İbranî metninde birinci emrin başladığı Alef[135]ten, Anochi, Ben, sözcüğünün Alef’inden başkası değildir. Bu cümle gerçekten şayanı dikkat olup beni düşündürüyor. Alef ünsüzü İbranîcede, bir kelimenin başında bir ünlüye takaddüm eden telâffuzda… sadece gırtlağın ilk hareketini temsil eder. Bu itibarla bu Alef, bir nevi, her eklemli sesin geldiği unsur oluyor; gerçekten Kabbalacılar Alef ünsüzünü her zaman bütün öbür harflerin manevî kökeni, kendi özünde bütün alfabeyi ve buradan da, beşer dilinin bütün unsurlarını içeren harf olarak telâkki etmişlerdir. Alef’i işitmek aslında hiçbir şey işitmemek olup o, her anlaşılabilir dile doğru intikali temsil eder ve bir mahsusî (özgül) anlamda, kesinlikte belirgin bir tabiatla müdahale ettiği muhakkak ki söylenemez. Rabbi Mendel, İsrail’e esas ifşanın Alef’inki olduğuna dair cesurane önerisiyle bu ifşayı böylece bir mistik yani bizatihi anlamla namütenahi dolu, ama mahsusî bir manası olmayan ifşaya irca etmiş oluyordu. Bir dinî yetke kurabilmek için bir beşerî dile tercüme edilmesi gereken bir şeyi temsil ediyor: bu kavram yönünde Musa’nın yaptığı işte budur. Yetkeyi kuran her düstur böylece, onu teali eden bir şeyin tefsirinden ibaret olur ki bu tefsir, ne denli geçerli ve âlî olursa olsun, yine de beşerî kalır. Bir mistik deneme, tarihte bir kez, Tanrı’ya bağladığı bütün bir ulusa verilmiştir. Ama bu ifşanın gerçek tanrısal unsuru, bu müthiş Alef, kendi başına tanrısal bildiriyi ifadeye yetmezdi ve bu haliyle cemaatçe yüklenilemezdi. Peygamber her eklemsiz sesin anlamını cemaate izah ile mükellefti. Yetkeye günü gösteren ve ondan azat eden, mistik deneme olmaktadır”.[136]

“Eliftir doksan bin kelâmın başı

Var Hakk’a şükreyle ba’yı neylersin

Vücûdun şehrini pâk eyleyince

Yüzünü yumağa suyu neylersin”

(Pir Sultan Abdal).

“Hellenist olduğu söylenemeyen İbn Teymiyye inanç açıklamalarının birinde, al-akîda al-vasatiyya‘da, Âyet-i Kürsî’nin Kur’an’ın en büyük ayeti olduğunu, Allah’ın birliğinin ifadesi olan İhlâs Suresi’nin çok özel bir değeri olduğunu ve bir hadîse göre de, Kur’an’ın sülüsünü teşkil ettiğini söylüyor. Gerçekten o, murakabesinin merkezinde olup bu theolojik murakabe doğruca soyut değildir, ama okuyanı bir züht haline yöneltmeye çalışır. İkinci olarak, ahâdîs-i kudsiyye‘nin bir derlemesinde bulduğum, bittabi bir şey icat etmeyen, çoktan beri kullanılagelen metinleri istinsah eden bir XIX. yy. Mısırlı yazara ait aydınlatıcı ifadeler var. Bunda, besmele‘nin yüksek değeri bahis konusudur: Kur’an, diyor, daha önce ifşa edilmiş kitapların (Seth’in, İbrahim’in, Musa’nın Defterleri, Mezamir, İncil) içeriğini terkip eder (synthetize). Fatiha, Kur’an’ın içeriğini terkip eder, besmele Fatiha’nınkini terkip eder ve bismillâh‘ın (be)si, besmele‘nin sentezidir; bazıları hattâ bu ‘nın altındaki noktaya kadar gidiyorlar…”.[137]

Evet, İbranî-Arap “elifbâ”ında bu kadarcık fark bulunuyor…

Ve bir müşterek yasağın kökeni.

