MEtalürji Teknikleri

Şubat 11, 2017
Kültür Eserleri > > MEtalürji Teknikleri

Tarihle birlikte metaller, insanoğlunun hizmetine girerler. Onlarla yapılmış âletlerden iyi, insanoğlunu ispat edecek delil bulunur mu? Âleti ile kendini tamamlayan Âdemoğlu, onun sayesinde her an kendini bulur ve geçer, engelleri aşar.

Her bir metalin işleniş yöntemi, kendine özgü özellikleriyle ayrı ayrı tetkik edilebilirse de bu şekil, metalürjinin vahdetini gözden kaçırtabilir. Ayrıntılardaki farklar bir yana bırakıldığında, az çok aynı zamanda ortaya çıkmış çeşitli metaller, mütecanis (homogen) bir teknik bütün, aynı imal sistemi arz ederler.

Metallerin, özellikle bakırın keşfi hususunda çeşitli efsaneler hikâye ediliyor ve bunun bir rastlantı ürünü olduğu ileri sürülüyor. Ama işbu bütün düzmece keşiflerde insanı rahatsız eden husus, ilkel insanın beyninde etkiden sebebe geçiş için gerekli sıçrayışı yapabilmesi için bir rastlantının tek bir kez değil, çok defa tekerrür etmesinin gerektiğinin unutulması oluyor.[1]

İnsanoğlu, yeryüzünde mevcut vasî yataklardan elde edilen demiri madenden ayırmayı öğrenir öğrenmez, bunu artan miktarlarda yapmış; bu itibarla bir özel mahal ve belli bir zamanda demirin nadir ve pahalı olduğunu görüyorsak bunun anlamı, bu ülkenin insanının bunu topraktan istihraç etmesini henüz bilmemiş olduğu ve dolayısıyla da demirin topraktan değil, gökten geldiğine inanmış olmasıdır. Örneğin, Hammurabi zamanında demirin son derece nadir ve çok pahalı olduğunu öğreniyoruz. Bundan istidlâl edilen husus, M.Ö. 2050’de Babilonya’da demir olarak sadece tek tük meteorlardan çıkarılanı bildikleri oluyor. Mikena dönemi mezarlarında bulunan demir nesneler, yüzükler ve Sülâle öncesi Mısır mezarlarının, altın taneleriyle almaşık demir tanelerinden gerdanlıklar içeriyorlarsa, bundan Antikçağ Egelilerle Mısırlıların çok küçük miktarlarda demire sahip oldukları sonucu çıkıyor: Demiri madeninden istihraç etmesini bildiklerini düşünmek mümkün olmuyor.[2]

Almanca’da madenciye “Bergman”, yani “dağ adamı” denmesi, bir zamanlar maden yataklarının sadece dağlarda bulunduklarına inanılmasından ileri gelmişti.[3]

Dünya metalürji tarihi konumuzdan taşar. Aşağıda, Küçük Asya yarımadasında ezelden beri uygulanan tekniklerin kökenleri ve bu tekniklerin oluşmasını teşvik etmiş etkileri irdeleyeceğiz. Bu yolda çeşitli uzmanların ifadelerini aktaracağız.

“Tarih Sümer’le başlar’’ demiştik. Tamamen tarımsal bir ekonomiye dayanan bu topluluğun sahip bulunduğu muayyen bir metalürji tekniği III. ve II. binde uygarlığın gelişmesinde çok önemli rol oynamıştı. Güney Mezopotamya’nın alüvyon teşekkülü olması itibariyle burada maden bulunmaz. Dolayısıyla da metaller bazen çok uzak diyarlardan ithal edilip hayli pahalıya mal olurdu. Böyle olunca da “yenmiş – aşınmış” bir baltanın, modası geçmiş bir ziynet eşyasının, sakatlanmış bir madenî çömleğin hammaddesinin, yeniden ergitilmek suretiyle “kurtarılması” doğal oluyordu.

Sümerliler, metallere şekil vermeyi ifade etmek için genel bir tabir olan dim (yapmak) lâfzını kullanırlardı. Gar da “hakketmek” karşılığında idi. Urudu ise bakırı, nagga da kalayı ifade ederdi. Sümer bronzlarında ortalama oran % 85 bakır, % 11-12 kalay şeklindeydi (gerisini adem-i safiyetler -saflığı bozan maddeler- doldururdu. B.O.). Bu insanların “muhasebe”lerine çok özen göstermiş olmaları sayesinde metallerin menşei, fiyatları (aşağıdaki oranlar cari fiyatlar hakkında fikir verir: Altın-gümüş nispeti 1’e 10; bakırınki 1’e 100; kalayınki 1’e 30. Keza yünün gümüşe nispetini de zikredebiliriz: 1’e 600), atölyelerin teşkilâtı hakkında hayli bilgiye sahibiz. Hanedan ve devletin ileri gelenleri nezdinde metalden eşya, bir lüksün ifadesi idi. Bakır Doğu’dan, biraz da Kuzey’den gelirdi. Bir merkezî Pazar hissini veren Bahreyn adalarından ithalât, özellikle hararetli olurdu.Altın, aynı yolu takip ederdi; gümüş ise aksine, Kuzey’den gelirdi. Kalayın menşe’inin ise, biraz kapalı olmakla birlikte, Kafkasya olduğu anlaşılıyor.

Ellerinde yeterli miktarda yakacak bulunmadığından Sümerliler, cevher yerine ilk tasfiyesi yapılmış bakır satın alırlardı. Bu bakır, müteakip ergitmelerle temizlenecek adem-i safiyet ve cüruf içerirdi. İzabe (ergitme) ocağı GİR ifadesiyle belirtilirdi. GİR işaretinin eski şekli manidardır: Kaidede ateş, baca ve baca şapkası (Şekil 2). Bu kabil ocaklardan Ur’da bulunduğu sanılıyor. Bunlar Ur III döneminden biraz sonrasına ait (III. bin ortaları). Pota (udun), pişmiş topraktan olup demirciyi (simug) temsil eden işaret, bazı bilginlere göre, bu potanın başlangıçtaki resmi olabilir (Şekil 3).

Kalıplama ve döküm için ayrıca kilden borulara geçirilmiş kamıştan hava mecraları (evan’lar), ateşi idame ettirmek için körükler, taştan kalıplar, kıskaçlar, kerpetenler, kaplar da arkeolojinin hazineleri arasında bulunuyor. Demir ise, II. bin başına kadar Aşağı Mezopotamya’da pratik olarak meçhul kalmıştı.

Ampirik yollar ve ilkel âletlerle çalışan uzak çağların bu zanaatkârları, hayli üstün sonuçlara ulaşmışlardı. Tahliller, bakırda tasfiye edilmeyen adem-i safiyet miktarının % 2-3 civarında kaldığını gösteriyor. Bronzun kalay içeriği de, o kadar aynı idi ki burada tesadüfe pay ayırmaya imkân bulunmuyor. Esasen Mısır arşivleri bize çok kesin imalât “reçete”leri bırakmıştır. Bunların arasında, halen hassas işlerde (bu arada kuyumculuk ve dişçilikte) uygulanan “kaybedilen balmumu—cire perdue” yöntemine bile rastlıyoruz.

Elde ettikleri gümüş de hayli iyi vasıfta idi. Altın eşyalarda rastlanan değerli metal nispet farkları ise ya alaşımının doğal oluşundan, veya bunun özellikle böyle farklı terkip edilmiş olmasından ileri gelebilir (renkte farklılık elde etmek, altını daha dayanıklı kılmak, veya mamulün maliyetini düşürmek amacıyla).

Metal işlemede dökümden başka diğer bir teknik de dövme idi. Sümerli zanaatkârlar hem dökümcü, hem de kazancı idi. “Sıvama” yöntemi de onların meçhulü değildi.[4]

Ağaç ve taş eşyaların, yerlerini madenî eşyalara terk etmede hayli nazlı davrandıkları bilinir. Bu konuda “bakır (veya bronz) -(ve)-taş” manasına gelen Kalkolithik (Chalcolithic) çağ tabiri tarihin tasnif lûgatçesine geçmiştir. III. binin sonuna kadar obsidianı bıçak yapımında kullanmaya devam edilmiş, aynı maddeden oraklar da Demir Çağı’nın başına kadar çiftçinin elinde kalmıştır. M.Ö. 4500 civarında bakır ortaya ilk çıkışını yapmış, birkaç asır sonra daha bollanıp balta ve ok başı olarak taşın yerine ikame olmuştur.[5] Bu arada, göz sürmesi imal ederken keşfedilen bakır hikâyesi bir efsaneden ileri gitmeyip uzun süre sanıldığı gibi bu metal, Mısır’da doğmamıştır. Onun beşiği, büyük ihtimalle Kafkas dağlarının yamaçları veya Doğu Anadolu yaylaları, her hal ü kârda Hazar Denizi civarı olmuştur. Böylece tarihî dönemlere az çok açılmış oluyoruz. Daha M.Ö. VI. binlerde Orta Doğu insanı, gıpta edilecek bir gelişme düzeyine erişmişti. Taştan âlet ve silâh yapmasını biliyor, kumaş dokuyor, “gemi” inşa ediyordu. Hayvancı olarak keçi yetiştiriyordu. Bu gezginci kişilerin elli altmış nüfuslu topluluklar halinde, daimî olarak tarımsal işletmelere yerleşmeye başlamalarıyla metalürjiyi de keşfetmiş oluyorlardı. İnsanlar artık toplu halde yaşadıklarından ocaklar inşa edip bunları asgarî bir verimle işletmek imkânını buluyorlardı. Bu ocakların, uzun süre güneşe maruz bırakılmış kilden eşyaları kurutmaya yarayan ısıtma fırınlarından başka bir şey olmadıklarını da ilâve etmek gerekir.

Doğu Anadolu’da en eski uygarlık kalıntıları M.Ö. 5800’e aittir. Buna rağmen pişmiş çömlekçilik ancak 4000’e doğru Mezopotamya’da, Jericho mevkiinde ortaya çıkıyor. Artık ocaklar ıslah edilmiş olup metalürjinin başlangıcını, iyi bir takribiyetle, tayine imkân vermektedir. Bu çağlarda uygarlık Doğu Anadolu’dan Batı’ya, Akdeniz yönüne ve Fırat vadisinden Doğu’ya, İran Körfezi’ne doğru yayılıyordu. Dicle – Fırat arasındaki “mümbit hilâl” (Fertile crescent) artık teşekkül etmişti ve bilinen en eski madenî eşya da bu vadiye aitti. Bu eşya, M.Ö. 3500’lerin çok güzel işçilik ürünü bir Sümer şamdanı idi.

