Evet, Osmanoğlu, Basileus’un koltuğuna oturmuştu, elinden önce Trakya topraklarını almış, arkasından Balkanlar’a sarkmıştı. Bunda, sosyal tarihçilerle genel olarak kabul edilen büyük bir “ulusal” mukavemetle karşılaşmamış olması keyfiyeti, müstevlinin farklı bir sosyal sistemle gelmiş olduğunu kanıtlar.[1] Bu sistemde kimden neler vardı?
XI.-XII. yy.dan itibaren kurulmuş, bu kez “ciddî” Türk devletleri teşkilâtının bir süreklilik arz ettikleri bilinen bir olgudur. Bu sürekliliğin en yakın halkası olarak Anadolu Beylikleri (Tavaif-i Mülûk) – Osmanlı yakınlığını görmekteyiz şöyle ki teşkilâtları büyük benzerlik arz etmektedir.
Osmanlılar, bu Beyliklerden ilk olarak bunların en güçlüsü olan Germiyan Beyliği ile temasa gelmişlerdir ve bundan epey şey aldıklarına şüphe yoktur. Germiyan Beyliği’nin himayesinde teşekkül etmiş Karesi Beyliği ile Osmanlıların ilişki şekilleri de farklı olacak değildi. İlhanlılar da çok şey vermişlerdi, Osmanoğulları’na. Özetleyecek olursak bu sonunculardan yarım yüzyıl önce meydana çıkmış Germiyan, Karaman ve Menteşe beyliklerinin halk ve toprak örgütlenmeleri, Osmanlılarınkilerle aynıydı; onlar da örgütlerini, mensup oldukları Anadolu Selçuklularından ve İlhanlılardan almışlardı. Gerçekten Osmanlıların XV. ve XVI. yy.da saptamış oldukları arazi tahrir defterlerinde Anadolu Beylikleri zamanındaki defterlerden ve bu beyliklerin verdikleri berat ve nişanlardan söz edilmektedir.
Büyük Selçuklular ve daha önce Sebüktekin Oğulları’yla Karahanlılar’da olduğu gibi Anadolu Selçuklularında da tımar, vakıf ve mülk teşkilâtı bulunduğuna Selçuknâme’ler tanıklık ediyor; aynı örgütlenmenin Zenkîler, Eyyûbîler, Memlûkler ve İlhanlılarda mevcut olduğunu saptayabiliyoruz.
Bunların hepsi Büyük Selçukluların filizleriydi.
Bu arada bir husus üzerinde önemle durmamız gerekir: kullanılmış olan bazı terminolojinin Arabî kökenli olması, işbu örgüt şekillerinin Arap İmparatorluğu kökenli olduğuna hiçbir surette delil teşkil etmez. Arap Devleti doğmadan çok önce, İran, Bizans, Türk Devletleri vardı…
Beyliklerde bazı ticarî resim ve vergi yasalarından başka arazi ve köylü sınıfının idaresine dair elde defter bulunmamakla birlikte Osmanlı tahrir defterlerinde beyliklerin ve özellikle Karaman Oğulları’nın defterlerinden nakledilmiş kayıtlar vardır ki bunlar bize beylikler döneminin kurumları hakkında yeterince bilgi aktarmaktadır. İlerde, daha değişik bir konu vesilesiyle üzerinde duracağımız Karaman Oğulları’nın defterlerinden yapılan nakiller, mezkûr Beylik’in Konya, Kayseri, Karaman, Niğde ve Aksaray gibi önemli Selçuklu merkezlerine sahip bulunması itibariyle arazi örgütlenmesi şeklinin Selçuklu örneği üzere olmasının doğal olduğuna delildir.
Osmanlılar, en son Karaman Beyliği’ni kendi devletlerine kattıklarından, XV. yy.ın son yarısından itibaren tekemmül eden Osmanlı Mufassal ve Mücmil Tahrir Defterleri Karaman Oğulları’nın mükemmel surette tertiplenmiş olduğu anlaşılan defterlerinden timar, mülk ve vakfa ait bir hayli nakil içermektedirler. Aynı şekilde Osmanlı-defterlerinde Saruhan, Aydın, Menteşe, Hâmit, Çandar ve Dulgadirliler’e ait kayıtlar da bulunmaktadır. Bütün bunlar bize Anadolu Beyliklerindeki arazi teşkilâtının Osmanlılardakinin aynı olduğunu, kronolojik sıra itibariyle daha doğru olarak Osmanlı toprak örgütlenmesinin, işbu beyliklerinkinin eşi olduğunu gösterir. “Bu cümleden olarak… I. Murat Bey, Akşehir, Beyşehri ve diğer bazı kasabaları Hâmit Oğlu Hüseyin Bey’den satın aldığı zaman oralardaki kalelere kendi askerini yerleştirdiği sırada o beyliğe merbut olan timarlıların dahi kendi tuğrasıyla beratlarını yenilemişti; keza Yıldırım Bayezit de Aydın Oğlu İsa Bey’in memleketlerini ve Menteşe ilini ilhak eylediği vakit yine o beyliklerin timarlı sahiplerine ve tabii olarak diğer berat sahiplerine de kendi tuğrasıyla vesika vermiş ve kendi teşkilâtının aynı olan bu beyliklerin kanunlarını kabul eylemişti.”
“Bundan başka Osmanlılar, Memlûkler’e ait olan Malatya ve havalisini tamamen ele geçirdikleri zaman oralarda da timar ve arazi teşkilâtının tıpkı Selçuklularda ve Anadolu beyliklerindekinin aynını görmüş olduklarını Defterhane kayıtlarından anlamaktayız.”
“Yine… Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan Bey’in birtakım arazi kanunları olduğunu ve bunların Osmanlılar zamanında da şark vilâyetlerinde bir zaman tatbik edilmiş olduklarını ve Dulgadır Oğlu Alâüddevle Bey’in müdevven bir kanunnamesi olduğunu ve Karaman Oğulları’nın da Kayseri’ye ait Anadolu Selçukluları’ndaki arazi idaresine benzer bir kanunnameleri bulunduğunu Osmanlı tahrir defterlerinden öğrenmekteyiz.”
“İşte yukardan beri birinci derecedeki vesikalarla ilk membalara dayanarak verdiğimiz malûmat bize, Anadolu Beylikleri’nin de arazi idaresini tıpkı Selçuklular gibi ikta yani timar ve has ile mülk ve vakıf şeklinde tatbik etmiş olduklarını ve Osmanlıların da aynı kanunlar dâhilinde teşkilât yaparak bu sistemi idame ve tekemmül ettirdiklerini göstermektedir.”[2]
Devam edelim Uzunçarşılı’yı dinlemeye. “Anadolu Beylikleri’nin ilk teşkilâtları aşiret teşkilâtı idi, Selçuklular zamanında hudutlara yerleştirilen bu aşiretler, harp zamanlarında aşiret reislerinin kumandaları altında muharebeye giderler ve harpten sonra da hükümdar tarafından aşiret beğine ikta edilmiş olan yerlerine dönerlerdi.”
“…Bu aşiret beyleri, daha sonra hükümet kurmaya başlayınca kendilerine merkez yaptıkları şehirlerde Selçuk Sultanlarını takliden tabii daha küçük şekilde, memuriyet ve vazifeler ve saray ve teşrifat usulleri ihdas etmeye başlamışlardı.”
“Anadolu Beylikleri’nde de devlet, Karahanlılar ve Selçuklularda olduğu gibi, bir ailenin malı addediliyordu; ailenin en yaşlısına veya aile tarafından baş olarak intihap edilmiş olan en nüfuzlusuna ‘Ulu Bey’ denirdi; Arapça resmî tabir olmak üzere bunu ‘Emîr-i Âzam’ veya ‘Sultan-ı Âzam’ unvanıyla da zikrederlerdi; bunlardan birincisi, yani Ulu Bey tabiri, halk ve aşiret efradı arasında cari olup diğer ikisi, teşrifat, tahrirat ve fermanlarla sikke, hutbe ve kitabelerde kullanılan resmî unvanlardandı.”
“Ulu Bey, yani devletin en büyük reisi, kendisine merkez yaptığı şehirde oturur, diğer evlât ve kardeşleri ise kendilerinin idarelerine verilen vilâyetlerde hükümet işlerini idare ederlerdi.”
“Bu tarz, Türklerin Müslümanlıktan evvelki teşkilâtının tamamıyla aynı olup bu idare tarzını bilâ istisna bütün Anadolu ve İran Türk hükümetlerinde ve hattâ XVI. asır sonuna kadar, aynı tarzda Osmanlılarda görmekteyiz.”[3]
“Anadolu Beylikleri’nde askerlik, usul ve kaidesi tamamıyla Selçuklulardan alınmıştı. Bunlardan, daha sonra meydana çıkan Dulgadır ve Ramazan Oğulları Beylikleriyle Karakoyunlu ve Akkoyunlu devletlerinden ilk ikisinde Mısır kölemenlerinin usulü ve diğer ikisinde de Cengiz ve Timur’un idarî ve askerî usulleri görülmektedir.”
“Osmanlıların malûm olan timar teşkilâtı, Anadolu Beyliklerinde de tamamıyla cari idi. Bütün İslâmî Türk devletlerinde olduğu gibi arazi, öşür ve resimlerinin çoğu ikta veya timar suretiyle hükümdara, beylere ve askerlere ve vakıflara tahsis edilmişti. Hükümdar veya Ulu Bey’in maiyetinde daimî olarak hassa kuvvetlerinden teşekkül eden yaya ve atlı sınıfları vardı.”
“Ümera denilen maiyyet beyleri, derecelerine göre kendilerine verilen timar nispetinde asker beslemekle mükellef idiler; timar sahibi olan sipahilerin vefatlarında, timarları evlâtlarına intikal eylemek kanundu. Uç beylerine merbut serhat atlıları da mühim timarlara maliktiler; fetholunan yerlerin idaresi veya timar oranın fatihine terk edilirdi. Nitekim Aydın, Saruhan, Karasi ve sair ikinci derecedeki beylikler böyle teşekkül etmişlerdi. Yine bazı arazi de bir beyin hizmetine mükâfat olarak Malikâne usulü üzere kendisine verilirdi. Hüsameddin Çoban’a verilen Kastamonu ve Muinüddin Süleyman Pervâne’ye verilen Sinop bu nevidendi. Kalem erbabının, ilmiye sınıfının hükümdar maiyetindeki vazife sahiplerinin rütbe ve derecelerine göre muayyen miktarda timarları vardı. Bunların bir kısmı da gümrük ve halktan alınan resimlerden maaşlarını alırlardı. Osmanlıların aynen alarak sonradan tekemmül ettirdikleri bu teşkilât, Anadolu Selçuklularında, Memlûk hükümetinde ve İlhanîlerde tamamıyla görülmekte ve bunların Anadolu Beyliklerinde mevcudiyeti ise elde edilen yeni vesikalarla (Defterhane kayıtları) ve yeni tetkikler neticesinde meydana çıkmaktadır.”[4]
Her ne kadar Cl. Cahen bütün Türk devletlerinin ya da Türklerin egemenliği altındaki devletlerin kurum ve örflerini topluca birbirine benzetmenin ihtiyatsızlığına dikkati çekiyorsa da[5] yukarıdaki ifadelerde büyük gerçek payının bulunduğunda şüphe yoktur.