“Allah’a manen yaklaşmak amacıyla sunulan şey, kurban olup “bu kelime Arapçaya ihtimal İbranîce korban’dan Arâmîce vasıtasıyla geçmiştir… Bu kelime… ihtimal, doğrudan doğruya k-r-b, ‘yakın olmak’[138] kökünden iştikak etmiştir”.[139]

Antik çağlarda “kurban”ın ne mana ifade ettiğini burada tekrarlamayacağız[140]

Samî topluluklarda, İsmail’in öyküsünde gördüğümüz gibi, koç ve buzağı motifi egemen oluyor. Domuz, Mısır’da, tanrı Heros’u gözünden yaraladığı için Güneş tanrısı Ra tarafından “aşağılık bir hayvan” ilân edilmiş ve nefret anlatımı olarak da her yıl Osiris’e bir domuz kurban edilmeye başlanmış[141] Herodotus işi şöyle anlatıyor (II/47): “Domuzlar mülevves addedilirler. Herhangi biri geçerken kazara bir domuza dokunsa, derhal, elbiseleri ve her şeyi ile birlikte nehre dalacaktır taharet için; domuz çobanlar, bunlar her ne kadar saf Mısırlı kanından iseler de ülkede hiçbir zaman bir mabede girmeyen tek insanlardır; keza bunlarla cemaatin gerisi arasında evlilik yoktur; domuz çobanlar kendi aralarında kız alıp kız verirler”.

“Mısırlıların domuz kurban edilmesini uygun gördükleri Tanrıları sadece Dionysos ve Ay’dır. Bunların her ikisine aynı zamanda, dolunayda, domuz takdim ederler ve sonra etini yerler…”.

Bu veriler Yahudilerin Mısır etkisiyle ve onlardan da Müslümanların domuza karşı nefretlerinin kökenini oluşturmaz mı? Bu nefret o denli ileri derecede oluyor ki Allah, sebt (sabbat) günü iş görenleri maymuna dönüştürüyor: “İçinizde sebt günü haddi tecavüz edenleri elbette biliyorsunuz. İşte biz onlara Allah’ın rahmetinden kovulan maymunlar şekline girin demiş, bunu, bu hadiseye şahit olanlar ve sonradan gelenler için ibret… yapmıştık” (Kur’an II/65-66).

Aynı şekilde Allah, kötüleri domuza da dönüştürüyor[142]: “… O kimseler ki Allah onlara lanet etmiş, gazabına uğratmış, onlardan maymunlar, domuzlar… yapmıştır…” (V/63).

Kur’an, devenin İsrailoğulları’nda tabu sayılmasına karşılık,[143] bu hayvanın da kurbanının caiz ve makbul olduğunu ifade ediyor (XXII/36).

***

İbranî “Amen“, “doğrudur”, “böyle olsun”, “gerçek olsa” anlamında bir sözcük ya da düstur olup teyit, tasdik, ya da ümit ifadesi ve bir hayır duasında lânetlemede, yemin veya küfürde arzuyu ifade etmek üzere kullanılır. “Ve Yehoyada’nın oğlu Benaya krala cevap verdi: Amin; efendim kralın Allah’ı Rabb da böyle desin” (I. Krallar I/36); “ve peygamber Yeremya dedi: Amin; Rabb öyle etsin…” (Yeremya XXVIII/6); “İsrail’in Allah’ı Rabb, ezelden ebede kadar mübarek olsun. Amin ve Amin” (Mezmurlar XLI/13)… Sinagog dualarında “Amen”, her birine yanıt olmaktadır, İskenderiye’nin büyük sinagogunda hazzan, cemaate, orta okuma sahanlığından bayrak sallayarak ne zaman “Amen” deneceğini bildirirmiş. Mâbed ve Talmud dönemlerinde “Amen” diye cevap verme, ayine iştirakin başlıca şekli olup bu, cemaatin dua metninden bihaber olmasından değil, genel ibadetin birinin konuşup gerisinin yanıtlaması şeklini almış olmasından ötürüdür. “Amen” demek, duanın kendisini okumak demektir.[144]

Sözcüklerin baş harfleri alınarak oluşturulan ve metinlerde uzun süre sökülememiş Ҁ Θ kısaltması Amen demek olup 99 rakamını temsil eder.