Bakırın Mısır’da daha geç belirmesine karşın bu ülkenin metalürjisine ait elde hayli belge bulunuyor. Dökmecilerin, önceden hazırlanmış ingotlar (külçeler) kullandıkları, metali potada ergittikleri, taş ve kumdan kalıplara döktükleri biliniyor. Kalıp içinde boşluk çıkarmaya yarayan maça kullanımı daha Mısırlı zanaatkârlarca malûmdu. Bütün bu teknikler Orta İmparatorluk dönem içinde (M.Ö. 2160-1660) yerine oturmuştu.[6]

Truva harplerinin duygusal öyküsü hayli yaygın olmakla birlikte olayın gerçek yönünü tahlil etmek için haritaya bir göz atmak yeterli olur. Burada bu kentin Yunan dünyası ile Karadeniz sahilleri arasındaki ticaret yolunun stratejik noktasında bulunduğu görülür. Karadeniz ticareti ise Kafkas bakırı ve kalayı demekti. Bu değerli metaller üzerinden Truva haracı kaldırılmadan Peloponez Akha’ları için gelişme olanaksız görünüyordu. Bu mücadeleye bir an önce girişmek için bir başka sebep daha vardı: Gelişmekte olan demir, bronza ciddî bir rakip olmaya başlamıştı. Hal böyle olunca, tarihin bu ünlü harekâtında Peloponez bronzcuları tarafından finanse edilmiş seferleri görmemek kabil olmuyor. Homeros dahi, bu görüşle mutabıktı, şöyle ki Odisseus’un I. Bölümünde Pallas, “dövme demir yükünü parlak bronzla değişmeye” giden bir tacir kılığına girmişti.

Bu arada, Eski Bronz Çağı’nın sonunda (2300-2200) Kıbrıs bakır madenlerinin Truva ve Yortan[7] bölgelerini beslediğini,[8] aes cyprum’un (bakır cevheri) adını mezkûr adaya verdiğini hatırlatalım.

Kalay yolları üzerinde de yine aynı büyük rekabet mevcut. Çatışanlar bu kez Finikeliler, Grekler ve nihayet Kartaca’nın sükûtundan sonra, Romalılar. Metalürjistler, işbu metalden %5 ilâ 10 oranında ilâvenin bakırın mukavemetini iki katına çıkardığını anladıkları andan itibaren asırlar süren savaş başlayacaktı.[9]

Neolithik devirde (VI. binin ortaları) kurulduğunda şüphe olmayan Truva (Hisarlık)’ta, IV. binde bakır işlenmekteydi.[10]

Küçük Asya’nın Doğu’sunda, Urartu bölgesinde çok miktarda bulunan prehistorya kalıntıları arasında Neolithik (Kalkolithik) devre ait olmak üzere nekropollerden büyük bölümü bronz, bazıları da demirden eslâha ve kadın eşyası (iğne, cımbız vs.) çıkmış.[11] Grek dünyasının pirinç’i (sarı), bakır çubuklarını odun kömürü içine gömüp üzerine çinko (tutya) madenî tozunu serperek bir nevi “semantasyon” ile elde etme yöntemini I. binin başlarında buralardan elde ettiği sanılıyor.[12]

Gelenekte ve gerçekte Metal Çağları büyük rol oynar. Dünya tarihini, metallerin adlarının verildiği dönemlere bölme fikri, muhtemelen İran kökenlidir. Çeşitli kutsal kitaplarda (Avesta vs.) Metal Çağları’nın örneğin Ahd-ı Atik’te sırasına rastlıyoruz. Kral Nabukadnetsara bir düş görüyor, bunu peygamber Daniel tabir ediyor (yorumluyor): “Sen, ey kral, gördün ve işte, büyük bir heykel. Büyük ve çok parlak olan bu heykel senin önünde duruyordu;… Bu heykel, başı has altından, göğüs ve kolları gümüşten, karnı ve kalçaları tunçtan, bacakları demirden, ayaklarının bir kısmı demirden, bir kısmı balçıktandı. Son bakmakta idin, o vakte kadar ki, bir taş el sürülmeden yerinden kesildi; o taş demirden ve balçıktan olan ayaklarından heykeli vurdu, ve onları parça parça etti. O zaman demir, balçık, tunç, gümüş ve altın birlikte parçalandılar ve yaz harmanlarının saman ufağı gibi oldular ve onları yel kaldırdı, ve onlar için bir yer bulunmadı; ve heykeli vuran taş büyük bir dağ oldu, ve bütün dünyayı doldurdu… altından olan baş sensin. Ve senden sonra ve senden aşağı bir krallık çıkacak ve bütün dünya üzerinde saltanat sürecek olan tunçtan başka üçüncü bir krallık daha çıkacak. Ve dördüncü krallık demir gibi kuvvetli olacak, çünkü demir her şeyi parçalar ve kırar ve onların hepsini ezen demir gibi, parçalayacak ve ezecek…” (Daniel II/31-41).

Ahd-i Atik böylece, çok veciz şekilde, Eflâtûn’un Cumhuriyet’inden bu yana, Claudianos’a (M. S. 400) kadar, kabul edilmiş olan Metal Çağları sırasını hikâye etmiş oluyor. Bunda altın-gümüş-bakır (bronz)-demir silsilesini görüyoruz; buna karşılık İran geleneği altın-gümüş-çelik-terkibi bilinmeyen bir demir alaşımı sırasına sahip.

İnsanoğlu tarihinin arkeolojik “Taş devri, Bronz devri” olarak bölünmeleri, XIX. yy.ın başından itibaren arkeolojide uygun bir yafta olarak kullanılmış şöyle ki yavaş yavaş, metalürjinin yükselişinin, Taş devrinden Metal devrine intikalinin başlıca amil olmadığı idrak edilmiş.

Ünlü bilim adamı arkeolog Gordon Childe, işbu intikalin “kentsel devrim’in başlangıcı”nı oluşturduğunu savunmuş. Bu intikalin itici gücü, sabanın icadı ve besin maddesi toplayıcılığından bunun üreticiliğine geçiş ve bunu takip eden yiyecek çeşidinin artması olmuş.[13]

Metalürji sadece ticaretle yayılmayıp bunun için bizatihi zanaatkârların da yayılması gerekir. Hal böyle olunca, metalürjinin doğum yeri sorunu ortaya çıkıyor. Galiba Yakın – Doğu bu konunun odak noktası oluyor. Nitekim konunun birçok uzmanı görüşlerini, Orta – Doğu merkezli olarak ileri sürüyor. Bunları aktarıyoruz.

Montelius, bakır metalürjisinin icadını Sümerlilere; O’Leary, Ağrı Dağı civarının Urartu ırkına bağlıyorlar; bu sonuncu yerden Mezopotamya ve Mısır’a sıçramışmış. Hall ise, bakırın Asya’dan gelip Mısır ve Kıbrıs’a Suriye kıyısından vardığı iddiasında; buna karşılık da Elliot Smith, Mısır’ın bakırı Kıbrıs’tan çok daha önce bildiğinde ısrarlı. Sidney Smith, hem Mısır, hem de Mesopotamya’nın bakır metalürjisi bilgisinin Kapadokya’dan türediği kanaatinde. Rostovtzev, Trans-Kafkasya madenlerinin hem Sümer, hem Kafkasya için önemini belirtiyor ve bakır endüstrisinin aynı anda Türkistan, Elam, Kafkasya, Mezopotamya ve Mısır’da ortaya çıktığını düşünüyor. Frankfort ise, Urartu-Transkafkasya merkezinin ateşli savunucusu olup ilk bakır tiplerinin Avrupa’ya Hisarlık (Truva) üzerinden, bazen de Rusya stepleri yoluyla sıçradığını iddia ediyor…[14]

Biz bu fikir düellosu içinden bu konuda Anadolu’nun mevkiini saptama peşindeyiz.

Demir metalürjisinin Hititler tarafından “endüstriyel” alana çıkarılmasından beş asır sonrasında bile galip taraf mağluptan haraç olarak bronz almaya devam ediyor. M.Ö. 883’te Asur kralı Asurnaşirpal II’ye Kutmuhi ve Muşki’de (bunların konumlarını saptayamadık; büyük ihtimalle Doğu Anadolu’da olmalı) bronz, büyük baş hayvan ve şarap takdim ediliyor. Sargon’un mağlup ettiği Urartu kralı Rusa (M.Ö. 713), Asur arşivlerine göre şöyle intihar ediyor: “Asur’un şaşaa’sı Rusa’yı yere serdi: Kendi demir kılıcı ile, bir domuz gibi, kalbini delip günlerine son verdi.”[15] Bronz şeklinde alınan haraç da, diğerleriyle kıyaslandığında, o çağlarda şöyle beliriyor: “41 mina saf altın, 37 mina gümüş, on bin mina bronz, 1000 binek atı, 300 öküz, 10.000 koyun”.[16]

Daha önce, Asurluların Anadolu’da (Kaniş-Kültepe’de) kurdukları ticaret merkezlerinden metal ticaretini nasıl yürüttüklerini görmüştük.[17] Küçük Asya’da işlenen bronzun bakırı, esas itibariyle Ergani’den çıkardı.[18] Daha başka istihraç merkezlerinin bulunduğuna dair kayıtlar mevcut. Gerçekten metinler bir Haburataien bakırından bahsediyorlar ki bu Habura, bir Pontos kenti ve bugünkü Niksar olduğu bilinen ta Kabeira’ya intibak ettiriliyor. Strabon’dan da o civarda bakır bulunduğunu öğreniyoruz. Buna benzer daha başka adlar da metinlerde geçmekteyse de bu merkezlerin yerleri saptanamamıştır. Ancak, Asurluların her bakır aldıkları mahallerin mutlaka maden yataklarını haiz olmaları gerekmez. Bunların bir kısmı tasfiye merkezleri olabilir. Bunlardan biri Washaniya olup bu semtin Kaniş’in Güney-Batı’sında, Nevşehir civarında olduğunda ittifak ediliyor. Burada ise bakır madeni yoktur. Asurlular bakırı masi’um “yıkanmış”, dammukum “tasfiye edilmiş” olarak tefrik ederlerdi. Daha kötüleri, sikkum “parça halinde” ve sallamum “siyah” bakır tesmiye edilirdi. Washaniya’dan gelen bakırlar da çoğu kez masi’um ve dammukum evsafında idi.[19]

Bronz imali için Sümerlilerin kalayı, daha çok Kafkaslar ve İran yaylalarından sağladıkları tahmin ediliyor. Özellikle Tebriz ve Horasan bölgesinde kalay bulunuyor. Strabon, bu metaldan Afganistan’ın Güney-Batı’sında bulunduğunu zikrediyor. Bu arada, Akdeniz’in ile bir tağdiye merkezi olması ihtimali üzerinde duruluyor. Gerçekten, eski Minos III ve Yeni Minos II devirleri arasında, yani kabaca III. binin sonu ile II. binin başını kapsayan devrede, kalay bronzunu Giritlilerin ticareti çok faal olmuştu. Bu insanlar, Suriye limanlarından faydalanarak Küçük Asya’yı besleyebilirlerdi.