Osmanlı Devleti, Tavaif-i Mülûk anarşisi içinde doğup bu beyliklerin aleyhine gelişmişti ve bu yeni devletin kuruluş dönemine iki olgu, damgasını vurmuştu. Bunlardan ilki, soy ve toprak asaleti sınıflarına karşı kesin mücadele olmuştu ki bunda başarı, yukarda söylediğimiz gibi, Balkanlardaki istilâyı büyük ölçüde kolaylaştırmıştı. Gerçekten imparatorluğun kaderine az çok uzun süre ortak olmuş ve bu ortaklığın vermiş olduğu bünye benzerliğini edinmiş bulunan çoğu ülkelerde soylu sınıfları ve bunların toprak mülkleri gerçek bir “sorun” olmaktan çıkmıştır: malikâne sisteminden sipahi tımarına doğru bir gelişme vaki olmuştur. Devlet, özel mülk ve vakıflara el atıp bunlardan bir bölümünü ya da tamamını devlete ait topraklara katmakta hiçbir fırsatı kaçırmamıştır. Her padişah değiştiğinde beratla yenilenmiş, mukarrernâmeler alınmış, arazi tahrirlerinde bunlar sıkı denetim altına alınmıştır. Herhangi bir yolla devlete karşı olumsuz bir tutum içine girmiş bir Bey’in mülk köyleri alınıp Bey Rumeli’ye sürülmüştür. Burada özellikle dikkate değer husus, bu hak ve tasarruftan mahrum bırakma, yani mülkü elinden alma işleminin şer’an caiz olmaması (görmüş olduğumuz gibi mülkiyetin her türlü taarruzdan masum olması, Şeriat’ın temel prensiplerindendir) olup bu keyfiyet Osmanlı devlet yapısını salt İslâmî doktrinlere oturtmak eğiliminde olanları kesin olarak tekzip eder.
Gerçi tepkileri hesaba katarak Osmanlı Sultanları bu işte ihtiyatlı hareket etmişlerdir. Bu “devletleştirme”yi büyük kesinlikle, sistematik şekilde tatbik mevkiine koyma emrini verme kuvvetini kendinde sadece Fatih Mehmet görmüştü.[6] Nitekim bu hareketin bir reaksiyonu olan, oğlu Bayezit-i Veli zamanında yazılmış defterlerde eski sahiplerine iade edilmiş mülk ve vakıflardan söz edilmektedir: “…mezkûrun mülkü imiş, alınıp merhum Sultan Mehmet Han zamanında tımara verilmiş imiş, haliya padişahımız… mülkiyetini mukarrer tutup…
Fatih, birçok malikâne hisselerini tenzil ya da ilga etmiş, sahiplerine terk edilene karşılık da savaş sırasında asker gönderme mükellefiyetini tahmil etmiş, bu mecburiyetin sayısını artırmış veya “bizzat kendisinin eşmesi” veya “iyice bir cebelu göndermesi” zorunluluğunu koymuş; o kadar ki birçok vakfın bile savaşa cebelu göndermesi mecburî kılınmış.
Yukarda-sözünü ettiğimiz olgulardan birincisinin cümlesinden olan bir keyfiyet de yine büyük toprak mülkiyetinin başka bir yolla yıpratılması olmuştu. İslâmî mülkiyet taboo’suna kulak asmayarak malikâneyi tımara çeviren Osmanoğlu, bu kez, işine geldiğinden, İslâmî miras hukukunun aynen uygulanmasına özen göstermiş, böylece de bir iki nesil sonra herhangi bir nedenle tımara dönüştüremediği büyük mülkün parçalanıp “aile mülkü” olmaktan çıkmasını sağlamıştı: salt ve merkeziyetçi devlet telâkkisi ve bunun yanında İslâm miras hukuku (feraiz ve asabanın mülkten pay almaları esası), kökleri sıkıca toprağa bağlı yerli asalet sınıflarını karşısına almış ve bunları bu yolla da eritmiştir. Böylece parçalanmış bir mülk, kolaylıkla devletin yukarda sözü edilen müdahalesine olanak sağlamıştır.
Buna karşı, kent ve köylerde evlâtlık vakıf sisteminin, İslâmî miras hukukunun eritici etkisine karşı soyluluk düşüncesinin ve aile şeref ve bütünlüğü duygusunun bir tepkisi olarak ortaya çıktığı sanılır: mülklerini vakıf ya da evlâtlık vakıf haline sokanlar, bir nevi vasiyetname şeklini alan şartî vakıflarla İslâmî miras hukukunun sıra ve şeklini değiştirmeyi ve bu suretle de bir kısım vârisleri haklarından mahrum ederek mülkün bütünlüğünü ve dolayısıyla da, ailenin mevki ve şerefini koruma yolunu tutmuşlardır.[7]
Feodalleşme eğiliminde olan büyük toprak mülkiyeti ile merkeziyetçi Osmanoğlu Devleti arasında ve sonuncusunun zaferiyle sonuçlanan mücadeleyi özetlemiş olduk, bu öykülerle. Devam edelim, bu yolda.
İmparatorluğun kuruluş hadisesi büyük ölçüde nüfus hareketini de intaç etmişti. Rumeli’nin fethi Anadolu’da yoğunlaşan nüfus kitleleri için dağılacak geniş alanlar açmıştı. “Kendiliğinden olan bu mehaceretler yanında sistematik bir iskân ve tehcirleri ‘sürgün’ namı altında Anadolu’nun muhtelif aksamından alındığını tespit ettiğimiz onda bir insan vergisini ‘akvam ve akrabasından’ veya ‘darülharp’tan adam bulup hâli mıntıkaları şenlendirmeye talip olanlara verilen imtiyazları hesaba katacak ve bu usullerle az zamanda… Rumeli’nin yeniden ne şekilde büsbütün Türkleştirilmiş olduğunu düşünecek olursak, bu hareketin vüsatı hakkında bir fikir edinebiliriz. Bu vüsatta sistematik bir iskân ve kolonizasyon hareketinin köylüyü mahallî ananelerin ve şahısların otoritesinden kurtarıp devlete daha fazla yaklaştırması, devletin köylü ile ve köylünün topraklandırılması meselesiyle daha yakından alâkadar olmasını mucip olacağı tabiidir… Asker yerleştirir gibi muhacir yerleştiren Türkler, her köylü ailesi için işleyip yetiştirebileceği kadar bir yeri, köylü için hem bir hak, hem de bir vazife telâkki ettiler. Angariye ile işletilen büyük çiftlikler usulü… kayboldu. Her biri bir bütün olan bu işletmeler şeklinin kaybolmaması için arazi satımı, mirasçılar arasında taksimi, parçalanması ve kiraya verilmesi men edildi. Mirî topraklar rejimine bütün hususiyetleri veren bu gibi şartlar ve kayıtlardı.[8]”
Gerçekten etkili kabile reisi veya büyük mülk sahibi olarak Anadolu’da önemli bir siyasî ve içtimaî gücü elinde tutan beylerin türlü nedenlerle Rumeli’ye sürülmeleri yöntemi, İmparatorluk’un oluşması döneminde merkezî devlet yetkesinin güçlendirilmesi yönünde sistemli şekilde kullanılmış etkin bir idarecilik geleneği halini alacaktı. Böylece de sürgüne tâbi tutulmuş eski soy ve toprak asaleti sınıflarının kendilerine tamamen yabancı bir çevrede kısa sürede tasfiyesini ve dolayısıyla devletin siyasî birliğinin ve merkezî yetkenin kolaylıkla tesisi mümkün olacaktı.[9]
Bu öykü aynı zamanda, kuruluş döneminde Anadolu’daki soylular sınıfına karşı girişilen mücadelenin bir safhasının da öyküsü olmaktadır. Nitekim Anadolu’dan örneğin Arnavutluk’a sürülen timar sahibi beylerin, Yıldırım’ın Timur’a yenilgisinden faydalanarak eski egemenliklerini ihya etme hevesine kapılıp Çelebi Mehmet tarafından yürütülen tedip hareketinin sonunda oraya gönderilenlerden oldukları kayıtlardan anlaşılmaktadır. Bu tür sürgünler çoğunlukla sınır boylarına veya imparatorluk nizamına sokulması için çetin mücadelelere sahne olan bölgelere yapılmakta, sürülenlere önemli askerî görevler verilerek devletin siyasî ve içtimaî güvenliğini sağlama yolu tutulmuştu. Bu yöntem yeni fethedilen Hristiyan topraklarının eski ileri gelenlerine de uygulanıyordu: bunların, örneğin Trabzon’da olduğu gibi, çok azı eski yerlerinde bırakılmıştı.[10]
Bu her yönde vaki sürgün işlemi öyküsü içinde Barkan hoca “Bu nevi sürgün usullerinin, Rumeli ve Anadolu’daki eski soy ve toprak asaleti sınıflarına karşı girişilen sinsi bir mücadelede, …kendilerini feodal bir sınıf olarak tasfiyeye mahkûm edeceği farz ve kabul edilebilir”[11] diyerek Osmanlı düzeninin anti-feodal karakterini bir kez daha belirtmiş oluyor.
Bu sürgünler bahsini kapamadan önce, kitabın ikinci bölümü için çok önemli olan “anavatanda siyasî veya dinî bir gaile çıkarmalarından korkulan bazı ‘hétérodoxe’ unsurların şerlerinden kurtulmak için, siyasî maksatlarla yapılan sürgünleri” zikredeceğiz. Bunların arasında büyük boyuta ulaşan, II. Bayezit zamanında (908/1502) Teke ve Hamit taraflarından bir kısım kızılbaş Türkmenlerin Mora yarımadasına, Mudon ve Koron taraflarına sürülmesi vardır. “Sene-i mezbûrede (H. 908). Şah İsmail Safevî bilâd-ı Acem’den çıkıp Erzincan hududuna geldiği mesmu olmakla… Teke ve Hamit elinde olan Türkmenlerin ekserisi Şah İsmail’e asker yazılmakla bakiye kalanlar bir fitne ihdas itmesünler deyü ihtiyaten Mudon ve Koron[12] taraflarına iclâ ve iskân olunup süğur muhafızlarına onları bir dahi vilâyetlerine gitmekten men etmeleri babında evâmir-i aliyye isdâr buyuruldu” (Müneccimbaşı). “…Sultan Bayezid han zamanında Erdebil Sofularını Rumeli’ne sürdüler, ne oldu sebeb? Bu oldu kim ulema, küfürlerine hükmettiler. Padişah onlara gazap etti, Rumeli’ne sürdüler ‘(Âşıkpaşazade)…’. (917 yılında) Şah İsmail’in Nurettin adlı halifesi Anadolu’ya gelmiş ve o mezhebe mâil olan Varsakli, Avşarlı, Karamanlı, Turgutlu, Bozoklu ve Tekeli ve Hamitlü taifelerinden 30.000 kadar eşkıya cem’ olup Amasya ve Tokat tarafını urmuşlardır ‘(Müneccimbaşı)…’ Rum beğlerbeğisine hüküm ki, mektup gönderüb mukaddemâ vârid olan emr-i şerif mucibince Kızılbaş nâmına olanların haklarından gelinürse külli telef-i nefs olmak lâzım gelür deyü ilâm eyledüğün ecilden buyurdum ki vüsûl buldukda onun gibi sunni mezheb olmayub mülhid ve rafizî olan kızılbaşları evleri ve barkları ile alâkaların kat’ edüp hisar erlerine koşub Kıbrıs’a sürgün eyleyüb halife nâmına olanların haklarından geldüresin” (Mühimme defteri)[13].
Anadolu ve Rumeli’deki heterodoxe unsurlar üzerinde ilerde hayli eğleneceğimizden bunların sürgün edilme bahsini burada irdelemiş olduk.
* * *
Avrupa feodalizminin tetkiki sırasında, servajın, işbu feodalizmin varlığının temel koşulu olduğunu, herhangi bir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde saptamıştık. İslâm, Türk, Osmanlı feodalizmi sözcüğünü ağızlarından, düşürmeyenlerin iddiası, Arapça “sürü” manasına gelen “reaya”, yani köylü sınıflarının, içinde bulundukları hukukî statünün Avrupa serflerininkiyle aynı olduğu merkezindedir. Bu takıma göre Türkiye’de sınıf mücadelesi ve bu arada çiftçi sınıflarının beyler ve ağalar tarafından amansız şekilde sömürülmesi kanunu, servaj rejimine özgü tüm bağımlılık türlerini ortaya koymuştur. Reaya’nın bir bölümünün Hristiyan oluşu ve bazı vergi ve yükümlülüklerin varlığı da buna delil olarak gösterilmektedir.
