1990’lı yıllara doğru göç, fark edilmesi zor bir süreç olmayı geride bırakmaya başlıyor, kendini kandırmaya devam etmek isteyenler dışında herkes tarafından görülüyor, kabul ediliyordu. Bir türlü gerçekleşemeyen dönüş planlarından artık vazgeçiliyor, misafir olunan toplumdan kolay kolay gidilemeyeceği, ülkeye geri dönülemeyeceği anlaşılmaya başlıyor ve göç insanların bilincinden çıkıyordu. Bu dönemde, Türkiyeli işçilerin Türkiye’deki yatırımlarının yerini Almanya gibi çalıştıkları ülkelerdeki yatırımlar almaya başladı, artan Türk işyeri sayısı işyeri alanlarının çeşitlenmesi ve çoğalmasıyla birleşti. Türkiye’ye ve Türkçeye uzak yeni kuşaklar yetişti, yaygınlaştı. Artık özel ve genel, bireysel veya toplumsal bütün sorunlara uzun vadeli çözüm arayışları ortaya çıkıyordu.
Almanya gibi göç ülkeleri de aynı dönemlerde aynı algılamalarla hareket ettiler. Kavrayış ve ele alış paralelliği son derece açık olarak gözlenebiliyor. ‘Gastarbeiter’ler bir süre sonra ülkelerine döneceklerdi. Almanya zaten bir göç ülkesi değildi. Ekonominin gereklerine göre, en fazla, bu süreyi kısa veya uzun tutmak için bazı planlar yapılabilirdi. Belirli dönemlerde dönüşü teşvik ederek süreci hızlandırmak ya da çalışmayı destekleyerek dönüşü yavaşlatmak gibi uygulamalar düşünülebilirdi ve bunlar yeterliydi. Köklü planlara, yatırımlara ve kaygılara hiç gerek yoktu.
Bu dönemde, ‘gidici’ Türkler için ‘entegre’ etmek gibi bir stratejinin olmadığını, ‘yabancılar hukuku’ uzmanı Alman araştırıcılar bile itiraf ediyor. Hatta Türkler ‘istenmeyen gelişmelere yol açmamaları için köklerinden koparılmamalı’, başka bir deyişle, topluma karışmaları ve Alman toplumuyla kaynaşmaları önlenmeliydi. Türkleri ‘her an ülkelerine geri dönmeye hazır’ tutmayı amaçlayan bu stratejiye göre, ‘İslâm dini’nin ders olarak verilmesi – yararlıydı ama – gerekli değildi, verilebilirdi ve verilirse Türkçe okutulmasında bir sakınca yoktu. Bu konu, Türkiye’den gelenlerin içsel sorunuydu. Bu yüzden eğitim Türklerin kendilerine bırakılmıştı. Almanca öğrenmeleri, geri dönecekleri için anlamlı ve zorunlu görülmüyordu. ‘Misafir işçiler’, çalışma sırasında çalışmanın gerektirdiği ölçüde Almanca öğrenmekle yetinmeliydiler. Bu da, misafir işçilere dil öğrenmeleri için yatırım yapılmasını gereksiz kılıyor, Almanya’yı ‘boşa gidecek’ bir çabadan ve giderden kurtarıyordu. Anadilleri ise, geri dönüşleri bakımından, hem geri dönüşe hizmet etmesi, hem de ‘misafirler’ geri döndüklerinde – özellikle çocuklarının – zorluk yaşamamaları için canlı tutulmalıydı.
Ancak, ‘misafir’ işçilerin misafirlikleri bitmiyor, misafirler geri dönmüyor, dönemiyorlardı. Geçen zaman, bazılarının kalmaya karar vermesine bile yol açabiliyor ve kalmaya karar verenler giderek artıyordu. Hem ‘misafirler’in dönmeleri, geldikleri ülkeler açısından istenmiyordu ve gelenler kendiliklerinden dönecek olsalar çok da iyi olmazdı.
Avrupa ülkelerinde ihtiyaç olan, talep edilen ve getirtilen ‘işgücü’, gelenlerse ‘insan’dı. Bu gerçek ve yaşanan olgu, yani gelenlerin bir toplum oluşturması ve kalıcı olmaları, ülkelerinin göç ülkesi olduğunu kabul etmek istemeyenler tarafından da görülünce, ‘yabancılar politikası’, her yerde yeni bir biçim aldı ve çok yönlü arayışlar ve yeni ‘çözümler’ ortaya çıkmaya başladı.
Sekiz milyona yakın yabancının yaşadığı Almanya’da hâlâ resmî söylem Almanya’nın bir göç ülkesi olmadığıdır (‘Wir sind kein Einwanderungsland’).
Yabancıların ‘kalıcı’laşmaları ve kalıcı olduklarının anlaşılması, öncelikle, onların içinde bulundukları toplumlarda o toplumlar için nasıl sorun olmayabileceklerinin arayışlarını yarattı. ‘Göç ülkesi olmayan’ Almanya’da da bu süreç yaşandı. ‘Entegrasyon’, bu ihtiyacın politikasıdır. Eski politikanın tersine misafirler, kaynaşmalı, erimeli ve kaybolmalıdır.