Ancak, Giritlilerin de bu metali nereden sağladıkları pek bilinmiyor. İspanya, Bohemya ve Fransa’yı zikreden kaynaklar (Gzechiel, Plinius, Herodotus) ise yeni kalıyorlar. Daha eskilerine, ezcümle Homeros’a başvurulduğunda, Doğu’daki yatakların, Kafkasya veya İran kalayının ağır bastığı görülüyor. II. Binde Asurlular Küçük Asya yerlilerine bu metalin (annaku) tek satıcısı olarak karşımıza çıkıyorlar.[20] Aynı dönemlerde kurşunun Büyük Zap menbaları civarından[21], gümüşün (ve kurşunun) de Toroslar’dan, bugün hâlâ ocak kalıntıları görülen, Ulukışla ile Çiftehan arasında, Gümüş istasyonuna nâzır dağlardan istihraç edildiğini öğreniyoruz. Bu ocaklar Osmanlılar tarafından bile işletilmişti. Menşe’ sırrını hâlâ muhafaza eden Hyksoslar, bu aynı devirlerde, yani M.Ö. XVIII. ve XVI. yy.lar arasında, metalürjik üstünlükleri sayesinde Mısır’a hâkim olmuşlardı.[22] Nil vadisinin eski sakinlerinin bakır ve tahta silâhlarına karşılık bunlarınkiler bronzdandı.[23]

Suriye’de bulunan çok sayıda bronz eşyanın menşe’ araştırması sonucunda Anadolu metalürjistlerinin II. binin başından itibaren bu bölgede çalışmaya geldikleri, burada örgülü gerdanlık, gürz iğneleri, delikli iğneler, yaylar, üç köşe hançerler imal ettikleri varsayımı ileri sürülüyor. Varsayım sahibi M. Schaeffer, yine Anadolu metalürjistlerine, zanaatlarını Orta Avrupa’ya, aynı II. binin ilk dönemlerinde taşımış olmak liyakatini de kolaylıkla izah ediyor.[24]

Strabon, en meşhur maden cevheri bölgelerinin Trablusgarp ve Trapezus, yani Trabzon civarında bulunduğunu anlatıyor. Bunları, ilk önce demir metalürjisine girişmiş Tibaren’lerle Khaldaei’ler tarafından meskûndu. Herodotus da bu Tibaren’lerden söz etmiş, bunların silâhlarını tarif etmişti (VII/78).

M. Lehmann-Haup, Khaldei’leri Urartu (Ararat = Alarodien’ler) ülkesi sakinleriyle yakınlaştırıyor. II. Sargon zamanının metinleri Khaldei’lerin Van Gölü’nün Güney’inde Urartu’nun hükümranlığına boyun eğmiş bir krallık teşkil etmiş olduklarını, Urartu kralının hazinesinin Khaldi’ler memleketinde bulunduğunu, bunun çok sayıda tunç ve pirinç malzeme ve eşya (meselâ 25.212 tunç kalkan) ve nihayet 3600 talent (1 talent = 60 mina) ham bakırdan mürekkep olduğunu ifade ediyorlar.[25]

Tevrat’ın suret-i hilkatten bahseden “Tekvin”in Doğu Anadolu’nun önemini belirtmesi, bölgenin metal üretimi ile ilgiliydi. Burasının hâkimi, komşularını, özellikle Mezopotamya’yı endişelendirmeye yetecek zenginlikleri ve hareket kabiliyetini elinde tutuyordu.[26]

Gerçekten Urartulular, tarımda olduğu kadar zanaatta da hayli tebarüz etmişlerdi. El sanatları ve maden işçiliği bunların önde gelen marifetlerindendi. Bu ülkede, altından demire kadar her tür maden işleniyordu.[27] Günaltay’a göre maden işçiliğinin bütün Ön Asya’ya Urartu memleketinden, yani Van bölgesinden yayıldığı, Etrüskler vasıtasıyla da Ege bölgesine ve İtalya’ya geçtiği anlaşılıyor. Toprakkale, Boğazköy, Yunanistan ve Girit’te yapılan kazılarda, aynı dönemlere ait çok benzer eşyanın bulunmuş olması bu iddiayı takviye ediyor. M.Ö. VIII. yy.da, Kral Argişti ve Rusa’nın heykelleri dökme bronzdan, Sardari’ninkinin kaidesi de demirdendi.[28] O asırda demir iyice bilinmekle birlikte günlük hayata tamamen yerleşmemişti. Sargon, Musasir’de demirden ancak birkaç ocak ve lamba ile mahiyeti bilinmeyen, kap olması muhtemel, bazı eşya ele geçirmişti. Demirden baltalar, çekiçler, saban demirleri, kancalar yapılıyordu.[29] Erivan civarında Karmirblur kazılarında, çok sayıda bronz eslâha meyanında bir demir miğfer, demir kamalar, yine aynı madenden hançerler ve mızrak uçları, ucu bronz ve demir olan okla dolu kuburlar bulunduğu gibi, kalkanlar, Toprakkale’de bulunanlarla büyük müşabehet arz etmektedirler.[30] İskitler de demiri Transkafkasya tarikiyle Urartulular vasıtasıyla elde ederlerdi.[31]

Tirfil (Latince trifolium; très=üç; folium=yaprak) şeklindeki ok uçları, genellikle dökme demirdendi. Bu arada İskitlerin iki türlü bıçağa sahip bulunduklarını, bunların devirlere göre bronzdan veya demirden olduklarını, tahta kına geçip kavisli olanların düz bıçaklar kadar bol bulunduklarını kaydedelim.[32] İskit sanatında Orta Minos devrinden (M.Ö. 1600-1500) başlayıp M.Ö. V. yy.a kadar devam eden Asur-Babilonya tesiri belirgin oluyor.[33] Bu Hind-Avrupalı süvari Kapadokya’dan Medler ülkesine, Kafkasya’dan Suriye’ye dehşet saçarken buralarda gördüklerinin etkisinde kalmaktan da geri durmamışlardı. Asurluların müttefiki olan bu insanların Asur dünyasıyla bir asırdan fazla süren yakın teması, bozkır sanatını teşkil edenler için çok önemli bir husus olmuştu. İskitlerin, VII. yy.da Batı Asya’daki cevelanları sırasında bunlar, bronz devrinden demir devrine intikali tamamlamışlardı. Yine Keltler Tuna’sında Hallstadt demir tekniğinden de etkilenmeyi ihmal etmemişlerdi.[34]

Yukarıda mezkûr Khaldei’lerin bir kabilesinin mensupları, Khalibler, demir metalürjisi yönünden meşhur olmuşlardı (Demir cevherinin biri olan siderit-demir karbonatı-Yunan σιδηροζ’tan bir diğerinin adı da Khalibit’tir). Bu kavim, adını çeliğe (χαλνφ, χαλυβωσιζ)  vermiş olup Yunancanın etimonunu vermediği χαλχοζ (bronz)’un da Khaldilerin adından geldiği düşünülebilir. Bundan da sonradan Ermenice haltik, Yunanca χασδευχοι sözcükleri alınmış.[35] Kresus (Karûn) döneminde bu kavim Karadeniz’in Güney’inde yerleşik halde idi.

Demir cevheri yataklarının çok daha zengin olmalarına rağmen insanların silâh ve âletlerini önce bakır, sonra bronzdan imal etmiş olmaları, sadece demir cevherinin işlenmesinin güçlüklerini ilk başta yenememiş olmalarından ötürüdür. Bu güçlükler ancak bakırı işleye işleye metalürji sanatında elde edilen meleke sayesinde bertaraf edilebilmiş. Gerçekten demir metalürjisi, en az iki bin yıldan beri bakır metalürjisinin uygulandığı bir alanda ortaya çıkmıştır. Mezopotamya’da demiri ifade eden Akad dilinde parzillu, İbranî barzel, Ugarit dilinde brsl sözcükleri Samî kökenli olmayıp aynı sözcüğe Hititçe barzillu şeklinde rastlıyoruz; ill ekinden bir Anadolu kökeni görülüyor. Yukarda söylediğimiz gibi Ahd-i Atik’te Tibaren’lerin bakır ve demiri metalürjisi ustaları oldukları zikrediliyor. Mitolojisinde geçen Tubal Kain, yani “demirci Tubal”, “bakır ve demiri dövenlerin babası”, mezkûr ulusunkinden alınan isim ile tesmiye ediliyor.[36]

Demir, tek tük, münferit olarak en geç M.Ö. XII. yy.dan itibaren Hitit ülkelerinde, daha da seyrek olarak Mısır’da kullanılmış. Buralardan da Misena Çağı’nın sonunda Girit ve Ege havzasına atlamış olmakla birlikte mezkûr madenin eşya, âlet ve silâh olarak geniş ölçüde kullanılmaya başlamasını görmemiz için en az M.Ö. 1000’i beklememiz gerekmiş. Demir, bu zaman dahi öbür metallerin yerini tamamen almıyor, bu sonuncuların levhası demir çekiç sayesinde daha kolaylıkla dövülerek meydana getirilebiliyor. Öbür yandan, demir işleme zanaatının çeşitli vesilelerle ve bu arada, sair metallerin ergitilmesi sırasında, değişik mahallerde icat edilmiş olması akla geliyor.

Bu gibi mahallerden biri de, muhtemelen Küçük Asya’da Pontos olmuştu. Bu ilk odaklardan yöntemlerin, demir cevherinden yana zengin mahallere kayması da tabiî idi. Buna misal olarak Etrüskleri gösterebiliyoruz. Çeşitli temaslar onları bu zanaata aşina kılmış oluyor. Grek dünyasında da bu yeni yöntem, sırra vâkıf hirfet erbabı cemiyetlerince gizli tutulurdu. Bu keyfiyet, Pontos’ta Khalib’ler, Frigya ve Girit’te de Daktiloi’ler efsanesinin oluşmasına yol açmıştı.[37]

Görünüşü çok cazip olmamakla birlikte demirin değerli bir metal olarak telâkki edilmiş olması gerekiyor. Hammurabi döneminde (1793-1750) bu sikl (shekel) gümüşle ancak sekiz sikl demir elde edilebiliyordu. O ise ki aynı zamanlarda altı’nın gümüşe oranı bire altıdan ibaretti. Bu tarihlerde demir, ziynet eşyalarında kullanılıp Amenemhat III (1848-1800) zamanında Biblos’ta olduğu gibi, içine altın sıkıştırılırdı. Daha XIV. yy.da Mitanni kralı Dushratta’yı demir hançer ve yüzükler ihraç eder görüyoruz. II. Ramses, Hitit kralı Hattusil’den demir istediğinde, bu sonuncusu, elinde mevcudu bulunmadığını bildirmekle beraber imal edilmesi için de emir veriyor. Bu arada, II. Ramses’e sadece bir demir hançer gönderebiliyor.[38] Bu bilgiyi içeren metinden demirin istihraç merkezinin Kuzwatna, yani Doğu Kapadokya (muhtemelen Sivas dolayı-Divriği?) olduğu anlaşılıyor.

Demir metalürjisine geçilir geçilmez, cevherin bol olması itibariyle, bu metalin değeri hızla düşecekti. Babilonya İmparatorluğu zamanında bir sikl gümüş karşılığında 225 sikl ham demir alınabiliyordu. Halbuki altının gümüşe oranı, bire 8,5 ilâ 13 idi.