Gerçekten

A =  1

M = 40

E =  8

N = 50

       99[145]

Bu da, “Esma-ı Hüsna”nın sayısı olmuyor mu?…

Ama Amen, bunların da ötesinde, Elohim ve kurtarıcı, baştan aşağı Tekvin’in ilk bahislerinde bulunan kanunlarına tam uygunluğu ifade ediyor.[146]

” ‘Âmîn’, İbranî; Şeyh Razî’ye göre Süryanî bir kelime olup… manasının tayininde de bir takım rivayetler ve Allah’ın isimlerinden olduğunu söyleyenler dahi vardır… Çünkü âmîn‘de ‘duayı kabul et’ demek olmakla, Allah’a ait bir zamir-i muhatap (hitap eden, isim yerini tutan kelime) mevcuttur. Bir ism-i fiil olduğuna göre, ‘duaları işit, kabul et, öyle olsun, öyle yap’ demek olduğu gibi, ‘doğru, doğru!’ manasına geldiği dahi rivayet olunur”.

“Bu kelime her ne kadar Kur’an’ın ilk suresi Fatiha‘nın sonunda-yazılmakta ise de, Kur’an’dan bir kelime olmadığında ittifak vardır… Fatiha Sure’sini okuyan kimsenin sonunda âmîn demesi, sünnettir…”[147]

Bir Hadîs’e göre Peygamber, mezkûr Sure’yi bitirdiğinde, bunu Cebrail’den öğrenmiş ve Bilâl de ondan, bunda kendisinden önce davranmamasını istemiş[148].

Bütün bunlar “Âmîn” ifadesinin tarih içindeki semantik ve dinî kökeni hakkında yeterince bilgi veriyor.

Bu ifade, meselâ sadrazam tayinine dair padişah fermanının sonundaki “dua”yı tamamlıyor. II. Abdülhamid’in bir fermanı şöyle bitiyor: “Hakteâlâ tevfikat-ı samedanesini muin buyura âmîn”.

***


[1] Tarafımızdan belirtildi.

[2] Bahriye Üçok. – İslâm’dan dönenler ve yalancı peygamberler, İst. 1982, s. 2.

[3] ibd.t s. 72-3.

[4] ibd., s. 73.

[5] ibd., s.85

[6] ibd., s. 115

[7] Bat-Zion Eraqi Klorman. – Jewish and Müslim messianism in Yemen, in IJMES XXII/2, May 1990, s. 201 ve dev.

[8] Ernest Müller. – op. cit., s. 121.

[9] Abraham Galante. – Nouveaux documents sur Sabbetaï Sevi. Organisatios et us et coutumes de ses adeptes. İst. 1935, s. 5-7.

[10] Tarafımızdan belirtildi.

[11] ML, mad. “Eriha”.

[12] E. Müller. – op. cit., s. 25.

[13] Mehmed Zeki Pakalın. – Osmanlı tarih deyimleri, mad. “nefh-i sur”.

[14] Malik Aksel. – Türklerde dinî resimler, s. 121-2.

[15] Ustazade Yunus Bey. – Bektaşiliğin Girid’de intişarı. Yayımlayan Orhan F. Köprülü. Güney-Doğu Avrupa Araştırmaları Dergisi 8-9’dan ayrı basımı, 1980, s.62. Son cümle tarafımızdan belirtildi.

[16] Bkz. – D. B. Macdonald. – Mehdî, in i A ve W. Madelung. – al-Mahdî, in El.

[17] Abraham Galant6′. – op. cit., s. 8-13.

[18] Gershom Scholem. – Sabbatai Sevi. The mystical Messiah, Princeton 1973, s. 104.

[19] ibd., s.2-8

[20] ibd., s. 327 ve dev. ve Abraham, Galantè. – op. cit, s. 11-2.

[21] David Bakan. – op. eti., s. 95-100.

[22] Gershom G. Scholem. – Major trends, s. 299.

[23] David Bakan. – op. cit., s. 100.

[24] ibd.

[25] G. G. Scholem. – op. cit., s.300.

[26] ibd., s.301

[27] ibd., s.304

[28] David Bakan. – op. cit., s. 100-5.

[29] E J, mad. “Marrano”.

[30] EJ, mad. “Marrano diaspora”.