Bu peşin hükümde hemen, özellikle Balkan ülkeleri bilim adamlarında açıkça fark edilen bir garip milliyetçilikle daha önce de belirtmiş olduğumuz “resmî” Marksist görüş hemen sezilmektedir. Kaldı ki belli bazı bağımlılıkları olan bir çiftçi sınıfını, zamanla hiç değişmemiş olan hukukî statüsü ile imparatorluğun beş altı yüz yıllık ömründe her zaman ve her yerde var veya yok olarak tümden kabul ya da reddetmekte olan bu takım, hukukî bakımdan hür olan veya olmayan köylülerin bir ülkede yan yana ve aynı zamanda mevcut olabileceğini, hür olmayan köylü kategorilerinin de her zaman ve her yerde aynı durumda kalmayıp, zamanla ve yerine göre, türlü özellikler arz edebileceğini de görmezlikten gelmektedir.
Aslında sorun şöyle vazedilmelidir: Osmanlı düzeninde servaj var mıydı? Varsa nerelerde, ne zaman, ne ölçüde ve ne gibi özelliklere sahip olarak var olmuş ve nasıl olup da ortadan kaybolmuştu?
Zengin arşiv malzemesi Osmanlı İmparatorluğu’nda serf durumunda bulunan bazı çiftçi zümrelerinin mevcut olmuş olduğunu göstermekte ise de bu durum devletin genel nizamı içinde “asıl köylü tipini teşkil etmiş bulunan ve Hristiyan veya Müslüman tefrik edilmeksizin reâyâ ismi altında muamele gören köylü tabakalarının hukuku statü bakımından serflerden tamamen farklı bir kategori teşkil eden ‘hür’ insanlar olduğunu kabul etmeğe de mâni olamaz” diyor Barkan hoca.[14]
Servaja özgü ehliyetsizlikleri ve medenî haklardan mahrumiyeti daha önce ayrıntılarıyla irdelemiş bulunduğumuzdan hocanın bu konulardaki beyanlarını tekrarlamayıp Osmanlı İmp.da toprağa yerleştirilmiş kölelerle kurulan köylerle serflik halinin burada “Ortaçı kul” namı altında meydana çıkışını yine onun kaleminden takip edelim.
“Türkiye’de XIV. ve XV. asırlarda bazı zengin ve nüfuzlu şahısların, esir pazarlarından satın aldıkları kölelerini, bazen kendi çiftliklerinde müstakil köylü işletmeleri kuracak şekilde yerleştirdikleri ve bu suretle üzerinde demirbaş, daimî bir iş kuvveti temin edilerek kıymetlendirilmiş olan topraklarını satarken veya vakfederken toprakla birlikte kullarını da sattıkları veya vakfettikleri bilinmekte idi. Aynı şekilde, harp sahalarından ele geçirilen esirlerden hisselerini alan sultanların veya kumandanların bunları aileleri ile beraber sürerek kendilerine ait topraklar üzerinde köyler kurdukları da görülüyordu.”
Bu tetkikler bize Osmanlı İmp.da ‘reâyâ’ ismi verilen ve daima büyük köylü ekseriyetini teşkil eden çiftçi sınıflarından tamamıyla ayrı bir hukukî statüye tâbi bulunan, ayrı defterlerde kayıtlı olarak hususi kayıt ve şartlara tâbi tutulan ortakçı veya kesimci kul’ların birçok noktalarda, Batı Avrupa memleketlerinin Ortaçağında ‘serf’ namı altında tanınan köylüleriyle mukayese edilebileceğini göstermiştir.”
Bundan sonra Ö. L. Barkan, işbu kulların medeni hal ve hukukî ehliyetsizlik ve yükümlülüklerinin, Ortaçağ Avrupa’sı serfininkilerle ayniyetini gösteriyor ve konuyu kesin hükme bağlıyor: “Filhakika, diğer çiftçilerden tamamen farklı bir hukukî statü ile ayrı tutulmakta olan ortakçı kullar, menşe ve tâbi tutuldukları mükellefiyet ve hukukî ehliyetsizlik bakımlarından bu derecede serflere benzeyince, (kendilerinden bu kadar itina ile ayrı tutulan) reâyâ sınıfının serflerle aynı hak ve vazifelere sahip (hukuken ve şahsen hürriyetten mahrum) köylülerden müteşekkil bir yarı-köle’ler sınıfı addedilmesine imkân kalmamaktadır.”
“Bu hakikatler karşısında zikri geçen suallerin cevapları şu olacaktır: Evet XVI. asrın ortalarına kadar Türkiye’de henüz serf vaziyetinde köylüler mevcut idi. Fakat köylünün pek büyük bir çoğunluğunu teşkil eden ve (reâyâ) tabir edilen çiftçi sınıfı, serflerinkinden farklı bir hukukî statüye sahip ve hukuken hür insanlardan müteşekkil idi.”
“Filhakika, XVI. asırdan itibaren ortadan tamamıyla kaybolmaya başlamış olan ortakçı kullar, Osmanlı İmp.da pek küçük bir ekalliyet teşkil etmekte idiler…”
“Demek oluyor ki, bu devirlerde Osm. İmp.nun sosyal ve ekonomik iklimi, sosyal bir rejim olarak servaj sisteminin yaratılmasına veya muhafazasına müsait bulunmuyordu. Bu kadar gecikmiş olarak… yeniden ihdas edildiği yerlerde de süratle kaybolmaya mahkûm bulunuyordu. Hâlbuki Şarkî Avrupa’da ve bu arada bilhassa Rusya’da yeni tip bir servaj sistemi bu tarihlerden sonra teşekkül ve inkişaf edecektir.”
Bu son tümcesiyle Barkan hoca, ayrıntılarıyla irdelemiş olduğumuz “gecikmiş-yeni servaj”dan söz etmiş oluyor ve bir önemli noktaya da işaret ediyor:
“Bununla beraber, Osm. İmp.da “reâyâ” dediğimiz köylü zümrelerinin de her türlü kayıt ve tahditten azade, tamamen serbest insanlar olduğunu kabul etmek de doğru değildir. Onların da tâbi tutulduğu türlü mükellefiyetler arasında köylünün bir nevi toprağa bağlılığı’nı kaydetmek münasip olacaktır…”
“Fakat dikkat edilecek olursa, bu gibi kayıt ve mükellefiyetler, köylünün hukukî statü bakımından medeni haklarından ve hürriyetlerinden mahrumiyetinin, şahsî tabiiyeti’nin bir neticesi olmaktan ziyade, teşkilâtlı bir devletin maliye ve idare sisteminin icabı, herkesi vazifeye bağlamak zaruretinin bir ifadesidir…”[15]
* * *
Batı’da feodal üretim tarzının, köleci üretim tarzının çeşitli etkilerle vaki bir evriminin sonucu olduğunu ayrıntılarıyla görmüştük. Bu itibarla mezkûr “kulluklar ve Ortakçı kullar” konusu üzerinde biraz daha eğleneceğiz, bunların sonradan aldıkları şeklin konumuz itibariyle önemine binaen.
Hukuken hür olan reâyâ sınıflarından tümden ayrı bir hukukî statüye sahip bulunan işbu “kullar’ın varlığı ve gerçek miktarlarını saptamada çeşitli dönemlerde yapılmış büyük arazi ve nüfus yazımlarının sonucunu gösteren hakana mahsus defterler’i kullanmıştır, Ö. L. Barkan.[16]
Bu tetkiklere göre ortakçı kulların yerleştirilmiş olduğu köyler (kulluklar)ın, XVI. yy.ın başlarına doğru, özellikle aşağıdaki bölgelerde toplanmış bulunduğu anlaşılıyor.
A – İstanbul civarındaki Haslar kazasında 110 kadar köy içinde öbür reâyâ ile karışık bir halde ve sadece çiftçilikle uğraşan ortakçı kullar;
B – Bursa ve Biga civarında oldukça yoğun köyler halinde çiftçilikten başka padişaha mahsus inek ve koyunların çobanlığı ve bağcılık gibi işlerle de yükümlü kullar;
C – Batı Anadolu ve Rumeli’nin bazı vüzera vakıflarındaki ortakçı kullar;
D – Edirne ve Konya civarında kul oldukları tahkik edilemeyen ve sadece kayıtlarda ortakçı namı altında geçen köylüler.
XV.yy.ın sonlarına doğru II. Bayezit camii evkafına ilhak edilecek olan İstanbul Haslar kazasında mevcut 163 köyden 110 kadarında tarımla uğraşan halkın önemli bir bölümü, toprağa yerleştirilmiş esirler, yani padişahın kulları ve cariyeleri ile onların neslinden olup da hukuken kul olmakta devam eden kişilerdi. Bununla birlikte “bu kulları veya kuloğullarını büyük çiftliklerde ırgat gibi çalıştıracak yerde diğer hür köylüler gibi ve onların arasında, küçük çiftçi işletmeleri üzerinde kendi hesaplarına çalışır bir hale sokabilmek için, lâzım gelen toprak, tohum, hayvan vesaire gibi işletme sermayeleri beylikten temin edilerek müstakil bir çiftçi gibi, toprağa yerleştirilmeleri münasip görülmüştür. Bu suretle, mevzuu bahis toprak kölelerini hukukî cihetten olduğu kadar iktisadî bakımdan da sahiplerine tâbi bulunduran bağlar, onları imparatorluğun yaratmaya çalıştığı içtimaî münasebetler nizamı içinde hakikî kölelikle hür köylülük arasında tipik bir merhale teşkil eden ayrı bir içtimaî kategori vaziyetine sokmuş bulunmaktadır.”
“Filhakika, Osm. İmp. nizamında hukuken hür addedilen reâyâdan tamamen farklı olarak bu ortakçı kullar sahiplerinin malıdırlar ve resmen azat edilmeyince bu kölelik vaziyetinin neticesi olan hukukî mâdûniyetlere mahkûmdurlar. Bu itibarla kendilerine İslâmî hukukun rıkkıyet esasları tatbik edilmekledir.”[17] Batılı serflerin mükellefiyet, mâdûniyet ve ehliyetsizliklerinin benzerlerine tâbi olan ve XVI. yy.ın başlarına doğru bazı sınırlı bölgelerde ve sayısı gittikçe azalarak öbür reaya arasında kaybolan bu kulların, reâyâdan açık ve seçik olarak ve özenle ayrılmış olması keyfiyeti, önemlidir şöyle ki bunlara dair bazı nadir kanunlar da tipik Osmanlı kanunlarından tümden ayrı hükümlerden oluşturulmuştur. Bu özel yasalarda ortakçı kulları kayıt için kullanılan tabirler ve işaretler bile reâyâ için kullanılanlardan farklı özel tabir ve işaretlerdir. Ayrıca, Hristiyan ya da Müslüman reâyânın sadece vergi mükellefiyeti çağındaki yetişkin erkekleri kaydedilirken, ortakçı kullar ellerindeki tohum ve çift miktarı, karıları ve çocuklarıyla birlikte ve herhangi bir çiftliğin demirbaş defterinde olduğu gibi, tafsilâtı ve yaşlarıyla saptanmaktadır.
Değişik hukukî statüye tâbi çiftçilerin bir arada bulunmaları halinde deftere ayrı ayrı yazılmaktalar: Ortakçılar namı altında ortakçı kullar, bunların eşleri ve çocukları, kendilerine henüz çift ve tarla verilmediği için ortakçılık bedeli mukataaya bağlanmış olan kullar ve bunların aile efradı, ortakçı kul olmadığı halde hassa cariyelerinden biriyle evli olması hasebiyle kendisinden hizmet-i cariye bedeli alınan ve çocuğu da anası gibi kul olanlar. Bu sonuncu hür kişiler, ortakçı kullar arasına kaydedildikleri gibi, karıları öldükten sonra mezkûr bedelin yerine haraç ve ispenç’e tâbi olarak kayıtlarda hür köylülere benzetilmekteler.
Bunlardan sonra gerek ortakçı kullardan, gerekse reâyâdan ayrı bir zümre oluşturan ve aile efradıyla birlikte ayrı ayrı tespit edilen sürgünler gelmektedir.
Ve nihayet, dışarıdan gelip kulluklarda yerleşen ya da kulluk halindeki köylerde sadece tarımla uğraşan reâyâ ile yeniçeri, sipahi gibi zümreler vardır ki bunlar, ancak devlete herhangi bir şekilde vergi vermek itibariyle sadece vergi mükellefi olarak kaydedilmektedirler. Azat edilmiş kişiler (mu’taklar) da ellerinde itaknâmeleri bulunduğu veya bu keyfiyeti kanıtlayabildikleri için reâyâ arasına yazılmaktadırlar.