Mezkûr mülâhazalardan, iki bin yıldan fazla bir süre içinde bakır maden yataklarının aşırı derecede işletilmesi dolayısıyla bunların tükendiğinin hissedilmesinin insanları, çok daha zor olan demir metalürjisine ittiği istidlâl edilir. Böylece silâh ve âletlerde, bir metalin diğerinin yerini almış olması keyfiyetinin, herhangi bir çıkar sağlamış olmasından önce bir zorunluluk haline gelmiş olduğu kanısını uyandırıyor.[39]

Asurluların Anadolu ticaretini ellerinde tuttukları devirlerde ciddî bir kaçakçılık metaı, demir (aşi’um) ve özellikle meteorit (göktaşı) demiri olmuştu.[40] M.Ö. XIX. yy.da Asur kralı, Kapadokya ticareti ile şahsen yakından ilgili bir koca tacir veçhesi ile tarihe geçiyor. Bu ticaret ona ciddî kârlar sağlıyordu. Kral İkunum, “2 talent 5 mina kalay, 30 balya kutanu (keten), 2 siyah eşek, 5 mina 5 sikl üstün kalite hematit, 11 sikl meteorit—bir bütün parça—bütün bunları babam Askudum’a tevdi etmişti” diye yazıyor.[41] Aynı tarihlerde Purushanda (muhtemelen Orta Anadolu’da bir kent) kralı, tâbii olduğu Hitit kralı Annitta’ya demirden bir taht ile bir asa takdim etmiş.[42] Alacahöyük kazısında, orta Hatti katında demir depoları bulunmuş. Bunların çekiçle işlenmeye hazırlanmış külçeler oldukları anlaşılıyor. Aynı yerde, demirin ergitildiği ocakla kalın cüruf tabakasına da rastlanmış.[43] Hititlerin işbu metalin işlenmesini adeta inhisarda tuttukları da görülüyor. Bu inhisar, M.Ö. takriben 1200’lerde, Hitit gücünün kırıldığı devirlerde nihayet buluyor. Bundan sonra demir, yavaş yavaş âlet ve silâhlarda bronzun yerini alıyor. X. yy.da da artık saban demiri ve orak gibi âletler de sık rastlanır hale geliyor.[44] Günlük hayata giren demir, “aristokrat” bakır ve bronzlara karşılık “demokratik” metal adını, zanaatkârı daha etkili iş görme olanağını veren âletlerle teçhiz etmesi itibariyle, haklı olarak alıyor.[45] Silâhlarını bu metalden yapanlar, bronz kullananlara galebe çalıyor. Tarihte bunun örneklerinden biri de, Alpler ve Yukarı Tuna’nın Kuzey ve Güney’inde taş devrinden beri yerleşmiş Keltler (Greklerin Keltoi diye bildikleri kavim) olup bunlar Orta-Doğu’dan ithal edilmiş yeni tekniklere, ezcümle demir metalürjisine, sahip çıkmışlar, mahallî demir yataklarının işletilmesinde şöhret sahibi olmuşlardı. Sadece bu şöhretle yetinmeyen bu insanlar, ellerindeki demir silâhlarla her yöne yayılmaya başlamışlar, M.Ö. 390’da, bronz kılıçla bunlara karşı koyamayan Romalılar, ağır bir fidye ödeyerek kentlerini kurtarmışlardı.

Fidye altındı. Bunun tartılması sırasında çıkan tartışmayı, Kelt kumandan, Brennus, demir kılıcını terazinin dara kefesine koyup “Veyl mağluplara!” (vae victis) diye bağırarak kısa kesmişti. Romalılar bunu da altınla ödemek zorunda kalmışlardı.

Bu Keltlerin bir kolunun Karadeniz’in Kuzey’inden Azov Denizi ve Kazan’a vardığını, bir diğerinin de Çanakkale boğazını geçerek Küçük Asya’ya yerleşmiş olduğunu daha önce ayrıntılarıyla görmüştük.[46]

Biraz da Herodotus’u dinleyelim. Lichas adlı bir şahsı Tegea’ya (Arkadhia’da Yunan sitesi), Agamemnon’un oğlu Orestes’in cesedini aramaya gönderirler. Kehanette “orada (Tegea’da) büyük zor altında iki rüzgâr esmekte, darbe ve karşı darbe, ah-ı vah var…” ifadesi geçiyor. Lichas Tegea’ya vardığında, içeride demir dövülen bir mahalle giriyor ve o güne kadar görmediği bir manzara, onda büyük hayret uyandırıyor. İçerde iki çift körük (“rüzgâr”), büyük çekiç ve örs (“dövülen demirin ah-ı vah-ı”) var.[47] Bu hikâyeden o tarihlerde Sparta (Lakedemonya)’da demirin meçhul, hiç değilse işlenmediği anlaşılıyor. Bir diğerinde de Firavun Amasis devrinde (568-526), aslen Trakyalı olan ve güzelliği sayesinde Mısır’da büyük servet sahibi olan Rhodopis adlı bir hatun, mabede emsalsiz bir bağışta bulunarak ülkesinde hatırlanmayı arzu edip Delf mabedine demirden kebap şişleri armağan ediyor. Bu şişlerin değeri, servetinin onda birine baliğ oluyor.[48]

Antalya’nın Kaş limanı açıklarında 3400 yıl önce batan bir geminin enkazı, ve bunun içinde de maden çağından kalma bakır ve kalay külçeleriyle fildişi eşyalar bulunmuş. Bu sualtında bulunan o dönemden kalma en büyük hazinenin keşfi, denizaltı arkeologu Prof. George F. Bass tarafından gerçekleştirilmiş. Ona göre gemideki bakır Kıbrıs’tan yüklenmiş, kalay külçeleri Afganistan’dan Suriye ve Filistin limanlarına getirilmiş. Geminin Milât’tan önce hangi uygarlığa ait olduğu saptanamamışsa da içinde bulunan maden eşyaların Kıbrıs, Eski Yunan ve Finike kültürlerinin karışımı olduğu açıklanmış.[49]

***

Dönelim Anadolu’muza.

“Anadolu’da altın olmasaydı Lidyalılar belki de tarihe “ilk parayı bulan krallık” olarak geçmeyeceklerdi. Ancak, öteki eski Anadolu uygarlıkları gibi, Lidya krallığını da besleyen altın, artık Anadolu’da tarihe karıştı” diyordu Cem Hamuloğlu, Bergama-Eurogold hikâyesinin ortaya çıkmasından önce (Resim 140, 141, 142) (O ise ki bugün Türkiye’nin birçok yerinde altın olduğu resmen kabul edilmiştir). Hamuloğlu, arkeolog Ergun Kaptan’ın verdiği bilgileri bize aktarıyor. Anadolu topraklarında Milât’tan önceki dönemlerden beri maden çıkartılıyor. Bunun en belirgin kanıtı, çeşitli bölgelerde bulunan 200’den fazla antik maden cürufu yığınları oluyor.

Arkeolog Ergun Kaptan’ın “eski Anadolu madenciliği dendiğinde yakın zamana kadar, eski Anadolu şehir devletlerinin kullanmış olduğu madenlerin hep yüzeyden çıkartılan madenler olduğunu sanıyorduk. O ise Tokat’ın Kozlu bucağındaki Gümüşlük mevkiinde tesadüf eseri bulunan Anadolu’nun en eski maden işletmeciliğinin kalıntıları bu düşünceyi değiştirdi. M.Ö. IV. binin başlarına tarihlendirdiğimiz, yerin 50 m altında ki galeriden o tarihlerde bakır cevheri çıkartılıyormuş” şeklinde anlattığı Anadolu’daki yeraltı madenciliğinin bir başka örneği, Kütahya Gümüşköy’deki M.Ö. II. binin başlarına ait maden galerileri kompleksi oluyor.

Romalılar maden galerilerinde, yerden tasarruf etmek için cüceler ile esir çocuklarını çalıştırırlarmış. Normal bir insanın ancak sürünerek girebileceği galerinin içinde bulunan M.Ö. I. binin ikinci yarısına tarihlendirilmiş ağaç kütüğünden oyulmuş madenci küreği, Anadolu madencilik tarihi açısından önemli buluntulardan biri oluyor.

Eski maden galerileri yeni yapılan maden araştırmaları sırasında tahrip olarak yok olmuş durumda bulunuyorlar. Bu, kaçınılmaz bir gelişme olmuş, şöyle ki Anadolu’nun antik maden galerilerinin bulunduğu sahalardan günümüzde de maden cevheri çıkartılıyor. Örneğin Ergani bakır yataklarından dört bin yıldır maden çıkartılıyor.

Arkeolog Ergun Kaptan, antik madenci araç ve gereçlerinin önemini ve eski Anadolu metalürjisini şöyle anlatıyor: “Çok eski dönemlerden beri madenleri tanıyan eski Anadolulular, çıkardıkları madenlerin çeşitli araç ve gereçler kullanarak metalürjisini de yapmayı öğrenmişler. Hititler döneminde madencilik bir endüstri ve zanaat kolu olarak varlığını sürdürmüş. Doğu Anadolu’da başkentleri Tuşba (şimdiki Van) olan Urartular, metal işçiliğinde o kadar ileri gitmişler ki, Yunanistan ve Kuzey İtalya’daki Etrüskleri bile etkileyerek bu ürünler ihraç edilmiş. Batı Anadolu’daki Lidya Krallığı’nın başkenti Sardes de (Manisa), çağın önemli metalürji ve sanayi merkezlerinden biri olmuş. Lidyalılar tarihte ilk kez parayı bularak, genellikle altın-gümüş karışımı olan elektrondan yapmış oldukları bu metal paraları ticaret sırasında değişim aracı olarak kullanmışlar.”[50]

Yine Harunoğlu bize şunları da söylüyor. “Çayönü’nde günümüzden dokuz bin yıl önce doğada saf olarak bulduğu bakırı şekillendirerek günlük gereksinimi için kullanan Anadolu insanı, parlak gelişmesini bakır ve benzeri madenlere borçlu olacağının belki farkında değildi. Ama Anadolu madencilik tarihi üzerine araştırma yapan arkeolog Ergun Kaptan’ın ifadesiyle ‘Uygarlıklar ülkesi Anadolu, zengin kültür tarihini, sahip olduğu bol maden zenginliklerine borçluydu.’ ”

“Çayönü’nde bakırı soğuk olarak dövüp şekillendiren insanlar, M.Ö. VI. bin yılında Çatalhöyük’te madenleri ergiterek metalürjiye başlamışlardı. M.Ö. III. binlerde ise, artık bilinçli madencilikten söz edilebiliyordu. Çünkü Anadolulular kurşunu, bakırı, gümüşü tanıyor ve bakırla kalayı karıştırarak tuncu elde ediyorlardı.[51]

Şimdi sözü doğruca arkeolog Ergun Kaptan’a bırakıyoruz.

“Türkiye madencilik tarihi kapsamında yer alan 1993 yılı araştırmaları, Niğde-Çamardı, Celaller köyü yöresinde saptanan ilk tunç çağına ait Mine Damı eski maden sahasında yapılmıştır. Bugüne değin yapılan araştırmalar, ilk tunç çağında Mine Damı’nda büyük bir olasılıkla kalay için çalışıldığını belirlemiştir. Ancak Anadolu’da M.Ö.ki devirlerde yeraltı kalay madenciliğinin yapılmış olduğu yakın zamanlara değin bilinmiyordu. Ayrıca, Anadolu’da kalay minerallerinin ve dolayısıyla kalay cevherleşmesinin varlığı günümüzde tartışma konusu oluyordu. Halbuki konuya ilişkin ilk bulgu beş yıl öncesine aittir. Yeraltı kalay madenciliğine ait sözü edilen bu ilk bulgu, yapılan jeo-arkeolojik çalışmalar sırasında Celaller Köyü yöresindeki Kestel (Sarıtuzla) mevkiinde saptanmıştı. Anadolu’da ve bu yöredeki ikinci bulgu ise Mine Damı eski maden sahasıdır. Mine damı, Kestel (Sarıtuzla) eski kalay işletmesinin 1-1,5 km Kuzey-Doğu’sundadır. Mine Damı’nda ilk tunç çağı madencilerinin kalay için kullanmış oldukları taştan yapılmış çok sayıda cevher zenginleştirme âletleri bulunmuştur…”[52]

Önemle dönüyoruz bu kalay konusuna.