[31] Naim Güleryüz. – op. cit., 21 Eylül 1989.

[32] Galante’nin bunları yazdığı tarih 1926’dır…

[33] A. Galante. – op. cit., C. 9, s. 121-132.

[34] Sabatay Sevi. İzmirli meşhur sahte Mesih hakkında tarihî ve içtimaî tetkik tecrübesi, İst. (c. y). Ancak A. Galante’nin mezkûr kitabına atıflar yaptığına göre bunun 1955’den sonra yazılmış olması melhuzdur.

[35] Yani 1920’den sonra.

[36] op. cit., s. 3-6.

[37] Bu konuda birçok eserde ayrıntılar varsa da toplu bir etüd olarak bkz. Ali ihsan Bağış. – Osmanlı ticaretinde gayri müslimler, Ank. 1983.

[38] Robert Olson. – The Young Turks and the Jews: a his’toriographical revision, in TURCICA, Revue d’Etudes Turques, T. XVIII, Leuven (Belgique) 1986, s. 219 ve dev.

[39] Feroz Ahmad. – Vanguard of a nascent bourgeoisie. The social and economic policy of The Youg Turks 1908-1918, in Türkiye’nin sosyal ve Ekonomik tarihi, Ed. Osman Okyar Halil inalcık, Ank. 1980, s. 331-2.

[40] İlhan Tekeli-Selim İlkin. – İttihat ve Terakki hareketinin oluşumunda Selânik’in toplumsal yapısının belirleyiciliği, in ibd.,, s. 371-2. Son cümle tarafımızdan belirtildi. Ayrıca bkz. Suavi Aydın. – Yahudiler ve Türk milliyetçiliği, in Tarih ve Toplum 89, Mayıs 1991.

[41] Ernest Edmond Ramsaur, Jr. – Jön Türkler ve 1908 ihtilâli, Türk. Nuran Yavuz, İst. 1982, s. 115-6.

[42] ibd., s. 122-3:

[43] Kemal H. Karpat. – The memoirs of N. Batzaria: The Young Turks and nationaİism, in IJMES- Vol 6/3, July 1975, s. 280.

[44] Feroz Ahmad. – Unionist relations with the Greek, Armenian, and Jewish communities of the Ottoman Empire, 1908-1914, in Christians and Jews in the Ouoman Empire. The functioning of a plural society. Ed. by Benjamin Braude and Bernard Lewis, Vol, I, s. 425-7. Tekin Alp hakkında bkz. Burhan Oğuz. – Yüzyıllar boyunca Alman gerçeği ve Türkler, İst. 1983, s. 440, 484, 527-8.

[45] M. Perlmann. – Dönme, in EI.

[46] Abraham Galanté. – op. cit., s. 40.

[47] ibd., s.45

[48] ibd., s.50, infra I.

[49] Jean Brunhes. – Tarihin coğrafyası, 1921 s,. 594’den iktibas eden Mihrab Mecmuası, sayı 5, İst. 1924.

[50] A. Galanté. – op. cit., s. 46.

[51] Gershom Scholem. – Die Krypto-Jüdische Sekte der Dönme (Sabbatianer) in der Türkei, in NUMEN. International Review or the History of Religions, Vol. VII, Fasc. 2-3, Leiden December 1960, s. 116.

[52] ibd.,s. 117.

[53] İman ve itikadını, yerine ve zamanına göre, saklayarak başka türlü itikat ve başka biçim iman izhar etmek, diğer bir tarifle, olduğu gibi görünmemek, göründüğü gibi olmamak yerinde kullanılır bir ıstılahtır (M. Zeki Pakalın. – Osmanlı tarih deyimleri).

[54] G. Scholem. – op. cit;, s. 102-3.

[55] M. Sakir Ülkütaşır. – Bektaşî edebiyatının niteliği ve nazım türleri, in Türk Folklor Araştırmaları Yıllığı. Belleten 1974, Ank. 1975, s. 190-6.

[56] Şeyh Baba M. Süreyya. – Bektaşîlik ve Bektaşîler, İst. 1330-1332, s. 17.

[57] Bu hususlarda bkz. Gad Nassi. – Sabetaycılık ve Osmanlı mistik geleneği, in TARİH ve TOPLUM 75, Mart 1990.