Bu tür çiftçi kategorilerinin yaratılmasında İstanbul ve civarının iskânı isteğinin rol oynamış olduğu söylenebilir. Fatih, “kılıçla fethettiği memâlik-i küffardan sebâyâ ü üsârâ getirüb etraf-ı İstanbul’a kondurub köyler ve mezâri vaz etti. Şöyle ki hâlî yer kalmayub temam mamur eyledi. Her vâdi-i gayri zîzer hadâyık-ı zâti behçet şeklin (bundan böyle ekilmiş her vadi, şirin bahçeler şeklin) gösterdi” (Tarih-i Ebülfeth)[18]…Esir sürüp yerleştirme yöntemi, Türklerde eski bir gelenekti.
Her ne kadar bazı mükellefiyet, mâdûniyet ve ehliyetsizlikler Ortaçağ Batı Avrupa’sının serfini hatırlatmakta ise de, Merkezî yetkenin vazettiği kesin yasa ile de teminat altına alınmış bir takım haklar, işbu kulları Batı’nın serfinden yine de ayırmaktadır. 904 (1498) tarihli İstanbul Hasları Kanunu’nun mukaddimesinde, eski kanunun iyi taraflarını bir araya getirmek suretiyle muhtelif unsuru cem eden bir kanunun tespit edildiği yazılmaktadır. Kanunun içinde de çeşitli yerlerde de eski kanun’dan söz edildiğine göre, İstanbul haslarında bulunan ortakçı kullara ait daha eski bir kanunun da varlığı anlaşılıyor.[19]
Şimdi de bu 904 tarihli yasanın bazı maddelerine göz atalım:
“Mezkûr haslarda olan ortakçı kulların ve hâriçten gelüb hassa câriye almak ile ortak hizmetine dühûl idenlerün kadîmden tohumları birer müd[20] buğdayla buçuğar müd arpa bucuğar müd alef imiş ki ziraat idilüb hâsılından tohmu mezkûr ihraç olunduktan sonra ma’dâsının nısfı has içün zaptolunub nısfı aharını ortakçı mutasarrıf imiş…”
“Ve ortak ekilen tohum ki mukarrer bir müd buğdayla bir müd alef veya buçuk müd arpa buçuk müd aleftir. Bunlardan gayri ortakçı olanlar hilâfı cinsi tohmu mezkûr hububatdan her ne ziraat ederlerse kendülerin olub has içün hemen öşür’leri alma. Kanuna muhâlif sâlârlık’ları[21] bile alınurmuş min ba’d alınmaya.”
“Ammâ ortakçıya müteveccih olan nısıf hissenin kırk kilede bir kile sâlârlık’ı alınmak has kanununda mukayyedken şimdiye değin ma’mûl değülimiş Kanun-u mezbur muharrer buyuruldu min ba’d mucib-i mezkûr üzere amel edile.”[22]
Yani kullarla cariye alarak ortakçılığı kabul etmiş olanlar her yıl birer mud buğdayla yarımşar mud arpa ve yulafı ekip biçmekle mükelleftirler. Böylece elde edilen üründen tohum çıkarıldıktan sonra geriye kalan kısım Has ile ortakçı arasında eşit şekilde bölüşülmektedir. Ortakçının eline geçen yan hisseden ayrıca bir de kırkta bir sâlârlık alınmaktadır. Buna karşılık ortakçı, yukarda adı geçen tahıl cinsinden başka yetiştirebildiği her şeyin sadece öşrünü vermekle yükümlüdür.
Bundan sonraki maddelerde zorunlu olarak yapılacak işler ve yasaklar, dahilden evlenme mecburiyeti, miraslarına sahip olamamaları, angaryalar vs… zikredilmektedir.
Yukarıdaki ortakçılık koşullarının, Batı’da serfe bırakılanla kıyaslanamayacak kadar ehven olması dahi Osmanlı kul’unu, Batı serfinden uzaklaştırmaktadır. Kaldı ki “bu ortakçı kulların zamanla diğer reaya arasında gaip olmuş olduğunu gösteren deliller de çoktur. Elimizdeki kanundan yetmiş sene kadar bir fasıla ile daha sonra yazılmış olan ve yine İstanbul’daki haslar kazası ortakçılarından bahseden iki kanun sureti ile Edirne’deki ortakçılara ait olan kanunların, ortakçılık münasebetlerinden yalnız iktisadî bakımdan bahsetmekle iktifa ederek kulluk tâbiyetleri’nden sarfı nazar etmiş gözükmeleri de bu bakımdan manidardır… Her iki kanunun da ortakçı kulların kul olmak itibariyle tâbi tutuldukları hukukî mâdûniyetlerini ve hattâ bu ortakçıların kul olduklarını bile mevzuu bahis etmeyip sadece ortak tohum’un nasıl ekilip paylaşılacağına ait usulleri kaydetmiş olmaları dikkate şayandır…”[23]
Evet, Batı’da serflik ortadan kalkmak için XVIII. yy.ın sonunu beklemiş ve hatta bu tarihten sonra da bunun yeni çeşitleri Doğu Avrupa ülkelerinde ortaya çıkmışken Osmanlı’da merkezî Devlet’in bizzat ihdas ettiği benzer bir kurum, kendisinden beklenen amaç gerçekleştiğinde, kendiliğinden ortadan kalkmıştır.
“Serflik, İslâm memleketlerinin hiçbirinde olmamış olsa gerektir” diyordu Barthold(!)…[24]
* * *
Barkan hocanın geçerken parmak bastığı bir önemli hususa daha değinelim. Fatih devrinde İstanbul civarında cetvellerde gördüğümüz kullaklar halinde Hristiyan adlı köylerden hiç değilse bazıları Bizans döneminin mirası olamaz mı? Gerçekten bunlardan birçoklarının Bizans zamanında da aynen kul işletmeleri halinde var olmuş olmaları melhuzdur. Türklerin, büyük kentlerin iaşesini sağlamak üzere Bizans’ın tesis etmiş olduğu bu kul işletmelerini aynen muhafaza etmiş olmaları düşünülebilir. Bununla birlikte Fatih’in, hâlî ve ıssız halde bulunan İstanbul civarında bu türden birçok köy tesis etmiş olduğu kesindir.[25]
* * *
Bu olguları bir kez de Edirne’de izleyelim.
XVI. yy. başlarında yapılmış tahrir ve tespitlere göre Edirne’nin, arazisi ve reâyâsıyla birlikte Padişah’a tahsis olunduğu anlaşılıyor. Kayıtlardan, bu tarihten bir buçuk asır önceki hukukî durumun XVI. yy. başlarında da az çok aynı şekilde devam ettiği görülüyor. Edirne’nin birçok mahallesi, odaları ve cemaatleri, avârız (fevkalâde durumlarda alınan vergi) haneleri, Padişah haslarının esasını oluşturuyordu. Haneler arasında ortakçı ve Çingene statüsünde bulunanlar avârızdan bağışık sayılıyorlardı.
Padişah hasları arasında bulunan köylerden Arnavud-Büzürk,[26] “Ortakciyan hassa” olarak kaydedilmişti. “Gerçi, XVII. asır başlarında, burada Padişah hassları için de daha başka ortakçı köylerinin de bulunduğu biliniyorsa da 935 tarihindeki tahrir kayıtları, hass köylerinde yalnız bu köyü ortakçı statüsü içinde göstermektedir.”
“Bunlardan başka Edirne’ye tâbi Ada nahiyesinde de Havass-ı Hümayun köyleri bulunmakta idi: İzmir Gazilû, Saruhan, Bosna, Saltıklû, Tatarlû, Şahinci, Mezit Bey nam-ı diğer Umur Bey, Sofiler. 890’da Ada’daki hass köyleri (aralarında Ortakçı köyleri-Ortaciyân-ı Padişah-Dahil) Dimetoka nahiyesindeki hasslar arasında görülmekte… 17 köyden müteşekkil olan bu grup köylerinden bir kısmında sipahiler bulunduğu gibi, haraç ve ispençe vermeyen ortakçı köylerinde de bir kısım haraç ve ispençe veren Hristiyan cemaati mevcut idi. Ortakçı köylerinden bazılarının Bosna ve Hırvatistan’dan getirilip iskân edilenlerden teşekkül ettiği anlaşılmaktadır…”[27]
Bütün bunlar, daha önce söylenenleri doğrulayıcı mahiyettedir: ortakçı köylerinin giderek azalması, sürgünlerle oluşturulan köyler, kullarla sipahi ve sair hukuken hür kişilerin birlikte bulunmaları…
* * *
“Kulluk” şeklinde tesis edilmiş köylere Bursa ve Biga yörelerinde de rastlanıyor. İmparatorluğun beşiği sayılan bu yerlerde, eski zamanlara ait toprak ilişkileri nizamlarının izleri, kendilerini uzun süre korumuş olarak çıkıyor karşımıza. Buraları bize bir anlamda, Osm. İmp.nun gerçek “Ortazaman”ını sergiliyor, bu bölgede ve bu devrin vakıfları içinde donmuş kalmış haliyle. Devletin daha sonraki çağlarında tesisini başaracağı yeknesak ve özgü nizamı buralarda, gelişmesinin çeşitli aşamalarını gösterir biçimde buluyoruz.
Ancak bu bölgelere ait belgelerin yetersizliği nedeniyle buralarda eski kullukların artıkları üzerinde teşekkül etmiş gözüken köylere ve bunlarda Osm. İmp. nizamının genel köylü tipini oluşturan reâyâ sınıflarından farklı bir vergi sistemine ve hukukî statüye tâbi tutulan toprak işçilerine ait bilgiler, ancak İstanbul haslarıyla kıyaslanmak suretiyle bir anlam taşımaktadır. Buna göre bu mıntıkada özellikle rastlanan kesimci, ellici, bağbân, soğancı, balıkçı, haraçgüzar, azâde, vakıf hademesi veya gulâm (oğlan, kul)u, koyun kâfiri, sığır ve yond (kısrak) oğlanı gibi zümreleri tetkik ederken, onları daima İstanbul Haslar kazasında tanıdığımız ortakçı kullarla kıyaslamaya çalışarak hukuken hür köylü (reâyâ) ile bu zümreler arasındaki farkı belirtebileceğiz.
Haslar kazasının ortakçı kulları burada “kesimci” namı altında karşımıza çıkıyor. Aslında arada fazla bir fark yoktur. Ortakçı, beylikten, vakıf idaresinden veya toprak sahibi özel kişiden aldığı tohumu, çoğunlukla işletme sermayesi de toprak sahibine ait olmak üzere, eken biçen ve mahsulden, tohum ve öşür çıkarıldıktan sonra geriye kalan kısım toprak sahibiyle yarı yarıya, ikili birli ya da ikili üçlü şekilde bölüşen bir toprak işçisiydi. Kesimci ise, tarımsal işletme içinde daha büyük bir özerkliğe sahip olup ektiği miktar elde edilen ürün ne olursa olsun, her yıl belli miktarda bir ekini ya da sabit bir maktu nakdi, “kesim” olarak toprak sahibine vermeyi taahhüt etmiş bir kişi demekti. Böylece kesimci, ortakçıya nazaran, toprak sahiplerinin ve kul ise ayrıca kendi sahiplerinin, sürekli denetiminden uzaklaşmış olduğu oranda, mukataa’yı (kesim) ödeme mükellefiyetini yüklenmiş kimse oluyordu.” Toprak münasebetlerindeki devlet müdahalesinin gayri şahsileştiği ve memurlaştığı devirlerde, ortakçının ihmal ve suiniyetlerini önlemek, ataletini yenmek için mücadele imkânları azalmakta olduğundan, devletin umumiyetle mukataa (kesim) usulüne müracaat edeceği tabiidir. Bu suretle vergiler daha büyük bir emniyet ve kolaylıkla toplanabilmektedir. Bilhassa mevzuu bahis kesimler, mahsulden aynen alınacak yerde, para ekonomisinin müsait bulunduğu memleketlerde mümkün olduğu şekilde nakde tahvil edilmek suretiyle tarh ve cibayet edilecek olursa, mesele büsbütün basitleşmiş olacaktır. Çiftçi de muayyen olan kesimi, yani maktu vergilerini verdikten sonra, geriye kalan mahsul fazlasından istediği kadar istifade etmekte serbest kalacağı için, daha fazla istihsal etmek heves ve arzusunu kendisinde daima bulabilecektir.”