***

Ünlü Assiriologların (Garelli, Veenhof) anlattıkları ve bizim de “Mübadele teknikleri” faslında aktardığımız Asurluların Kaniş-Kültepe merkezli ticarî faaliyetlerinde, Anadolu’da kalayın varlığından söz edilmiyor, hep bu metalin Asurlular tarafından dışarıdan ithal edilip Anadolulara satıldığı anlatılıyor. O ise ki XX. yy.ın seksenli yıllarının ikinci yarısından itibaren, Anadolu’da kalayın varlığı, arkeologlar tarafından saptanıyor. Hangi sebeple Asurlular bunu bilmemişlerdi? Sorunun yanıtını tarihçi-arkeologlara bırakarak gelelim güncel kalay olgusuna.

Niğde’nin Sarıtuzla mevkiinde bulunan antik maden galerisinde, M.Ö.ki dönemlerde de Anadolu’da kalay üretildiği ortaya çıkarıldı. Jeolog Necip Pehlivan tarafından Niğde’nin Güney-Batı’sındaki antik maden galerisinde yürütülen sondaj çalışmaları sonucu, bu galerinin kalay madeni üretimi için kullanıldığı anlaşıldı. Burada, eski madencilere ait çeşitli çanak-çömlek, odun kömürü parçaları ile hayvan kemikleri de bulundu.

Eski Tunç çağına ait antik maden galerisinin, günümüzden yaklaşık 5 bin yıl öncesinden Roma dönemine dek işletildiği sanılıyor. Yetkililer, kesin tarihin ancak madende bulunan odun kömürünün ABD’de uygulanacak “karbon-14” analizlerinden sonra ortaya çıkabileceğini bildirmişler.[53]

1986 yılında Cumhuriyet’te yer alan haber, bir grup Türk bilim adamının Niğde yakınlarında kalay ocakları bulduğunu açıklıyordu. 6 bin yıllık ocaklar, Anadolu’da kalay işlendiğini ilk kez dünyaya ilân ediyordu.

Amerika’da yayınlanan “Science” ve “Research” dergileri Niğde’deki kalay buluntusunun Anadolu ve Tunç çağı tarihinin yeniden yazılmasına yol açacak önemde olduğunu doğruladılar. Şimdi dünyanın çeşitli müzelerindeki Anadolu kökenli tunç eserlerde Niğde kalayının “parmak izleri” aranıyor. Bulgular, tarih mozaiğindeki boşlukları dolduracak.

Arkeologlar ve Maden Tetkik Arama Enstitüsü (MTA) uzmanlarınca kalay, Niğde’nin Bolkar dağlarında bulunmuştu. Cem Hamuloğlu, haberinde, “altı bin yıllık ‘kalay’, antik ticaret yollarına ışık tutacak” derken, kehanette bulunmuyordu.

Araştırma heyeti, Boğaziçi Üniversitesi, Tarih bölümü doçenti Aslıhan Yener’in başkanlığında, kimya doçenti Hadi Özbal, MTA Tabiat Tarihi Müzesi arkeologu Ergun Kaptan, MTA jeologu Necip Pehlivan, arkeolog Behin Aksoy ve MTA rehberi Duran Aydın ve öteki uzmanlardan oluşuyordu.

Heyetteki arkeologlar ve madencilik uzmanları “Anadolu’da kalay”ın çıkarılmasında kullanılan “yeraltı maden işletmeciliği”ni bulma başarısının yanı sıra bir başka önemli buluntuyu da açıkladılar. Madencilikte bir yöntem olan “çok çukurlu sabit cevher zenginleştirme atölyesi”nin yeryüzünde şu ana kadar bilinen ilk örneğini bulmuşlardı. Heyet bu arada, 213 adet cevher kırma çukuru ve yörede bol miktarda cüruf tepeciklerini de belirlemişti.

İşin bir başka ilginç yönü de, yukarda sözü edilmiş Antalya’nın Kaş ilçesine yakın Uluburun açıklarında batan ve bir Türk süngercisince bulunup ünlü denizaltı arkeologu George Bass ve ekibince yapılan arkeolojik çalışmalarda teknede kalay cevherine de rastlanmıştı.

Bu tekne, Suriye ile Batı Akdeniz arasında seyrederken denizden 1900 m. yükseklikteki Niğde’nin Bolkar Dağları’ndaki bu maden ocağından çıkan “kalay’‘ı pazarlıyordu.

Heyet başkanı Yener, bir başka ilginç noktaya daha dikkati çekiyor. “Madenden yapılmış, örneğin gümüşten yapılmış bir sürahinin dünyanın hangi gümüş madeni ocağından çıkan gümüşten yapıldığını anlamak mümkündür. Çünkü her madenin bir ‘parmak izi’ vardır. İçindeki öteki maddelerin farklılığı ve oranları, izotoplar yapısı her gümüş madeninde değişiktir. Dünyadaki gümüş madenlerine ait ‘parmak izleri’nin çok önemli bölümü Amerika’da bilgisayarlara işlenmiştir. Bu noktadan hareketle şimdi Türkiye’dekiler dahil dünya müzelerinde Anadolu kökenli bazı tunç eser örneklerinin laboratuar analizlerini yapıp Niğde kalayının ‘parmak izi’ni bu eserlerde araştırıyoruz. Böylece antik dünya ticaretindeki bazı karanlık sayfalar da aydınlanmış olacak.”[54]

“Discover” dergisi Aralık ayında “Bilimde Kadınlar”ı konu alan bir sayı yayınladı. Çalışmaları tanıtılan bilim kadınları arasında, Toros dağlarında 5000 yıl öncesinin kalay madenlerini bulan ve halen Washington Smithsonian Institute’de çalışmasını sürdüren arkeolog Dr. Aslıhan Yener’e ayrıldı.

Asurlular, Kuzey’lerindeki Anadolulu ticaret ortaklarından “akılsız” diye söz ediyorlar, öbür ülkelerden elde ettikleri nadir mallara karşılık Anadolu’dan altın ve gümüş alarak yüzde yüz kâr ettiklerini anlatıyorlardı. Yazıtlara göre, Anadolu dağlarında bulunmayan kalay, en kârlı ithalât kalemlerinden biriydi.

Yener’in yapmak istediği, Bronz Çağı dünya ekonomisi metal ticaretinin haritasını çıkarmaktı. Tek bilgi kaynağı olan Asurluların yazılarına çok fazla bel bağlanarak, seslerini duyuran Asurlulara inanılıyor, sesleri duyulmayan Anadoluluları kimse dikkate almıyordu. Yener, kurşun izotoplarının XX. yy.ın ticaret tabletleri olduğunu belirterek, yazılı kaynaklardan tümüyle bağımsız olarak metallerin nasıl el değiştirdiğini incelediklerinde, Anadolu’nun sesini duyurduğunu söylüyor.

Yener, Toros gümüşünden kurşun izotopu elde etti ve bunları, Anadolu’nun Batı kıyısındaki Truva hazinelerini oluşturan eserlerle, gümüş bilezikler, küpeler, kupalar ve kâselerdeki gümüş izleriyle karşılaştırdı. Toros gümüşüyle Truva hazinelerinin izotopik “parmak izleri”, birbirine uyuyordu. Aynı zamanda bu izler, Türkiye sularında bulunan, Bronz Çağı’na ait dünyanın en eski batık gemisinden çıkarılan balık ağlarını suyun dibinde tutan kurşunun izleriyle de uyuşuyordu. Eski kayıtları tarayan tarihçilerin uzun süredir tahmin ettikleri gibi, buğulu bir Bronz Çağı destanı olan “Akhalıların Gümüş Dağları”, aslında Türkiye’nin Toros dağlarıydı. Yener’in bulduğu izler de bunu doğruluyordu. Yener, bu buluşunu daha tam sindiremeden kendisini bekleyen başka bir şeyi buldu: Kalay. “Boş bir maden damarında hâlâ içinde az miktarda stanit (bronzun doğal olarak oluşumu) barındıran kalay izlerini bulduk”… Yener için bu, arkeoloji ders kitaplarını yalanlayan, kalayın bu çevreden geldiğine dair yeterli kanıttı.

Ancak, Asurluların yazıtlarını dikkate alan meslektaşları, bunlarla yetinmediler. “Kalay cevherinin tek doğal kaynağı olan kalay oksidini istiyorlardı, hem de bu, bir madenden gelmeliydi”. Böylece son beş yıldır Yener ve Türk jeologlarından oluşan meslektaşları dağları taramaya koyuldular, dere yataklarında yıkanan 80 ton toprağı elekten geçirdiler. Hiçbir şey yoktu. Yener, bulunan kalayın binlerce yıl önce tamamıyla yeraltından çıkarılmış olduğu sonucuna vardı.

Ama 1987 yazında İstanbul’da jeolozi araştırma grubundaki bir arkadaşından gelen telefon, Yener’in çalışmasında yeni bir ufuk açacaktı. Arkadaşı, test  tüpünün, camsı bir yüzeyi olan, kuma benzer mor tanelerle dolu olduğunu söylüyordu. Bu onun Toros eteklerinde bir derede altın ararken bulduğu kasitarit, ya da kalay cevheriydi.

Yener, o yaz tüm planlarını değiştirerek zamanını Toroslar’daki cüruf tepelerini kazmaya ayırdı. “Türk kalayını ilk gördüğümde çok heyecanlandım” diyor Yener. “Alışık olduğumuz siyah renkte değildi, bordoydu. Bu yüzden de senelerce göz ardı edilmişti.”

1990 yazında, kar yerden kalkar kalkmaz bölgede kazı yapmaya dönen Yener, Bronz Çağı Truva’sından daha büyük, 10.000 kişiyi barındırabilecek büyüklükte bir yarı-yeraltı şehri buldu. Şehir, Göktepe diye bilinen bir tepenin üzerindeydi. “Atölyeler ve evler kayalara oyulmuştu, böylelikle şehir korunuyordu. Burası, ya yıl boyu oturulan bir yerleşim merkeziydi, ya da önemli bir bölgeydi.”

Kazıda daha birçok çanak çömlek çıktı. “Bazılarının dışı cam gibi parlaktı. Bunun metal cürufu olduğunu gördüm.” diyor Yener.

Yener, yeni bulduğu bu kapları Smithsonian Enstitüsü’nde flüoresan röntgen biriminde inceledi. Değişik iz elementleri, değişik röntgen dalga boyutları yansıtırlar. Smithsonian laboratuarında elemanları bilgisayarla belirlenen bir tablo elde edildi. “Tablo, kalay için keskin tepeler çizmeye başladığında birbirimize sarılıp dans etmeye başladık” diyor Yener.

“Kaplar, yüzde otuz oranında kalayla kaplıydı; bazı kısımlarında yüzde 99 oranında kalay kaydedildi.”

Kapların yakınında bulunan kömürün radyo-karbon tarihinin rakamla 4500 yıl önce olduğu görüldü; bu da, tam Bronz Çağı teknolojisinin gelişmeye başladığı zamana denk düşüyordu. Belli ki kalay cevheri önce taş bir havaneliyle toz haline getiriliyor, arsenikle karıştırılarak ergime derecesi düşürülüyor, daha sonra bu kaplara yerleştirilip kömürle kaplanıyordu. Mısır resim-yazılarında gösterilen bir teknikle kömürlerin üzerine kamışla üfleyen metal işçileri, ateşi kalayı ergitebilecek düzeyde hızlandırabiliyorlardı (Resim 143).

