“Ağırlık altın kala, hafiflik başa belâ“
Hiç şüphesiz ayın safhaları, güneş yılında ayın 12 görünümü, insanoğlunun ilk takviminin dürtücü amilleri olmuşlardı. Kaldı ki ayın kendisinin dahi ilk insan için büyük cazibesi vardı; ona, boğa şeklinde bir Tanrı olarak tapılıyordu. Bunda şaşıracak bir şey yok, şöyle ki o, her daim değişiyor ve canlı olarak ortaya çıkıyor. Onu, yeni ayda boynuzlar yukarı doğru kalkık, olarak görüyoruz, sonra boğa yavaş yavaş başını eğiyor ve dolunayda bedeni tam olarak görünüyor. Yavaş yavaş, boynuzlar yeniden görünüyor, ama ay batarken bunlar aşağıya dönük olmuyorlar.
İlk prehistorya ay tanrısı olduğuna inanılan Mısır tanrısı Toth, orada sayının, yazının, bilimin ve astronominin mucidi olarak telâkki ediliyor. Mısır, üç on günlük haftaya bölünmüş 30 günlük ayı kabul etmişti.[1]
360 güne 5 gün eklenene kadar uzun zaman geçecekti. İnsanoğlunun ilk bildiği rakam 30 olup bunu 12 takip etmiş olmalıydı. Hiç şüphesiz sayma el ve ayak parmaklarının yardımıyla yapılıyordu, bunlarla yirmiyi buluyor ve her rakama bir ad vermeden bir ağaç parçasına bir işaret koyuyordu. Böylece de bir yirmili sistem ortaya çıkmıştı. Nitekim hâlâ Fransa’da dört yirmi ve üç (quatre-vingt trois) ile 83 rakamı ifade ediliyor (dört yirmi ve on=quatre-vingt dix-90).[2]
Prehistorya döneminde bir zamanın gelip bir parmak/ayak hattî standardın kullanılmış olması muhtemel görülüyor. İstiap standartlarının esas olduğu fark edilince, standartları teşkil etmek için işbu hattî (linear) sistemin kullanılması doğal olmuş. Açıkçası, kübik ayak, kolaylıkla kabul edilecekti. Standard ağırlık gereği de, muhtemelen M.Ö. 4500 ile 4000 arasında bakır metalürjisinin gelişmesiyle kendini hissettirince önce bir kübik ayak dolusu buğday düşünülmüş, ancak bunun çok değişken olabildiği anlaşılınca, daha stabil bir malzemeye dönülmüş. Bunu su’da bulmuşlar.
Daha Sargon öncesi Lagash’ta, müteakip su’lu standart yerine, kübik parmak başına arpa tanesi kullanılmıştı.[3]
Yukarıda söylendiği gibi, beşer sayma ve ölçmesinin temelinde ayın safahatı yatıyordu. Bu keyfiyet, “ay-kamer” ve de “ölçme” için özellikle Grek, Latin ve Cermanik Hint-Avrupa dillerindeki sözcüklerin bağlı etimolojisi ile sabit oluyor.
Bütün bu sözcüklerin arkasında “ölçmek” ve “bir ölçü” fikri yatıyor. Grek mêtiri, ölçmek; mênsus, ölçülmüş; Latin mênsis, bir ay (zaman); Grek metron, bir ölçü.
Grek metron, aynı zamanda, ölçmek için bir vasıta, bir kaide oluyor. Metron, Latin metrum, Fransız mêtre, Amerikan-İngiliz meter olmuş.
Yine aynı kökten türevler babında diametros, çap (dia=arasından); perimetros, çevre, dolay (peri=çevresinde); summetria, simetri, bakışım (sum=ile, birlikte), ve daha niceleri var ki bu uzun ayrıntılara şimdilik girmiyoruz.[4] Onlara sıra geldikçe değineceğiz.
***
“Tarih Sümer’de başlar sözünü bir kez daha analım. III. Ur Sülâlesi’nin kurucusu Ur-Nammu (M.Ö. III. bin), beşerin halen tanıdığı en eski kanunnameyi neşretmişti. Burada, bugün bile insanlara tesir eden ahlâk kaidelerinin yanı sıra doğru ve bozulmayan ölçü ve ayarları tespit etmiş, dul ve yetimin kuvvetliye ram olmasını, tek bir akçe sahibinin zenginin kurbanı olmasını önleyici maddeleri zikretmişti.[5]
Mesafe ölçülerinden elimize geçen en eski tabir Asurlulara ait olup Tiglatpalasar’ın Urartu ülkesinde 60 berû mesafe kat ettiği (M.Ö. 735) kaydedilir. Bu mesafe 300-350 km.ye tekabül ediyor.[6] Herodotus da bize şunları anlatıyor: “Mısır sahillerinin uzunluğu (hesap etmek için genellikle yaptığımız gibi, Plinthine körfezinden, Casius dağının dibindeki Serbonis gölüne kadar olan mesafeyi itibar etmek üzere) altmış shoini’dir. Shoinus bir Mısır ölçüsü olup altmış stade’ye muadildir. Küçük toprak sahipleri ölçü birimi olarak “fathom” (Eskiden iki kol uzatıldığında parmak uçları arasındaki mesafe)… büyük arazi sahipleri ise parasang’ı kullanırlar[7]… parasang, otuz stade’ye muadildir… Böylece Mısır sahillerinin uzunluğu 3600 stade, yani yakl. 420 mil [8] olur…”[9]
Tarihinin bir başka yerinde yine Herodotus şöyle devam ediyor: “Lydia ve Phrygia’da 941/2 parasang-yakl. 330 mil-mesafe üzerinde 20 durak mevcuttur.”[10] Bu hesaba göre bir parasang 31/2 mil’e muadil oluyor. Halbuki biraz aşağıda da “Kral Yolu”nun parasang olarak ölçüsü doğru olup bir parasang da 30 furlong’a muadil ise (ki aslında böyledir), Sardes’ten Memnon Sarayı’na mesafe (450 parasang) 13.500 furlong olacaktır.”[11]
UNESCO’nun Beşer Tarihi parasang için “sang, taş demek olup bir günde kat edilen ve mesafe yerine zaman olarak ölçülen merhaleyi gösteren “kilometre taşları”nı ifade etmiş olmalı” diyor.[12]
Gerçekten “seng” Farsça taş manasında olup parasang “ferseng”den galat olmuş olmalı. “Ferseng” ise “eski bir ölçüdür üç mil uzaklıktır ki 1200 adımdır. Aşağı yukarı bir kilometrelik bir yoldur. Muarrebi (Arapçalaştırılmışı) fersah’tır.”[13] “Ferseng”in Anadolu’da karşıtı ağaç olup XIV. yy.da yazılmış Fütuhü’ş-Şani Tercümesi’nde “Üç ağaç yol, yani üç ferseng” diye geçiyor. (TS)
Osmanlılar da, 1,67 km tule tekabül eden ve berrî tesmiye ettikleri bir kara mesafe ölçüsünü kullanmışlar.[14] (“Berr”, Arapça “kara, toprak” anlamına gelir). Her ikisinin de Samî dillerine ait olmaları itibariyle Asurluların yukarda zikredilen berû’su ile yirmi beş asır sonraki Osmanlı berrî’nin kelime yakınlığı tabiî karşılanabilir.
Mezkûr Beşer Tarihi’nde kaydedildiği gibi ilk çağlarda zaman ve mesafe kavramları birbirlerine sık sık tedahül ederlerdi (girer, karışırlardı). Bugün bile Anadolu’da A’dan B’ye varmak için geçecek zaman veya A’nın B’ye mesafesi, meselâ muayyen adette “sigara içimi” ile takdir olunur. Yani şu kadar sigara içene dek alınan yol veya geçen zaman aynı şeydir. Burada sigara içme temposuyla gidiş hızının (ki çoğu kez yayalar için bahis konusudur) insanına göre değişmesi de izafiyet ve belirsizliği bir kat daha artırır. Zaman ve mesafe kavramının farksız olarak sigara içimiyle ölçülmesinin bir tecrübî temelinin de bulunduğu ortadadır. Buna karşılık, ömründe bir saate sahip olmamış veya saati olan bir yoldaşına saat tutturmamış birinin, çok rastlandığı gibi, A’dan B’ye mesafeyi, birimi saat olan bir rakamla ifade etmesi, fazla güvenilemeyen bir beyan oluyor. Üretimle ilişki şekli, bir saatlik zamanı ona tamamen soyut bir kavram haline getirtmiştir. Uykuda geçirdiği değişik uzunlukta geceden ne kadar arta kaldığı ile ilgilenmemesi keyfiyeti de, aynı mülâhaza ile izah edilir. Buna paralel aşağıdaki husus da zikredilmeye değer: Bazı Ege-Marmara bölgelerinde mesafe tüfek menzili ile de ifade edilir; filâncanın tarlasının bir kenarı, beş tüfek atımı kadardır… Bahis konusu olan, genellikle av çiftesinin “sallayabildiği” saçma mesafesidir. Bunda, eskiden gelme (ortalama) ok mesafesi biriminin dahli olduğunda şüphe yok gibidir.
Ölçülerdeki belirginsizliğe günlük lûgatçede sık sık geçen çeşitli örnekler vermek mümkündür: Bunların başında “çiftlik” sözcüğü gelebilir. “Çiftlik”, aslında bir çift öküzle sürüp (nadas edip) ekilebilen büyüklükte toprak parseline verilen ad olup bu parsel, toprağın cinsine göre değişebilir. Bunun yarısına da “öküzlük” denir.
Yine aynı mealde evlek, bir aileyi geçindirebilecek ölçüde bir toprak parçası olup Osmanlı Devleti onu, kenarları kırkar arşın olan bir arazi birimi olarak boyutlandırmış. Bu hesaba göre 830 m2 kadar etmektedir. Halbuki başka yerlerde 1/4 dönüme, yani yakl. 250 m2ye muadildir. (Kurşunlu-Çkr, Yzg, Çr vs).[15] Bu birimlerin, evlek kavramının esas anlamıyla aykırılıkları aşikâr oluyor.
Kamıştan bir hasır örmeye yetecek kadar kamış üretebilen alana Gaz’de maşara deniyor. Bu hasır yaklaşık 1 m2 olarak kabul ediliyorsa da bunun eni boyu standartlaştırılmadığından, mahalle göre boyutları değişir. Yine aynı yerde bir adamın sırtında taşıyabileceği kadar odun veya ot demeti şelik adı ile anılır. “Bir şelik odun getirdim” dendiğinde bu odunun ağırlığı, her ne kadar onu getirenin gücüne bağlı ise de, bunda ortalama bir “standart adam gücü”nün varlığı bahis konusu olabilir. Bu bapta, büyük pekmez kazanında bir defada pişirilen pekmez miktarı asım dahi, bir başka örnek oluşturur.
Bunların dışında, hacim ve ağırlık olarak gayrimuayyen olmakla birlikte az çok belirli bir sayı ile ifade edilen ölçüler vardır ki buna misal olmak üzere dal zikredilebilir. Dal, “bastığa batırılarak kurutulmuş veya batırılmak üzere hazırlanmış olan, bir ipliğe dizili, on, on iki fıstık, badem veya ceviz içi dizisi ve bunları saymakta birim olarak kullanılan kelimedir.”[16] Denizli ve çevresinde iplik tartmaya mahsus belirli bir ağırlığa önge, bunun yansına mümenim, bunun da yarısına buçuk deniyor.[17] Malatya’da da halebi, kumaş ölçmeye mahsus bir ölçü âleti oluyor.[18] Bunun Halep’le ilgisi ne olabilir?..
Erzincan’ın Kemaliye ilçesinde de ölbe, bir çeşit buğday ölçeğidir.[19] Divriği’de ise bu sözcük ağaçtan yuvarlak bir bal kutusunu ifade ediyor.[20] Terekeme (Kangal) ağzında ise helevi, bir uzunluk ölçüsüdür.[21] Yukarıdaki halebi ile türdeş olduğu fark edilir.
Depme, 60-70 teneke buğday alan çuval (Sv),[22] pistil de 2 okka peynir alan küçük tulum oluyor (Ezc).
Aynı mealde, değirmi kağnı tekerinin ağaç kısmını teşkil eden apsut–ispit–espit (Tatar arabasında tekerlek parmaklıklarının takılmış olduğu kavis (TED I). “Spit”, İngilizce “şiş, çubuk” karşılığındadır), Ilgaz köylerinde çam ağacından yapılıp yüksekliği manda için otuz pergel, kara sığır için on sekiz pergel olur (TED I). Bütün bu ölçü birimleri hakkında herhangi ciddî bir etüde maalesef rastlayamadık.
Tarih boyunca uzunluk ölçülerinin ağa babası “ayak” (kadem) olup topuktan başparmağın ucuna kadar olan mesafeyi ifade eder. Burada yine bir belirsizlik bulunmakla birlikte işbu “ayak”ın küpü, Mezopotamya’da, hacim birimi epha‘yı, yani içine su doldurulduğunda 18 kg. su alan hacmi ifade etmiş. Bunun standardı mabette rahiplerin muhafazasına tevdi edilmişti.([23])
Mısır’da kübit (dirsekten orta parmağın ucuna olan mesafe) standardı (“Sultanî kübit”) ortalama olarak (Khufu, ehramı) 524 mm olmuş. “Ayak” ise Atina’da 12, 44 inç, Miletos’ta 12,51 inç olarak tespit edilmiş (ortalama 316 mm). Bergamalı Philetairos da, kübit’in 2/3’ünün teşkil ettiği 350 mm.lik uzunluğu birim olarak kabul etmiş.[24]
Ortaçağda, Moğollara ait bilebildiğimiz en eski uzunluk ölçüsü
“Ho’elun ana bir oğlunu
İnsan eti ile beslemişti.
Onun boyu üç alda‘yı bulur,
Günde üç yaşlık bir öküzü yer,
Üç katlı zırh giyer…”
mısralarında okunur.[25]
Desimal metrik sistem Türkiye’ye 12 Cemazi-ül-evvel 1286 (14/26 Eylül 1869) tarihli kararname ile ithal edilmiş ve Mart 1874’ten itibaren de İmparatorluğun her yerinde mecburî kılınmıştır. Sadece Dersaadet için cari olan 1886 tarihli kanun, eski alışkanlıkların (rutinin) üstesinden gelmeye muvaffak olamamış ve Şûra-i Devlet, sert kullanımının ve yeni sistemin tevlit ettiği sayısız hilekârlığı tedip etme imkânsızlığı karşısında, eski sisteme dönüşmeye müsaade etmiş. Böylece de bütün perakende alışverişlerin ve yüksek ticaret işlemlerinin çoğunun az çok münhasır temeli, eski ölçüler olmuşlardır.[26]
Gerçekten XIX. yy.ın sonunda, metrik sistemin kabulü ile büyük alışverişlerde fiyat, okka başına tayin edilip kilogram olarak tartılıyor ve kilogramları 0,78’le çarparak okkaya çevriliyordu.
Ev kadınları, okkadan daha küçük olduğu için kilogramı kabul etmek istemiyorlardı. Seyyar satıcılar da sözüm ona okka ile satıp bir okka için 1.200 gram veriyorlardı; tahkik edildiğinde, unutulmuş iki adet 25 gramlık ağırlık ekliyorlardı.
Çeki, 4 kantar yani 176 okka geliyordu (=225,798 kg). Metrik sistem kabul edildiğinde çeki, 50 kg.lık 4 kantar’a muadil, yani 200 kg olarak tespit edilmiş. Eskisine göre %12,5 kadar bir azalma ifade ettiğinden oduncular, fiyatı düşürmeden bunu hemen kabul etmişlerdi. İşin farkına varan üst makamlar, bundan böyle çekiyi 250 kg. olarak tespit etmişlerdi.[27]
Malik oldum burada ben hüner-i mümtaze,
İşte meydan-ı sahn (avlu, sahne…) gitmeyelim Şiraz’e,
Halep anda ise bunda bulunur endaze,
İşte meydan-ı sahn, gitmeyelim Şiraz’e” (Süleyman Fehim).
Kübit kavramı ölçü birimi olarak Osmanlılarda arşın ve bunun Arapçası zırâ ve Farsçası endaze adları altında kullanılmaya devam etmiş. Arşın, Garp Türkçesinin malı bir sözcük olup [BTL] “hendese” kelimesi endaze‘den muarrebdir (Arapçalaştırılmıştır [KT]). Kamûs Türkî’nin arşın‘ı “omuz başından orta parmak ucuna kadar olan mesafe” şeklinde tarif etmesine karşılık BTL bunu tam kübit (coudé)nin karşılığı olarak veriyor. Aşağıdaki muadil uzunluklar nazar-ı itibara alındığında, ilk tarife itibar etmekte isabet olduğu meydana çıkar, şöyle ki arşın‘ın çeşitli ölçülerinden çarşı arşını=8 urup=18 kerrab=0,6858 m; mimar arşını (zıraî-mimarî)=24 parmak (buradaki parmak, inç’ten farklı olup 31,57 mm.ye baliğ oluyor)=24 x 12 hat=288xl2 nokta=0,75774 m; endaze de sadece değerli kumaşlar ve ipekliler için kullanılmış olup 1 endaze = 8 urup =16 kerrab = 0,6525 m.ye muadil olmuş.[28] Burada urup ve kerrab‘ın, değeri değişken bir kasımdan (paydadan) ibaret olduğu anlaşılıyor.
Ayrıca, ziraî-mimarî ölçülerinin 12 ve bunun katına bölünmelerine mukabil çarşı ölçülerinde kasımının (paydasının) 8 ve bunun katı olması dikkate değer.
Halen kullanılmakta olup da sadece tarifi bilinen bir uzunluk ölçüsü de “karış”ın (açık elde baş ve küçük parmak uçları arasındaki mesafe) müşabihi süyem olup yine açık elde baş ve şahadet parmakları arasındaki mesafeyi irae eder.[29]
1567 tarihli bir padişah (II. Selim) fermanı şöyle buyuruyor: “İstanbul kadısına hüküm ki bina mühimmi içün mahruse-i Istanbul’a kesüb getürdükleri kereste âdet-i kadime üzre kesilmeyüb… binaya zarar geldüğü ilâm olunmağın… direk cinsinin âlâsının tuli sekiz zirâ… ve taban cinsinin… yassılığı yedi parmak… dan eksik olmıya …”[30] Muhtemelen çarşı arşını ile mimar arşını arasındaki farkın herhangi bir tereddüde mahal bırakmaması için ikincisi resmî dilde hep zirâ olarak geçmiş.[31] 1881’de yayınlanmış bir yasa ile arşın, bir metreye eşit kılınmış (arşın-ı aşârî) şöyle ki bir (yeni) arşın=10 parmak (desimetre)=100 hat; 1 mil =1000 arşın (kilometre); 1 fersah=10 mil; bir diğer fersah da 2 saat yürüyüş mesafesi olarak kabul edilmiş.[32] Buradan, yürüyüş temposunun arz ettiği belirginsizliğin resmen kabul edilmiş olduğu görülüyor. Burada herhalde, askerî adımlara göre “2 saatlik yol” kastedilmiş olmalı.
Bu birimler 1931’de kabul edilen metrik sistemle tarihe karışmış olmakla birlikte bugün metre yerine, ve onun karşılığında arşın, endaze sözcüklerinin kullanıldığına sık sık tanık olduk.
Aynı belirginsizlik çizgisi içinde arazi ölçülerine geçelim; bugün, hiçbir ağızdan düşmeyen dönüm, kelime olarak “dönmek” mastarından türemiş olup aslında bir günde sürülebilen arazi parçasının yüzeyini ifade eder. Kenarları kırkar adım veya mimarî arşını’ndan oluşmuş ve takriben 940 m2ye eşit kılınmış ki bugün dillerde dolaşan ölçü birimi de budur.