“Osm. İmp.da toprak işçiliğinin ortaya koyduğu münasebetler arasında öşürcülük’ten ayrı bir ortakçılık veya kesimcilik şeklinin meydana çıkmasında… iki mühim sebep mevcuttur: bu sebeplerden birincisi şüphesiz, çiftçinin şahsının tâbi bulunduğu hukukî statünün hususiyetidir… İkincisi ise, çiftçinin çalıştığı toprağın hukukî mahiyetidir. Bu suretle, mirî topraklar üzerinde çalışan köylülerle, mülk toprakları veya ‘hassa çiftlikler’ üzerinde çalışan çiftçiler arasında kendiliğinden bir fark husule gelmekte ve mülk topraklar, mirî topraklardan farklı olarak, öşürcülükle değil ortakçılıkla işletilmektedirler.”[28]
Bu “kul” kesimciyi Batı serfi ile kıyaslama babında hemen parmak basacağımız husus, Avrupa Ortaçağı yıllarında, o kıtadaki ekonomik sürecinin tersine olarak, Anadolu’da faal bir para ekonomisinin her zaman için mevcut olmuş olduğudur. Bu söylediklerimizi pekiştirmek üzere ilerde konu üzerine tekrar döneceğiz. Ayrıca “kul”un, elinde “dilediği gibi tasarruf edebileceği’ bir payın kalmış olması ve de denetimden uzak olarak çalışıp üretebilmesi, onu Batı serfinden iyice uzaklaştırmaktadır, bir takım benzer ehliyetsizlikler ve madûniyetler dışında. Aslında kesimcinin durumu, beylik, vakıf idaresi ya da mülk topraklarına bir “kira” ödemekte imiş gibi olmaktadır.
Gerçekten “şahsen hür olmayan ve bir sahibi bulunan bir toprak işçisinin sahibi ile aralarındaki münasebetlerin köylerde umumiyetle ortakçılık veya kesimcilik şekli alması pek tabiidir. Çünkü mevlâ’nın kölenin sayinin semerelerine sahip olmak hususundaki hakları, kulu bir ırgat gibi doğrudan doğruya kendi nezareti altında çalıştırmak hürriyeti yanında, kulun uzak yerlerde toprak üzerine yerleştirildiği zamanlarda, şekilleri memleketin ziraî örf ve âdetleriyle tanzim edilen bir nevi ortakçılık münasebetlerini doğurmaktadır.”
Barkan hocanın bu sözlerinden ortakçılık’ın eskiden, yani Bizans döneminden beri yerleşmiş bir kurum olduğu anlaşılıyor. Devam edelim.
“Filhakika, lâzım gelen işletme sermayesiyle ve efendisinin müsaadesiyle toprak üzerine müstakil bir çiftçi gibi yerleştirilmiş olan kulların elde edecekleri mahsulün, hukuken, tamamının kölenin sahiplerine ait olması lâzım gelir”, Batı’da ürünün tümünün serfin elinden alınıp ona ölmeyecek kadar bir pay bırakılması gibi… Devam edelim.
“Fakat bu nevi kul işletmelerinin muntazam ve mütemadi bir şekilde hayatiyet ve bütünlüğünü temin için, kendileriyle yalnız ortakçılık münasebetleri tesis etmekle iktifa edilmekte ve lüzum ve imkân mevcut ise, bu nevi ortakçı kul’lara ayrıca bir takım hizmet ve hediye mükellefiyetleri yüklemek suretiyle kendilerinden azamî istifade yolları bulunmaktadır.”
Başlarda da söylediğimiz gibi Ortaçağda dünya genel teknolojik düzeyinin gereği olarak, çok farklı sistemler arasında bile bazı müşterek yanların bulunması doğaldır, savaşta tutsak edilmiş olanların köle statüsünde çalıştırılması gibi.
Kul olanlara, Osm. İmp.nun ilk dönemlerinde genel köylü tipini oluşturan reâyâ için asla bulunmayan, Batı serflerinin tâbi tutulduğu mükellefiyetler, ezcümle armağan mahiyetinde sunulan (Tavuk, çörek, yağ, meyve, şıra…) gibi eski örf ve âdetler uygulanmıştır. Bundan başka toprak sahipleri hesabına belli miktarda tohum, çayır ekip biçmek gibi yükümlülükler de vardı. “Ziraî sahada gerek toprağa bağlı esirlerle ve gerek serbest köylülerle tesis edilmiş bulunan ortakçılık münasebetleri eski Roma’da, Bizans’ta ve Balkan memleketlerinde öteden beri tatbik edilmekte olan bir usuldü. Bu itibarla Osmanlılar, hemen her tarafta benzeri olmayan yepyeni bir usul icat etmek mecburiyetinde kalmadılar.”[29] Onların, yerleşmiş bir takım prensiplerin dışına tümden çıkmaları düşünülemezdi. Ama daha Selçukluların Anadolu’ya ve hattâ daha da önce İran’a ayak attıkları andan itibaren sosyal dengesizliklerin bir topluma nelere mal olduğunu fark etmiş bulunduklarını vurgulamıştık. Kıssalardan çok hisse çıkarmıştı Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları ve bunların devamı olan Osmanlılar. İşte bu “hisse”, bu sonuncuları, kul’u harfi harfine köle gibi istismar etmeyip onu “ortakçı” haline getirmeye ve zamanla da bu sistemi genel öşürcü reâyâ düzeni içinde eritmeye itmiş olmalıydı.
“Bu suretle, eve veya çiftliğe merbut hususî hizmetkâr vaziyetinde çalışan kölelerle, efendilerinin mütemadi kontrolünden uzak ve müstakil çiftçi aileleri halinde toprağa yerleştirilmiş ortakçı kullar arasında teşekkül eden faklar, yavaş yavaş mahallî örf ve âdetler halinde tespit edilmiş ve bu nevi ortakçı kullar, hakikî kölelikle hür köylülük arasında mutavassıt bir merhale teşkil eden hususî bir içtimaî kategori teşkil etmişlerdir.”[30]
Ortaçağ’ın büyük feodal kasırgası, Selçuklu ve Osmanlıyı hafifçe yalayıp geçmişti.
Barkan hoca daha sonra işbu kesimcilerin kul olup olmadıklarını, kesimcilik durumunun onların kulluk sıfatının bir sonucu olup olmadığını araştırıyor. “Aksi takdirde, kul ortakçı ve kesimcilerle kul olmayanları birbirine karıştırmış olmak tehlikesi meydana çıkacaktır.”
Kayıtlar, bahis konusu kesimcilerin çoğunluğunun kul olduğunu gösteriyor. Ezcümle Hüdavendigâr livasında bulunan “kesimciler” Sultan Orhan’ın kulları oluyorlar. Buna dair 981/1573 tarihli kanun fıkrasında kesimci kulların eski defterlere nazaran, öşürlerini sipahiye (sipahi timarı içinde ziraat ettikleri için olacak) verdikten başka “kul oldukları için”, her birinin olanağına göre, çiftlik başına da “kesim” olarak üçer mud buğday ve arpa vermeleri gerektiği kaydediliyor. Bu arada bölgede çekirge afeti zuhur edip fukarayı zaafa uğrattığı ileri sürülerek, kanunnamenin yazıldığı sıralarda, sayılarının yirmi bir olduğu anlaşılan bahis konusu köylerin kesimcilerinden sadece aşar ile 140’ar akçe resm-i zemin alınması kararlaştırılmış ve öbür tür tekâlif ve kesim şeklindeki vergiler ref edilmiş.[31]
Bu resm-i zemin, söylediğimiz gibi doğruca bir toprak kirası oluyor.
Bu arada kul olmayan kesimcilerin de bulunduğu anlaşılıyor ki bunlar dışarıdan gelip “kulluk” içinden bir cariye ile evlenerek “ortak hizmeti”ne giren kişiler olmalıydı.
Bildiğimiz gibi sürgünlerin bir bölümü de kul taifesine dâhil oluyordu; Sürgün köyleri avâriz-i divâniye ve tekâlif-i örfiye’den bağışık tutulmuşlardı.[32]
İlerde değineceğimiz konulardan biri bakımından önemli olan bir hususu da zikredelim: birçok zaviye hizmetkârları ve hattâ dervişleri arasında bile kullar vardı. Kayıtlarda, kulların üzerine vazedilen “gulâm” ya da “atîk” işareti bunlarda bulunmamasına karşın bu dervişlerin bazılarının baba adlarının Abdülhak, Abdülkerim gibi İslâm’a girmiş Hristiyanlara özgü adların oluşu bunların azat edilmiş ve Müslümanlığı kabul ile derviş haline sokulmuş Hristiyan kullar olduğunu tahmin ettirmektedir. “Eğer bu tahminimiz doğru ise, birer din ve kültür propaganda merkezi halinde memleketin her tarafına ve bilhassa dağ başlarına ve köylere yerleşmiş olan bu nevi zaviyelerin, Hristiyan kullarını hararetli birer din naşiri derviş haline sokabilmek hususundaki hayatiyetlerine ve muhitlerinde şiddetle müessir birer maya gibi tesir etmelerine hayret etmek lâzım gelir.”[33]
Mantık bizi yine aynı noktaya getirecek: Batı serf’i ile “kul” arasında benzerlik görüyorsak bu, işbu serfle raiyet arasında hiçbir benzerliğin bulunmadığını tazammun eder. Gerçekten çok küçük bir azınlık oluşturan bu “kul”lar zamanla tümden yok olacaktır. Osmanlı İmp.nun XV. ve XVI. yy.lardaki özelliği, bir hür çiftçiler ülkesi olduğu şeklinde ifade edilebilir.[34]
* * *
Prusya ve sair Doğu Avrupa ülkeleri, Avusturya-Macaristan İmparatorluğunda servajın aldığı şekiller üzerinde bir başka çalışmamızda durmuş[35] ve bu şekillerin kendilerini yakın zamanlara kadar korumuş olduklarını görmüştük.
Osmanlı İmp.da ise yekvücut Devlet, fiyat, üretim ve tüketim dengesinin sürmesini merkezden çok sıkı şekilde denetliyor. Dersaadet’ten yayınladığı emirlerle başkentte örneği belli ayakkabı narhlarının korunması için Kayseri’deki deri, Diyarbakır’daki şap fiyatlarını saptıyordu; keza İstanbul’un tahıl gereksinimine göre Mısır, Eflâk ve Boğdan gümrüklerinin açılıp kapanmasına hükmediyordu…
“Malûm olduğu veçhile, imparatorluk sosyal bünye ve teşkilât itibariyle tamamen askerî bir mahiyette idi. Yani, hayatının muhafaza ve idamesini, hikmet-i vücudunu silâhların kuvvetine istinat ettirdiği için, bütün teşkilât ve müesseselerini, daimî surette harp halinde bir ordu gibi, harp hal ve maksatlarına göre kurmuştu. Bu itibarla, harp sanatından gayri işlerle meşgul olan köylü ve müstahsil sınıfları, bizzat devletin ve harp işinde kendisiyle teşrik-i mesai eden klan ve kudretlerin tâbisi kılmıştı… Bu nizam, zarurî olarak iki esaslı sınıftan ibaret bir devlet telâkkisine varıyordu. 1- Harp, emir ve idare eden askerî sınıf. 2- Askerîden gayri olan reâyâ, halk sürüleri…”[36]
“Bazı bilim çevreleri feodal Avrupa’nın giderek demokratik Avrupa’ya dönüşmesini şöyle açıklıyorlar: feodalitenin en önemli özelliği tarafların hak ve ödevlerinin özenle belirlenmiş olmasıdır. Burada aslında hukuksal bir ilişki geçerlidir. Feodalite hukuka saygılı sistemlerin ortaya çıkmasın kolaylaştırmıştır.”