Yener, “kalay, o günlerin petrolüydü” diyor…

Bu buluşuyla “Türkiye’nin yüksek dağlarında, Toroslar’da Bronz Çağı’nın 5 bin yıllık bilinmeyen sırrını ortaya çıkartan Aslıhan Yener, kalay madenlerini bularak işleyen, saç tokalarına, silâha, sabana kadar her şeyin yapımında kullanılarak uygarlığı zamanın ötesine taşıyanların Asurlular değil, Anadolulular olduğunu ortaya çıkardı”…[55]

Gerçekten tunç çağının, önceden iddia edildiği gibi Afganistan ya da İngiltere’de değil, Anadolu’da başladığı kanıtlanmış oldu. Sanayi devrimine uzanan evrimin burada başladığını söyleyen Yener, “M.Ö. 3000 ilâ 1100 yılları arasındaki Tunç Çağı’nın başlangıç yerinin Kestel yöresi olduğunu tespit ettik. O dönemin insanları yeraltından çıkardıkları kalayları düşük oranda bakırla birleştirerek tunç madeni elde edip kap-kacak gibi ev eşyaları, takılar, çekiçler, kazma, orak ve bıçak, kılıç imalinde kullanmışlar. Bugün petrol uygar yaşantı için ne derecede önemliyse o dönemde tuncu oluşturan kalay, stratejik ve yüksek teknoloji maddesi olarak o denli değerliydi…” diyor.[56]

İmalât teknolojisinde tunç (bronz), köşe başındaki tahtını koruyor, içindeki kalayla birlikte. Ama bu sonuncusu, kendi başına da günlük yaşamdaki önemli işlevini sürdürmüştü, yakın zamanlara kadar. Gerçekten, bu yakın zamanlara kadar bütün ev kap-kacakları, tencere ve sair pişirme araçları bakırdandı ve kentlerimizde daima bir “Bakırcılar çarşısı” vardı. Ancak bakırda pişen yemek, yiyeni “zehirler”, kustururdu, “bakır çaldı” denirdi).

Bu nedenle kaplar daima “kalaylanır”dı, yani kalayla kaplanırdı ki bu, “kalaycı” tesmiye edilen bir zanaat erbabının varlığını sürdürtürdü.

Endüstriyel alanda kalay, havadan etkilenmemesi ve pek çok kimyevî maddenin korozyona karşı gösterdiği dayanımdan (mutfak bakır kap-kacaklarında örneğin tuz, limon, sirke gibi maddelerin etkisi) dolayı demir ya da bakır için koruma metali olarak kullanılıyor. Öte yandan besin sanayisinde özellikle zehirsiz olması nedeniyle gerek boru ya da yaprak biçiminde çok daha ucuz alüminyum kâğıdı “foliosu” günümüzde kalay foliosunun yerini almıştır, gerekse yumuşak çeliği elektroliz ya da daldırmayla kalaylayarak yapılan “teneke” üretiminde (konserve kutusu yapımı) geniş ölçüde tüketiliyor. Ve daha nice sınai uygulamalar…

İstanbul Beyazıt’ın ünlü Bakırcılar Çarşısı, adını korumakla birlikte, yine aynı teknikleri (dövme, sığama) kullanarak, alüminyumcular çarşısı haline geldi. Gerçekten, bakırdan çok daha ucuz (ve çok daha hafif) alüminyum, bakırı birçok alanda tahtından indirdi. Kap-kacak alüminyuma (çelik ve teflona) dönüşünce, “kalaycılık” da zeval buldu. Bu bapta, Kastamonu Bakırcılar Çarşısı üzerine yapılmış bir röportaja göz atalım. Bu, birçok mahallin haline örnek olacak.

Bakırcılar Çarşısı’nda kendi ölümünün sesini çağırıyor artık çekiç darbeleri. Kalaycı körüklerinin nefesleri tükendi tükenecek…

Can çekişmede değil, ölmüş bitmiş bakırcılık Kastamonu’da. Daha düne kadar alüminyumdu tavalar, tencereler. Sonra çelikleri (ateşe dayanıklı paslanmaz) çıktı. Şimdi de teflonu…

Ama bakır tencerede pişen pilâvın tadı bir başka olurmuş.

Sedat İşeri anlatıyor: “Bakırcılık öldü. Düz bakırı alıp tavlar, çekiçle döverlerdi. Sonra tornada (sığama tezgâhı) çekme işi çıktı (sığama tezgâhı, sadece dairevî kap-kacak yapımında, dönen çoğu kez ahşap kalıp üzerine bakır sacı yatırarak iş görürdü. Bu çarşılardaki tezgâhlar, insan gücüne, yani levhayı kalıp üzerine “sığama”da kol kuvvetine dayandıklarından, ancak ince saçlarda kullanılırdı. Kalın saclar, ya da dairevî olmayan işlerde kullanılanlar, çekiçle dövülerek şekillendirilirlerdi-B.O.). Bu çarşıya çekiç sesinden girilmezdi. Tavlama sıhhî olurdu. Çünkü her tavlamada bir kabuk atardı, bir siyahlık atardı bakır. Dolayısıyla en sona en has kısmı kalırdı bakırın. Bu bakır çok da tutulurdu. Büyüklerimiz pek severdi bakırda pişen yemeği. Dedem, babam alüminyumu kabul etmemişti. Bu tornada çekme işi çıkınca, bakırcılık Çorum’a kaydı. Bizde gelişemedi. Çekiç işi ölünce bakırcılık da bunun paralelinde öldü”.

En güzel (dövme) bakır Kastamonu’da yapılırmış. Kayık sahanlar, kayık sefertasları, ibrikler. Ama artık yapan kalmamış. Şerafettin Şahbazoğlu anlatıyor: “Bir tencereyi 20 bin liraya aldın, 15 bin de kalayına vereceksin. Bu kalay parasına yeni bir alüminyum tencere alırsın. Çünkü bakır tencereyi aldın mı, seneye bir daha geleceksin kalay için. Ver bir 15 bin daha. Bir senelik kalay parasına tencereyi alıyorsun, öbür 20 bin lira da yanına kalıyor. Niye bakıra yüz versin ki?”[57]

Anadolu Türk bakırcılık sanatı üzerine çok değerli bir eser[58] vermiş olan Belli ve Kayaoğlu’nun bu eserinden, dostluk ve hoşgörülerine sığınarak, konumuz açısından çok önemli olan ilk sahifelerinden alıntılar yapıyoruz.

V. yy.ın sonlarında Pharbeli Lazarus, Ararat (Ağrı) bölgesinde diğer maden yataklarının yanı sıra, bakır madeninin de bulunduğunu yazıyor. Burada sözü edilen bakır madeninin Kağızman Bölgesi’nde bulunan ve Osmanlı Devleti döneminde de işletilen bakır madeni olduğu anlaşılmaktadır. Birçok Ermeni tarihçi, Doğu Anadolu bölgesinde bakır yataklarının varlığından söz etmektedir. Ancak, yazmış oldukları yer adlarının lokalizasyonu günümüzde tam olarak yapılamadığından, bakır madeninin nerede bulunduğu kesin olarak bilinememektedir. Örneğin, Vardan’ın yazmış olduğu eserde, bakır madeni anlamına gelen Ptnjahank adlı yerin neresi olduğunu bilmiyoruz. Her hal ü kârda, sözü edilen bakır madenlerinin Diyarbakır ve Van bölgesi ile Kuzey-Doğu Anadolu bölgesindeki bakır yataklarını kapsadığı sanılmaktadır.

951 yılında Arap coğrafyacı El-İstahrî, Taron yani bugünkü Muş bölgesinde diğer madenlerin yanı sıra bakır madeninin de varlığından söz etmektedir. Burada sözü edilen bakır madeninin Siirt’in 46 km. Doğu’sunda yer alan bugünkü Madenköy’de zengin olarak bulunan bakır madeni olduğu anlaşılmaktadır. X. yy. Arap coğrafyacılarından El-Mukaddesî de, Amid (Diyarbakır) ile Bitlis arasındaki yolu tarif ederken, Bitlis’e bir konak uzakta Maden adlı bir konaklama yerinin bulunduğunu yazmakta. Keza Evliya Çelebi de Siirt’ten sonra maden yataklarının çokluğu yüzünden Maden adı verilen bir yerin varlığından söz ediyor. El-Mukaddesî, Meyya ferakin’den (Silvan) Muş’a giden yolda ise Sinn nuhas yani bakır adlı bir konaklama yerini de bildiriyor.

982-983 yıllarında anonim olarak Farsça yazılan Hudûdü’l Âlam adlı coğrafî eserde, Kuzey-Doğu Karadeniz bölgesindeki bakır madenlerinden söz ediliyor. Bu madenlerin, günümüzde de işletilen Murgul çevresindeki bakır yatakları olduğu sanılıyor.

Arap tarihçi Azimî, 1122 yılında Zülkarneyn Kalesi yakınlarında yeni bir bakır madeninin keşfedildiğini yazıyor. Aynı bilgiye İbnü’l – Esir ve İbn Hamdun gibi Arap tarihçilerinin eserlerinde de rastlanıyor. Zülkarneyn Kalesi, zengin bakır madenlerine sahip olan Maden’in (Ergani) hemen Güney’inde yer alıyor.

Doğu, Güney-Doğu Anadolu ve hattâ Kuzey Suriye bölgesinde bulunan ünlü atölyelerin büyük bakır ihtiyacını, Maden’deki bakır yataklarından üretilen bakır karşılamakta. Maden’de (Ergani) bulunan zengin bakır madeninden yapılan büyük üretim, bizzat Artuklu hükümdarları tarafından teşvik edilmiş. Nitekim, Artuklu hükümdarı Emîr Hüsameddin Timurtaş (1122-1164), 1147 yılında Maden’e gidip inceleme yapmış, buradan bakır satın alarak kendi adına bakırdan ilk Artuklu sikkelerini bastırmış.

İbn Batuta da, Erzincan bölgesinde bakır madeninin bulunduğunu yazıyor. Bunun, Erzincan’ın Kuzey’indeki bakır madenleri olduğu sanılıyor.

Beylikler Dönemi’nde, Candaroğlu Beyliği’nin asıl topraklarını meydana getiren Kastamonu bölgesindeki zengin bakır madeni Küre’de bulunmaktaydı (Eski adıyla Küre-i Nuhas, yani “bakır kalhanesi” olan ilçede, ayrıca kalhanelerin – Küre’lerin-, ergitme atölyelerinin bulunduğu anlaşılıyor. B.O.). Küre’deki zengin madenlerin işletilmesiyle elde edilen gelirin büyüklüğü, bu bölgedeki Beylikler arasında vaki sürekli anlaşmazlığın kaynağı oluyordu. Bu gelirin bir kısmı, Osmanlı Devleti’ne haraç olarak ödeniyordu. Aşıkpaşazade, Neşri ve Hoca Sadeddin Efendi gibi erken dönem Osmanlı tarihçilerinin de belirttikleri gibi II. Murad, 1424’te Küre bakır madenlerinin gelirini üzerine geçirerek ekonomik yönden büyük başarı sağlamıştı.

Bakırın ateşli silâhlarda kullanılmasının başlaması, Fâtih’in İstanbul’un fethi sırasında döktürmüş olduğu büyük bronz topların bakır ihtiyacının Küre’den karşılandığı anlaşılıyor. Hoca Sadeddin Efendi ve Müneccimbaşı Ahmed Dede’nin yazdıkları gibi, Saruca adlı ustanın o zamana kadar eşi görülmemiş bir top dökümü için 300 kantar (yakl. 16.900 kg) bakır kullandığı göz önüne alınınca, bakır tüketiminin askerî alanda ulaştığı boyutlar kolaylıkla anlaşılır.