[58] Rıfkı Melûl Meriç. – op. cit. s. 9.

[59] F. W. Hasluck. – Christianity and Islam under The Sultans Vol II, N. Y. 1973, s. 473-4.

[60] İttihatçıların Maliye Nâzırı Cavit Bey bunun, ünlü örneklerindendir.

[61] Ali Hikmet Berki. – Açıklamalı Mecelle, İst. 1982, s. VIII, infra I.

[62] Dengeli dış oluşum ve aynı zamanda dünyanın kirlenmesinin tamiri. Bkz. G. G. Scholem. – La Kabbale, s. 128-9.

[63] Ernest Müller. – op. cit., s. 110.

[64] Bkz.U. Bianchi (ed.). – Mysteria Mithrae. Proceedings of the International Seminar on the “Religio-historical character of Roman Mithraism…”, Leiden 1980.

[65] Tarafımızdan belirtildi.

[66] Ahmed Fakih. – Kitâbu evsâfı mesâcidi’s-Şerife, Ank. 1974. s. 44.

[67] Tarafımızdan belirtildi.

[68] Reynold A. Nicholson. – Studies in Islamic mysticism, s. 135-6.

[69] G. G. Scholem. – La Kabbale, s. 107-8.

[70] ibd. s. 193.

[71] Batı dillerindeki “Cotton”un kökeni.

[72] Edouard Cothenet. – Antéchrist, in Dictionnaire.

[73] A. J.Wensinck. – Deccal, in İA. Ayrıca bkz. A. Abel. – Dadjdjal, in EI.

[74] Edouard Cothenet. – op. cit.

[75] Ernest Müller. – op. cit., s. 89.

[76] ibd. s. 91.

[77] Tarafımızdan belirtildi.

[78] Köprülüzade M. Fuat. – Türk edebiyatı tarihi, İst. 1928, s. 141.

[79] Tarafımızdan belirtildi.

[80] Hüseyin Hüsameddin – Amasya tarihi II, İst. 1328, s. 362-4.

[81] Fuat Köprülü. – Türk edebiyatında ilk mutasavvıflar, Ank. 1976, s. 207-13.

[82] op.cit., s. 461-2.

[83] Ernest Müller. – op. cit., s. 95.

[84] ibd., s. 107.

[85] Jonathan Z. Smith. – Imagining religion. From Babylon to Jonestown, Chicago 1982, s. 16.

[86] E. Müller. – op. cit., s. 125-6.

[87] Ragnar Holte – Gottesymbol und soziale Struktur, in Religions symbols and their functions, ed. by Haralds Biezais, Stockholm 1979, s. 3.

[88] İbranice zanâ.

[89] Trygg ve Mettinger. – The veto on images and the aniconic God in Ancient Israel, in ibd., s. 15-27.

[90] Anders Hultgard. – Man as symbol of God, in ibd., s. 110-5.

[91] Heterodox İslâm’da resim-suret, bu arada minyatür, her zaman revaçta olmuştur.

[92] Jacques Bonnet – Artémis d’Ephèse et la légende des sept dormants, Paris 1977, s. 12.

[93] Mircea Eliade. – Histoire des croyances et des idées religieuses I, Paris 1976, s. 144.

[94] M. Gaudefroy – Demombynes. – Mahomet. s. 406-8 ve Malik Aksel – Yazıresimde Eshab-ı Kehf gemisi, in TFA 199, Şubat 1966.

[95] Abdülkadir İnan. – Yaygın hurafeler ve menşeleri, in TFA 147, Ekim 1961.

[96] A. J.Wensinck. – Hızır, in iA, s. 458 ve 461

[97] Jacques Bonnet. – op. cit. s. 134.

[98] Jacgues Bonnet. – op. cit., s. 158.

[99] Henri Baruk – L’identité juive et l’avenir du Judaïme et de l”Etat d’Israel, in ibd., s. 49-54.

[100] Colette Sırat. – Deux philosophes juifs répondent à Abner de Burgos à propos du libre arbitre humain et de l’omniscience divine, in ibd.t s. 87-9.

[101] Bkz. Burhan Oğuz. – Türkiye halkının kültür kökenleri II/2, s. 280 ve dev. Ayrıca bkz. s. 275 ve dev.