“Osmanlı siyasal sisteminin ise, temelde feodal ilişkilerden çok daha farklı bir öz taşıdığı vurgulanarak şunun altı çizilmektedir:”
“Batı’da timar sistemi bir noktadan sonra, kişisel hakları da beraberinde getirmiştir. Osmanlı’da ise, kişiye timar verilmesi ona siyasal hakların da verilmesi anlamına hiçbir zaman gelmemiştir.”
“Bütün bunlarla anlatılmak istenen, Osmanlı’da ‘kişi’ ile ‘devlet’ arasında karşılıklı ‘hak’ ve ‘ödev’ düşüncesinin gelişmemiş olduğu, devletin hep ‘düzenleyici’lik yaptığıdır. Kurallar ise hakları değil, yükümlülükleri belirlemiştir. Bu mekanizma öylesine Devlet’i önde tutacak biçimde çalışmıştır ki, Osmanlı’da devlet kendi koyduğu kurallara da uymak zorunluluğunu duymamıştır.”[37]
* * *
Bu kitabın konusunun, sistemlerin derinlemesine araştırılması olmayıp vazedilmiş sistemlerin kökenlerini ortaya koymak olduğunu yineleyerek şimdi de Ortakçı kurumunun menşeine göz alalım.
Beldiceanu-Steinherr’in tetkiklerinin sonucunda ortakçı sistemi Karamanlılar dönemine bağlanıyor: Maliye’den müdevver 241 Nolu defter, Kıreli’ye tâbi imrenler köyünde ziraat yapan ortakların “Vilâyet-i Karaman ve Osman’da kadim zamandan beri ortak” olduklarını belirtiyor. Her ne kadar bu “kadim zaman”ın Selçuklu çağına çıkıp çıkmadığı bilinmiyorsa da bu çağda kurulan birçok vakfın, ortakçıların ödedikleri öşürle geçindikleri mukayyettir.
“Ortakçı topluluklarının iskânı Selçukî sultanlarının ve devlet adamlarının bilinçli bir politikasının sonucu gibi görünüyor. Bu toplulukların bir kısmı Konya ovasında bulunmakla başkente yakındı… Bu topraklar vakıflara bir geçim sağlıyor ve tahminimize göre de sarayın ihtiyaçlarını karşılıyordu. Ortakçıların bu kadar geniş bir çapta iskân edilişi belirli bir bölge plânlamasının varlığına işaret eder. Bundan başka o devrin gelişmiş sulama sistemini[38] düşünecek olursak, ortakçıların iskânında yüksek derecede bir koordinasyonun var olduğunu iddia edebiliriz…”
“Selçukîlerin bu sistemi nereden aldıklarını tahmin etmek pek kolay değildir. Böyle bir sistemin Bizans’ta mevcut olduğu düşünülebilir.”
“Prof. Ö. L. Barkan Osmanlı fethinden önceki Kıbrıs toprak sistemi ile ilgili bir metin yayınlamıştır. Burada öküz ve tarım araçlarını senyörden alan “parikozlar”, Bizans devri paroikoi’den başka bir şey değildir…”[39]
Beldiceanu-Steinherr de bunların (ortakçıların) ortadan kalktıklarını, I. Selim devrinde kalmamış olduklarını doğruluyor.
Evet, Osmanlı “eski” ile “yeni”yi, Küçük Asya ve Rumeli’nin siyasî herc ü merci içinde mezcedip bundan sui generis, pragmatik bir terkip çıkarmayı başarmıştı. Eclecticism’in şaheser örneklerini vererek müessese, kanun ve nizamlarını esas hedefi olan “askerî bünye”ye uygun hale getirmişti. Yukarda da işaret ettiğimiz gibi Osmanlı “her tarafta benzeri olmayan yepyeni bir usul icat etmek mecburiyetinde kalmamıştı”. Ama Türkmen’in, kendisinden kat kat kalabalık Küçük Asya toplumuna damgasını vurmuş olması gibi Osmanlı da Selçuklunun hazırladığı malzemeyi de kullanarak onu altı yüz yıl, soysuzlaşmaya rağmen, yaşatacak yemeği pişirmişti.
Bu kültürel alışverişin doğru olarak tetkiki hususunda Fuat Köprülü’nün araladığı kapı’dan (Bizans müesseselerinin Osmanlı müesseselerine tesiri…) birçok araştırıcı bu alana girecekti.
“Başlangıçta büyük bir dikkat ve ihtimam ve siyasî görüş ve anlayışla, ayrı bir hususiyet arz eden, her coğrafî mıntıkada yaşayan ve ayrı ethnik zümre teşkil eden reâyâ[40] ve mıntıkalara tatbik edecekleri kanunnamelerde mahallî, millî ve dinî özellikleri nazır-ı itibara alarak-tabii devletin takip ettiği ana prensipler dairesinde[41] uzun müddet imparatorluğun müreffeh bir halde ve kudretle yaşaması temin edildiği halde sonradan bozulmasının sebep ve amilleri nedir? Neden yerli geleneğe ait ahkâm uzun müddet mer’î kalıyor da bazı kaideler daha erken tasfiye edilip mer’iyetten kalkarak yerlerini tipik Osmanlı kanunnameleri ahkâmına terk ediyor?…” diye sorarken Neşet Çağatay,[42] sözünü ettiğimiz senteze parmak basmış oluyor. Çağatay’ın sorularının yanıtı, konumuzun dışında kalıyor. Bizi burada ilgilendiren ilhak edilen ülkelerin örf ve âdetlerinin Osmanlı nizamı üzerindeki etkilerinden ibaret kalıyor ve bunu şimdilik sadece toprak mülkiyeti, dağıtımı ve sair şekillerdeki tasarrufata müteallik mevzuat, reayanın toprakla olan ilişkisini irdeliyoruz.
Bir iki örnek verelim.
İmparatorluğun Avrupa kıtasına ait Canad-Göle Kanunnamesine göre toplanan vergiler arasında resm-i hane, resm-i sergi, resm-i kile… nin biriminin, Osmanlı ülkelerinde uzun süre tedavülde kalmış Macar parası flori’nin yüzde biri olan penez olması, işbu vergilerin, Osmanlılardan önce buralarda varlığına delil sayılabilir. Nitekim aynı kanuna göre resm-i dümen, Makova (Polonya’da) varoşu iskelesi âdetleri meyanında nehri geçen gemilerden alınan sekizer penez’lik bir vergi oluyor ki[43] bunun da eskiden kalmış olmasına muhakkak gözüyle bakılabilir.
Ergani Kanunnamesi’nde bir ırgadiye çıkıyor karşımıza ki “bu eyalette her hane başına yılda bir, ırgadiye bedeli alınmaktadır. Bedenen çalışanlar bundan muaf olsalar gerek. Anlaşıldığına göre bu, kalelerin tamiri ve sair ihtiyaçları için vazedilmiş bir resimdir.”
“Hane başına umumî vergi tarhı âdetini Türklerde ilk defa Kara Khitay’larda görmekteyiz ki bu âdetin bunlara Çinlilerden intikal ettiğini… F. Köprülü… zikretmektedir. Sonradan Cengiz imparatorluğu füruatında sık sık tesadüf ettiğimiz bu çeşit vergi tahsili usulü buralara bu tarikle intikal etmiş olduğu tahmin edilebilir”[44] derken Çağatay, Çin’in toprak rejimini etüt etmiş olmamızı da haklı çıkarıyor.
Gerçekten Avrupa kıtasındaki fetihler Osmanlıları feodalizmin çeşitli türleriyle karşı karşıya getirmişti. Bazen bunları olduğu gibi bırakıp yöreyi vergiye bağlamasıyla yetinmiş olmaları hiçbir surette Osmanlılarda feodalizmin varlığı varsayımına cevaz vermez. Parçanın, bütünle özdeşleştirilmesi bir temel felsefi hata olur. Nitekim ünlü Tahrir Defterlerinin tanzimi özellikle Arnavutluk ve Dulkadiroğullarında büyük yerel muhalefetle karşılaşmıştı. Her iki yerde de işbu muhalefete, yarı göçebe ve feodal örgütlenme şekli önayak olmuştu. Arnavutluk’ta 1431 Tahriri, önce Araniti ve Thopia Zenebissi ve sonra da İskender Bey Kastriota gibi yerli feodal şeflerin önderliğinde dağlıların uzun mücadelesinin gerçek başlangıcı olmuştu.[45]
Osmanlı Devleti, merkeziyetçiliği ve uzun süre çeşitli ırk ve çıkarlara kendi eşitçi yasa ve nizamının iradesini kabul ettirecek durumda hayatiyetini koruyuşuyla; kendi nüfuzunu, kıskanç bir ihtirasla daima hissettirdiği merkezden nasb ve azledilir yüksek memurlarıyla; her an türemeye hazır mütegallibeyi bertaraf edişiyle; nüfuz sahiplerine karşı zayıfı koruma iddiasıyla, feodal düzenin bir nevi antitezi olarak belirmektedir. Ancak, Osmanlı girdiği yerlere “yumuşak iniş” yapıyor, kanunlarını yavaş yavaş imal ediyordu: buralarda iyice yerleşmiş örf ve âdetleri zorlamıyor, uzun süre onlara riayetkâr kalıyordu, “en iyi vergi, halkın öteden beri vermeye alışmış olduğu vergidir kaidesini iyi bilen idare adamları, vergi sistemlerini hemen aynen muhafaza etmişler, halkın şikâyeti veya fena neticeleri gözükmedikçe, değiştirmek istememişlerdir. Bu hususta, Anadolu Türk beyliklerindeki ananelerin, Osmanlı kanunlarına bir esas teşkil ettiği ve o sistemler üzerinde oynamak suretiyle, kanunların muahhar şekillerini aldığı da kuvvetle tahmin edilebilir. Bu mıntıkalarda birçok sipahilerin Osmanlılardan evvelki devirlere ait ümera-i sâlife beratı ile timara mütesarrıf olmakta devam edişi, eşkincilü mülk timar ve malikâne sahiplerinin eski Türk aristokrasisine mensup oluşu, oralarda hemen hemen rejimin, toprak sahipleri ve idare memurlarını bile değiştirmediği zannını kuvvetlendirmektedir. Karamanlıoğlu defterlerinde, … tesadüf ettiğimiz bazı kayıtlar, eski devirlere ait nizam ve defter tutma usullerinin esas ittihaz edilmiş olduğunu bize göstermektedir. II. Beyazit ve hattâ Selim zamanında tanzim edilmiş bazı defterlerin başında, birçok şarkî Anadolu sancakları için Hasan Padişah, Alâüddevle Bey, Kayıtbay kanunlarının aynen muhafaza edilmiş olması da buralarda Osm. İmp.na ilhakından evvel ve ilhakını takip eden senelerde nasıl koyu bir derebeyliğin mevcut olduğunu ve yavaş yavaş Osmanlılığın kendisine mahsus nizamı içinde nasıl ermiş olduklarını göstermektedir…”[46]
İmparatorluk, bazı yerel âdetleri kabul etmek zorunda kalarak, örneğin sipahiye angarya iş görmek ya da armağan vermek gibi bid’atları bile yasalarına geçirmişti ama bunlarla mücadeleden de bir an geri durmamıştır: kâdir-i kül Devlet, her iklimi sonunda iradesine râm etmiştir.[47]
Bir yandan son derecede örgütlenmiş bir devletçilik nizamının, idare ve vergi sisteminin; öbür yandan da bazı ülkeler üzerinde imparatorluğu bir iskân ve kolonizasyon alanı durumuna getiren tarihî ve demografik koşulların gereği olarak “raiyet” tabir olunan vergi mükellefi çiftçi ya da zorunlu kolon, sürgün, devletin tayin ve tahsis edeceği yerde oturmak ve belli büyüklükte bir tarlayı babadan oğla geçen irsî ve ebedî bir kiracı durumunda ekip biçmek zorunluluğunda tutuluyordu ki bunu bazıları bir “toprak köleliği” olarak görüp reâyâyı Batı’nın serfine teşbih etmek eğilimini gösteriyorlar. O ise ki “kendine mahsus bir nizamı yaratmak için, kâdir-i kül bir devlet idaresi’ne insanların ve eşyanın zaruretlerini râm etmiş gözüken İmparatorluk dahilinde, muayyen gayeler için kurulmuş umumî bir plân ve teşkilât içinde her sosyal zümrenin içtimaî vücutta kendisine mahsus muayyen bir fonksiyonu nesiller için değişmez ve ebedî bir mevkii vardı… Raiyet oğlu raiyettir prensibi yanında reâyâlığı devlet teşkilâtı içinde toprağı işlemek mükellefiyetin hukuken ve bilfiil üzerine alan bir hukuk-u âmme müessesesi, her türlü hususî ve şahsî hürriyet ve mukavelenin fevkinde bir devlet işi[48] olarak tanzim ediyor…”[49] Vergiler de teminat altına alınmış oluyordu.