Uzunluğu altmış, eni on adım olan bağ bölümleri imbal-ombal (Çr, Yzg), andal (Or, Gr) adıyla bilinir. Aνδερον, teras karşılığındadır. Anadolu’da yamaçlarda eski Gayrimüslim unsurlardan kalma çok sayıda teras halinde bağ kalıntısı görülür. Bu son sözcük aynı zamanda evlek manasınadır. Bir hektar arazi sathına da sürgeşik adı verilir (TED I). Gaz.’de, yüzey birimi olarak, kenarı bir arşın (0,72 m) olan kare yüzey, kürsü kullanılır.[33] Teke’de de azami otuz adımlık dört köşe tarlanın bir bölüğüne koraf denir (TEDI). Yerine göre de işbu aynı sözcük “sebze bahçelerinde dört, beş ocaklık yer” anlamına gelir.[34] Beş dönümden az toprak paytar, dönümün küçüğüne de sırım denip bir m2lik alan tıslık olarak bilinir.
Greklerde hacim ölçüsü, yukarda sözü edilen Mezopotamya’nın epha’sı olup bunlarda fazladan bir de, 19,5 kg su alan αμφορευζ-amphora zikredilir. Boyun kısmının iki yanında kulpları olup çapına göre hayli uzun olan bu testi daha çok şarap muhafazasına tahsis edilmiş ve narin şekli de bu işinde az yer işgal etmesini teminen tayin edilmiş. Dz’de, içine pekmez konan, iki kulplu ve 15 okka (yakl. 19,250 kg) kadar su alan köpeç’ler (TED II), halen günlük hayatın eşyaları arasındadır…
İşin gerisine gittiğimizde Mycena “üzengi testi”lerine (stirrup jar) Doğu Ege ve Mısır’da, her türlü sair Mycena testilerini (Resim 128) geçecek sayıda rastlandığını görüyoruz. Bundan doğruca çıkan sonuç şu ki bunlar testi olarak ithal edilmiş olmayıp aslında içerikleri vesilesiyle buralarda yapılmışlar. Yapıları, bunların zeytinyağı içerdiklerini telkin eder. Bunlara dair en cazip düşünce de bunların lekythos‘ların yani mevta ile yakılan ya da birlikte gömülen yağ ve bilhassa kokulu yağ veya merhem kaplarının öncüleri oluşudur.[35] Kokulu yağ ve merhemlerin, daha genel olarak ıtriyatın, o çağın insanının hayatında ne derece önem taşıdığını evvelce görmüştük.[36]
Daha öncesine gidecek olursak, Babillilerde, tarım ürünleri için takdir edilen fiyatlarda ölçü, takriben 16 litre karşılığı olan PA, ve bundan daha küçük bir ölçek olduğu anlaşılan zipitta-ni idi.[37] Bu PA, epha’nın etimonu olmalı. O çağlarda bir PA arpa yarım gümüş şekelin ¼’ü kadar ediyormuş.
Halen Anadolu’nun çeşitli yerlerinde halk arasında kullanılagelen hacim ölçüleri, belirsizliklerini tarihin derinliklerinden alırlar. Gerçekten bu ölçüler bir kabın (vazonun), ağzından itibaren aşağıya doğru bilinmeyen bir seviyesine kadar doldurulmuş su hacmini ifade edip ele geçmiş “standart”lardan bunların ortalama istiap kabiliyeti tayin edilmiş. Bunlara göre antik hacim ölçüleri şöyle özetlenebiliyor: Mısır hen‘i 447 cm3, Suriye kotil’i 341 ve/veya 354 cm3; Yine Mısır’da kullanılmış bir diğer Suriye ölçüsü log, 544 cm3; Atina kotil‘i 285 cm3; İran kapetis‘i 1221 cm3; Roma amphora‘sı, 25709 cm3, sextarius‘ü 536 cm3.[38] Herodotus[39], İranlıların kuru ölçeği artabayı yaklaşık 5 bushel’e (İngiliz ölçüsü yakl. 35 lt) muadil, Attic (Atina) medimnus‘undan üç “χοινιζ” (Coiniz) veya yakl. beş pint (İngiliz ölçüsü, yakl. 568 cm3) fazla olarak tarif ediyor. Bu hesaba göre bir Coiniz-947 cm3e muadil olmaktadır.
De Vorrepierre, artaba‘yı Mısır’da kullanılan ve epha’ya muadil 35 lt.lik bir ölçek olarak veriyor. Aynı eser, Rhemnius Fannius Galien’e atfen bir chénice (χοινιζ)’in 8 kotil‘e, yani 2,2512 litreye eşit olduğunu yazıyor. Klasik devirlerin Yunanistan’ında bunun bir litreye eşitliği, son araştırmaların ışığında meydana çıkmış oluyor[40] ki bu da, Herodotus’un takdirine uymakta.
Bugün kullanılan hacim-ağırlık ölçülerinin mahalle göre değiştikleri bir vakıa olup bunları sıralayalım:
kile=yakl. bir bushel (8 galon)=yakl. 35 lt (EB).
şinik=kile‘nin dörtte biri, yani yakl. 8,75 lt.
Bu sonuncu sözcüğün, yani şinik’in, χοινιζ’ten türediği sanılıyor.[41] Buna Arapça “rubu”=dörtte bir’den urubu, urup da denmektedir (Nş, Nğ); Yedi buçuk kg buğday alan kaptır. Tahtadan veya saçtan yapılır. Tahtadan olanına güvlek de deniyor. Ancak güvlek’e tahıldan başka yağ ve yoğurt da konur. Adana çevresinde 30 kg.lık kaba aynı ad veriliyor. Aynı kaba Nğ’de carik deniyor. Ada’da ayrıca yarım güvlek tabiri de kullanılıyor. Şinik, çerik’in dörtte biridir. Sekizde biri, Arapça kökten sümün’dür. Kurşunlu – Çkr.’da ise 3,5 kg.lık kaba tas deniyor.[42] Silifke köylerinde de zahire tas’ına cere deniyor.[43] Tahıl ölçeğinin (?) 1/4’ü yerine kullanılan “tas” (?)a da Uluborlu-Isp. yöresinde dahın adı veriliyor.
Mezopotamya’da 1/18 epha = 1,005 lt, Mısır’da l/18 artaba=1,94 lt’ye muadil kab birimi (De Vorrepierre) ile işbu tas’ın herhangi bir ilişkisinin olup olmadığı keyfiyeti tetkike değer. Ada, İç, Nğ ve Kn’da yarım şinik’lik buğday ölçeği havayi adı ile biliniyor. Sivas urupla’sı ise arpa için 12-13 kg, buğday için de 16 kg.a muadil bir ölçek oluyor.[44]
Alacahöyük’te değirmenci yirmi şinik’te bir şinik “hak” aldığından burada “hak” ile şinik aynı manaya gelmekte ve 6 okka’ya yani 6×1283 gr=7,698 kg.a muadil olmaktadır.[45] Görüldüğü üzere hacim ve ağırlık kavramları buralarda da, buğday aracılığı ile birbirlerine girmektedirler. “Hububat-tahıllar” tabiri genellikle buğdayı ifade ediyor.
Sivas’ta da “hak” ile şinik aynı kabul edilip bunlara takıl denmektedir. Yarımlağı için de yine TED’deki ifadeleri takip edelim: “Yarımlağı, hububat için yarım kile‘lik bir ölçek. Şinik denilen ölçeğin dörtte biri. Altı kara okka (muhtemelen eski okka, yani 1283 gr, kg.a muadil olan “kıyye-i âşarî”den ayırt etmek için) bir yarımlağı‘dır. Onun yarısı olan üç okka yarım hak. Daha aşağısı bir buçuk okka mucur‘dur (Alacahöyük, Kültepe-Ky, Nğ, Nş).
Bil’de hak, Çr ve Es’de de haklağı, 2 İstanbul kilesi ağırlığında bir ölçü oluyor (DS).
Şinik‘in eşanlamlarından mintan (1/4 kile-Kü), kabran (Çankl, Evreşe-Çkl) zikredilir.
Χοινιζ ile bağlantısı gerçek görünen şinik‘in “ana”sı kile, hacim ölçüsü için kullanılan Arapça en genel tabir “keyl, kayl”dan galattır. Bu sonuncu sözcük sonradan özel bir manaya bürünüp özellikle tahıllar gibi kuru maddelerin ölçüsünün içeriğini ve/veya bu içeriğin ağırlığını ifade etmiş. Ayrıca “tam ayarlı ölçü, resmî ölçü (veya ağırlık) manalarına da gelmiştir. Papirüs üzerine yazılı vesikalarda resmî, alenî ve her yerde muteber bir hububat ölçüsü olarak kayl al-dimus (μετρον δημοσιον)’a rastlanır.
Kayla, Eski Arap ölçü sistemine dahil olmayıp pazar yerinin bir tabiri olarak buradan resmî dile geçmiş. İlhanlılardan Gazan Han (1295-1304) onu resmî dile geçmiş. İlhanlılardan Gazan Han (1295-1304) onu resmî bir tahıl ölçüsü haline getirmiş: Tebriz kayla’sının değeri 2.600 dirhem (8,87 kg) olarak tespit edilmiş. Arpa, buğday pirinç vs. için bu ağırlığa tekabül edecek hacim ölçeklerinin kullanılması emredilmiş. Buradan da bu ürünlerin hacim esasına değil, bugün olduğu gibi ağırlık esasına göre alınıp satıldığı anlaşılır. Kayla, Osmanlıların resmî ölçü terminolojisine kile şeklinde intikal etmiş olup İstanbul kilesi tahminen 35 lt’lik hacme baliğ olmuş. Bununla birlikte her ticaret merkezi de zamanla normal kile’den hayli farklı mahallî kile’sini kullanmaktan geri kalmamış.[46] Nitekim Gaz.’de cari ölçülerden ve yukarda gördüğümüz sümün’den galat timin veya timinne, 19 kg tahıl istiap eden bir ölçek olup sekiz timin bir kile eder (GA III). Buradaki “tahıl” tabiri belirsizlik ifade eder. DS’ne göre timinni, İstanbul kilesi’nin on altıda birine muadildir. Yine Gaz.’te timinle-timinleği, bu kez ortalama 19 kg buğday alan tahıl ölçeğidir. DS timin için 20 okkalık hububat, timinnağı için de 6 okkalık zahire ölçeği tarifini veriyor. Yarımla, timinne’nin yarısı olup yine aynı dergi buçuklağa-buçuklağı’yı yarım kile’lik bir hububat ölçüsü olarak tanımlıyor (GA III).
Münferit hububat ölçüleri arasında çelik (6 okkalık-Gr, Ky); çerik (4 okkalık-Çr, Şebinkarahisar) (DS); 15 kg buğday alan demirli (To. yöresi) (TED I); mısır ve benzeri hububatı tartmaya mahsus 24 okkalık kabak (Çarşamba-Sn) (DS); 12 kıyya (okka)lık buğday ölçüsü kot (Sm, Ahlat-Bt, Dy) (TED I); 12 kıyya (okka)lık buğday ölçüsü kot (Sm, Ahlat-Bt, Dy) (TED I); 14 kile’lik buğday ölçüsü garat (MI)[47] zikredilir. Arapça “kırât”, küçük ağırlık manasında olup kuyumcular arasında değerli taşların ağırlık birimi olarak kullanılmaktadır.
Gayrimuayyen ölçülerden de ködük (Ama), silme (Mr) zikredilebilir.
İnsanların ölçü birimi mefhumunu günlük hayatın icap ve devrine göre, imkânlarından iktisap ettiklerinde şüphe yoktur. Bu süreci geriye doğru takip ettiğimizde meselâ istiap (hacim) birimi χοινιζ’ın Mycena’da kuru hacim anlamının odağı olan erkeğin günlük buğday istihkakı olduğu görülür.[48] Bu birim, dört “tas”a (kotil) bölünür. Birimlerin bölüm veya misilleri (katları) iki aslî esasa dayanıyor. Biri, içtimaî mevkie göre tevzi edilen tayın miktarları, diğeri de, yine bu bakımdan bununla ilgili olarak, bu tayınların aylık tutarlarına eşit hacimler. Bunlara dair bazı misallerin iraesinin bugünkü durumun aydınlatılmasına yardımcı olacağı kanaatindeyiz.
O devirlerde erkek tayını olarak bir χοινιζ buğday veya muadil olduğuna inanılan, iki χοινιζ arpa verilirdi. Keyfiyeti, her iki tahıl nevi arasında o zamanların “beslenme kuvveti” farkına başlayanlar olduğu kadar arpanın kabuklu halinin buğdayın iki misline yakın hacim işgal ettiği fikrini ileri sürenler de vardır.[49] Buradan 1, 2, 6, 12 kat sırası çıkıyor ki bundan ayrı olarak Pylos’da erkek, kadın, çocuk tayın nispetleri 5-2-1 manzarasını arz ediyor. Buna karşılık Mezopotamya’da, aynı dönemlerde erkek-kadın-çocuk tayınları 6-2-1 oranında olup saray mensubu kızlar dahi, çocuğunkinden üç misli, ve bir adamınkinin yarısı olan köleninkinden fazla istihkak alamazlardı.[50] Mycena’da büyük birim hakkında inandırıcı bilgiye sahip bulunuyoruz. Bu birim χοινιζ‘in altmış katına eşittir. Attik χοινιζ’inin 0,9 lt, Peleponez’de kullanılanın biraz daha fazlasını istiap ettiği sanılır. Ortalama olarak bir litre kabul edildiğinde Mycena’nın büyük ölçü birimi 60 lt civarında oluyor demektir. Bu değer, Attik büyük birimi μεδιμνοζ ile Sparta (Pheidon devri) μεδιμνοζ’u arasında, ikincisine daha yakın olup 62 lt kadardır.
Tarih bakımından büyük önem taşıyan husus da Mycena istiap hacmi sistemi ile Mezopotamya’nınkinin büyük benzerlik arz etmesi oluyor. H. Lewy, altmışlı (sexagesimal) sistemin doğuşunda aylık tayin hesabının önemini belirtmiş. İfadesine göre bir çok metin Babilonya ve Asur sekenesi 30 kû zahirenin önemini ortaya koyuyor. Gerçekten, tayınların aylık olarak hesaplanıp dağıtılması halinde, günlük miktarın 30 misline eşit bir birime sahip olunması, tatbikatta büyük kolaylık sağlar. Ayrıca, günlük tayının 30 katının kölenin aylık istihkakı olduğu, daha yüksek içtimaî sınıfa mensup olanların bunun iki mislini aldıkları, oğlan çocuklara da köleninkinin üçte birinin verildiği kesinlikle biliniyor. Böylece, bir zamanların aşarî (desimal) Sümer sistem içine kû’yu temsil eden bir birim dahil olmuş oluyor. Daha sonraları, yine Sümer-Babilonya kaynaklarında, 60 kû istiap eden bir başka ölçü birimi ortaya çıkıyor. Keyfiyet, kölenin 30 kû’suna dayanan birim, hür adamın 60’lık birimine yerini terk ettiğini gösterir. Mycena Grek dünyasında işte bu sistem, uzak yansımasını buluyor. Ancak, hangi aracılarla Mezopotamya sisteminin bu şeklinin Grek dünyasına ulaştığı hususunda sadece ihtimaller ileri sürülebilmektedir. Muhtemel bir gösterge de μεδιμνοζ (medimnos) kelimesinin Hind-Avrupa med kökü ile yine Hind-Avrupa-mnos sontakıdan müteşekkil olmasıdır. Ancak doğan Grekçenin gelişmesi bakımından sesli harfi yerine oturtmak zorluklar arz ediyor. Mycena Grek diyarı ile Mezopotamya dünyası arasında II. binde, Hititlerin Anadolu’su ile bunların dil bakımından akrabaları oturuyordu.[51]
Başka mehazlara göre μεδιμνοζ-medimnus-medimnum, aslı kuru maddeler için olmakla birlikte sıvıları da ölçmeye yarayan ve 6 Roma modii’sini istiap eden bir Grek ölçeği oluyor.[52]
Romalıların en büyük kuru ölçüleri de modius-modium olup Grek medimne’sinin altıda birini içerirdi. Bu ölçü, 16 sextarii’ye muadil olup bir dekalitre alırdı.[53] De Vorrepierre bunu 27,02 lt tutan amphora’nın üçte biri, yani 9 lt olarak gösteriyor. Roma amphora’sı, Roma “ayak”ının küpü olması itibariyle quadrantal olarak da bilinir; bu sonuncu ad özellikle sıvı ölçeklerinde kullanılırdı.[54]
M.S. 494 ilâ 507 yıllarına ait “Vakayi’nâme”sinde Süryanî papazı Mar-Yeşua, şunları yazıyor:[55] “Bu sırada Urfa’da buğdayın otuz ölçek’i (modiyos’u)[56] birer dinara gidiyordu[57]… Nohudun bir kab’ı beş yüz nûmia… idi[58]… Umumi yağ storundan kilise ve hanlar için tedarik edilen 6800 kestê yağ vali tarafından alınarak şehrin kemerli geçitlerinde yakılması için emir verildi…”[59]
Mar-Yeşua’nın ölçek‘inin yukarda gördüğümüz günlük istihkak kavramının bir devamı olması düşünülebilir. Bu istihkak miktarı, köleninki yani eski standartlara göre 1 lt veya hür adamınki yani bunun iki misli midir? Belirsizlik bu kez tarihî olaylara da yansımış oluyor.
Mezkûr “Vakayi’nâme”nin “Eklemeler”inde M. F. Kırzıoğlu “Bu modius adlı tahıl ölçüsü, Ön Asya’da İslâmlar arasında, Yakınçağa değin müd olarak kullanılmıştır” diyor.[60] Biz, 50’li yılların ilk yarısında Kayseri zahire pazarında ölçek olarak mud‘un kullanıldığına bizzat tanık olmuştuk.
Selçuk Karatay kervansarayı müşrifinin istihkakı yılda 500 dirhem ve 50 mudd, nazırınki 360 dirhem ve 24 mudd buğday idi. Mescidin imam ve müezzinine de sırasıyla 200 ve 150 dirhem para ile yirmi dörder mudd buğday verilirdi.[61]
Burada O. Turan, şu izahatı veriyor: “50 mudd yani takriben 160 kile (bir kile otuz kg hesabıyla)”. Buna göre bir mudd 3,2 kile veya 96 kg buğdaylık bir hacim ölçüsü oluyor (müşrif de böylece yılda, II. Dünya Harbi’nden önceki rayiçlere göre 1000 lira para ile 4800 kg buğday almış oluyor!). Halen bir Hollanda ölçeği olan mud, orada bir hektolitre mukabili olup[62] kile, evvelce söylediğimiz gibi 35 lt (1 bushel) olarak kabul edildiğinde O. Turan’ın bahsettiği mudd da buna yakın, yani 102 lt karşılığı oluyor. Halbuki Ky, Ada, Dz, Mğ, ve Krş yörelerinde mut, “50 şinik‘lik bir hububat ölçeği” olarak biliniyor[63] ki bu takdirde 437,5 lt’lik bir ölçek oluyor. Alacahöyük’te de işbu ölçekler köylüler beyninde şöyle geçmekte: Mucur, 3 okka (ekin); şinik, 6 okka; haklağı, 12 okka; kile, 16 Çorum haklağı’sı, yahut 32 şinik; yine kile, 8 Amasya haklağı‘sı, yahut 16 Amasya sinik‘i. Bir dönüm, tohum ekme bakımından iki haklağı itibar ediliyor.[64]
10 kg’luk yoğurt kabına verilen medre adı[65], Greklerin 27 lt (100 kotil) alan μετρητηζ’ini([66]) akla getiriyor.