Erzincan, Sivas ve Kayseri’yi yağma eden Moğollar, bu kentlerdeki altın, gümüş gibi değerli malların yanı sıra, bakır ve bronzdan yapılmış en küçük eşyayı bile yağmalamışlardı. Gregory Abûl Faraç, Moğolların Anadolu’da yağmaladığı bakır ve bronz eşyanın ulaştığı boyutları anlatıyor: “… 1244 yılında Moğollar Malatya’yı kuşattıklarında, şehrin hâkimi yağma ve katliamı önlemek için 40.000 dinar değerinde altın ve gümüş para, mücevher, altın ve gümüş kap topladı. Bunların yanı sıra mabetlerden bronz şamdanları, buhurdanlıkları ve büyük kiliselerden evliyaların bronz tabutlarını toplayıp Tatarlara verdi, onlar da bunları alarak İran’a gittiler…”.

Çok büyük bir olasılıkla şamdanlar, buhurdanlıklar, tabutlar ve birçok bronz eşya, Malatya’nın 40 km Güney – Doğu’sunda yer alan bugünkü Poluşağı’ndaki bakır madenlerinden elde edilen bakırdan yapılmış olmalıdır. Poluşağı’ndaki eski maden galerileri, ergitme fırınları ve geniş bir alana yayılan cüruf yığınları. Eskiçağdan beri yapılan bakır madenciliği faaliyetlerinin en belirgin kanıtlarını oluşturuyor.[59]

Bakıra kalay yerine çinko katıldığında pirinç elde edildiği malûmdur. Anadolu’daki sanat atölyelerinde bu metalle dökme eşyadan başka, dövme tekniğiyle de çeşitli eşya yapılıyordu.

Kuzey-Doğu Karadeniz bölgesinde bulunan zengin çinko yatakları, Eskiçağ’dan beri yoğun olarak işletilmekteydi. Nitekim Pseudo-Aristotales, Kuzey-Doğu Karadeniz bölgesinde oturan Missyonik’lerin pirinçten yaptıktan eşyayı büyük bir övgüyle anlatıyor. Hattâ bu yüzden bazı Avrupa dillerine (özellikle Almancaya) giren pirinç karşılığı Messing sözcüğünün, Missyonik adından türediğini öne süren birçok araştırmacı bulunuyor.

Kuzey-Doğu Karadeniz bölgesinde işletilen çinko madenleri, bu bölgenin sanat atölyelerinde yaygın olarak kullanılmış. Nitekim, Trabzon, Erzincan ve Erzurum’daki atölyelerde yapılan pirinç eşya, birçok Arap tarihçi ve seyyah tarafından övgüyle anlatılmış. Karadeniz bölgesinde üretilen çinkonun büyük bir kısmı da, hem Doğu Anadolu, hem de Kuzey Suriye’de ünlü sanat atölyelerinin bulunduğu kentlere gönderilmiş.

Doğu Anadolu bölgesinde bulunan bir başka çinko madeni hakkında bilgimizi Arap coğrafyacı Ebu Dulef’in X. yy.ın ortalarında yazmış olduğu kitabından öğreniyoruz. Ebu Dulef, Van Gölü’nün hemen Güney-Batı’sında yer alan Hizan ve yakın çevresinde zengin çinko madeninin bulunduğunu bildiriyor. Gerçekten de Van Gölü’nün Güney-Batı’sındaki çinko madeninden yapılan üretim, Güney-Doğu Anadolu bölgesinin en önemli sanat merkezi olan Siirt’teki atölyelerde pirinç eşya yapımında kullanılmıştır. Buradaki sanat atölyelerinde pirinçten yapılan ve Siirt ekolü olarak adlandırılan çeşitli eşya, birçok İslâm tarihçi ve coğrafyacı tarafından büyük bir övgüyle anlatılmıştır.

Bakır ve bakır alaşımlarının “altın-cıva” amalgamı yardımıyla yaldızlanması işlemine tombaklama, bu şekilde altın kaplama yapılmış parçalara ise tombak deniyor.

Bu tür bir sanat ürünü üretimi nedeniyle Ortaçağda Anadolu’da üretilen cıva yataklarına da bir göz atalım.

Batı Anadolu (hatırladığımız kadarıyla 40’lı yıllarda İzmir Karaburun cıva madeni işletilmekteydi B.O.) ve Beyşehir Gölü çevresinde zengin cıva yatakları bulunmaktadır. Buralardan elde edilen cıva, Anadolu’daki sanat atölyelerinin ihtiyacını karşılamanın yanı sıra İran’a ihraç edilmiş.

Anadolu ve özellikle İstanbul sanat atölyelerinde tombaklama yöntemi hayli yaygın olarak kullanılmış. Evliya Çelebi, İstanbul’da “tombak” işlemi yapan zanaatkârları “Esnaf-ı cıvacıyan” başlığı altında şöyle anlatıyor: “…Kuyumcular bu cıvayı potalar içre pişirüb içine sahk edilmiş (dövülüp ezilmiş) varak altınları koyup beyaz kurşun gibi hal iderler (eritirler). Bademâ ol kurs (ufalanmış parçacık) olan cıvayı altunu ateş üzere gümüş kılıçlara, hançer ve bıçaklara sürüb altun yaldızlı iderler. Bu cıvacıları ferman ile kuyumcubaşı attarlardan ayırub kendülere yamak itmişlerdir…”.

İstanbul dışında Anadolu’da geleneksel olarak üretim yapan birçok sanat atölyesi bulunmaktaydı. Bunların en önemlileri Bursa, Konya, Kayseri, Sivas, Tokat, Erzincan, Bayburt, Erzurum, Trabzon, Siirt, Antalya, Mardin, Harran, Hasankeyf, Diyarbakır, Cizre, Malatya ve Harput’ta bulunuyordu. Bu kentlerin, ya önemli ticaret yolları üzerinde, ya da bakır madenlerine çok yakın oldukları biliniyor. Bu kentlerin atölyelerinde bakır, bronz ve pirinçten sosyal alanda kullanılan çeşitli eşya, başarılı bir şekilde üretilmekteydi. Şöyle ki, üretilen metal eşyanın büyük bir kısmı, Anadolu’nun ihtiyacına cevap vermesinin yanı sıra Doğu’da İran’a, Güney’de ise Irak ve Suriye kentlerine ihraç ediliyordu.

Malatyalı Süryanî tarihçi Gregor Abul Faraç’ın (Bar Hebraus) naklettiği bir olaydan, IV. yy.da Antakya’da bronz heykel yapımının çok kolay ve yaygın bir iş kolu olduğu anlaşılıyor. Yine kaynaklardan öğrenildiğine göre, Kayseri’de bulunan birçok bronz heykelin, kentteki atölyelerde yapıldığı sanılıyor. Yine anonim Süryanî kroniğinden öğrendiğimize göre, Kuzey Suriye’de yöneticilerin kiliseler için büyük çanlar döktürüp armağan etmeleri, Franklar döneminden beri yaygın bir gelenek haline gelmişti.

Artuklular döneminde Güney-Doğu Anadolu bölgesinde bulunan sanat atölyelerinin, Kuzey Suriye’nin ünlü sanat atölyelerinin etkisi altında çalıştıkları anlaşılmaktadır. Kuzey Suriye atölyelerinden gelen birçok sanatkâr, sultanların istekleri üzerine buradaki atölyelerde havan, kandil, şamdan, ayna gibi çeşitli eşya üretmişlerdir. Bazı eşyalar üzerinde görülen Musullu sanatçıların imzası, bu üretimin canlı tanığını oluşturmaktadır.

Artuklular döneminde döküm tekniğiyle yapılan çok sayıda bronz eşya gibi, Cizre Ulu Camii’nin kapısındaki aslan ve ejderlerden oluşan ünlü kapı tokmağının da, Amid’deki (Diyarbakır) sanat atölyelerinde yapılmış olduğu anlaşılmış.

XIII. yy.ın başlarında, Moğol istilâsı sonucu İran’dan kaçan birçok sanatçı Suriye’ye yerleşerek Musul’un İslâm dünyası maden sanatında önemli bir merkez haline gelmesinde büyük etken olmuşlar. Güney-Doğu Anadolu bölgesi de 1259’da Moğol istilâsına uğradığında, bu bölgedeki sanat atölyelerinde çalışma imkânı bulamayan bazı sanatçılar Orta Anadolu’nun en önemli kültür ve sanat atölyelerinden biri olan Konya’da üretime devam etmişler.

Van Gölü’nün Güney’inde ve Siirt’in 46 km. Doğu’sunda yer alan bugünkü Madenköy’de bulunan zengin bakır madenlerinden yapılan üretim, Güney-Doğu Anadolu bölgesinin en büyük sanat atölyelerinin bulunduğu Siirt’te işlenmiş. Buradaki atölyelerde büyük bir başarıyla üretilen çeşitli bakır ve bronz eşya, M.Ö. I. binin ilk yarısında Doğu Anadolu bölgesinde büyük bir devlet kuran Urartu Krallığı’nın geleneksel bronz işçiliğini ve kap formlarını devam ettirmiştir. Anadolu’nun ve eski Doğu dünyasının en büyük madenci topluluğu olan Urartu krallığı döneminde, Madenköy’ün Doğu’sunda yer alan Muşaşir – Ardini bronz atölyelerinin üstlenmiş olduğu görevi, Ortaçağ ve Yeniçağ’da Siirt’teki sanat atölyelerinin üstlendiği anlaşılmaktadır. Asur kralı II. Sargon, M.Ö. 714 yılında yağmaladığı ve yerle bir ettiği Muşaşir-Ardini’deki Urartu tapınağı ve sarayından toplam 109 ton bronz heykel ve çeşitli eşyayı ele geçirerek Assur’a taşımıştı. Tıpkı Urartu Krallığı döneminde tapınaklara kazanlar armağan edildiği gibi, Siirt atölyelerinde üretilen ve aynı forma sahip olan bakır kazanlar da çevrede bulunan türbelere adak edilmektedir. Bu ilginç geleneğin benzerine şimdilik Anadolu’nun hiçbir yerinde rastlanmamaktadır. Siirt atölyelerinde üretilen çeşitli kap – kacak, bölgenin ihtiyacını karşılamanın yanı sıra, başka bölgelere de ihraç edilmiş. 1340 yılında yazar  İranlı tarihçi Hamdullah Kazvinî, Siirt’teki atölyelerde bakır ve bronzdan yapılan kap ve maşrapaların Güney’de Mezopotamya’ya kadar ihraç edildiğini anlatıyor.

Osmanlı Devleti’nin başkentliğini yapan Bursa, bilindiği gibi, önemli ticaret yollarının üzerinde bulunmaktaydı. Üzerinde II. Murad’ın adının yazılı olduğu Memlûk stilinde pirinç ve üzeri gümüş işlemeli derin tas, bugün St. Petersburg’daki Ermitage Müzesi’nde sergilenmektedir. Benzer örneklerin fazlalığı yüzünden bazı araştırmacılar. Memlûk sanatçılarının Bursa’daki Osmanlı sarayının atölyesinde bu tür metal eşyaları ürettikleri görüşünde birleşmişlerdir.