“…İmparatorluk dahilinde, umumî bir seferberlik havası ve zihniyeti, tabii ve daimî bir hal idi.”[50] O denli daimî olmuştu ki 1914 “seferberlik”inde bencil ve meczup bir Enver Paşa, “Devlet” adına, Mustafa Kemal Bey-Paşa bile dâhil, herkesi emr ü kumandası altında tutarak, bu aynı devleti mahva götürebilmişti[51]… Devam edelim.
“Bittabi, İmparatorluk içinde bütün diğer sınıflara vazifesini ve vaziyetini ananevî bir şekilde tespit eden bu plânlı ekonomi ve devletçi siyaset devrinde, köylünün ve dolayısıyla üzerinde çalışılan toprağın hukukî vaziyetini, tamamen siyasî, malî ve askerî zaruretlerden mülhem olan bir sosyal politika’nın emrinde İmparatorluk devrinin ihtiyaçlarına tamamen uygun bir şekilde tanzim edildi… zaman ve vaziyet o zamana kadar mevcut örf ve teamüller köylünün toprağa bağlanmasını, toprağın rakabe’sinin devlete ait telâkki ve ilân edilmesini zarurî kılmıştı. Hâdisat, hükmünü yürütüyordu.”[52]
Ve çalışmak sadece bir hak değil, aslında bir görev oluyordu, kitleleri yoğurup hamurunu belli kalıplara sokmuş olan kadir-i kül Osmanlı Devleti içinde.
* * *
Sürgünlere ait bazı yasa maddeleriyle daha sonrasına ait kayıt ve hükümlerden Balkanlar’ın, bugün bile hâlâ izi silinemeyecek şekilde Türkleştirilmiş olduğu anlaşılıyor.
A.Bailly, “Byzance (Fayard, Paris 1948)” adlı kitabında[53] “Bizans İmp. ile İslâm’ı uzun süreden beri karşı karşıya getirmiş olan savaşlar gönüllerde hiçbir husumet şekli yerleştirmemişti: bu iki kültür birbirinden, daha özgün ya da daha revnaklı bulduklarını istiare etmek üzere muhaceme ederlerdi ve mütekabil takdir, geniş ve açık hoşgörü duygusuyla son bulurdu” diyor.
“Bizans potası” karışımından, birçok bakımdan çok özgün bir “Balkan Osmanlı topluluğu” meydana çıkacaktı. Türkler, kırsal kesimlere yerleşirken, Balkanlar’ın görünümüne hayli değişiklik getirmişlerdi: özellikle ilk olarak 1470’de Maritza’nın (Meriç) aşağı ovalarına ekilen pirinç gibi bazı yeni ekinler ithal etmişlerdi. Pirinç ekimi 1856’ya kadar bir Müslüman tekeli olarak kalacaktı. Hayvancılık da, bütün şekilleriyle gelişecekti: savaş hayvanı at, yük hayvanı deve ve her ne kadar daha önceden gelmişse de manda, aşağı bataklık arazilerde başlıca yer tutacaktı. Yine Makedonya’ya Türkler, sulama tesisleriyle birlikte, pamuk, tütün, haşhaş gibi sıcak iklim ekinlerini getireceklerdi. Slav Balkan kentleri de, “uyanış”larını, Türklere borçlu oluyorlardı. Saraybosna buna iyi bir örnek olmuştu.
Ve nihayet, cemaatlerin içinde girift oldukları panayırlar[54] da, ekonomik olduğu kadar kültürel alışverişe vesile oluyordu.
İhtidaların Anadolu’da hangi koşullar altında vaki olduğunu anlatmıştık.[55] Balkanlar için de makale sahibi şunları söylüyor: “işgal edilen yerlere göre az çok geniş ölçüde vaki olan ihtidalar, çoğunlukla çıkar ya da mal ve mülklerin ya da durumun muhafazası kaygısı nedenine dayanıyordu… Girit’te, halkın %20’si İslâm’ı kabul etmişti ki bu önemli rakam sadece maddî mülâhazalarla izah edilemez. Bosna Bogomil’leri[56] Orthodox Kilise ya da Latin ruhban sınıfının fitne ve tezviratından kurtulmak için olduğu kadar inanç yoluyla da kitle halinde Müslüman olmuşlardı zira sair yerlerde olduğu gibi burada da tarikatların faaliyeti bunda methaldardı: Babalar Hristiyanlarla Müslümanları yakınlaştırmak için büyük faaliyet gösteriyorlardı… Bazen ihtidayı Türkler değil de mühtedi Hristiyanlar, örneğin Arnavutlar, Maliki Gölü civarındaki Helenik halkla Ohri Gölü Slavlarını teşvik etmişlerdi… Genellikle Osmanlılar Avrupa’da ihtida ettirmemiş, fethetmişlerdi.”[57]
“Bâbıâli Bizans’ın Balkanlardaki emperyalist politikasını kısmen tevarüs etmişti (emperyalizmin öbür bölümü Moskova’ya düşecekti)… Sırp orthodox Kilisesi zamanla, Osmanlı Devleti içinde bir gerçek devlet olmuştu şöyle ki Türk yönetimi Katoliklere had derecede kuşkuyla bakmış olup bunun sonucunda da, özellikle Bosna’da 1463 (fetih tarihi) ile 1736 arasında hiçbir Katolik piskopos bulunmamış ve dolayısıyla kitle halinde ihtida ve daha fazla da Doğu Orthodox’luğuna geçiş vaki olmuş… Boşnak toprak küçük soylu takımı, ihtida edince, senyörlük imtiyazlarından birçoğunu korumayı başarmış, bir Asyaî idarî ve askerî yapıda bir imparatorluk içinde bir Hint- Avrupa feodal yapı adacığı teşkil etmişti; Türkler ise ‘kan asaleti’ ya da irsî asalet sosyolojik kategorisini bilmezlerdi.”[58]
Bu ifadeler yukarda söylediklerimizi doğruluyor. Mezkûr osmosis, dilde de kendini göstermişti.[59] Ama bu tür istiareler, uygulama olmadan bir anlam taşımaz. Bir misal verelim, bu aynı sibak içinde:
“Baştine” Slavcadan gelen, irs yoluyla geçen arazi hakkında Osmanlı kanunname ve sair tahriratta kullanılan tabirdir. Rumeli’de küçük bağ bahçe ve evlerin evlâda geçmesine izin verilmiş ancak arazinin intikali kesinlikle men edilmişti: toprak devletindir. Sadece Bosna Hristiyanlarına karşı olumlu davranılmış, topraklarının irs yoluyla ailelerine bırakılmalarına müsaade edilmişti. Böylece devlet malı olmaktan çıkmış toprak, “baştine” olmuş oluyordu.[60] Ama İmparatorluk içinde “köylü, resmen ve hukuken hür adam olma vasfını hiçbir zaman kaybetmemiştir.”[61] Hattâ bir de raiyet olmayan ve “haymana tabir edilen başıboşlar vardı ki bunlar sipahinin kendi toprağı üzerinde çalışsalar bile raiyet gibi toprağa bağlı değillerdi. İstedikleri gibi yer değiştirebilirlerdi ve tarımla iştigal onlar için bir mükellefiyet değildi.”[62]
Barkan hocanın görüşünü tamamen benimsemiş olan H. Tuncer’in, daha sonraki bir büyük çalışmasının[63] başlarında “Feodalite, Ortaçağda dünya memleketlerini idare etmiş amme ve özel müesseselerin umumunun tanıdığı addır. Feodalite rejimi ziraî bir rejimdir, bu rejimde arazi, yani toprak kısmen müşterek mülkiyete ayrılmıştır” demesi, işbu “feodalite” tabirinin ne denli malayani ve “kozmopolit” şekiller aldığının bir başka delilidir.
Nasıl böyle olmasın ki Batı feodalitesinin kaçınılmaz koşullarından biri olan senyörün kazaî yetkisi, hiçbir surette timarlû ya da zaime verilmemiştir: “…kadı hükmü olmadan kimsenin ceza tertip ve infaz edememesi Osmanlı idaresinin temel prensiplerinden biridir. Cezaların infazı ve kararların yerine getirilmesi ise, Sancak-beği ve subaşıların salâhiyeti dâhilindedir” diyeceklerdir, bir ağızdan, R. Anhegger ile H. İnalcık.[64] “Merkez”den yayımlanan Kanunname ve yasaknameler, görev, yetki ve sorumlulukları açıkça belirten beratlar, her bölgede mutlak şekilde uyulması gereken buyruklar oluyordu. Kimse bunların dışına kıl payı çıkma cesaretini kendinde göremezdi. Hangi Merovingien ya da Carolingien kralı, feodal konta böyle “makbul ve muteber” kanunname icbar edebilmişti?…
Herhangi bir yeni nizam konurken Osmanlı idaresinin “kanûn-i kadîm”i takibe ne denli önem verdiği bilinir. Biz bu kitapta “kadîm”in ne kadar geri gittiğini saptama çabasındayız. Birçok, hattâ önemli konuda bile, bunda başarılı olamadığımız aşikâr ise de sorunu ortaya koymuş olmaktayız, yeni araştırıcıların dikkatine.