Muhtemelen “şâkûl”den galat çakul, genellikle “dirhem, ağırlık” kavramlarını ifade ediyor.
Eski semaî kahvelerinin “atışma”larından:
“Tar!”
“Nasib artar!”
“Tecelli taksirat mantar!”
“Senin ol bildiğin kantar”
“Neden böyle yatan tartar!?…”
***
“Atışma”daki “kantar”, bir ölçü âleti olmakta. Ancak, onu geriye doğru takip edecek olursak 99,05 poundluk (yakl. 45 kg) eski bir Mısır ölçüsü karşımıza çıkıyor (Arapça kintar, Lâtince beş karşılığı quintus’tan quintarius). Halen kantar, 44 okka, yani 56,452 kg.lık bir ağırlığı ifade ediyor. Bunun yanı sıra odun tartısında kullanılan çeki ağırlık birimi vardır ki aslı 180 okka (yakl. 230 kg) iken halen 250 kg üzerinden muamele görmektedir. Ayrıca, eskiden ipek ve sair değerli emtianın tartısı için takriben 300 gr.lık bir ağırlık birimi yine bu adla anılırdı.[67] Bunun dışında odun tartmaya mahsus kaba terazi de bu adı taşır (Resim 129). Bunda, sol kefede çeki taşı görülür. Kantarın hassasiyetinden sarf-ı nazar, taşın etalonajı satıcının insafına kalmıştır. Konuşma dilinde de çeki sözü sık geçer: Çekiye gelme, çok ağır, taşınamaz halde olma; çeki taşı gibi, çok ağır, yavaş hareket eden, tembel mukabilinde kullanılır.
Batman, yerine göre ikiden sekiz okkaya kadar değişen bir ağırlık ölçüsü oluyor. DELT, bunu da, etimoloji bakımından, hacim ölçülerine bağlıyor şöyle ki Pehlevi dilinde “patmanak” bir hacim ölçüsü olup kelime Ermenicede “badjanag” şeklinde muhafaza edilmiş[68] (“nag”, kab manasındadır).
Mardin Sancağı’na ait 1518 tarihli bir kanunnamede ipek yükü tarif edilmektedir: “Her yük‘ü sekiz boğça imiş ve her boğça’sı 4’er batman imiş ve her batman 1580 dirhem imiş ve her yük’ü bu zikrolunan batman ile 32 batman olur imiş”. Bir dirhem 3,086 gr olarak hesaplandığına göre bir batman 4,875 kg, bir boğça 19,503 kg ve bir yük de 156,028 kg olmaktadır.[69]
Bu konulara hemen aşağıda döneceğiz.
“Ağır taş batman döver, hafif taşa göt silerler”; “bir batman et, ya avratta, ya atta”; “batman çağıla karıştı”. Gaziantep sözleri bunlar.[70] Manaları da sırasıyla şöyle: İnsan ağır olmalı. Taş bile ağır olunca varlığını gösterir: Batman çeker. Hafif olursa kötü işlerde kullanılır – Kadın da, at da zayıf olmamalı – Ortada türe, kural kalmadı, yani tartı için bir, yarım batman gibi belli ağırlıkta taşların arasına ölçüsü bilinmeyen taşlar karıştı, ölçünün sıhhati kalmadı.
Yine Gaziantep’te nö(nüğü), yakın zamanlara kadar kullanılan 312,5 gr.lık ağırlık ölçüsü idi. Bir nö, yüz dirhem; on nö, bir batman‘dı.[71] Bu ölçü Malatya’da (nüğü) yarım okka yani 200 dirhem‘e muadildir.[72] DS de şu tarifleri veriyor: Nüğü, ikiyüz dirhem‘den ibaret ağırlık ölçüsü; okka‘nın dörtte biri, yüz dirhem, ağaçtan yapılmış yüz dirhem‘lik kutu; bir okka – nüği: İkiyüz dirhem‘den ibaret bir ölçü. Nüğ: Elli dirhem‘lik ağırlık ölçüsü; ikiyüz dirhem‘den ibaret ölçü. Kavram karmaşası aşikâr oluyor.
Tuht da Divriği’de, yaşlı kadınların hesabına göre 50 dirhem mukabili olan bir ölçü olarak hâlâ geçerli.[73]
“Bir kez bak!” emrini Kayserili “bi dene bah!” şeklinde ifade eder, burada tekerrür ile adet kavramları karışmıştır.
Anadolu adamının sözlüğünde “milyon” birimi de yakın zamanlara kadar yoktu, onu “bin kez bin” şeklinde dile getiriyordu.
Yemeni (ayakkabı) ölçülerinden söz etmeden geçemeyiz. 40 no.ya denk gelene lorta, bir küçüğüne gaba ges (39 no.), daha küçüğüne ges (37 no.), bundan küçüklerine de sırasıyla zerden ve orta ayak adı veriliyor. Lorta‘nın bir no. büyüğü gaba lorta olup 43-44 no.ya denk gelenine özgerli denir. 44 no.dan yukarısı ise ulu ayak’tır.[74]
Görüldüğü üzere aşağıda mülâhaza edeceğimiz metrik sistem, Anadolu’nun günlük hayatına tam olarak yerleşmemiş, burada kullanılan ölçü birimleri, ifade ettikleri gerçek miktar, kavramlar (uzunluk, ağırlık, hacim) itibariyle gayrimuayyen, yerine göre çok değişken, eski hatıraların devamı ve geniş ölçüde de ev (domestic) birimleri oluyorlar: çuval, külek vs. …
***
Ölçü birimleri konusu bizi kolayca bırakmayacak.
Madencilik ve tarımsal vergiler nizamname ve pazar resimlerinin takdirinde geniş ölçüde kullanılmış olan yük, ya da (Arapça-Osmanlıca) himl, Osmanlı İmparatorluğu’nun en değişken ve gayrimuayyen ölçülerinden biri olmuştu. Genellikle sözcük, nakil için derlenmiş çeşitli emtia çıkınları için kullanılmış. Bunların boyut ya da ağırlıkları yük hayvanına ya da taşınan malın türüne göre değişmiş. Böylece de eşek, katır, beygir ya da deve ile nakilde işbu yük’lerin ağırlıkları da farklı olmuş. Bununla birlikte, dokumalar, ipekler ya da baharat gibi pahalı mallara oldukça sabit ağırlık veya istiap hacmine uygun ve dolayısıyla standartlaştırılmış çıkın ya da çuval, torba kullanılıp yeknesak (tekdüze) bir dara uygulanmış (İtalyanca tare ile Türkçe tara-dara sözcükleri, atılacak-tarh edilecek- manasına gelen Arabî tarha‘dan türemişlerdir). Örneğin, bir pamuk ya da şap balyasından yüzde on dara düşülürdü. Hayvan yükleri, metinlerde, bazen birbirlerinin yerini tutan tay, denk, heybe, bohça, garar-harar, tagar-doğar, çuval, sandık, sepet ya da tulum tesmiye edilen 2, 4 ve hattâ 8 ayrı çıkın ya da torbadan oluşurdu.
Bir yük, belli mutat şekilde, hükümetin denetim ve resim tahsili için, bağlanacak olup bir bağlama (İtalyanca legatura) resmi, ipek çıkınları başına alınırdı. Uluslararası ticarette boyut ve ölçüler ve hattâ balyaların şekil ve daraları üzerine nizamların önemine binaen, tacir ve de seyyahlar için Ortaçağ el kitapları çoğu kez bunlar hakkında kesin bilgiler içerirdi.
Böylece de ya ağırlık, ya da parça başına tahsil edilen çarşı resimleri, bir tür standartlaşmanın amili oluyorlar. Emtiayı içeren kapların standartlaşmış tipini, taşınan emtianın türü ya da nakil aracı değil, birim başına hükümet vergilendirmesi tayin ediyordu. Transit ya da çarşı resmi, bac, her bir birim (çıkın, balya, hayvan yükü vs.) için tahsil edilirken gümrük resmi, malların değerleri üzerinden verilirdi ve dolayısıyla bu sonuncular kamu kantarlarında tartılırlardı.
Halil İnalcık, ipek balya veya ağırlık (yük, himl, himle, boğça veya ferde) ölçü birimlerini karşılaştırmalı olarak veriyor. Biz bunları, yeni ölçü birimlerini içerenleri seçerek özetliyoruz:
İran ve Mardin, 1518: 1 yük= 8 boğça=32 batman–126,4 okka (1 boğça=15,8 okka)=162,144 kg (“Harir yükü gelip gitse bir yükü sekiz boğça imiş ve her boğçası dörder batman imiş ve her batmanı bin beş yüz seksen dirhem imiş”)
Bursa, 1484 civarı: 1 beygir yükü=71,4 men=214,200 kg. Bir Bursa sicil kaydı bize şu bilgiyi bırakmış: 1000 ipek men‘ini Tabriz’den Bursa’ya taşımak için 6000 akçe‘ye 14 beygir kiralanmış.
Bursa, 1485: 1 himl=405 lidre=115,860 kg. Bir Osmanlı ipek lidre‘si, 1500’lerde 100 veya 120 dirhem‘di.
_____________
Bursa, 1485: 1 idl= 176 lidre= 68,000 kg.
Bursa, 1490 civarı: 1 ipek yük’ü=90 lidre=34,635 kg.
Bursa, 1621: 1 himl=550 lidre=176,380 kg.
Erzincan, 1516: 1 yük=10 batman=19.200 dirhem =61,754 kg.
İstanbul, 1600: 1 ferde=70-90 okka=89,7966 ilâ 115,432 kg.
Bursa, 1775: 1 balya=170 lbs=110,000 kg.
İran, Bursa, 1500: 1 tenbelid (tanbalid)=“yarım beygir yükü”=300 lidre=96,210 kg.
Bir Bursa kadı sicilinde bir tüccarın elinde “18 yük, 2 tenbelid ve 8 boğça“ ipek bulunduğunu kaydediyor. Bu üç birim birbirlerinden farklı olmalılar. Boğça, en küçük birim (sadece 20 kg civarında) olduğuna göre, tenbelid bununla yük arasında olmalı. Steingass’ın Farsça-İngilizce sözlüğünde tenbelid, “beygir yükünün yarısı” olarak gösteriliyor. Bursa sicil kayıtlarında bulunan 70-80 kg.lık bir balya, beygir yükünün iki balyasından biri olabilir, bir beygir yükü, toplam olarak iki büyükçe balyanın tam karşılığı olan 162, 144 kg çeken 8 boğça‘dan ibaret olmalıydı.
İpek balyaları uzun yolculukları için itina ile hazırlanıyordu. Ham ipek önce, telise denilen torbalara sarılıp sicimle sıkıca bağlanıyordu. Bir ipek balyasının işbu telise ve sicimden oluşan darası, net ağırlığın yaklaşık yüzde üçü olan 2,425 kg gelirdi.
Madencilik üzerine Osmanlı nizamnameleri, daha çok Osmanlı öncesi metinlerine dayanıp muhafazakâr tabiatlıydı; bunlar Sırbistan ve Bosna ölçü ve ağırlıkları bakımından önemli kaynak teşkil ediyorlar. Biz bu ayrıntılara girmiyoruz.[75]
***
Antik çağların tartı âletlerinden statera, kantar (Resim 130), terazi (libra)’dan daha sonra icat edilmişti. Bu, noktalarla (puncta) eşit kısımlara bölünmüş bir kol (scapus)dan müteşekkil olup kol, tutamak (ansa) tesmiye edilen bir kanca ya da zincir vasıtasıyla asılı dururdu. Kolun kısa kısmında bir kanca bulunup buna, tartılacak olan madde asılır, bazen de bir kefeyi (lancula) haiz olurdu; kol (levye)nin uzun tarafı, aslına noktasının öbür yanında, hareketli bir ağırlık (aequipondium) bulunurdu. Resim 130’da görülen ve Vitruvius’un vermiş olduğu bu ayrıntılar, Pompei’de bulunmuş iki örnekte görülüyor.[76]
Resimde sağdakinde, ağırlık olarak bir büstün asılı olduğu görülüyor. Gerçekten Roma çağında kantar topuzları-ağırlıkları küre, çokgen prizma, büst ve heykelcik şeklinde yapılırdı. Ayrıca vazo ve istiridye şeklinde yapılanlar da vardı.[77] Erken Hıristiyanlık çağında ise daha çok imparator ve Athena figürleriyle karşılaşılıyor.
Kantar ağırlıkları çeşitli boyut ve ağırlıkta olup eriyen balmumu dökümü yöntemiyle bronzdan dökülmüşler. İç boşlukları, istenilen ağırlık için kurşunla dolduruluyordu. Tepelerindeki çengelle kantar koluna asılırlardı.
İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin Klasik Eserler Bölümü, dünyanın en zengin büst şeklinde kantar ağırlıkları koleksiyonuna sahiptir. Bunlar 10 imparatoriçe, 2 imparator, 1 Nubyalı, 1 Athena, 1 Herakles ve bir şehir Tanrıçası olmak üzere tümü 16 adettir. Bunlar, Türkiye’nin çeşitli yörelerinde bulunmuşlardır. Satın alma veya müsadere yoluyla müzeye gelmiş olup M.S. II. ile VII. yy.lar arasına tarihlenmişlerdir. Bunlardan birkaçını irae ettik, izahları ile birlikte.
Resim 131’deki sakallı Herakles’in başındaki diademin uçları dalgalar halinde omuzlarına düşmüş. Sol omzunda aslan postu var.
Resim 132’deki bir Nubyalı görülüyor. Akant yaprakları arasında çıkan bu figürün kökeni Mısır ve Mezopotamya’dır. Roma çağında çok yaygın olarak kullanılmış. Saçı ve öne doğru çıkık çenesi tipik zenci özelliğini taşıyor. Ama dudakları ise incedir. Boynundaki kolye sarkacız hilâl biçimindedir. Bu hilâl bize Anadolu’daki Men kültürü ile ilişkili olabileceği ihtimalini vermekte ise de, büstün zenci olması daha çok Mısırlı biri olduğu fikrini veriyor. Hilâl, yani ay Tanrısı Lu nula, eski Ön Asya kültürlerinden Hıristiyanlık çağına kadar kullanılmış.
Resim 133’de, diademin iki yanından inci pandüller sarkar. Tombul yüzü vardır imparatoriçenin. Boynunda üç sıra kolye bulunur. Sağ eli himatyonun[78] kenarını tutmakta, sol elinde ise rulo taşımaktadır. Licinia Eudoxia adına bastırılmış bir sikkede aynı özellikleri görüyoruz.
Resim 134’deki İmparatoriçe Galla Placidia’yı irae eden topuz-ağırlık, kantarı ile birlikte bulunmuş. Kantar kolunun ölçekli üç yüzü bulunuyor. İmparatoriçenin saçı ve diademi günün modasına uyar. Alnı çeviren basık saçlar bölümlere ayrılmıştır. Kulağında damla biçimli küpeler vardır. Sağ eliyle hitonunu tutmakta, sol elinde rulo taşımaktadır.
Galla Placidia, Arcadius’un kız kardeşi olup 421 yılında Augusta olmuş ve sonra Roma’dan Constantinopolis’e yeğeni Theodosius II’nin yanına gitmiş. İmparator, onun Augusta’lığını kabul etmiş ve adına sikke bastırmış. Daha sonra oğlu Valentinian III, Licinia Eudoxia ile evlenince Placidia, yöntemine yardımcı olmak üzere Roma’ya dönmüş. O, 437 yılına kadar Constantinopolis’te kaldığına göre, bu eser 425-437 yılları arasında yapılmış olmalı.
İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ndeki bu örneklere dayanarak sonuçta şu sorular akla geliyor:
A-İmparator ve İmparatoriçe ile Tanrı ve Tanrıça tasvirleri niçin kantar ağırlığı olarak yapılmışlar? Bu tip ağırlıklar, satıcılar için doğruluğu ve dürüstlüğü, alıcılar için ise güvenirliği simgelemektedir. İşin içinde İmparatorluk garantisi vardır.
B- Bu ağırlıklar kimler tarafından kullanılmış? Bazı ağırlıklar ve kantarların üzerinde isimler yazılıdır ki bunlar, şahısların da, manastırların da adları olabilirler. Ağırlık sahibinin yazılmış olduğu kantara örnek olarak Yassıada batığından çıkarılanı verebiliriz. Kantarın üstünde batık gemi kaptanının adı olan Georgeos yazılı. Metropolitan Museum’da bulunup IV.-V. yy.lara tarihlenen Athena büstü şeklindeki ağırlık üstünde “Tanrıça ağırlığın sahibini korur” yazısı bulunuyor. Bu ağırlık Çanakkale yakınında bulunmuş. Ayrıca, bu ağırlıklar manastırlarda “etalon” olarak saklanırdı ve piyasadakilerin kontrolü bunlarla manastırlar ve resmî kuruluşlarca yapılıyordu.
C- Bu ağırlıklar nerede yapılıyordu? Bugün birçok yabancı müzede bulunan ağırlıkların geliş yeri olarak İstanbul ve civarı gösteriliyor. Araştırıcılara göre İstanbul, bunların yapım merkezi olmuş.[79]
***
14 Ekim-14 Aralık 1991 arasında, Sultanahmet İbrahim Paşa Sarayı, Türk ve İslâm eserleri Müzesi’nde Osmanlılarda kullanılmış ölçü ve tartılar sergilenmiş ve bunlar hakkında çok değerli bir kitap da hazırlanmış. Mezkûr Müze’nin müdürü Dr. Nazan Ölçer, kitabın önsözünde bize şu bilgileri veriyor:
“… değişen kültür değerlerinin en iyi koruyucusu olan dil, bunları (ölçü ve tartıları) halen korumakta olup daha uzun bir süre de saklayacaktır. Nasıl ki, deyimlerimizin baş köşesine gelip kurulmuş okka, arşın, dirhem gibi birimleri, gerçek anlamını bilmeden kullanıyorsak, buna benzer pek çok sözcük de tarihî çerçevesi bilinmeden dilimizde kuşkusuz yaşamaya devam edecektir. Bu sergi ve katalog çalışması ile bu tür sözcüklerin hiç olmazsa bir kısmına hayat vermeye, onların geçmişini, başka kültür çevreleriyle ilişkilerini, daha dün denecek kadar yakın sosyal tarihimizdeki yerlerini irdelemeye ve sergilemeye çalıştık.”
“Derlemeye çalıştığımız bu bilgilerin ışığında Osmanlı dönemine ait ölçü ve tartı sistemlerine, onların sosyal yaşamdaki yansımalarına, dönemin gündelik yaşamına, devlet ve mahallî idarelerin denetimlerine belli bir açıklık getirdiğimizi umuyoruz.”[80]
***
İslâm dünyasında ağırlık ve ölçü birimleri, yörelere ve dönemlerine göre büyük farklılıklar göstermiştir. Bugüne değin yapılan bilimsel araştırmalar bu birimleri kesin olarak saptamaktan bir hayli uzakta kalmışlardır. Araştırmacıların ortak kanısı, bu konuda bir inceleme yayınlayan Walter Hinz’in de belirttiği gibi, bütün İslâm ağırlık ölçüsü sisteminin temelini Yunanlıların drahmi‘sine dayanan dirhem ile Roma-Bizans ölçüsü solidus’a (4,55 gr) dayanan miskal (1,5 dirhem) oluşturur. Şer’î yasaya göre miskal’in dirhem‘e oranı 10:7, uygulamada ise 3:2 olmuş.[81]
Yunan para birimi olan Atina drahmisi 4,25 gr, Sasânîlerin Asya drahmisi (İran drahmisi) ise 3,25 gr idi. Bunlar, aynı zamanda ağırlık birimi olarak da kullanılmaktaydılar.