[102] Philip C. Hammond tarafından yazılmış eleştiri. IJMES, XXII/3 Ag. 1990, s. 343.

[103] G.H.A Juyboll. – Mu’ammar, in EI.

[104] Henri Massé – Rûdekî, in İA.

[105] M. Fuad Köprülü ve W.Barthold, İslam medeniyeti Tarihi, 1962, s. 84

[106] Charles Touati. – Hasday Crescas et ses paradoxes sur la liberté, in Mélanges d’histoire des religions, s. 573-4.

[107] ibd., s. 575-7.

[108] ibd., s. 577-8.

[109] Füruzan Husrev Tökin – Yunus Emre, İst. 1991, s.18

[110] (Mirabalan Kitâb). Mirabalan, Hindistan’da yetişen, eskiden müshil olarak kullanılan ama esasta debbağ ve kumaş boyacılarının kullandıkları bir bitki.

[111] Georges Vajda. – “Le pari de Pascal” dans un texte Judeo-Arabe du IX siécle, in Mélanges, s. 569-71.

[112] Varlık.

[113] Baştan başa.

[114] Tanrı takdirinin olmuş ve olacak şeylerin yazılı bulunduğu levha.

[115] Tanrı Buyruğu, Ö.R. Doğrul’un tefsiri, s. 607. infra 10.

[116] Kıyamet günü İsrafil’in çalacağı büyük boynuzdan boru.

[117] Tarafımızdan belirtildi.

[118] Tanrı Buyruğu, s. 877 infra 3. Ö. R. Doğrulun tefsiri.

[119] M. Gaudefroy – Demombynes, op. cit., s. 408-11.

[120] Arap kabileleri arasında yalancılığı ile ün salmış kişi.

[121] Sözünde durmama.

[122] M. Gaudefroy. – Demombynes, op. cit., s. 411. Wibd., s. 414-7,

[123] ibd., s.414-7.

[124] ibd., s.417.

[125] Tanrı Buyruğu s. 915, infra 2.

[126] M.G. Demombynes. – op. cit.

[127] Tanrı Buyruğu, s. 940, infra 1

[128] Demombynes, s. 420.

[129] ibd., s.427-8

[130] Batı Ortaçağını etkilemiş.

[131] İrlanda kökenli Aziz (540 – 615)

[132] Bunun ayrıntıları için’ bkz. Burhan Oğuz. – op. cit. U/1, s. 521-4. “Anka”, ibranî “anak” uzun boyunlu dev, gerdanlık takmak, boğmak’tan Anka.

[133] Mohamed Arkoun – Jacques Le Goff – Tawfig Fahd – Maxime Rodinson. – L’étrange et le merveilleux dans l’İslâm médiéval. Actes du colloque tenu au Collége de France à Paris, en mars 1974, Paris 1978, s. 99-100.

[134] Nihat Keklik. – Muhyiddin ibn’ül Arabî, s. 115.

[135] Osmanlıca “elif”.

[136] G. G. Scholem. – La Kabbale, s. 40-41.

[137] Mohamed Arkoun – Jacques de Goff – Tawfig Faht – Maxime Rodinson – op. cit., s. 43.

[138] Karib (yakın), akraba…

[139] A. J. Wensinck. – Kurban, in İA ve EI.

[140] Bkz. II/I, passim.

[141] Muammer Sencer. – Sosyolojik açıdan İslâm felsefesi tarihi, İst. 1974, s. 155-6.

[142] Tefsirler bunun fiilen vaki olmadığında sadece o insanların kalplerinin değiştiğini maymunlaştığında, domuzlaştığında birleşiyorlar.

[143] Bkz. Turan Dursun. – insanı hayvana dönüştürme cezası, in İKİBİNE DOĞRU 43, 22 Ekim 1989, s. 56.

[144] Amen, in EJ.

[145] Jean Marqués – Riviére – Amulettes, talisman et pastacles, Paris 1972, s. 50.

[146] A. de Souzenelle. – La lettre, s. 258.

[147] M. Şerafeddin Yalıtkaya. – Âmîn, in İA.

[148] J. Pedersen. – Amîn, in EI.