Belli bir zamanda “temel” sayılabilecek bir yasanın başka alanlara teşmil edilmek üzere örnek alındıklarını görüyoruz. Bu “bir yasanın başka alanlara teşmili” ifadesi, imparatorluk içinde kanun yeknesaklığının bulunmayışının delili olmaktadır. Her ne kadar tarihî ve sosyo-ekonomik koşullar Bâbıalî’yi çok esnek olmaya sevk etmişse de o, kanunları, imkân nispetinde bir kül halinde tespit etme ve imparatorluk içinde her yere teşmil etme eğilim ve hattâ azminden hiç dönmemiştir. Sultan Süleyman Kanunnamesi adıyla tanınmış yasa, şüphesiz bu mahiyeti haizdi: 1596 tarihli bir adâletnâme’de “…bezl-i kudret ve sarf-ı miknet eyliyesiz ve ecdad-ı izamından firdevs-i mekân-ı cennetmenâl merhum Sultan Süleyman Hân eskenallahü Taalâ feradis-ül-cinan hazretlerinin zaman-ı iktidarlarında kanunname yazılub beher şehirde olan kadılar mahkemesinde kanunname-i hümâyûn vazolunmağla ol asrın hâkimi ferid-üd-dehri olanlar mazmun-u adalet hümayünu ile amel eyledikleri ecilden bir ferde zulüm ve taaddî olunmayub cümle umur ve ahval kemaliyle görülmeğin reâyâ ve berâyâ ki vedayi-i Cenab-ı Kibriya’dır[65] muntazam-ül-ahval olurlar imiş hâlâ ol kanunname-i adalet…”[66] deniyor ve burada reâyâ ile halkın haraç ve vergi vermeyen Müslüman ve kılıç ehli kısım ki reâyâ ve berâyâ, yani halkın tümü, Tanrı’nın emanetleri olarak niteleniyor. Hangi Merovingien ya da Carolingian kralı, halkını feodal konta, Tanrı’nın bir emaneti olarak teslim etmişti?…
“Bahsi geçen kanun dergilerinin herhangi bir hukuk sahasını sistemli bir şekilde ve bütün olarak ihata eden zamanımız kanunlarından farklı bir şekilde, ekseriya kanunların kendi iptidaî şekilleri olan fermanlardan koparılmış parçaları veya hülâsaları yan yana getirerek, bazen de daha eski tarihte yapılmış olanı bir araya toplama teşebbüslerinden arda kalan bazı blokları aynen tekrar ederek kendilerine mahsus bir usul ve mantıkla sıralamış olmaları da bizi hayrete düşürmemelidir… Gerçekten, Kanunnamelerle tanzim edilen sahada bahis mevzuu olan bir tek kanun olmayıp çeşitli ve çok adette kanunlardır… Bilhassa Osm. İmp. gibi, idarî, malî mevzuatta araziye göre hukuk ve kamu dağınıklığı prensibi hükümran olarak, her biri ayrı bir teşkilât ve nizamla idare edilen ve çeşitli imtiyaz ve muafiyetlere sahip zümrelere… hükmeden bir devletle, umumî bir teşkilât ve idare kanunu tertip etmeye… imkân ve lüzum yoktur…”
“Demek oluyor ki, umumi ve tertipli bir Osmanlı kanunnamesi ancak pek esaslı bazı vergilerle ana usul ve teşkilâta ait kaideleri ihtiva edebilir. Mirî arazi rejiminin hususiyetleri, sipahilerin vazife ve salâhiyetleri… ilâh gibi. O da bu gibi rejim ve zümrelerin mevcut olduğu yerler için bahis mevzuu olmak şartıyla…”[67]
Bununla birlikte sayıları hayli kabarık bulunan kanunnameler, içerik bakımından birkaç tipe rahatça irca edilebilir, darphane, para ve kıymetli madenler ve gümrük gibi çoğunlukla merkezden yapılan iltizam işlerine değgin hükümler, birinci derecede Divan’da defterdar ve nişancıyı ilgilendirir.[68]
* * *
“Kanûn”un “kadîm”liği nereye kadar dayanıyor, Hasan Padişah, Alâuddevle Kanunu’nun gerisinde neler var? Neden “eski”ye bu denli itibar edilmiş? “Kalıplaşmış (stereotyped) bir kültür geniş bir davranış, eylem ve tavır modelleri dizisini kapsar. Özel bir talim ve itiyatla bu kalıplaşmış kültür, geniş ölçüde, gayri şuurî ve otomatik olarak tekrarlanır…” demiştik daha önce[69] ve devam etmiştik: “müstakbel uygulamaların hazırlanması bakımından geçmiş tecrübelere olan itimat, aslında insan neslinin bir özelliğidir…”[70]
Ve bir yerde de özellikle vurgulamıştık: ‘‘Devamlı ve başarılı harp hali bir toplumun bütün kesimlerine, bazen çok şayanı dikkat mertebede, damgasını vurma istidadındadır”… Mütemadi cengin akımına kendini kaptırmış bir toplumda yaşama koşulları ister istemez değişik, cengin seyrine göre de değişken olacak, dolayısıyla duruma muvazi olarak bu koşullar da tebeddül, edip ortaya çıkan her yeni duruma intibak edeceklerdir.”[71]
“Malzeme iktibasının derecesi evvelâ bu malzemenin alıcı uygarlık içinde geçerlilik haddine, sonra bu uygarlığın kabullenme kabiliyetine bağlıdır. Bir yabancı ürün veya teknik, ilgi çekici olması halinde, az çok olduğu gibi kabul edilebilir. Bu takdirde verici uygarlık, kabul edeni fazlaca değiştirmemiştir, ona sadece uygun bir âlet vermiştir…”[72]
Balkan voyvodasının uzattığı ve Osmanlının “başını serin” tutan eski toprak rejimi gibi… Osmanlı, işine geldiğince, kendine özgü sistemini icbar etmekten vazgeçmiş, eski rejimi ipka ederek hazineye girecek altın keselerini saymakla yetinmiş. Hal böyle olunca da “kanun”un “kadîm”liği, iki yönde mütalâa edilebilir oluyor: biri, kendi öz prensibinin esas mercii, öbürü de fethedilmiş ülkelerde “kadîmden beri” mevcut nizam oluyor. Biz bunlardan ilkiyle meşgulüz ve örf kavramından hareket ediyoruz.
[1] Bu bapta bkz. Norman Itzkowitz-Ottoman Empire and Islamic tradition, N. Y. 1972, s. 17.
[2] İ. Hakkı Uzunçarşılı.- Ondört ve Onbeşinci asırlarda Anadolu Beyliklerinde toprak ve halk idaresi, in II. TTg, s. 499 ve dev. ve Anadolu
Beylikleri ve Akkoyunlu Karakoyunlu Devletleri Ank. 1969, s. 238 ve dev.
[3] Tarafımızdan belirtildi. I. H. Uzunçarşılı.- Anadolu Beylikleri, s. 199.
[4] ibd., s. 202-3.
[5] Cl. Cahen.- Note sur l’esclavage musulman et le devshirme Ottoman à propos de travaux récents, in JESHO, XIII/2, April 1970, s. 213,
infra 2.
[6] Bu nedenle zehirlenerek öldürülmüş olduğu tezi bazı tarihçiler arasında revaçta olup bu konuda yardımcısı Sadrazam Karamani Mehmet
Paşa’nın katli kesin olarak buna bağlıdır. Döneceğiz konuya.
[7] Ö. L. Barkan.- Osmanlı İmp. da kurulu; devrinin toprak meseleleri, in II. TTKg., s. 1002 ve dev.
[8] ibd., s. 1011-2. Tarafımızdan belirtildi.
[9] Ö. L. Barkan.- Osm. İmp.’da bir iskân ve kolonizasyon metodu olarak sürgünler, in İktisat Fak. mecmuası, XV/1-4, Ekim 1950-Tem. 1954,
[10] ibd., s. 217 ve dev. Ayrıca bkz. Heath W. Lowry. – The Ottoman Tahrir Defters as a source for urban demographic history: The case study
of Trabzon (ca. 1486-1583). Kalifornia Ün.de doktora tezi, 1977.
[11] Ö. L. Barkan.- op. cit., s. 223.
[12] Peloponnesos.
[13] Ö.L. Barkan – op. cit. s.228-30.
[14] Ö. L. Barkan.- Türkiye’de “Servaj” var mı idi? X. Milletlerarası tarihi ilimler kongresi’ne (Roma 4-11 Eylül 1955) sunulan bildiri.
[15] ibd.
[16] Ö. L. Barkan.- XV. ve XVI. asırlarda Osmanlı İmparatorluğumda toprak işçiliğinin organizasyon şekilleri, in İ. Ü. İktisat Fak. Mecmuası.
[17] ibd., s. 32-3.
[18] ibd., s. 34, 38.
[19] Ö. L. Barkan.- XV ve XVI. asırda Osm. İmp.’da ziraî ekonominin hukukî ve malî esasları 1, İst. 1943, s. 89.
[20] Yaklaşık 600 kg. “ölçü Teknikleri” cildinde ayrıntılarını vereceğiz.
[21] Emîrler, vezirler ve sair mansıp erbabı için toprak mahsullerinden öşür’den başka alınan hisse olup “sâlâr”, Farsça baş ve kumandan
demektir. Yani bir nevi “ağalık” hissesi olmaktadır (Mehmet Zeki Pakalın.- Osmanlı tarih deyimleri ve terimleri sözlüğü, İst. 1971).
[22] Ö. L. Barkan – op. cit., s. 90-1.
[23] ibd., s. 88-9.
[24] F. Köprülü- W. Barthold.- İslâm Medeniyeti tarihi, İst. 1962, s. 63-4.
[25] Ö. L. Barkan.- Toprak işçiliğinin, organizasyon şekilleri I, s. 54.
[26] “Büyük Arnavud” manasında olup haslar arasında bir de Arnavud-Küçük köyü vardı.
[27] M. Tayyib Gökbilgin.- XV-XVI. asırlarda Edirne ve Paşa Livası. Vakıflar, mülkler, mukataalar İst. 1952-s. 65-70.
[28] Ö. L. Barkan.- Toprak işçiliğinin organizasyon şekilleri II, C. I, sayı 2, 1940.
[29] ibd., C. I, sayı 3, s. 415 infra 86.
[30] Ö. L. Barkan.- op. cit., C. I, sayı 2, s. 200-1.
[31] ibd., s. 202.
[32] ibd., s. 207.
[33] ibd., s. 211-2.
[34] ibd.. C. I, sayı 3, s. 429.
[35] Bkz. B. Oğuz.- Yüzyıllar…, passim.
[36] Ö. L. Barkan.- Osm. İmp.da çiftçi sınıfların hukukî statüsü in Ülkü 49, Mart 1937, s. 34-5.
[37] Nilgün Uysal.- Yağmurdan önce, in Milliyet, 14. 5. 1981.
[38] Tarafımızdan belirtildi.
[39] İrène Beldiceanu-Steinherr.- XV. ve XVI. asırlarda Anadolu’da Ortakçılar in TTg VIII, s. 1324-5.
[40] Tarafımızdan belirtildi.
[41] Tarafımızdan belirtildi.
[42] Neşet Çağatay.- Osm. İmp. arazi ve reaya kanunnâmelerinde, ilhak edilen memleketlerin âdet ve kanunları ve ıstılahlarının izleri, in TTKg
III s. 489-90.
[43] ibd., s. 496.
[44] ibd., s. 498.
[45] Halil İnalcık.- Ottoman methods of conquest, in Studia Islamica II, Paris 1954 s. 111-2.
[46] Ö. L Barkan. – op. cit., s. 38-9.
[47] ibd., s. 45.
[48] Tarafımızdan belirtildi.
[49] Ö. L. Barkan.- op. cit., Ülkü 50, Nisan 1937, s. 101.
[50] ibd., s. 102.
[51] Bkz. B. Oğuz.- Yüzyıllar…
[52] Ö. L Barkan. – op. cit., s. 104.
[53] Zikreden Jacques Rollet.- Caractères généraux de la conquète Ottomane dans les Balkans, in Ethno- Psychologie 2, Avril-Juin, 1978
(Le Havre), s. 145-6.
[54] Sözcük, “Bakire Meryem”i ifade eden Panagiva’dan müştaktır.
[55] Bkz. C. I., passim.
[56] Bu konuya önemle döneceğiz.
[57] Tarafımızdan belirtildi – J. Rollet, op. cit.
[58] Antoine Pinteroviç.- Quelques remarques critiques sur l’étude consacrée par Jacques Rollet à l’influence turque dans la Balkans, in
Ethno-Psychologie 1, Janvier 1979 (Le Havre) s. 153.
[59] J. Rollet ve A. Pinteroviç’in zikredilen makalelerine bkz.
[60] M. Zeki Pakalın.- Osmanlı tarih deyimleri ve terimleri sözlüğü.
[61] Ö. L. Barkan.- Osm. İmp.da çiftçi sınıfların hukukî statüsü in Ülkü 53, Tem. 1937, s. 335 Hoca, Servajlar buradaki ortakçı ve sair köylü
arasındaki kesin farkları…
[62] Hadiye Tuncer.- Osm. İmp.da toprak taksimi ve âşar, Ank. 1948, s. 43.
[63] H. Tuncer.- Osm. İmp.da toprak hukuku, arazi kanunları ve kanun açıklamaları, Ank. 1962, s. 17.
[64] Robert Anhegger ve Halil İnalcık.- Kânûnnâme-i Sultanî ber mûceb-i örf-i Osmanî. II. Mehmed ve II. Bayezid devirlerine ait yasaknâme
ve kanunnâmeler, Ank. 1956, s. XVII.
[65] Tarafımızdan belirtildi.
[66] M. Çağatay Uluçay.- XVII. asırda Saruhan’da, eşkıyalık ve halk hareketleri, İst. 1944, s. 164.
[67] Ö. L. Barkan. Osm. İmp.da ziraî ekonominin hukukî ve malî esasları, s. IIV-IV.
[68] R. Anhegger H. İnalcık.- op. cit., s. XIV.
[69] Bkz. B. Oğuz.- C. I, s. 21.
[70] ibd., s. 29.
[71] ibd., s. 39.
[72] ibd., s. 49.