“Dirhem”in esası arpa taneciğidir. Ortaçağda Mısır’da 60 adet kabukları soyulmuş orta boy arpa tanesinin bir dirhem olarak kabul edildiğini inanılır kaynaklardan öğreniyoruz. Gerçi, her arpa tanesinin boyu eşit olmasa bile 60 tanesi söz konusu olduğunda, ortalama bir ağırlık elde edilmiş oluyordu. İslâm’da kullanılan diğer ağırlık birimi “miskal”in karşılığı ise hardal tohumu idi: 6000 hardal tohumu bir “miskal”i oluşturuyordu. 10 dirhem 7 miskal’e eşitti. Osmanlılarda ise 1 dirhem 3,207 gr.a eşitti. Dirhem’in askatları ise şöyle: Denk =1/4 dirhem; Kırat= 1/16 dirhem.
Anadolu Selçukluları döneminde kullanılan ağırlık birimi dirhem, 3,148 gr.dı. Selçuklu dirhemi bronzdan dökme olup halka biçiminde, ön yüzü çoğunlukla bitki motifli, arka yüzü düzdür.
Elimize ulaşan örneklerin birçoğunda, bu yüze değişik dönemlerde vurulmuş Osmanlı tuğraları görülüyor. Bu da, Selçuklu dirhemlerinin Osmanlılar döneminde de kullanıldığının kanıtı oluyor. Bilinen motifli ve yazılı en eski tuğralı Selçuklu dirhemi, Yavuz Selim tuğrasını taşıyor.
Satıcıların eksik ağırlıklı ölçüler kullanmalarını önlemek üzere, dirhemlerin üzerlerine tuğra vurulurdu. Her denetleme, o dönemin padişahının tuğrası ile “tescil edilirdi”. Başkent Konstantiniye (İstanbul) dışında dirhemlerin ağırlıkları belediyeler tarafından denetlenirdi.[82]
Fâtih ve Kanunî dönemlerine ait sikkelerle çeşitli belediyelerin denetim damgalarının resimlerini vermekle yetindik (Resim 135, 136, 137).
***
İtalyan ticareti, mahallî Bizans ağırlık ve ölçüleriyle, Levantin, Karadeniz ve hattâ Moğol ticaretinde kullanılanlarla kıyaslamayı aramıştı; bu arada, bir bölgede defter‘leri derleyenler, bir başkasındaki ölçülerden haberdar olmalıydılar.
Pontos’ta, yine köylerden başlamaya değer, şöyle ki sorun buralarda çıkıyor. Uygulamada köyler tahıllar ve sair kuru maddeler için sepet ya da torba, sıvılar için de ahşap variller kullanırlar. Bunların ağırlığını bir köylünün taşıyabilme kabiliyeti tayin eder: sırtında bir bushel (İngiliz kilesi), yani yaklaşık 36 kg, omzunda da kovalar. Yakın zamanlara kadar tüm köyün ürünü Trabzon’a taşınabilir mahallî birimlerle taşınır, burada, eğer ihraç için limana götürülmüşlerse, yabancı uluslararası ve hiçbir köylünün taşıyamayacağı birimlere göre sayılırdı. Mahallî köy birimleri ve bunların adlarının Pontos’ta eski ve devamlı olduklarına dair ipuçları mevcuttur. Bunların farklı, denizaşırı standartlar ve resmî âdetlerin ağırlık ve ölçüleriyle bağdaştırılmaları gerekirdi. Tacirler, kaç tane mahallî ölçünün kendi bildiğine muadil olduğunun peşine düşmüşlerdi ama bu işle Osmanlıların uğraşıp kayda geçmelerine kadar bunu öğrenememişlerdi. Gerçekten, defter divanları ortaya çıkana kadar tahıl ya da şarap, köylerde, o günkü verime göre, yerinde vergilendiriliyorlardı.
Bilinen en eski Pontos temel ölçüsü psomiarion‘dı. Bu, adından da anlaşıldığı gibi, bir kuru buğday ölçeğiydi. Sırta alınabilen küçük bir bushel olup görünürde Pontos’a özgü idi. 1264 yılı ve geç XIV. yy. Vazelon Kanunları’nda görünüyordu. Bu, aynı zamanda bir tarlanın birim verimi de oluyordu ki tuhaf olarak geç XIV. yy. 108 Vazelon Kanunu’nda mer’a için iki psomiaria eden bir mutat ölçü haline gelmişti. Ad ile sepet, Ordu’dan Gümüşhane’ye kadar Pontos’ta devam edegelmişti.
Bizans ve sair temel kuru ölçeği, modios idi. Kabaca, her biri aşağıya 12 ilâ 20 litrelik bir psomiarion indiren bir düzine köy taşıyıcısı, XV. yy.da artık bunu modios ile tartmayı bekleyebilirdi.
Defter‘lere göre mahallî Osmanlı şarap ölçeği sabur idi. Mahallî şarap ölçeklerine baktığımızda, bu hususta tek referans Vazelon 139 Kanunu’nda bulunuyor: dört kişi kendilerinin ve dedelerinin günahlarının affı ve ruhlarının halâsı için manastıra miktarları vermişler. Bu miktarlar sırasıyla şöyle: 2 pholera, 5 tzarêkia, 1 pholeron ve 1 tzarêkin. Bu ölçüler kesin olarak azalan miktarlarda idiler yani pholeron, bir tzarêkion‘dan büyüktü. Psomiarion ile kıyaslayarak, yakın zamanlara kadar devam edegelmiş eski ve mahallî bir tabir aranmış: Follis, phóllin; ama tzarêkion Pontos’tan başka yerde görülmeyip aslında İngiliz jar’ından (çömlek, küp) başkası olmuyor. (İngilizce bu sözcük Arabî carra‘dan geliyor) ve bundan Rodos giarra‘sı (60,662 lt) ve Kıbrıs’ınki (53,88 lt) çıkıyor. Kimi uzmana göre Pontos defter’lerinin sabur‘u, 53,88 lt.lik tzarêkion‘u temsil ediyorsa da bu varsayıma karşı çıkanlar da bulunuyor.
Trabzon’da, taşındıktan sonra psomiarion, daha büyük olan modios‘a dönüşmüş. Mahallî köy fıçısının adı ne olursa olsun, limanda denizaşırı gidecek olan ve tacirlerin metre ile ölçtükleri varile dökülecekti. Metre, ya da metron ölçüsü (tabir bundan fazla bir şey ifade etmiyor), Konstantinopolis’te, Pera’da (Beyoğlu), Kırım’da, Karadeniz’de ve ötesinde Rum ve Franklarca kullanılmış olup Osmanlı standart medre oluyor.[83]
***
Büyük uzman Halil İnalcık Hoca, hakîmane makalesinde Osmanlı metrolojisinin ayrıntılarına giriyor. Bunların hepsini derç etmemiz kitabımızın çerçevesini aşacağından bazı önemli gördüğümüz hususları almakla yetiniyoruz. Gerçi bunlarla dahi birçok tekrara yer vermiş olacağız ama buna karşılık ana kavramlar kesinlikle yerli yerine oturtulmuş olacak. Dinliyoruz Hoca’yı.
Görünüşte Osmanlı İmparatorluk metrolojik sistemi, oluşumunu Türk, İslâm ve mahallî geleneklere borçlu oluyor. Arşın ve batman üzerine müesses bir ilk Türk ölçü sistemi Türkistan’da görülüyor. Bu iki sözcüğün Orta Farisî kökeni, Türklerin, Sogdlular aracılığı ile İran’la ticarî ilişkilerinin sonucu olarak tefsir edilebilir. Öbür yandan Çin etkisi, özellikle Uygur alanında, sabit oluyor.
Türk lehçelerinde arşun, arjin, alçin şeklinde arşın, Pehlevî araşn‘a bağlanıyor. Uygur belgelerinde batman-badman, yine Pehlevî patmân, eski Farsçada patimâna’dan geliyor. Uygur metinlerine göre et, pamuk, tahıl ve çeşitli bakkaliye ve de şarapla suyu ölçmede kullanılıyordu. Keza ekilmiş arazi alanı da batman birimiyle ölçülüyordu.
Açıkça, çok meşgul Aydın limanında batman, yüzyıllar öncesi Orta Asya’daki aynı emtia için kullanılan temel ağırlık oluyordu. Her halükârda Türk ölçü sistemi, İran ve Çin’le yoğun ticarî ilişkiler sonucu, Orta Asya’da daha önceden mevcut olmalıydı.
Osmanlı metrolojisinin kökenlerinin saptanmasının en emin yolu, Selçuklu döneminin ölçülerini tetkikten geçiyor.
Kemâlüddin Ahmed (Ölm. 1324) vakfiyye‘sinde Sivas’ta ekmek, görünürde 100 dirhem olan ûkiye ile dağıtılıyordu. Sivas’ta, günlük alışverişte, okka‘nın yüz dirhem’lik parçası (okka‘nın dörtte biri), vakfiyeler‘de görülüyor. Bu, ratl Rûmî ya da Bizans argiriki litra’sı ile aynı oluyor. Ağırlığı da, batman sisteminde Osmanlı 100 dirhemlik lidre ile aynı oluyor.
Osmanlıların Selçuk halka ağırlıklarını yeniden değerlendirip kullanmış olmaları, Osmanlı okka‘sının, aynı ağırlıkta dirhem esaslı olduğunun delili oluyor. Bizans litra‘sının yaygın olarak kullanılmış olması dolayısıyla İranî-İlhanî geleneği (batman > män), Osmanlıların zuhurundan önce Türkiye’de “imparatorluk resmî” ölçü sisteminin temelini teşkil etmişti.
Okka (400 dirhem) ve lidre’nin (100 dirhem) yanı sıra männ ile batman, daha XIV. yy. başlarında büyükçe birim olarak Anadolu’da kullanılmış olmalıydı.
Selçuklu Sultanlığı ile Türkmen beylikleri Bizans toprakları üzerinde kurulmuşlardı ve İtalyan deniz devletleriyle ticarî ilişkiler kurmuşlardı. Özellikle buğday, şap ve pamukta bir faal ticaret, 1200 ilâ 1350 yıllarında İtalya ile Türkiye arasında gelişmişti. Keza, Asya ile Akdeniz arasında İran ve Anadolu içinden geniş ölçülü bir transit ticareti de, aynı dönem içinde vaki idi. Böylece, Bizans ve Arap-İran iki ölçü ve ağırlık takımı, bir uluslararası (İtalyan) ölçü sisteminin teşekkülünde rol oynamıştı; bunlar Levant (Doğu)’da ticarî muamelelerde cari idiler.
Kısaca, erken XIV. yy. Selçuklu ve İtalyan kaynakları batman, lidre, okka, kantâr ve kile‘yi, Osmanlı döneminden önce Selçuklu Küçük Asya’sında ağırlık ve ölçülerde beyan ettiklerine göre, temel Osmanlı sistemindeki terminolojinin, daha o zamanlardan yaygın olarak kullanıldığı anlaşılıyor.
İslâm döneminde Greko-Romen sistemi devam edip terminolojiyi idame ettirmiş: Kantâr (centenarium), ratl (litra), ûkıya (ungria – uncia), miskâl (exagia) ve dirham (drahme), kirât (keratia).
İnalcık Hoca’nın uzunca verdiği ayrıntılara girmiyoruz.[84]
***
Bu veriler dura dursun, Anadolu’ya kısa bir göz atalım.
Kemah ve Erzincan şehirlerinde birer meyhane bulunuyordu (XVI. yy.ın ilk yarısı). Bunlar, köylülerin yaptıkları şıraları satan müesseselerdi. Meyhanece satın alınan her sabur şıra, alışın iki misli fiyatına satılıyordu.
Köylerden Kemah’a getirilen balmumunun bir nügi‘si, beş akçaya alınıp işlendikten sonra 10 akçaya satılmaktaydı. Nügi, küçük bir kepçe olup şarap, yağ ve saire ölçmekte birim olarak kullanılmaktaydı.
Bir nügi 200 dirhem‘dir.[85]
***
İslâm Ortaçağında Araplar, İslâm öncesinde, sayıları rakamlarla değil, adlarıyla yazarak gösteriyorlardı. Bizim şimdi Arap rakamları ya da “eski Türkçe rakamlar” dediğimiz rakam işaretleri ile günümüzde kullanmakta bulunduğumuz Avrupa biçimi rakam işaretlerinin ikisi de Hint kökenli ise de, orada ne zaman kullanılmaya başladıkları kesin olarak bilinmiyor. Mamafih, ikinci Abbasî halifesi Mansur döneminde (754-775) İslâm dünyasına getirildiği sanılıyor. Rakamların, ilk olarak, bunlara “cebire” adını veren (“cebir”, “algebra”nın kökeni oluyor) ünlü Türk bilgini Musâ el-Harezmî’nin (ölm. 850) bilinen “Kitâbü’l muhtasar fi hisabü’l Hindî” adlı eserinde kullanıldığını görmekteyiz. Söz konusu rakam işaretlerinin Avrupa’ya geçişinin ise, halife Harûn Reşid döneminde (786-809), halifenin, çağdaşı Franklar kralı Şarlman’la olan dostça ilişkileri içerisinde gerçekleşmiş olduğu sanılıyor.
İslâm’ın ortaya çıkışını takip eden fetihler döneminde, özellikle Emevî Devleti’nin (661-750) kuruluşunun ilk yıllarında, Maliye hesaplarının tutulabilmesi için, fethedilen yerlerdeki uygulamalar örnek alınarak kullanılmıştı. Böylece, Suriye yöresinde, sayıların Yunan harfleriyle gösterilmesi yöntemi kabul edilmişti. Şöyle ki, bu bölgede çoğu yerli Rumlardan oluşan maliye memurları, defterlerini Yunan dilinde tutmaya başlamışlardı. Durumu gören halife I. Velid (705- 715), “bundan böyle defterlerin Arap diliyle yazılmasını, ancak hesaplarda Yunan harflerinin kullanılmasını” buyurmuştu. Bunun gibi, Mısır’da da Araplar, sayıların gösterilmesinde Kıptî harflerini kullanmışlardı. Aynı şekilde İbranî harfleri de kullanılmış.[86]
***
Mısır’ın büyük piramitleri ve Süleyman’ın Mabet’i, İngiliz inç (parmak) ve eski kübit’in (dirsekten orta parmağın ucuna kadar olan ölçü) sayesinde inşa edilmişlerdi; bunlara sahip olma ve kullanma sonucu insanoğlu, tanrının yaratıcı kanununu gerçekleştirdiğini sanıp bundan yola çıkarak, İbranîlerin Kabbala dediklerinin arasında, onu bir mysterion’a dönüştürmüştü.
Ölçü ve birimlerin teşekkülünde gelişmelerden biri, İngiliz uzunluk ve arazi ölçülerinin keşfedilmesi olmuştu; gerçekten İngiliz ölçülerinin tümü, işbu eskiden gelişmiş unsurlara dayanıyordu ve bu keyfiyet Hindû sisteminin bir safhasından başka bir şey değildi. 6 amili, acre (0,4 Ha) ve mile’ın temeli olup inç (parmak) ve foot (ayak)’tan çıkmışlardı ve piramidin kaide yanının muadili, beheri 6×6 dört kısma bölünmüş bir karenin yanı oluyordu, (piramidin kaide yanı 24’lük bir daire çevresinin çapıdır).[87]
Bir amil olarak 6 rakamının gerçekten büyük değeri, ilk bakışta İngiliz uzunluk ve arazi ölçülerinde, aynı zamanda da semavî zaman dairesinin inşasında görülür. Bu dairenin değeri 360⁰ olup 60ı1=10, 6ıı1=1ı, 60ııı = 1ıı ve ilâh ıskalasında dakika’lara, saniye’lere, salise’lere vs. bölünmüştür.[88]
Skinner’in, aslında kendine göre sağlam bir muhakeme sistemine dayalı olmakla birlikte büyük ölçüde bâtınî (esoteric) ve de ilâhiyat tüten ayrıntılarına girmedik.
***
Zamanın ölçülmesi ihtiyacı insanları çok eski devirlerden beri meşgul etmiş. Mısırlılardan Greklere, oradan da Romalılara geçen clepshydra, yani su akışı ile zaman ölçen bir (İzafî) âlet, Atina mahkemelerinde avukatların konuşma sürelerini sınırlamakta daimi olarak kullanılmış ve bunlardan bir büyük örnek de yine aynı kentin “Rüzgârlar burcu”nda Atinalılara vakti bildirmiş. Bir kaptan etalone ve taksimatlı bir diğerine geçen su, buradaki seviyesine göre zamanı göstermiş. Ancak, üst kabın debisinin sabit olmasının, âletin hassasiyeti için elzem olduğu anlaşılınca, daha çapraşık şekillere başvurularak bu amaca erişilmiş.
Bu gibi mekanizmaların icat ve geliştirilmesinin uzun asırlar bayraktarlığını yapmış olan İskenderiye’den Orta-Doğu’ya yayılan bu saatin çok olgunlaşmış bir örneğini Harûn Reşid, Şarlman’a hediye etmiş (807). Bunda hassasiyetle tayin edilmiş seviyelere tedricen inen su, her saat başı bir küçük kapının açılmasını ve buradan kaçan bilyelerin da bir taşın üstüne düşmesini sağlar. On iki adet olan bu kapılar otomat küçük süvariler tarafından kapanıyor. Bu clepshydra’lar X. yy.a kadar, zamanı ölçmenin en pratik şekli olmakta devam etmişler.
Ortaçağ sonlarının, hamut ve kıç dümeninden sonra en büyük keşfi, su yerine bir başka kitlenin, meselâ bir ipin ucuna asılmış bir ağırlığın düşmesi ile clepshydra’nın, esasında tekâmül etmiş sair mekanizmasını harekete geçirmenin düşünülmüş olmasıdır. Böylece, XIII. yy.dan itibaren mekanik saatler, kent kulelerinden insanları uyarmaya başlamışlar.
Ancak, Avrupa’nın bu ilk saatlerinin günün zamanını sadece talî bir amaç olarak gösterdikleri, asıl gayenin astronomik olayları halkın anlayacağı etkili bir şekilde irae edip böylece Tanrı’nın göklerdeki şanını ispat etmek olduğundan şüphe yoktur.[89]
Gerçi, vaktin hassasiyetle bilinmesi Ortaçağın sıra adamını fazlaca ilgilendirmemişti. Civardaki mescidin müezzini veya manastırın çanı, günün başlıca taksimatını bildirirdi. Bu müesseseler dahi bu iş için ya clepshydra, ya da irtifa tahtası (muvakkıthaneler) veya geceleri, yıldızlara başvururlardı.
Batı, bunlara bir başka orijinalini daha eklemiş: Bir keşiş, bütün gece, “Mezamir-i Davûd”dan belirli uzunlukları okurmuş. Biraz talimden sonra bu keşiş-saat, şayan-ı dikkat bir dakiklik iktisap edip yıldızların gözlenmesine imkân olmayan kapalı havalarda dahi iş görmek üstünlüğüne sahip olurmuş!