1266 yılında Bağdadî tarafından yazılan Arapça yemek kitabını 1430 yıllarında Osmanlıcaya çeviren Mahmud Şirvanî, eserin sonuna eklemiş olduğu bölümde, yemeklerin kalaylanmış bakır tencerelerde pişirilmesini öneriyor. Kalaysız bakır tencerede yiyecek pişirmekten ve yemek yemekten sakınılması gerektiğini, zira insan vücudunda her türlü hastalığın meydana geleceğini yazıyor. (Yukarıda söylediğimiz gibi bugün bu “hastalıklara “bakır çalması” deniyor).

Çok genel bir değerlendirmeyle Anadolu’daki atölyelerde üretilen ve Selçuklu, Beylikler ve Erken Osmanlı dönemlerinden günümüze ulaşan bakır, bronz ve pirinçten yapılan eserlerin karakteristik özelliğinin, farklı coğrafî bölgelerdeki değişik kültürlerin biçimlendirdikleri bir sanatın ürünü olduğunu söyleyebiliriz. Anadolu’nun siyasî tarihinin en karışık ve hareketli olduğu dönemde üretilen bu değerli eserler, Osmanlı maden sanatına geçişi sağlamıştır.[60]

Bundan sonra Belli ile Kayaoğlu, Osmanlı döneminde Anadolu’da işletilen bakır yatakları ile bakır, bronz ve pirinç üretimini yapan atölyeleri, ayrıntılarıyla irdeliyorlar. Biz bunlara girmedik.

***

Emevî İmparatorluğu zamanında Arap kültürü, İslâm toplumuna daha çok inanç, dil ve yazı unsurlarıyla katılarak etki yapmıştı. Özellikle İslâm maden işçiliğinde Hıristiyan Bizans ustalarından faydalanılmıştı. Batı Mesopotamya ve Mısır’da bulunmuş Roma dönemi gümüş kap-kacak ve hazine eserlerinin Antakya ve İskenderiye dolaylarında işlendikleri Romalı tarihçilerce belirtilmiş. Bu çevrenin tunç imalât geleneğini Mısır’ın Hıristiyan unsuru devam ettirmiş ve ayaklı kandiller ve buhurdanlıklar gibi kullandıkları formları İslâmî döneme aktarmış. Büyük Selçukluların 1037’de Doğu İran çevrelerini fethedip yerleşmeleriyle birlikte İslâm maden işçiliğinde bu zamana kadar erişilmemiş parlak bir devir başlar. Tunç, altın ve gümüş kaplarda yeni bir süsleme tarzı ve şeması belirir. X-XIII. yy.lara ait başlıca örnekler 1909’da Rus âlimi Smirnov tarafından yapılan Batı Türkistan kazılarında bulunmuş ve bugün St. Petersburg Ermitaj Müzesi’nin değerli koleksiyonları arasında yer almaktadır. Bu eserlerin pek çoğu hayvani üslûpta süslemelidir. Bazen alçak rölief halinde veya yer yer savat (niello) tekniğinde kaplamalıdır.

Büyük Selçuklular zamanında en önemli maden imalât merkezleri Horasan ile Herat’tır. Orta Asya kazılarından çıkan hayvani üslûpta süslemeli ve muhtelif madenlerden meydana getirilmiş figürlerin plastik değerleri, sanat geleneği bakımından Selçuklular devri maden işlerinde görülen benzer üslûpların kaynaklarına dair fikir vermektedir.

Orta Asya Türk kavimlerinin maden eserlerinde görülen ortak teknikler şunlar oluyor; Döküm (kum ve killi kalıplarla), baskı (pres işçiliği), savat (niello), ince altın ve gümüş plâka kaplama, kalemle oyma. Bu teknikler hemen hemen aynen Selçuklular dönemine aktarıldığı gibi bunlara bazı yeni teknikler de eklenmiş. Oğuz toplulukları, Sultan ve Emirlerinin idarelerinde yerleştikleri merkezlerde göçebe hayatına uygun sanat kollarının (halı, kilim) yanında maden eser atölyeleri de açmışlar.

Selçuklular zamanında imal edilmiş gümüş ve altın kakmalı gümüş, bakır ve tunç eserler, yapıldıkları merkezlere göre dört kısma ayrılır. Bunların çoğu XII. yy.’a aittir.

XI-XII. yy.lar: Horasan, Herat, Diyarbakır.

XII-XIII. yy.lar: Mesopotamya (Bağdad ve Musul).

XI-XIII. yy.lar: Orta Anadolu (Konya, Sivas).

XII-XIII. yy.lar: Selçuk Atabekleri idaresinde Şam ve Halep.

Bu çevrelerin başlıca örneklerini şamdanlar, ibrikler, buhurdanlıklar, havanlar, hayvan gövdeli fıskiyeler, davullar, tartılar, küçük tokalar, gümüş bilezik ve küpeler, usturlaplar vs. teşkil ediyor.

Bunlar döküm, oyma, çizme, kakma, mineli kaplama, ajur oyma gibi tekniklerle işlenmişler. Selçuklular bu değişik teknikleri tek tek kullandıkları gibi aynı eserde birkaçını bir arada uygulamışlar. Orta Doğu’nun maden işçiliğindeki en parlak devrini yansıtan Selçuklular devri madenlerinin yenilikler göstermesi, Musul ve Bağdat fetihlerinden sonra başlar. 1055’ten itibaren bu çevrenin eski geleneklerine yeni bir kompozisyon şeması ve ifade kudreti kazandırılmış. Özellikle stilize hayvanî üslûba dayanan bu dekor, kûfi yazılarla zenginleştirilmiş. Böylece Selçuk maden işçiliği sanatı klasik bir şube halinde kendine özgü kurallarını bulmuş ve desenler alçak rölief karakteri kazanmış. Bazen döküm tekniğiyle plastik figürler de yapmışlardır (Resim 144 ve 145)[61]

Ferhan Memişoğlu, Harput bakırcılığını anlatırken[62] bize bakırı işleme sırasında kullanılan bazı âletlerin krokilerini de vermiş. Bunları aşağıda gösteriyoruz.

Bakırcılıkta Kullanılan Aletler

1- Örsler:

2 – Çekiçler ve yardımcı âlet

Günümüzde de, az dahi olsa, bakır dövme (ve bittabi dökme) tekniğinin, özellikle gümüşte yaşadığına Resim 146’daki dövme bakır vazo tanıklık ediyor. Üzerindeki izlerden, önce levhanın kesilip çekiçle şekillendirildiği, motiflerin basıldığı, sonra da yine dövülerek kıvrılıp lehimlendiği anlaşılıyor.



[1] T. A. Richard. – L’homme et les métaux, trad. F. V. Laparro, Paris, Gallimard 1938, s. 43.

[2]  ibd., s. 57.

[3]  Zeki Tez. – Madencilik ve metalürji tarihi, İst. 1989, s. 9.

[4] H. Limet.-Le travail des métaux au pays de Sumer, in Archeologia No. 7, nov-déc. 1965

[5] F. W. Albright.-The archeology of Palestine, s. 65.

[6] P. J. Le Thomas.-La métallurgie, Paris 1963, s. 14-18

[7] Manisa’nın Kırlangıç ilçesi Gelenbe bucağına bağlı Bostancı (eski Yortan) köyü.

[8] René Dussand. – op. cit., s. 66,159-160.

[9] P. J. Le Thomas. – op. cit., s. 20

[10] History of mankind I, s. 242

[11] Nicolas Adontz.- op. cit., s. 5-6

[12] R. J. Forbes and E. J. Dijksterhius.-A history of Science and Technology, Vol. I, Middlesex 1963, s. 73.

[13] R. J. Forbes.- Studies in Ancient Technology, Vol VIII, Leiden 1971, s. 1-3

[14] ibd., s. 17.

[15] N. Adontz. -op. cit. S. 117.

[16] ibd, s. 168.

[17] Bkz. “Mübadele teknikleri”.

[18] P. Garelli.-op. cit., s. 281-294

[19] ibd., s.295

[20] ibd., s.282-283

[21] ibd., s.277

[22] Tamara Talbot Rice.- The Hittites, s. 82

[23] P. Balta.- Les Hyksos, qu’en savons-nous aujourd’hui, in Archeologia No. 7, Nov.-Déc. 1965

[24] Rene Dussaud.-op. cit., s. 157-158

[25] ibd. s. 142-143

[26] ibd. s. 161

[27] Ş. Günaltay.-op. cit., s. 325-326

[28] N. Adontz.-op. cit., s. 243

[29] ibd., s.245

[30] B. B. Piotrovsky.-Les antiquites d’Urartu, in Contributions â l’histoire russe, Cahier Hors Série des CHM, 1958, s. 51.

[31] ibd., s. 52 ve T. T. Rice.-The Scythians, s. 36

[32] T. T. Rice.-op. cit., s. 126

[33] René Grousset.- op. cit., s. 31,43

[34] ibd., s. 42

[35] R. Dussaud – op. cit. s. 161

[36] Tekvin IV / 22 ve R. Dussaud. – op. cit. s. 162

[37] History of  Mankind I, s. 122-123 ve P. Rousseau.-op, cit. s. 48

[38] G. Contenau.- La Civilisation des Hittites, s. 112; ayrıca olay kahramanlarının adları değişik olmak üzere O. R. Gurney.- The Hittites, s.183

[39] R. Dussaud.-op. cit., s. 162-163

[40] P. Garelli. – op. cit., s. 112, 113, 187

[41] ibd., s. 353

[42] G. Contenau. – La civilisation des Hittites, s.54 ve O. R. Gurney. – op. cit.y s. 83

[43] Ş. Günaltay. – op. cit., s. 191 infra.

[44] W F. Albright. – op. cit., s. 110.

[45] R. J. Forbes. – op. cit., s. 72

[46] Bkz. Kültür kökenleri C.I, s. 91-93.

[47] Herodotus I/ 69

[48] Herodotus II/ 36

[49] Cumhuriyet (gaz.) 03.09.1985.

[50] Cem Hamuloğlu. – Madenciliğin Milât’tan öncesi, in (Cumhuriyet) DERGİ 73, 19.07.1987

[51] Cem Hamuloğlu.-Günümüz madencisinin bin yıllık ataları, in (Cumhuriyet) BİLİM TEKNİK 176, 28.07.1990

[52] Ergun Kaptan.- Anadolu insanı madenciliğin de öncülüğünü yapmıştı, in Cumhuriyet 2,05.09.1993.

[53] Cumhuriyet, 05.10.1987

[54] Özcan Acar. – Niğde, tarihi “kalay”ladı, in Cumhuriyet, 02,03.1990

[55] Cumhuriyet BİLİM TEKNİK. 249, 21.12.1991

[56] Cumhuriyet PAZAR, 09.01,1993

[57] Refik Durbaş.-Kalayın ölümü bakırdan oldu, in Cumhuriyet 07.07.1990.

[58] Oktay Belli ve J. Gündağ Kayaoğlu.-Anadolu’da Türk bakırcılık sanatının gelişimi. Bakır yatakları, üretimi ve atölyeleri, İst. 1993.

[59] ibd.s, 11-16.

[60] ibd., s.19-47

[61] Can Kerametli.-Türk ve İslâm Eserleri Müzesi’nde Erken İslâm devri maden işçiliği, in TED XIV, 1974.

[62] Ferhan Memişoğlu.-Harput bakırcılığı, in TED XIII, 1973. Bakırcılıkta kullanılan âletler (F. Memişoğlu’ndan)