İnsanları bu denli meşgul etmiş bir kavrama Küçük Asya’nın yabancı kalmış olduğu düşünülemez. Buna rağmen bu kavram, günümüzde kuvvede (virtual) dahi olsa, mevcut değildir. Keyfiyetin sebeplerini (Kartezyen yola girmemiş köylü toplum-üretim ilişkileri…) bir yana bırakıp vakıayı objektif bir açıyla tespit ediyoruz (kişisel gözlemlerimiz 1948’de başlamıştır). Gerçekten Anadolu’da ırgat “gün doğduğundan gün batana kadar” (fiilen olmayan iş akdinin zamana müteallik maddesi) tarla çapalar, serbest köylü uyandığı “zaman” kalkar, karnı acıktığı “zaman” yufka ekmeğini ağzına götürür, canı istediği “zaman” tarlasına gider, uykusu geldiği “zaman” yatar… Bu çeşitli faaliyetlerde adı geçen “zaman”ın, saatin gösterdiği ile hiçbir ilgisi yoktur. Bu sonuncusuna genelde fazla ihtiyaç duyulmaz.
***
Aynı alanda kalmayı sürdürüyoruz.
İbadet zamanları ve dinî günlerin gökyüzündeki Güneş ve Ay’ın hareketine ve konumuna bağlı olması, İslâm düşünürlerini ister istemez astronomiyle ilgilenmeye yöneltecekti. Böylece İslâm düşünürleri bütün Ortaçağ boyunca hâkim olan İslâm astronomisini kurarken daha çok, mevcut el yazması Yunan astronomi kitaplarından faydalanmışlardı. IX. yy.da bugünkü anlamda rasathaneler kuran İslâm düşünürleri, Yunandan öğrendikleri ve kendilerinin geliştirdiği büyük ve çok sayıda astronomi gözlem araçları yapmışlardı. Bugün bunların hiç birisi tam olarak elimizde mevcut olmamakla birlikte Meraga ve Semerkand rasathanelerinin kalıntıları arasında varlığını kanıtlayan bakiyeler bulunmaktadır.
Osmanlı İmparatorluğu’nda 1577 yılında Tophane sırtlarında kurulan, İslâm’ın son, Osmanlıların ilk büyük rasathanesinde de zamanın önemli büyük gözlem araçları bulunuyordu.
Bugün Ortaçağ boyunca kullanılan İslâm astronomi gözlem aracı zamanımıza kadar erişmemişse de, astronomi bilginlerinin günlük hayatımızda kullanılmasını sağlayan-usturlâp (astrolab), rubu tahtası, güneş saatleri, kıblenümalar vs., zamanımıza çıkmışlardır. Bunların arasında özelikle astrolab ve rubu tahtası, bilgisayarın en eski ilk örnekleri oluyor. Bunlar, İslâm düşünürlerinin pratik zekâlarının yarattığı, astronomi bilginlerinin günlük hayatta kullanılmasını sağlayan taşınabilir âletlerdi. İlk kez İslâm’da kullanılmaya başlayan bu âletler içinde rubu tahtası (Resim 138), çok önemli bir gereksinmeyi karşılamak üzere icat edilmişti.
XII-XIII. yy.da İslâm’da trigonometrinin en yüksek seviyeye ulaşması dolayısıyla trigonometrik fonksiyonların ve bağlantıların çözümü için rubu tahtasının rub’el-müceyyeb yüzü düşünülmüş. Bu âletin yardımıyla güneşin yüksekliği gözlenerek, zaman, asr-ı evvel, asr-ı sani zamanı, kıble doğrultusu bulunduğu gibi, herhangi bir açının trigonometrik fonksiyonları ve hatta orantıya dayanan trigonometrik bağıntılar kolaylıkla çözülebilmektedir. Birçok Batılı ve İslâm bilim adamı, bu âletin ucuz ve muvakkithanelerde kullanılması nedeniyle namaz vakitlerini tayin etmeye yarayan basit bir gözlem aracı olarak tanımlamışlardır.[90]
Gökyüzü olaylar ve gök cisimleri, insan merakını herhalde prehistoryadan beri çekmiş olmalılar. Şüphesiz insan zekâsının çevresini bilinçli inceleme düzeyine erişmesi, gökyüzüne ilgiyi giderek artırmış olmalı. Başlangıçta, gökyüzü olaylarının bir düzen içinde gözlenmesi, bu olayları yüce tanrıların güçlerine atfetmeye neden olmuş. Ve sonuçta, gökyüzü olaylarının din ve bâtıl inançlara bağlanması uzun asırlar devam etmiş.
İslâm astronomi okulunun oluşmasına önemli katkıda bulunan Batlamyus’un Almagest adlı yapıtında, astronomi gözlemleri yapmakta kullanılan birçok âletin tanımı bulunuyor. Uzun yıllar hâkimiyetini sürdüren İslâm astronomi okulu üyeleri, Almagest’te tanımı verilen âletleri yaptıktan başka yenilerini de yapmışlar.
Özellikle XII. yy.dan itibaren yayılmaya başlayan başka bir âlet ise İslâm âleminde rub’u adıyla bilinendi. Bu âlet, esas itibariyle, dörtte bir daire şekline sahipti. Başlangıçta, İslâm rasathanelerinin kuruluşu ile birlikte kullanılmaya başlanan bu âlet, çok büyük boyutlardaydı. Batılıların duvar kuadrantı ve İslâm bilim adamlarının Libne dedikleri bu âletten türetilen, taşınabilecek kadar küçük olanı ise rub’u tahtası adıyla biliniyor.
Önce, bütün Ortaçağ boyunca İslâm astronomlarının gözlem yapmakta kullandığı çok önemli bir araç olan Libne hakkında bilgi vermek yararlı olacaktır. Şu halde, rub‘u (Arapça dörtte bir) veya Batılıların kuadrant dedikleri âlet başlıca iki sınıfta incelenebilir:
1- Rasathane gözlem aracı Libne,
2- Pratik amaçlarla kullanılan rub’u tahtası.
Gerçekten, çok eskiden beri astronomi gözlemleri yapmakta kullanılan ilk araçlardan biri, dörtte bir daire şekline sahip olanıdır. Batılıların duvar kuadrantı ve İslâm’da Libne olarak adlandırılan bu âletin genel tanımı, yer merkezli evren sistemini kuran Batlamyus’un Almagest adlı yapıtında bulunuyor: “Çok güzel tesviye edilmiş yekpare tahta veya taştan kare yapılır. Köşelerden biri üzerine bir Çeyrek daire çizilir. Merkezde birbirini kesen iki dik çap çizilir. Bu iki çapın arasında kalan yay, 90 dereceye bölünür ve her derece mümkün olduğu kadar küçük taksimata ayrılır. Tahta veya taş blok, ufka dik ve tam meridyene paralel konur. Ufka dik çap üzerine, tam merkezde olacak şekilde silindir bir çubuk yerleştirilir. Öğleyin merkezdeki çubuğun gölgesi ile güneşin yüksekliği gözlenir”… Daha fazla ayrıntı bizi doğruca astronomi alanına taşıyacağından Libne’yi burada bırakıp Rub’u tahtası hakkında çok kısa şunları ifade etmekle yetineceğiz: Eski İslâm astronomları, büyük ve sabit Libne’den, günlük pratik amaçlar ve trigonometrik fonksiyonların hesabı ve bağıntıların çözümü için daha küçük dörtte bir daire şekline sahip bir araç türetmişlerdi. Taşınabilecek kadar küçük olan bu tip âlete “rub’u tahtası” adı verilmiş. Bunun en basiti, dörtte bir daire yayı şeklinde, yükseklik yayı 90 dereceye taksimatlandırılmış ve kenarlarından biri üzerinde iki nişangâh bulunan rub’u tahtası olmuş.[91]
Konuyu terk ederken Birûnî’nin anlattığı, Şam yakınındaki Kasiyun rasathanesindeki Libne’nin mermerden ve iç çapının beş metre kadar “yekpare” olduğu hususu, beynimizde bir soru işareti bıraktığını ifade edelim: Libne’ler ya ahşap ya da mermerden olduklarına göre bu boyutlarda “yekpare” malzeme nereden tedarik ediliyordu?…
Zaman konusu yine karşımıza çıkacak.
***
Zamanın ölçülmesi konusu bizi ölçü ve tartılarınkinden epey ayırdı. Dönüyoruz bunlara.
Yukarda görmüş olduğumuz lidre’nin değerinin nasıl hesaplanacağı sorunu, XVI. yy.da İran ham ipek fiyatları üzerinde Doğu’da yapılan araştırmalar sırasında tesadüfen ortaya çıkmış. Kayda geçmiş fiyatların büyük çoğunluğu iki yerden, Halep ve Bursa’dan geliyor.
Halep için fiyat bilgilerinin çoğu Avrupalı tacirlerin mektupları ve muhasebe defterlerinden çıkıyor. Bunlar çoğunlukla Venedik duka’sı ya da İspanyol piastre’i şeklinde ifade ediliyordu. (XX. yy.ın başlarında Osmanlı-Türk “kuruş”un Fransızca karşılığı “piastre” idi). Ağırlıklar ise Avrupalıların yabancı olmadıkları Halep ratl-rıtl’ı ile ölçülüyordu.
Yukarıda değerli makalesini incelemiş olduğumuz H. İnalcık, yazılış şekli aynı olan (1-d-r-h) lodra ile lidre’nin Osmanlı ağırlık ölçüleri olduklarını, lidre’nin daha sonra iki, biri 100 dirhem, öbürü 120 dirhem olan iki çeşide bölündüğünü kaydetmişti. Standard olarak Rûmî dirhem’i (3,207gr) olarak işbu üç birim için aşağıdaki metrik değerlere varmıştı:
Lodra= 176 dirhem(= 564,432 gr)
Lidre= 100 dirhem(= 320,7 gr)
Lidre= 120 dirhem(= 384,84 gr)[92]
***
Kitâb-ı Mukaddes, içinde geçen tartı, ölçü ve paralar cetvelini vermiş. Bunlardan bizi burada ilgilendirenleri aktarıyoruz. Gösterilen ölçü ve değerlerin bazen tahribi olduğu, bunların yer ve zamana göre değiştiği unutulmayacaktır.
Uzunluk ölçüleri:
4 parmak 1 avuç 0,07 m
3 avuç 1 karış 0,22 m
2 karış 1 arşın 0,45 m
4 arşın 1 kulaç 1,78 m
400 arşın 1 ok atımı 178.00 m
8 ok atımı 1 mil 1.480,00 m
Tahıl Ölçüleri:
4 log 1 kab 2,05 lt
6 kab 1 ölçek 13,00 lt
1 omer – 3,70 lt
10 omer 1 efa 37,00 lt
10 efa 1 homer 370.00 lt
10 efa 1 kor 370.00 lt
1 kile – 13,00 lt
1 şinik – 1,00 lt
Sıvı Ölçüleri:
1 log – 0.51lt
12 log 1 hin 6.15 lt
6 hin 1 bat 37,00 lt
10 bat 1 kor 370.00lt
1 metriti – 40,00lt
Tartılar:
1 litre (“lidre” olabilir mi?) 327.45 gr
1 gera – 0.75 gr
10 gara 1 beka 7.50 gr
2 beka 1 şekel 14,55 gr
60 şekel 1 mina 982,33 gr
60 mina 1 talant 58.941.00
***
İbranî alanında kalmayı sürdürüyoruz. Mezkûr ölçü birimlerini bir kez de Tevrat’ın (Torah, Yazılı Ahd-i Atik) şerh ve tefsiri olan Talmud’dan[93] takip edeceğiz. Kanımızca bu birimler, dünyada mevcut olanların atası sayılabilir.
Gemara metinlerinde[94] revi’atha çeyrek ve kav, içi boş tabirlerine rastlanıyor. Çok tartışma götüren ölçü birimleri hususunda başlıca iki temel hacim ölçüsüne dayanacağız: Yumurta ve se’a (Yunanca saton, yakl. 13 lt). Bunlar hem sıvılara, hem de kuru yiyeceklere uygulanmış. Josephus, bu sonuncusunun bir buçuk modiah’a eşit olduğunu tahmin ediyor ki modiah (Lâtin modius) 8,74 lt civarındadır. Başkaları da bunu 14,5 lt olarak hesap ediyorlar.
Se’a’nın boyutunu saptamakta kullanılan birim, “yumurta” olmuş. Bir se’a’nın istiap kabiliyeti 144 yumurta olarak saptanmış.
O zamanın yumurtasının, günümüz Arap tavuğu yumurtasının hacminde, ortalama 40 cm3 olarak tespit edilmiş ki yumurtanın istiap kabiliyeti, Pompei harabelerinde ele geçmiş olanınkinin aynı olmuş.
Uzayıp gitmiş rakam tartışmalarına girmiyoruz.[95]
Mesafe ölçülerine gelince, günümüz Gemara metinleri bu bapta mil ile parsa’yı zikrediyorlar. Mil tabiri Roma kökenli olup Lâtince mille passus, bin adım, 1537,5 m. oluyor. Talmud, mil’i 2000 “ortalama ayak izi” olarak gösteriyor. Bu, Sabbath’ta kent sınırı dışında yürünmesine müsaade edilen hız haddi, ya da 2000 kübit (dirsekten orta parmak ucuna kadar olan mesafe) idi. Bir aşırı görüşe göre kübit 44,4 cm oluyor ki böylece mil’in uzunluğu 888 m. oluyor. Bir başkasına göre de kübit 56 cm. olup 1120 m geliyor. Talmud’daki tartışmalardan, mesafenin 18 dakikada kat edileceği çıkıyor.
Parsa (παρασαγγηζ). İran kökenlidir; Talmud’a göre 4 milim ediyor.
Rabbani yazında mesafeler şöyle oluyor, kübit 56 cm olarak kabul edilmiş halde:
Parsa = 30 ris = 8000 kübit = 4480 m
Mil= 7,5 ris = 2000 kübit = 1120 m
Ris = 286,3 kübit = 149,3 m (Roma stadium’u, 180 ilâ 200 m uzunluktaydı. Ris, İran’da, özellikle koşu mesafesi olarak kabul edilmişti).[96]
İbranîlerde de, zaman ölçümü için bazı duaların okunuş süresi ele alınmış. Ayrıntılarına girmiyoruz.[97]
Talmud’da ölçü birimi olarak bitki tohumlarına rastlıyoruz. Hardal tohumu en küçük istiap ölçüsü olarak kabul edilmişti. Azalan sıraya göre biber tohumu, susam ve hardal sayılıyor. Gemara’da küçüklük, bir hardal tohumundan büyük olmayan bir kan damlası olarak sayılıyor. Burada bahis konusu olan, beyaz hardal, sinapis alba değil, Arapça kara hardal Brassica nigra olup bu sonuncusu öbüründen çok daha keskindir.[98]
Talmud’da karşımıza yine “yumurta” çıkıyor, ölçü birimi olarak. En çok kullanılan deyim, “bir zeytin” veya “bir yumurta kadar”dır. Talmud güvercin, kumru, serçeyi “saf, temiz” besinler olarak zikrediyor. Ama özellikle, her şeyden önce tavuk “yumurtası” geliyor.[99] İbranî alanını terk ediyoruz.
***
Ölçü ve tartılarda karmaşa mevcut oldukça bizim de bu konularda, uzmanlardan istiare ederek, söyleyeceklerimizin ardı kolay gelmez.
Osmanlı döneminin Türkiye’sinde, XIV. yy.da al-Umarî ve Pegolotti tarafından tasvir edilen ağırlık ve sair ölçüler, İran-Moğol mukabillerinden, çok az istisna dışında, farklı idiler. Cl. Cahen, burada, birkaç örnekten, tarihî manası bakımından ilginç olan bazı prensipleri istidlâl ediyor. Umarî’nin zikrettiği iki temel birimin biri mudd (istiap birimi), öbürü de ratl (ağırlık birimi) oluyor. Bu sonuncusu, kendisine göre 12 mısrî ratl ya da ağırlık olarak 1.680 dirhem’e (bazen sırasıyla 8 ve 1.180) muadil oluyor. Bununla birlikte Pegolotti’ye göre Sivas’ta ratl, Akkâ’nınkinin iki misli, yani 1.440 dirhem imiş. Hiçbir Ortaçağ ülkesinin, hattâ en ilerlemiş olanının bile, evrensel olarak kabul edilmiş bir ağırlık ve ölçüler sistemini ortaya koymamış olduğu çok iyi biliniyor. Bununla birlikte şaşırtıcı olan, bu birimin yerine göre çok büyük farklar arz etmesi: Meselâ mısrî ratl 140 dirhem (= 437.5 gr) gelirken, rûmî ratl, Roma libresi (“Rûm”unki değil) denilen ağırlık 1026/7 dirhem (= 321,43 gr) çekiyordu. Sadece İran’da ratl adı, bazen daha çok resmî İslâm sisteminin 2 ratl’a muadil mann’ına. tekabül eden bir büyük birime veriliyordu ki bunun değeri Küçük Asya’nın ratl’ı ile mutabık oluyordu. Bundan başka. Umarî, Germiyan’da kullanılan ratl’ın bundan dahi daha ağır olduğunu, 3,120 dirhem gelip benzer birimlerin keza XV. ve XVI. yy.da Doğu Anadolu’da tespit edilmiş olduklarını bildiriyor. Ama İbn Bîbî zamanında 260 dirhem’lik bir mann’ın varlığı biliniyordu. Bu verilerle kesin bir istidlâlde bulunmak zor oluyor. Sistem, Bizans geleneğine bağlanmıyor gibi görünüyor ve burada kullanılmakta olan Arabî ratl sözcüğüne rağmen Arap ülkelerindeki uygulamadan farklı oluyor.
Mamafih, başka birimler mütalâa edildiğinde intiba değişiyor. Umarî’nin sözünü ettiği ve bazen de müt şeklinde telâffuz edildiğini söylediği Arabî mudd tabirinde, Bizans’ın modios’u açıkça gizlenmiş, örneğin Suriye’de. Bu kaynağa göre ve nahiyesine bağlı olarak 3/4 ilâ 1/2 Mısır irdabb’ı ediyordu; irdabb 90 lt olarak kabul edildiğine göre 72 1/2 ilâ 135 lt demekti. Bu, fiilen daha çok Suriye — Mısır modios’u ile aynı olup hiçbir tür mudd’a tekabül etmiyordu. Buradan da Bizans toprağı ile muhtemel bir ilişki görülüyor. Bundan başka birçok metin bir yüzey alanı, Mısır tabiri faddan’dan söz ediyor. Ama hepsinden önce, en önemli İran birimi olan carîb, hiçbir metinde gözükmüyor. Öbür yandan toprak, değişik alanda ekili araziye göre çift birimi ile ölçülüyordu ki tabir, İran’dan istiare edilmiş ama Bizans zeugon–jugum’a tercüman oluyordu. Bu, İran’da değil, Bizans’ta mevcut bir uygulamaya uygundu.
Kısaca, değişik kökenli bir ağırlık ve ölçüler karışımının, toprak hususunda Bizans’la ve ticaret babında İran’la daha belirgin bir sürekliliğin varlığı, büyük çekingenlikle ifade edilebilir.[100]
***
“Dirhem”i yakın takibe almaya devam ediyoruz.
Ağırlık ölçüsü ve gümüş para birimi olan dirhem, eski Yunan devletiyle ticarî ilişkiler sırasında drahmi sözcüğünden Farsçaya, daha sonra oradan Arapçaya geçmiş. Gerek ağırlık, gerekse para birimi olarak dirhemin kullanılışı çok eskilere gidiyor.
İnsanlar, bildiğimiz gibi, önceleri çeşitli ölçü birimleri olarak yabani hardal, arpa ve buğday tanesi ve keçiboynuzu çekirdeği gibi tarım ürünleriyle bedenin baz uzuvlarından (zirâ, kadem, kulaç…) faydalanmışlar. Dirhem ve miskalin ilk çağlardaki tanımı, Bâbil’in iki avuç dolusunu ifade eden ölçü birimi mene’ye (manah) kadar geri götürülebilir. Bu ölçü 505 gr olup altmışta birine şekel deniyordu. Lydia, Atina, Kıbrıs ve Kapudağı’nın (Cyzique) ilk altın paraları bu ağırlıkta (8,44 gr) basılmıştı. Gümüş para darp edildiğinde bir birim altına karşılık 131/3 birim gümüş veriliyordu. Bu gümüş şekel İran’da stater ve Yunanda tetradrahm (4 drahmi) sayılıyordu. Attik, Korent ve Eğriboz’da stater 8,72 gr.dı. Bunun üçte biri kadar olan drahmi 2,91 gr ile İslâm şer’î dirheminin ağırlığına çok yakındı. Şekel veya stator, Yunan ile ticaret kolaylığı sağlaması amacıyla İranlılar tarafından kullanılmış, onlardan da Araplara geçmiş ve İslâm devletinin gümüş para birimi olmuş.
Arap yarımadasında tedavülün tartı esasına dayandığı anlaşılıyor. Miskal 20, ve dirhem 14 kırat kabul edilince aralarında daima 7/10 oranı mevcut olmuş. 7 miskal 140 ve 10 dirhem de yine 140 kırattı.
Bu tartı birimleri şer’î değil, örfî idi. Gazan Han’ın “tevhid-i evzan” (vezinlerin-ağırlıkların birleştirilmesi) politikası çerçevesinde yaymak istediği Tebriz miskali de örfî ağırlık birimiydi ve iki dirhem sayılıyordu. Fakat Osmanlılarda 1,5 dirhem olduğu anlaşılıyor. Aslında Trabzon miskali olan bu tartı birimi, İstanbul’da da kullanılıyordu.
Para birimi olarak dirhem konusunun ayrıntılarına girmedik.[101]
***
Bütün bu işler Asya bozkırında nasıl dönüyordu? Bunu Zeki Velidî’den öğrenelim.
Belli bir ağırlıkta gümüş külçesini ödeme aracı olarak kullanmak, bozkırlarda çok eskiden bir gelenek halinde ve bu ülkelerde muteber ölçü sistemleriyle sarmaşık bir halde mevcuttu.
Moğollar zamanında 2,274 kg ağırlığında bulunan ve kendilerine Türkçe yastık, Farsçada bunun harfiyen tercümesi olan baliş denilen altın ve gümüş külçeler kullanılıyordu. Bu yastık’ların onda biri sum, ellide biri satır tesmiye olunan küçük külçelerdi.
Ölçü babında, bahis konusu külçelerin aslı olan 2,274 gr.lık ölçüsünün iki katı, 4,548 gr.lık Horezm miskalini oluşturmuş. Öbür önemli ölçü, 4,095 gr.lık Semerkand miskali olup bunun on katı (40,95 gr) bir ansır (Kırım’da batman, Kazan’da kadak, Ruslarda funt) oluşturmuş.
Yukarıda mezkûr satır sözcüğü Yunan στατηρ’den geliyorsa da, eski Sümer “darik III” ölçülerinden inerek, İskender zamanında Yunanlıların altın drahmisi olan 4,26 gr.lık miskalin Orta Asya’ya ancak İslâm devrinde “Hicaz miskali” adı altında geldiği anlaşılıyor.[102]
İlhanlılar, Azerbaycan’da Horezm miskalinin biraz değişik şekli olan 4,608 gr.lık miskalin “dört dank’ı” (yani 4/6’sı) olup Bizanslılarda olduğu gibi, Ön Asya’da da cari olan 3,072 gr.lık bir dirhem esasını kabul etmiş, bunu “direm”, “dank” yahut Anadolu Selçukluları tabiriyle akça tesmiye eylemişler. Bunun 6 katı olan 18,4 gr gümüş, bir dinar sayılmış.[103]
Osmanlılarda, Orhan Bey zamanında, şekli itibariyle tam bir İlhanlı sikkesi olan 6 kıratlık gümüş küçük akça, 1152 gr ağırlığındaydı, bu ise İlhanlı Gazan’ın 1,152 gr.lık “yarım dank”ının aynıdır. Miskal’i sadece mücevherat ve altın ölçüsü için esas tutarak muamelede dirhem (direm) kullanmak da Tebriz usulüdür. Akça, dirhem’in 24’e bölünmesi ve küçük bakır paralara mangır denilmesi yine İlhanlı usulüdür. Ve bu dirhem 16 kıratlık Tebriz dirhemi olduğu gibi, 7,372 kg.lık Osmanlı batman’ıda 737,2 gr.lık Tebriz sir’inin on misli oluyor.[104]
***
Asya alanında kalmayı sürdürüyoruz.
Zaman ve vakit tespitinde Türkler, kendilerine özgü usûl ve gelenekleri olmakla birlikte, çeşitli kültür çevreleriyle yapmış oldukları temaslar sonucunda, herhangi bir sebeple bu çevrelerin usullerini de benimsemişler. Bunlardan eski devirlerde özellikle Çin, Hint, İran, daha sonraları da İslâm ve nihayet Avrupa çevresinin etkileri kayda değer.
Arat[105], bundan sonraki ifadelerini, Türkçeye kazandırdığı Baburnâme’ye dayandırıyor. Biz de bunlar aynen aktarıyoruz.
Günün vakitlerini tayin etmek için kullanılmış olan güneş, kum ve su saatlerinin varlığı çok eski tarihlere çıkmakla birlikte, bunların amelî uygulama alanı sınırlı zümreler çerçevesini aşmamış.
Babur’da “saat” tabiri, gerek zaman ölçüsü olarak, gerekse zaman ölçüsünü saptamakta kullanılan âlet adının terkibinde geçmekle birlikte, çok az kullanılmış. Alet adı olarak, Hindistan’da günün vakitlerini tayin usulünden bahsederken, sadece bir kez geçmekte. Her konuda çok dikkatli olan Babur’ın bu konuda ayrıca durmamış olması, belki de kendisince bilinenleri tekrarlamamak tabiatı ile izah edilebilir.
Babur’da “saat” tabiri, günün vakitlerini saptamakta hiç kullanılmamakta ve vakit ölçüsü olarak, ancak birkaç yerde zikredilmektedir: “Şiddetli bir zelzele oldu ve nücûmî yarım saat kadar devam etti” (yarım saat-ı nücûmiga yakınlaştı); “nücûmî iki saatlik yolda” (iki saat-i nücûmîde)’, “nücûmî iki-üç saat içinde zapt edildi”…
“Dakika” tabiri ancak tarif dolayısıyla zikredilmekte: “Dakikanın müddeti takriben altı defa Fatiha suresini, Bismillah ile birlikte, okuyuncaya kadardır”. Saniye ve salise ise, kullanılması gereken yerlerde “gözü açıp kapama” tabiri geçiyor; meselâ “pel’in müddeti beş defa gözü açıp kapayıncaya kadar (közni yumup açkunca) ki gece gündüz 216.000 defa gözü açıp kapayıncaya kadar sürer.”
Babumâme’de günün vakitlerini tayin etmek için Türkçe, Farsça, Arapça ve Hindistan’a ait kısımlarda Hintçe unsurlardan teşekkül eden asıl zaman tabirleri ve bunların ifade ettikleri vakitleri daha dar sınırlar içine almak için kullanılan öbür tabirlerin bir araya getirilmesi ile çok karışık ve birbirine girift bir sistem kullanılmış. Bütün bu ıstılah kalabalığının dayandığı temellerin en önemlisi, özellikle gündüz vakitlerini tayinde, alaca karanlığın başlaması ve sona ermesi ile güneşin çıkması, en yüksek noktaya varması ve batması teşkil etmektedir. Gözle görülen ve tespiti kolay olan bu alâmetler dışında, İslâm muhitinde, yine güneşin bulunduğu mevzilere göre tespit edilen namaz vakitleri gelmektedir.
Babur, her şeyde olduğu gibi, vakit tespitinde de çok dakik hareket etmekte ve bütün bu tabir kalabalığını, üslûbuna halel getirmeden, kendisine özgü bir ustalıkla kullanmaktadır. Örneğin “… bu haberin gelmesi üzerine, hiç endişe ve tevakkuf etmeden gün batarken (âftâb oldurur çağ idi), çabuk yürüyüşle derhal (usol zaman ok) Mergiman’a hareket ettim. Burası ile Mergiman arası tahminen 24-25 yıgaçlık bir yoldur. O gece (kiçe) sabaha (tan atkunca) ve ertesi gün (ol küni) öğle namazına kadar (namaz-ı pîşîngeçe), hiçbir yerde durmadan, yürüdük. Öğle namazı vaktinde (namaz-ı pîşîn)… köyüne inildi…”
Arat daha sonra Babur’un günün vakitlerini saptamakta kullandığı tabirleri uzunca veriyor. Biz bunlardan birkaçını seçmekle yetindik.
Sünnet vakti: “Sünnet vakti, sabah namazının sünneti vakti”. Farz vakti: “Farz vakti, sabah namazının farzı vakti”.
Farz vaktıdın namaz-ı pîşîngeçe: “Sabahtan öğleye kadar, sabah namazının farzı vaktinden öğle namazına kadar”.
Bittâbi, günlük yaşamda zamanın namaz vakitlerine göre saptanması ancak Arabistan ve Hindistan gibi güneşi bol, bulutu az ya da hiç olmayan ülkelerde mümkündür.
***
Ve bir ölçü birimi daha.
Akkadça ardabu, Arâmîce ardebba, Süryanîce ardeba, Latince artaba, Grekçe artabe (σρταβη) şeklinde telâffuz edilen “irdeb” kelimesinin aslı Farsça ertebe-irtebe’ye dayanır. Arapçaya irdeb şeklinde geçen sözcük irdebbe ve halk ağzında erdeb-erdib şeklinde söylenmekte.
Herodotus, irdeb’in 1 Atina medimnos’u + 3 şinik (choinix) hacminde bir Pers hacim ölçüsü olduğunu bildiriyor. Çağdaş Farsça kaynaklarda “kuru maddelerin ölçümünde kullanılan eski bir İran hacim ölçüsü” şeklinde tanımlanarak 51,84 lt’lik Med irdeb’i ve 55,08 lt’lik Pers irdeb’i olmak üzere ikiye ayrılmakta.
Perslerin hâkimiyeti altına giren Küçük Asya, Mezopotamya ve Mısır’a götürdükleri ölçek, bu bölgelerin halkları tarafından metrik sistemin benimsenmesine kadar kullanılmış. İrdeb, Osmanlı hâkimiyeti sırasında özellikle Filistin, Irak, Lübnan, Mısır ve Suriye ile Arabistan’ın birçok yerinde kullanımda kalmıştır.
Öbür ölçü birimleri gibi irdeb de bölgelere, zamana ve ölçülen şeylerin cins ya da niteliğine göre çeşitli değerler almıştır. Nitekim iki Kahire irdeb’i hacmindeki boğa derisinin çektiği ağırlığa “bahâr”, yarım irdeb hacmindeki ölçeğe ise “kankal” adı veriliyordu. İskenderiyeli Heron (I. yy.) iki farklı metretes’ten (matar) söz etmiş. Metretes, İrdeb’e denk bir sıvı ölçüsü birimi idi. Bunlardan Roma metretes’i 29,218 dm3. Roma metretes’ine oranı 3/2 olan öbür metretes ise 42,875 dm3 idi.
Calinus’a göre (ölm. 200) Mısır irdeb’i 5 modios’a eşitti. IV. yy.da yaşayan Epiphanius, 1 irdeb =10 büyük gomor = 72 xestes eşitliğini vermiş. Mısır ölçüsü irdeb’in 72 “sextariorum”a tekabül ettiğini belirten İşbilîye (Sevilla) Piskoposu İsidoro da (ölm. 636) Epiphanius’u doğruluyor. İsidoro ayrıca irdeb’in 3 1/3 Roma modios’una eşit olduğunu bildiriyor. 72 xestes hacmindeki irdeb, 28,85 lt olduğuna göre 108’lik irdeb = 43,28 lt yapar.
Ebû Bekir es-Sûlî (ölm. 946), Kahire irdeb’inin 6 veybe buğday alacak hacimde olduğunu, ağır buğdayın veybe’sinin 30 rıtl, hafıfınkinin 27 rıtl çektiğini bildirmiş.
Buna göre Kahire irdeb’i 180 veya 162 rıtl buğday kaldınr. Ebû Mansûr el-Ezherî (ölm. 980), irdeb’in kendi ülkesi (Bağdad) menâ’sı ile 64 menâ değerinde olduğunu belirtiyor.
İstakrî (ölm. 957), gezdiği bütün İslâm coğrafyasında kullanıldığını bildirdiği Bağdad menâ’sını 260 dirhem olarak veriyor. Ünlü hekim Zehravî’nin (ölm. 1010) verdiği bilgilerden, 1 Kahire irdeb’i = 6 veybe = 12 mekkûk= 24 rub’ — 180 rıtl eşitliği elde ediliyor. Onun 18 kıst’lık büyük ve 9 kıst’lık küçük iki farklı veybe’nin varlığına dair kastından biri 108, öbürü 54 kıst hacminde iki irdeb’in kullanılmış olduğu anlaşılıyor. Mahzûnî’nin (ölm. 1189) aktardığı bilgilerden 1 irdeb pirinç = 6 veybe = 96 kadeh=180 Cehrevî rıtl eşitliği elde ediliyor. Cehrevî rıtl, 312 dirhem’dir. İbn Fazlullah el Ömerî’nin (ölm. 1349) verdiği 1 dirhem =18 harrûbe, 1 miskal = 24 harrûbe şeklindeki eşitliklerden 3,1875 gr.lık örfi dirhem elde ediliyor. Buna göre irdeb’in değeri 179 kg olarak bulunur. 72 şâ veya 198 lt hacmindeki Mısır irdeb’inin yarısına tekabül ettiği irdeb’in değeri 99 lt olur.
Ve ölçü birimlerinde nice kargaşa ve yeni isim. Bunların ayrıntılarına daha fazla girmedik. Son olarak işi toparlayacağız:
Bu farklılıkların yol açtığı kargaşayı önlemek için 1835 yılında Kahire irdeb’i standart olarak benimsenmiş. Nihayet 1892’de yürürlüğe giren 28 Nisan 1891 tarihli bir genelge ile Mısır ölçü sistemi tevhit edilmiş. Buna göre 1 irdeb = 6 veybe = 12 kile = 24 rub’ = 48 melve = 96 kadeh = 192 nısfiye = 384 rub = 768 sümne = 1536 harrûbe = 3072 kırat = 198 lt; 1 veybe = 2 kile = 33 lt.[106]
Arpa tanesi, ağırlık ölçüsü olup 1/2 habba (tahminen 35,5 mgr)ya eşittir; uzunluk ölçüsünde de karın karına getirilmiş orta büyüklükte 6 arpa tanesi 1 parmak sayılırdı (İA).
***
İlhak edilen ülkelerin yerli âdet ve gelenekleri, ahalinin vaziyeti düşünülerek ve mahallî, dinî, içtimaî özellikleri göz önünde tutularak uzun süre devam ettirilmişti. Aşağıda, konumuzla ilgili olarak, kanunnamelerden alınmış bazı hususlar zikredilmiştir.
Yenişehir (Larissa) Kanunnamesi (Yunanistan-Tesalya’da):
Resm-i kazış: Şarap fıçılarından alınan resim olup bir tür şarap fıçısı veya şarap ölçüsü anlamını da içeriyor. Fıçının istiap kabiliyeti hakkında kanunnamede bilgi bulunmuyor.
Yenişehir kilesi: Tırhala kilesinin iki kilesine ve İstanbul kilesinin beş kilesine eşit, yani 20 şiniktir. Bugün Orta Anadolu’da halkın kendi aralarında alışverişlerinde bu kileyi, yani 20 şiniki, bir kile addeden yerler vardır ki Akşehir’de böyledir. Yenişehir kilesinin tarifinde Tırhala kilesinin miktarı da mevcut olup 10 şiniğin bir kile addedildiği anlaşılmaktadır.
Mudra: Bir tür şarap ölçüsü ise de miktarı bilinmiyor.
Önge: Bir tür sıvı ölçüsü olup bunun hakkında da kanunnamede sarahat yok.
Sorti: Osmanlı akçasımn üçte biri değerinde bir meskûbât birimi.
Canad-Göle kanunnamesi:
Bu kanunnamede ölçü birimlerinin yerine, bu kitabın daha önceki bahislerine ait mütemmim bilgiler bulunuyor.
Resm-i sergi: Pazarda hırdavat satanlardan alınan resimdir ki birer penez alınmaktadır. Paralar ve ıstılahlara gelince:
Flori: 1566’da değeri 50 Osmanlı akçası olan bir Macar parası olup uzun süre imparatorluğun sair yerlerinde de tedavül etmiştir.
Penez: Yine aynı tarihlerde yarım Osmanlı akçası yani Flori’nin yüzde biri değerindedir.
Cırnık: Küçük gemi manasında olup günümüzde Eğridir Gölü sahilinde bulunan Yenice köyde büyük bir ağacın gövdesini oyarak kıyı kısımlarda kullanılan araç da aynı adla anılıyor.
İbrail (Braila-Romanya’da liman kenti) kanunnamesinde bizi ilgilendiren iki tabir geçiyor:
Ladye: Bir tür gemi olup ağaç ve ağaç âletler manasına da geliyor.
Donbaz, şayka, nevrad: Ufak nehir kayığı adları oluyorlar.[107]
***
İA’de uzunluk ölçü birimlerinin köşe taşı sayılacak “arşın”ı irdelemiş ve bize bu hususta hayli ilginç mütemmim bilgiler veriyor.
Arşın, arşun, arçın, arjın ve alçın, Pehlevî araşn (dirsekten orta parmağın ucuna kadar olan kısım; Arabî zirâ), Farisî ereş ve reş, Türkiye’de son zamanlara kadar kullanılmış olan bir uzunluk ölçüsü olmuş.
Çarşı arşını = 8 rub’ (urub), 1 rub’=2 kirâh, metre hesabıyla 1 çarşı arşını = 0,68 m.
Bina veya mimar arşını=24 parmak, 1 parmak=12 hat, 1 hat=12 nokta; metre hesabı ile 1 mimar arşını = 0,758 m. Bu arşının uzunluğunda gittikçe değişiklikler hasıl olduğundan, III. Selim zamanında abanoz ağacından bir mimar arşını yaptırılarak, esas ve ayâr olmak üzere, o vakit tesis olunan Mühendis-hane-i Berr-i Humayun kütüphanesine konulmuş.
1193 (1780) yılında Belgrad’da tercüman mühendis Osman Efendi, “Hidâyat al- muhtedi” namındaki, Almancadan tercüme ettiği hendese kitabında, arşının Avrupalılarca kullanılan kadem’in tam iki misli olduğunu söylüyor. Vâkıa III. Selim’in yaptırdığı abanoz arşının bir yüzünün 24 parmak ve 12 hat’ta ve öbür yüzünün ise 20 parmağa ve parmağın da 10 hat’ta ve 1 hat’tın da 10 noktaya taksim edildiği görülmesine ve Avrupalıların her kademin 10 parmağa ve her parmağın da 10 hat’ta ve her hat’tın da 10 noktaya taksim edilmiş olmasına bakılırsa. Mühendis Osman Efendi’nin ifadesinin doğruluğu anlaşılır. Esasen Türkiye’de de bu arşının yarısına, hafriyatta kadem adı verilmek mutat olmuştu.
Bu arşından başka belki ipekliler gibi pahalı kumaşların fiyatını müşteriye az göstermek için, sonradan daha kısa (0,65 m) bir arşın ihdas edilerek, adına endâze denilmiş.
26 Mart 1931’de ölçülerde âşârî (onlu-decimal) metre sistemi kabul edilmiş ve I. Kânun (Aralık) 1933’ten itibaren, kesin olarak uygulanmaya başlanmış.
III. Selim’in “arşın”ı bir “standard”a bağlamış olması bize “metre”nin (Yunanca metron) bu yoldaki öyküsünü hatırlattı: “Metre”, önceleri yer meridyenin kırk milyonda birine eşit olarak kabul ediliyordu; tüm ağırlık ve ölçüler sistemine temel oluşturmak üzere önce Fransa, daha sonra da birçok ülke tarafından benimsenmişti. I. Ağırlıklar ve Ölçüler Genel Konferansından (Paris 1889) Ekim 1960’a kadar, iridyumlu platinden uluslararası ilk örneğin üzerine çizilmiş iki koşut çizgi arasındaki 0°C sıcaklıkta ölçülen uzaklıkla temsil edilmişti; bu ilk örnek o tarihten bu yana Sèvres’deki Breteuil pavyonunda muhafaza altında bulunuyor. Bizim Mühendishane’dekinin akıbeti hakkında bilgi edinemedik.
***
İranlı Gazan Han zamanında vezir Reşideddin, Erzincan’da bir “Medrese-i Erzincan” tesis edip bunun müderrisi olan Konyalı Mevlâna Şemseddin Muhammed’e her yıl bir eğerli katır, 2000 dinar “Erzincan akçası”, 1000 Irak harvar’ı (1 harvar, Gazan zamanında 83 kg) erzak, elbise ve sincap kürk “idrar” olarak tahsis etmişti.[108]
Reşideddin’in vasiyetnamesini edinerek onun serveti hakkında tetkikatta bulunan Prof. İ. Petruşevski, “feddan”ı “çift” ve “zevç” olarak almakta ve bunun Anadolu için 7’den 10 hektara kadar çıkan tarım alanı olacağını, İran’ın çeşitli yerlerinde “çift”e dair verilen kayıtlarla kıyaslanarak, saptamaktadır. (Mamafih W. Hinz.-op. Cit., Mısır Memlûkları zamanındaki feddan’ı 6338 m2 yani bir feddan yarım hektardan biraz fazla olarak değerlendiriliyor).[109]
***
Ölçüler alanında, bu kez Anadolu’da, dolanmayı sürdürüyoruz. “Tafsîl-i kanunnâme-i tanığa-yı siyah ve bâc-ı büzürk-i Bayburd ber-mûceb-i kanûn-ı Hasan Padişâh”[110]:
“Evvel batman on iki nevgi’dür ve her nevgi iki yüz dirhemdür pes her batman iki- bin dört yüz dirhemdür ki Hasan Padişah Kanûnudur… Ve çivit’den her menn’de (batmanda, yazarın notu), yarım nevgi ki yüz dirhem ola…”[111]
937 (1530) tarihli Bayburt Livâsı Kanunnamesi:
“40. Fasıl: Ve livâ-yı mezbûrede mecri ve mütedavil olan batman on iki nevgi ve nevgi 200 dirhem olup ki, bir batman, derâhim (dirhemler) hesabı üzere iki bin dört yüz dirhem olup minkadîmü’l eyyâm… bu minval üzere ma’mûl olmağın…”[112]
***
İnsan beynindeki “zaman” kavramının tarih içindeki evriminden bir kesimini İran’da görelim.
Batı İran’da, zamanla mukayyet bir en Yüce Tanrı’ya inançla nitelenen bir özel din ile karşılaşılıyor; bu “Zaman”, Zervan tesmiye edildiğinden, Zervanizm bahis konusu oluyor.
Ahmenîler dönemindeki Zervanizm hakkında bildiklerimiz şunlar oluyor.
Bize Eudemus Rhodius’un (M.Ö. IV. yy.ın 2. yarısı) ile Damascius’ün (M.S. 453-533) anlattıklarına göre Magi’ler, bir ve makul-anlaşılır Bütün’ü kâh “mekân alan”, kâh “zaman” olarak anıyorlar. Bu da iyi bir Tanrı ile kötü bir cin-şeytanı ya da Işık’la Karanlık’ları tefrik etme imkânını veriyor.[113]
Daha önce görmüş olduğumuz “mekân”, “zaman” eşitliğine Ahmenî İran’da da rastlıyoruz.
***
Hiçbir meta, tartılmadan, herhangi bir ölçü birimine vurulamaz.
Wazana, “tartmak” (vezin-ağırlık)dan mizân, adî manada tartmak ve bir şeyin özgül ağırlığını saptamak ve de bir şeyin seviyesini denemekte kullanılan âlet oluyor.
Kantar (Yunanca “kentarion”dan), al-karastûn üzerinde burada durmuyoruz. Sadece teraziler hakkında özet bilgi vereceğiz.
Mutat terazi mizân tesmiye edilmekle birlikte Kur’an’da, Yunan ya da Arâmîceden geçme kistâs sözcüğüne de rastlanıyor. Bunların dışında şâhîn, kabban (kantar) ve Farisî terâzû’dan taris adları da geçiyor. Harran, terazilerin yapıldığı yer olup bu kentte maharetli ustaların astronomik âletler imali ile meşgul oldukları kaydediliyor.
Araplar, metal ve mücevherleri özgül ağırlıklarından teşhis etmek, sahteleriyle hakikîlerini tefrik etmek ve Arşimet prensibinin kullanılmasıyla iki metalin alaşımlarının terkibini saptamak hususlarına özel dikkat sarf etmişler. Bu terazileri, mizân al-mâ (hidrostatik terazi) tesmiye etmişler. Bunları E. Wiedemann, çizimlerle birlikte, uzun boylu tafsil ediyor. Biz bunlara girmedik.
Bu teraziler, saydığımız işlevlerin dışında dirhem’lerin dinar’a tahvili ve sayısız sair iş muamelelerinde kullanılmışlar.
Kur’an’da birkaç Sure’de “doğru (müstakim) tartı” kullanmanın fazileti zikrediliyor. Cevherî, iki tane hileli terazi betimliyor. Bunlardan birinin kolu, içi boş ve iki ucu kapalı olup içine biraz cıva konmuş bir kamıştan ibaret. Hangi kefenin ağır basması gerekiyorsa, kolu biraz o tarafa eğip cıva o yöne sevk ediliyormuş. Öbürüne gelince, âleti kullanan kişinin parmağında, mıknatıslı bir maddeden yapılmış bir yüzük varmış. Elini uzatarak istediği kefeyi aşağıya çekiyormuş.
Zamanı ölçmede kullanılan saat terazilerinde, kum ya da su ile dolu dibinde bir deliği bulunan bir kap, eşit uzunlukta ve seviyede duran bir kolun bir ucuna asılmış. Tedricî olarak kum ya da suyun akmasıyla bozulan denge, öbür kol üzerinde hareket eden ağırlıklarla telâfi ediliyormuş. Bu sonuncuların ağırlıkları ve konumlarından, geçen zaman hesap ediliyormuş.
Özgül ağırlıkların saptanmasında terazinin kullanım ayrıntılarına girmedik. [114]
***
Makâyil (tekili mikyal), istiap ölçüleri oluyor. Arap, İran ve Türk ülkelerinde, genel olarak Doğu metrolojisinin tarihinde, İslâm’ın yayılması herhangi anî kesinti meydana getirmemişti. Charlemagne, kendi imparatorluğunda bir yeknesak (tek düze) ağırlık ve ölçüler sistemini vaz ve 327,45 gr.lık Roma libra’sından çok daha ağır bir libre ithal etmişken ne Hz. Muhammed, ne de Hz. Ömer, böyle bir reforma kalkışmamışlardı; daha sonraki yöneticiler, ağırlık ve ölçüler sistemleri için Kur’an’a dayalı herhangi bir hüküm altında bulunmadıklarından, Müslüman ülkelerde sistemler, hattâ Ortaçağ Avrupa’sından çok daha şaşırtıcı bir tenevvü arz etmişler; o ise ki Avrupa’da Charlemagne’ın sistemi sıkı bir esas olarak kalmıştı. Gerçi, İslâm’ın fethettiği ülkelerde kullanılmakta olan ağırlık ve ölçüler tümden farklı olmuyorlardı, şöyle ki daha önceki Doğu’lu fatihler başka ülkelere kendi metrolojik sistemlerini ithal etmişlerdi ve ayrıca karşılıklı etkileşim bunları bir ölçüde şekillendirmişti. Malî idare ve çarşı denetimi ihtiyaçları için Halife imparatorluğunun her ilinde vali ve finans âmiri, Halife’nin ölçü ve ağırlıklar için vaz ettiklerini icbar etmek zorunda olmuştu. Bir gerçek yeni rejim tesis etme düşüncesinde olan idareciler, seleflerininkinden farklı bir idare kurdukları gibi yeni ağırlık ve ölçüler tespit etmişlerdi. Buveyhî hükümdarları, Adudû’l devle, Fatımîler, İlhanlı Gazan ve Türkmen beyi Uzun Hasan, yeni metrolojik sistemler ithal etmişlerdi.
Ağırlık ve istiap ölçüleri, kökenlerine, rıtl’a irca oluyor. Rıtl, Grek litron’un Arâmî şeklidir; kintâr (100 rıtl), hiç şüphesiz Latin centenarius’tür; ve kafiz de İran istiap ölçüsünün adı oluyor. Araplar Yakın-Doğu topraklarını fethettiklerinde bu adlar çoktan buralarda, farklı ölçü ve ağırlıklar için kullanılıyordu. Bir istiap ölçüsü mudd, Irak’ta yakl. 1,05 lt, Suriye’de 3,673 lt ve Mısır’da 2,5 lt değerindeydi. Aynı adla bilinen ağırlık ve ölçü birimlerinin tenevvüü, tüm Müslüman ülkelerde müşterek bir olguydu. Az çok her bölgenin kendi öz ağırlık ve ölçüleri vardı ve bazı ülkelerde başkentte kullanılanlar, kırsal alanlardakinden farklıydı. Bunların ötesinde, değişik emtia için faklı ağırlıklar kullanılıyordu: Birçok ilde et, sair mallarınkinden farklı bir rıtl ile tartılıyordu. Yukarı Mısır’ın tüm illerinde et ve ekmek için bir rıtl, sair mallar için başkası cari idi. Birçok ülkede biber, ipek vs. için özel rıtl’lar vardı. Tahıllar için, tüm Arap ülkelerinde, istiap ölçüleri kullanılıyordu; sıvılar için, yine bu türden başka ölçüler geçiyordu.
Yakın-Doğu ülkelerinin metrolojik sistemleri arasında karşılıklı etkiye rağmen, bütün Ortaçağlar (ve de daha sonra), İran ve Arap ülkelerindekiler arasında belirgin bir fark kalmıştı. Karşılıklı etkileşim ve Yakın-Doğu üzerinde yılların, Roma-Bizans idaresi, bununla birlikte, bütün Müslüman ülkelerin metrolojik sistemlerinin iki yanlı bir yapısı ile sonuçlanmıştı: Bunlar altılı ve onlu sistemlerdi. Bu, gerçekten, Greko-Roma dünyasının bir karakteristiği oluyordu. Antik çağların metrolojik sistemlerinin yaşamayı sürdürmeleri, önemsiz Arabistan ölçü ve ağırlık sistemlerinin etkisini gölgeliyordu.
Ashtar, çoğunu daha önce de görmüş olduğumuz birimlerin çok uzun ayrıntılarına giriyor ki bunlar bizi gereksiz yere işgal edeceklerdi.[115]
***
İstâr (στατηρ), Yunancadan alınmış ve mutat olarak iki mikyasa göre değerlendirilmiş bir eczacılık ve kuyumculuk sistemi ağırlığı oluyor. Bir yandan 1 istâr = 6 dirhem ve 2 dânak = 4 miskal (bir eczacılık stater’i), öbür yandan da 1 istâr = 61/2 dirhem = 41/2 miskal (Doğu’da bir ticarî istâr) denklemlerini buluyoruz. Bunların doğruluk derecelerinin koşullarının tafsiline girmedik.[116]
Rahmetli Prof. Kâzım Çeçen İstanbul suları üzerine yazmış olduğu çok değerli eserlerinde (bkz. Bibliyografya) bize debi (birim zamanda akan su hacmi) ölçme tesisleri ve bunların birim adlarıyla boru çaplarını veriyor.
Çaplar, mimar arşınının 24’te biri olan parmak (0,0315 m) ile ifade ediliyor. İç çapları 7 parmak, 22,1 cm; 6 parmak, 18,98 cm olur. Bu çaplar her zaman tam olmadığı için genellikle 20-21 cm çapındadır denebilir.
Osmanlı su tesislerinde su, belirli delillerle dağıtılır ve muhakkak ölçülürdü. Bu ölçme işi “ölçme sandığı” ile (Resim 139, bkz. s. 530) yapılır ve serbest yüzlü bir havuzdan dağıtılır. Suyun debisini ölçmek ve söylendiği gibi dağıtımını yapabilmek için Şekil 1’de görülen, dikdörtgen, genellikle mermerden bir sandık yapılır ve suyun fazla geldiği zamanlarda taşabilmesi için yan tarafına bir de savak tertiplenir. Savaklanan su ziyan olmaz, yine dağıtım şebekesine akar. Sandığın kenar yüzüne dik ve savak kenarına düşey yönde 96 mm mesafede, pirinçten yapılmış kısa borular yerleştirilir.
Borular genellikle iç taraftaki sandık yüzeyiyle aynı hizadadır. Bazen sandığın içerisine taşmış olarak da yapılır. Bu şartlar altında 26 mm çapında bir borudan (lüleden) akan suyun debisine 1 lüle denir. Bir lülelik debi, 36 lt/dak’dır. Bu ölçmeler yapılırken savak üzerinden taşan suyun bir saman çöpünü sürükleyecek kadar, yani 1 mm yüksekliğinden fazla olmaması şartı koşulur. Bu borular, çaplarına göre istenilen debiyi akıtırlar. Debiler lüle, kamış, masura, çuvaldız ve hilâl olarak çeşitli kademelere ayrılırlar. Bunların arasındaki değer ilişkileri, ekteki tablolarda verilmiştir.[117]
***
Eski bir ağırlık ölçüsü olan bahâr‘ın özellikle Basra körfezi ve Hint okyanusu uluslararası baharat ticaretinde büyük bir önem taşıdığı biliniyor. Arapçada buhâr şeklinde telâffuz edilen kelimenin aslının Hintçe, Kıptîce veya Arapça olduğu ileri sürülmüş. Arapçada “yük” (Şam lehçesinde “deve yükü”) veya “yarım yük” anlamına geldiği gibi ağırlık birimi olarak da çeşitli yer ve zamanlarda yük (deve yükü, himl) veya yarım yük (idl) ile eşdeğerli kabul edilmiş.
Arap müellifleri, bahârın değeriyle ilgili olarak farklı bilgiler veriyorlar. Makdisî, eserinin bir yerinde buhâr ile kıntâr‘ın eşanlamlı olduğunu, bir başka yerinde de 300 rıtl’a (Arap yarımadasında); bir başkası 333 men‘e (Multan’da), bir diğeri de 300 rıtl veya 3 kıntâra eşit olduğunu söylüyorlar. Makdisî’nin rıtl’dan maksadının 260 dirhemlik Mekke rıtl’ı olduğu düşünülürse 1 bahâr (78.000 dirhem) 243,75 kg eder. Bir diğeri men ile 260 dirhemlik Bağdat menini kastetmiş olsa gerektir ki buna göre 1 bahâr (86.580 dirhem), 270, 5625 kg.dır. Kahire kadılığı ve Mısır Kazaskerliği görevlerinde bulunan Hafâcî ise özellikle İskenderiye civarında baharat ve benzeri maddelerin ölçümünde kullanılan 100 rıtllık kıntârı kastetmiş olmalıdır ki burada 1 rıtlın 144 dirhem olduğu düşünüldüğünde bir bahâr (43.200 dirhem), 135 kg eder.
Ve, buraya almadığımız farklılıkların daha başka ayrıntıları bulunuyor.[118]
***
Şimdi de, ağırlık ve ölçüler konusunda müteferrik bilgiler veriyoruz.
Ünlü Ortaçağ tarihçisi Marc Bloch bize, o çağlarda zaman ölçümüne dair hoş şeyler anlatıyor.[119]Avrupa Ortaçağının adamı, akışına hâkim olamadığı ve onu ölçmeyi çok az bildiği bir dünyada yaşıyordu. Pahalı ve yer tutan su saatleri ancak çok az sayıda bulunuyordu. Kum saatleri ise, çok fazla mutat olmayan kullanıştaydı. Güneş kadranlarının, özellikle kolay kapanan gökyüzlerinde, mükemmellikten uzak oldukları açıktı. Bundan da tuhaf düzenler kullanılır olmuş. Haylice gezginci bir yaşamın akışını ayarlamakla meşgul kral Alfred, her gittiği yere beraberinde eşit uzunlukta mumlar taşımayı düşünmüştü. Bunları birbiri ardında yaktırıyordu.
***
Osmanlı düzeninde kanun koyucu, toprağın ekilip biçilmesini şart koşmuş ama tarımın cinsi konusunda bir dayatması olmamış. Buna karşılık kimi zaman asgari miktar sınırları koymuş.
“Bir çiftlik yer tasarruf eden raiyete Bursa muddile yılda dört müd tohum ekmek lâzımdır…”. Burada bu Konya müd’üne eşit olup 30 kile’dir (769.68 kg).[120]
R. Mantran ise şöyle yazmış: “Bir müd (20 kile = 512 kg) buğday satın alındığında bu, üç çeşit buğdaydan meydana gelmelidir: 7 kile Tekfurdağ (Tekirdağ) buğdayı, yine 7 kile Ahyoli buğdayı ve 8 kile Selanik buğdayı. Bunun hepsi değirmene yollanır ve öğütüleceği zaman, bir kile buğday değirmen hakkı olarak alınır ve ayrıca bir buçuk şinik(=1/4 kile) fire verir…”[121]
***
“Şimdi Unkapanı adını taşıyan on üçüncü kapıya vardık… İskelede duran sayısız kayıklar, Şimal taraflarından büyük miktarda buğday getirirler. Bazen üç dört sıra dizilmiş olan gemiler, Donavis nehrinin kıyılarından, Kefe’den… gelirler. Her bir gemi 300 mort buğdayla yüklü bulunur. Bir mort 20 kile’dir.”[122]
“Aziz Nerses’in sürgün edildiği söylenen adada (Yassıada)… adamlarımız, adanın kıyısında iki kaz uzunluğunda bir kılıç balığı yavrusu tutmuşlardı…”[123]
***
“…Bir yandan buğdaylar yunur (yıkanır), bulgurlar kaynatılır. Henüz havalar sıcaktır. Bundan faydalanarak yunan buğdaylar kurutularak değirmende öğütülür. Buna “unluk tutma” denir. On dört ruplağa bir “kile” derler…”[124]
***
“Çoban hakkının bütün fer’ilerine (eklerine-keçe, elbise, yiyecek, çarık, çorap vb.) gelince, bunların hepsini ağa verir. Ama buna karşılık komşularından ayrıca bir katılma payı alır… Her yirmi koyun için bir god arpa ve bir çift de çarıklık gön alır…”.
“God, buğday, arpa, mercimek, mısır, vb. hububat alışverişinde ve özellikle köylüler arasında kullanılan mahallî bir ölçektir. Bir god, 20-22 kg buğday ve 16-18 kg kadar arpa alır. Ayrıca 16 god‘a da bir somar denir.”
“God ve somar deyimleri Akkoyunlulardan kalmadır. Uzun Hasan yasası ile, Doğu Anadolu’daki Osmanlı eyalet ve sancaklarında çok geçer.”[125]
***
Miskal için BTL şu tarifi veriyor: “Arapça. İsim. Bir buçuk dirhem veya, yirmi- dört kırata muadil sıklet (ağırlık) ölçüsü”.
***
Biraz da DLT’e göz atalım:
Turk: “Her cismin uzunluğuna “turk” denir. Bir süngü turk‘ı.= Bir süngü uzunluğunca; yêr êni turk‘ı = yerin eni boyu” (I/349).
Çığ: Bir Türk arşınıdır. Arap arşınının üçte ikisi kadardır; göçebeler bununla bez ölçerler” (III/128).
XI. yy.da Irak’ta tahıl ölçü birimi kurr olup 2,925 kg.a eşittir.[126]
***
Seri: Çağatay. İsim. Buhara ve Hokand’da kullanılan ağırlık ölçüsü (BTL).
Sitîr = Sir denilen tartı olup batman’ın kırkta biridir. Tebriz ayarıyla on beş miskal eder (GG, mad. “sitîr”).
***
Pitemi=Yarım metre boyunda bir uzunluk ölçüsü (Tr, Rz) (DS).
***
Bath(İngilizce)=İbranîlerde eski bir sıvı ölçüsü (yakl. 40 l) (Redhouse sözlüğü).
***
Mina, Yunancadan, bir ağırlık, bir para miktarı; İbranî mânah, bölmek, ölçerek dağıtmaktan mâneh, bir ağırlık, bir pay. Böylece mina bir paranın ağırlığı ya da adlandırılması olup Ahd-ı Atik’in mina‘sı 50 shekel, Grek ya da Attik mina‘sı da 100 drahmi değerindeydi.
Yine aynı sözlüğe göre, İbranî shakal, tartmak’tan shekel, İbranîler, Babilonyalılar vs. tarafından kullanılan, yaklaşık yarım ons değerinde ağırlık birimi.[127]
***
Shekel, eski bir İbranî ağırlık ölçüsü olup daha sonraki zamanlarda, bununla genellikle gümüş tartılmış. Ağırlığı değişik Yahudi sikke birimi olmuş. Sürgün sonrası dönemde shekel, yaklaşık 11,42 (0,403 ons) ve M.S. 70’de de yakl. 14,27 gr (0,5 ons) ağırlığında olmuş (EA).
***
İslâm Ortaçağ’ında ağırlık ve ölçüler kentten kente ve bir meslekten öbürüne, aynı birim adını muhafaza ederek, değişiyordu.
Mekke’de 120 dirhem eden rıtl, Kahire’de 440, Bağdat’da, 130, Şam’da 600, Suriye Hama’da 660, Halep’te 720, Harran’da 720, Konstantinopolis’te 1200, Kudüs ve Filistin sahilinde Nablus’ta 800 dirhem ediyordu.
Yasal arış (Farisî kökenli. Dirsekten orta parmağın ucuna olan mesafe), 24 parmaktı. Parmak ise yan yana dizilmiş 6 arpa tanesinin genişliğine eşitti. Arpa tanesi ise, yine yan yana konmuş 6 katır kuyruğu kılı genişliğinde kabul ediliyordu.[128]
***
Vergi babında yüzey birimleri şöyle olmuş.
Bir çift koşum hayvanının sürebileceği miktardaki tarlaya bir çiftlik denilir, Diyarbakır yöresinde “su basar, her yıl ekilir” yerlerin seksen dönümü bir çiftlik’e eşit kabul ediliyor. Dönüm de, “yürümek adımı ile eni ve uzunu (boyu) kırk adım yer”dir. Toprağın veriminin düşük olduğu yerlerde çiftlik 100 veya 150 dönümlük yer de olabiliyor.[129]
***
İran fersah’ı, bazılarına göre altmış stadia, kimine göre de otuz ya da kırk. Nil’den yukarı gemide giderken, kentten kente mesafeyi “schoeni” (?) olarak adlandırıyorlardı ve bazı yerlerde aynı “schoeni” sayısı daha uzun yolu, başkalarında da daha kısayı ifade ediyordu.[130]
Theophanes, ülkenin boyutunu şöyle anlatıyor: Genişliği yüz “schoeni”, uzunluğu bunun iki katı, “schoenus”u da kırk stadia itibar ederek.[131]
***
Stadium (σταδιον), koşular için bir özel alan olup bu adını tam bir stade (σταδιον), yani 600 Grek ayağı, Roma mil’inin sekizde biri, ya da 185 m uzunluğunda olan ünlü Olympia’nınkinden almıştı (Rich).
***
Mustafa Nihat Özön, “Sözlük”ünde “rıtl” için şu tanımlamayı yapıyor: 1) Bir litre kadar olan bir sıvı ölçüsü. 2) Şarap kadehi. Rıtl-ı gizan, ağız ağıza dolu kadeh.
“Rıtl’ı peyapey (birbiri ardında) sun bize, gitsin gönüllerden elem” (Nef’i).
***
Cuisenier bir ölçü birimi zikrediyor, incelediği Berendi’den. İşbu hayvancı köyde bitkisel üretim az olup ancak 15 ilâ 20.000 havay buğday, yani yakl. 300 ton alınıyor, diyor.
Bir başka yerden de aşağıdaki bilgiyi kaydetmiştik (maalesef menşeini kaydetmemişiz) ki bu da, Cuisenier’nin verdiği birime tetabuk ediyor: 5 türlü ölçü vasıtası vardır. En büyüğüne havayi denir. Bu, 15-16 kg gelir. Bunun 12 tanesi 180-190 kg=l kile (Konya kilesi). Havayi’nin yarısına şınık, üçte birine de çeyrek denir.
***
Ve nihayet, yolumuzun üstünde rastlayıp derlediğimiz (DS’den) bazı ölçekleri gelişi güzel veriyoruz.
Aşırma: Süt ölçeği (Ky); evlek: 10 kg.lık tahıl ölçeği (İç); god-kod: Tahtadan tahıl ölçeği (Tr, Gm, Ar, Ezm, Ezc, Vn), madenî ölçek (Kr); gödek-gödük-godık-goduk: 6 okkalık tahıl ölçeği, kile (Nğ, Ada); güççük: 3 okkalık tahıl ölçeği (İst, Sv); güvlek: 2 teneke tahıl (İç); güylek: Tahıl ölçeği, kile (Nğ, Ada); kabran; 2-3 kg.lık, içine yağ, pekmez vb. konulan yuvarlak tahta kutu (Çr, Sn); hak; Tahıl ölçeği (Ks, Çkr, Sv), bir dönümlük alan (Ks); hakla ve vary.; Tahıl ölçeği (Bo, Çkr, Çr, Ama, Ank, Kü, Es); ımbıl: 100 m2’lik evlek (Ky); kapçiyek: 1 kg.lık tahta tahıl ölçeği (Ar); kapran: Tahıl ölçeği, Şinik (Ada), küçük kutu (Kc); kavas: Buğday ölçeği sinik (Kn); kayı: Tahıl ölçeği (Dz); kelete: Ölçek (Çr); kırata: 12 kg.lık tahıl ölçeği (Hat); kodak:1,5 okkalık tahıl ölçeği (Ks, Sv); kodik -koduk-kofa: 5-6 okkalık tahta tahıl ölçeği (Ezc, El, Dy, Sv, Rz); kosmak: kile denilen tahıl ölçeğinin 1/4ü (Brs); kot: 6-8 kg.lık tahta tahıl ölçeği (Ama, Tr, Rz, Krş, Bt, Ky); kozak: 3 okkalık ekin ölçeği (Sm, Sn); könük: 12-15 okkalık tahıl ölçeği (Ama); kutla-kutu: 12 okkalık ağaç tahıl ölçeği, sinik (İz, Çkl, İst, Ed), 1/2 kile (Brs, İç, Kıbrıs), 20 okkalık ölçü kabı (İz); put: 16 kg.lık ağaç ölçek; sabur: Bir nevi tahıl ve şıra ölçüsü; merban: ketan ölçüsü; somar: 12 kileden oluşan tahıl ölçüsü; tas: yarım gaz tenekesinden ibaret tahıl ölçüsü (Dz).
Böylece, ölçü ve ağırlık konusunun bize göre sonu geldi.
[1] Daniel Mc Lean Mc Donald,—The origins of metrology, Cambridge 1992, s. 4.
[2] ibd., s. 6-7.
[3] ibd., s.8.
[6] Nicolas Adontz.- op. cit. s. 94 ve s. 101, infra 1.
[7] Bu ölçü birimi bize İran “fersahı”nı hatırlatıyor.
[8] Bir mil, Roma’da, 1000 çift-adım-bin passus veya passum’a muadil olup yakl. 1611 İngiliz yardası=1450 m
kadardır.
[9] Herodotus, II/4.
[10] ibd. V/52.
[11] Bugünkü tarif üzere bir furlong 1/8 mil’e eşit kabul edildiğinde bu kez bir parasang 3,75 mil‘ e tekabül etmiş olur
ki fark barizdir.
[12] Luigi Paretti. — The ancient World, History of Mankind, Vol. II, Part I, London 1965, s. 130.
[13] GG.
[14] X. de Planhol.-op. cit., s. 174-175.
[15] TED I.
[16] GAIII, mad. “dal”.
[17] DS, 1951 baskısı, mad. “büçük”.
[18] A. Caferoğlu. -Güney-Doğu illerimiz ağızlarından toplamalar.
[19] TED II.
[20] A. Caferoğlu.-Sivas ve Tokat illeri ağızlarından toplamalar.
[21] ibd.
[22] Herhalde küçük teneke.
[23] Encyclopfécle, Paris 1869, mad. “poids-anchéol.” ve B. Dupiney de Vorrepierre- Dictionnaire Français, Paris
1860, mad. “capacité”.
[24] EB., mad. “Measures and Weights, Ancient.
[25] Bu alda, üç kulaç olarak tahmin edilir (Gizli Tarih, s. 121).
[26] F. D.-E.-Systéme des Mesures, Poids et Monnaies dans P Empire Ottoman et des Principaux Etats, Constantinople
1910, ISIS REPRINT, 1st 1988, s. 7.
[27] Editions İSİS.-Poids, mesures, monnaies et cours de change dans les principaux localités de l’Empire
Ottoman â la fin du XIX. siécle, İst. 2002, s. 5.
[29] DS C.V, mad. “ölçüler-ağırlık, uzunluk ve alan”.
[30] Ahmet Refik.-On altıncı asırda İstanbul hayatı, s.60.
[31] Zirâ, Arapça “kol” demektir. EB’ya göre 0,7087 m.ye eşittir.
[32] EB, mad. measures and weights”.
31 A. Caferoğlu. – Anadolu illeri ağızlarından toplamalar, İst. 1951.
[33] A. Caferoğlu.- Anadolu İllerinden Toplamalar, İst. 1951.
[34] DS. C.V, mad. “Tarım ile ilgili kelimeler”.
[35] Leonard R. Palmer, –op. cit. s. 113.
[36] Kültür Kökenleri 4. Dokuma ve giyim teknikleri.
[37] Şemseddin Günaltay. — op. cit., s. 167.
[38] EB., op. cit.
[39] I/192.
[40] Lonard R. Palmer. – op. cit.s. 124
[41] DELT.
[42] TED I, s.49, mad. “şinik”.
[43] TED II, s.9.
[44] Ahmet Caferoğlu. – Sivas ve Tokat illeri ağızlarından toplamalar.
[45] TED II, s. 14.
[46] E.V. Zambaur. – Keyl, kayl, in İA.
[47] Ahmet Caferoğlu.- Güney-Doğu illeri ağızlarından toplamalar.
[48] Leonard R. Palmer.-op. cit., s. 129.
[49] ibd., s.124.
[50] ibd., s.126.
[51] ibd., s.129-130.
[52] Rich.—mad. “medimnus”.
[53] ibd., mad. “modius”.
[54] ibd., mad. “quadrantal” ve De Vorrepierre, mad. “capacite”.
[55] W. Wright’ın İngilizce tercümesinden Türkçeye çeviren M. Yanmaz, İst. 1958.
[56] Modios’un Süryanîcesi, in ibd.
[57] ibd., s.15.
[58] ibd., s. 23. Infra’da “Yunanca kabos, eski Yahudi dilinde de vardır. ‘Tevrat’taki tahıl ölçülerinden 1 kab=2,05 lt; 6 kab= 1 ölçek= 13 lt.’ diye şerh var.”
[59] ibd., s. 51. Infra’da kestê için “dörtte bir ölçü denebilir” diye şerh var.
[60] ibd., s.65.
[61] Osman Turan. – Selçuk kervansarayları, in Belleten x/39.
[62] EB. op. cit.
[63] TED I.
[64] ibd.
[65] DS. C.V, mad. “ölçüler (ağırlık, uzunluk, alan)”.
[66] Rich, mad. “metrata”.
[67] Türkçe – İngilizce Redhouse sözlüğü, mad. çeki.
[68] DELT, mad. “batman”.
[69] Nejat Göğünç.-XVI. yüzyılda Mardin Sancağı, İst. 1979, s. 134.
[70] GA, II.
[71] GA III, mad. “nö”.
[72] A. Caferoğlu. – Güney – Doğu Anadolu.
[73] A. Caferoğlu. – Sivas ve Tokat.
[74] GA III.
[75] Halil İnalcık.-Yük (himl) in Ottoman silk trade, mining and agriculture, in TURCICA XVI, 1974.
[76] Rich., mad. “statera”.
[77] İstiridyenin inançlar sistemindeki yerini daha önce görmüştük. Bkz. Kültür kökenleri, C.II/1, s. 766- 769.
[78] Grek Chiridota (χειριδωτοζ-χιτων) kelimesi, ellere kadar varan uzun kollu gömleği ifade edip özellikle Asyalı ve
Kelt ırklarını simgeliyordu. Yunanistan ve Roma’da kadınlar da bu gömleği giyerlermiş (Rich).
[79] Yıldız Meriçboyu – Sümer Atasoy.- İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ndeki büst şeklindeki kantar ağırlıkları, İst. 1983.
[80] Garo Kürkman.- Osmanlılarda ölçü ve tartılar, İst. 1991, s.5
[81] Walter Hinz.- Islamische Masse und Gewichte, Handbuch der Oriantalistik, Erste Abteilung, Ergänzunsband 1, Heft
1, Leiden 1971, s.1.
[82] Garo Kürkman, op. cit., s. 7-9.
[83] Antony Bryer.-Rural society in Matzouka (Byzantine Matzouka), in Coll.-Contiunity and change in late Byzantine
and early Ottoman society, Birmingham 1986.
[84] Halil İnalcık.-Introduction to Ottaman metrology, in TURCICA, XV, 1983.
[85] İsmet Miroğlu.-Kemah sancağı ve Erzincan kazası (1520-1566), Ank. 1990, s.174-175.
[86] Necati Akgür.- Sayılamada evrim, in (Cumhuriyet) BİLİM TEKNİK 28, 12.09.1987.
[87] J. Ralston Skinner.-Key to the Hebrew-Egyptian mystery in the source of measures, Minneapolis 1975, s.3.
[88] ibd., s.83.
[89] D. J. Price.-The prehistory of the clock, in DISCOVERY XVII/4, High Holbom-England, April 1956.
[90] Muammer Dizer – Rubu tahtası, İst. 1987 (B.Ü. yay.) önsöz’den.
[91] ibd., s.1-6.
[92] Edmund M. Herzig. – A note on the Ottoman lidre and dirhem arround 1500, in TURCICA XX, 1988.
[93] The Talmud. Withe English translation and commentary, Jerusalem – Tel Aviv, 5733-1973/ 5736-1976.
[94] Bu hususta bkz. B. Oğuz. – Türk ve Yahudi kültürlerine bir mukayeseli bakış, İst. 1992, s. 16.
[95] Bu hususta bkz. The Talmud, Berakhoth II, 14a, s. 317.
[96] ibd., Berakhoth 15a, s. 342.
[97] ibd., Berakhoth 30a, s. 609.
[98] ibd., Berrakhoth 31a, s. 632-633.
[99] ibd., Berakhoth 49b, s. 920.
[100] Claude Cahen.-Pre-Ottoman Turkey, New York 1968, s. 172-173.
[101] Halil Sahillioğlu.-Dirhem, in YİA.
[102] Zeki Velidî Togan. Umumi Türk Tarihine Giriş, s.116-118.
[103] ibd., s.293.
[104] ibd., s.330.
[105] ibd., s.330.
[106] Cengiz Kallek – İrdeb, in YİA
[107] Neşet Çağatay. – Osmanlı imparatorluğu arazi ve reaya kanunnâmelerinde, ilhak edilen memleketlerin âdet ve kanunları ve ıstılahlarının izleri, in III. TTKg.
[108] Zeki Velidi Toğan – Reşidedin’in mektuplarında Anadolu’ya ait kayıtlar, in İktisat Fakültesi Mecmuası, XV/1-4, Ekim 1953 – Temmuz 1954, s. 35.
[109] ibd., s.43.
[110] Uzun Hasan.
[111] İsmet Miroğlu. – XVI. yy’da Bayburt sancağı, İst. 1975, s. 162.
[112] ibd., s.171.
[113] Geo Widengren – Les religions de l’İran, Paris 1968, s.174.
[114] E.Wiedemann – al-Mizân, in EI.
[115] E. Ashtar. – Makâyil, in EI.
[116] E. V. Zambaur. – İstâr, in EI.
[117] Kâzım Çeçen-İstanbul’un Vakıf sularından Halkalı suları, İst. 1991. s. 144-145. X. de Planhol.- op. cit., s. 174—175.
[118] Cengiz Kallek.- Bahâr, in YİA.
[119] Marc Bloch.-La société féodale. La formation des liens de dépendance, C. I, Paris 1939.
[120] Stefanos Yerasimos. – Az gelişmişlik sürecinde Türkiye, C.L Bizans’tan Tanzimat’a, İst 1974, s. 218.
[121] ibd., s. 334. Birimler tarafımızdan belirtildi.
[122] Eremya Çelebi Kömürcüyan. – op. cit.,s.18.
[123] ibd., s. 55. Birimler tarafımızdan belirtildi.
[124] Vehbi Cem Aşkun. — Sivas’ta ev görme, inSF39, Nisan 1976.
[125] Mürsel Köse.- Kars ve yöresinde çoban hakkı, in TFA 198, Ocak 1966.
[126] E. Ashtor.-A social and economic history of Near-East in the Middle Ages, London 1976, s. 222.
[127] Webster’s New Twentieth Century Dictionary, Cleveland 1959.
[128] Aly Mazahéri. – La vie quotidienne des Musulmans au Moyen-Age. Xe au XIII e. Siécle, Hachette 1951, s. 211.
[129] Nejat Göyünç.-XVI. Yüzyılda Güney-Doğu Anadolu’nun ekonomik durumu, in Coll.-Türkiye İktisat Tarihi
Semineri, s. 92.
[130] Strabo.-The Geography of Strabo, transl. H. L. Jones, Loeb Classical Library, London 1969, 11. 11. 5-6
[131] ibd., 11.14. 9-11.