Şimdi ise toplumumuz, Avrupa ülkeleri tarafından, fakat özellikle Almanya tarafından, ülkemizin, Avrupa’da yaşayan insanlarımızın, belli amaçlar doğrultusunda ele alınarak yönlendirilmek istendiği bir projeyle karşı karşıyadır. İslâm’ı kullanarak, ülkemize, insanlarımıza, kültürümüze müdahale edilmek, ülkemiz yönlendirilmek, toplumumuz biçimlendirilmek ve kullanılmak istenmektedir. ‘Alman İslâm’ı’ diye nitelenen projeyle siyasî, sosyal, kültürel yönleri olan bir oyun tezgâhlanmakta, insanlarımız ve ülkemiz üzerinde hesaplar yapılmaktadır.
1984 yılında Eyalet Kültür Bakanları Konferansı’nda, Müslüman ülkelerden gelenlerin sayılarının artması sonucu önerilen ‘İslâm Din Dersi’ projesi, gelişmelerin çıkış noktası olmamıştı ama konuya ilk kez dikkatleri çeken bir belgeydi.
1994 yılında Almanya’nın Baden – Württemberg eyaletindeki ilk girişimle ortaya çıkan ‘Alman İslâm’ı’ projesi, o dönemde kendiliğinden oluşan tepkiler sonucu uygulanamamış, daha sonra uygulanmasından da vazgeçilmişti.
Proje, ilkönce 1970’li yılların başında ‘Avrupa İslâm’ı’ adıyla Almanya kilise kuruluşları ve Alman doğa bilimcileri tarafından bazı farklarla ortaya atılmış, ancak o dönemlerde üzerinde hiç durulamamış ve ilerletilememişti.
Bugünkü proje ise 1990’lı yıllarda, kamuoyuna açıklanmadan, hattâ kamuoyundan gizlenerek geliştirildi ve merkezî bir Almanya devlet projesi olarak hazırlandı. İlk uygulaması, bir açıklama yapılmadan Mannheim kentinde başlatıldı. Bu uygulama, derslere Türk ailelerinin çocuklarını göndermemesi nedeniyle sessizce söndürüldü. Ve sonradan, sanki hiç böyle bir şey yapılmamış gibi davranılarak unutturuldu.
Projenin sahibi, Hamburg’daki ‘Alman Doğu (Şarkiyat) Enstitüsü’ydü. Finansmanı Almanya Dışişleri Bakanlığı’nca karşılanan kuruluşun başkanı Udo Steinbach, 21 Şubat 1998’de Bavyera Eyalet Meclisi’nde “İslâm’ı Almanlaştıralım!” cümlesinin geçtiği konuşmasında, ‘genç Müslümanların Alman vatandaşlığına geçmelerinin kolaylaştırılması’nı talep ediyor ve ‘Türk Müslümanların Türkiye ile bağlarının koparılması’nı, minare yapımı ve ezana izin verilerek İslâm’ın ehlileştirilmesi’ni, ‘Almanya’da İslâm din hocası yetiştirmek’ gerektiğini söylüyordu. Çünkü ‘Avrupa’da on milyon Müslüman var’dı. Bunlar, 1996 yılında Almanya İçişleri Bakanlığı’nın siparişiyle enstitü tarafından hazırlanan bir araştırmada belirlenmiş ve o yıl hükümete tavsiye edilmişti.
Yeni ve özgün anlayışlarla oluşturulmuş projeyi kamuoyu, 4 Kasım 1998’de Berlin Yüksek İdare Mahkemesi’nin İslâm dininin okullarda öğretileceği, öğrenimin Müslümanların ‘çatı örgütü’ olduğu için Refah – Fazilet çizgisindeki ‘Millî Görüş’e bağlı ‘İslâm Federasyonu’ adlı örgüt tarafından verileceği kararıyla öğrendi. Buna göre, ‘inanç temelli’ olarak hazırlanmış din dersleri ortaöğrenime alınacak, derslerin dili Almanca olacak, dersler Almanya’da yetişen, yetiştirilen öğretmenler tarafından verilecek, dersler ve bütün öğrenim Alman makamlarının denetimi altında yürütülecekti. Öğretmenleri yetiştirmek içinse Alman üniversiteleri bünyesinde ‘İslâm Pedagojisi’ ya da ‘İslâm Bilim’ kürsüleri kurulacaktı.
Entegrasyona hizmet etmesi istenen derslerin amacı, ‘İslâm kimliğinin gelişmesine katkıda bulunmak’ ve ‘kültürler arasında hoşgörü ve yakınlığı özendirmek’ti. Böylece ‘Hristiyanlarla Müslümanlar arasında ortak yaşama hizmet edilecek’ti.
Yargıç’a göre, Alman Anayasasının 7. Maddesi uyarınca, artık, ‘Müslüman hemşerilerimizi yaralayan büyük haksızlığın giderilmesi’ söz konusuydu.
Ders verme yetkisinin ‘bir çatı örgütü olarak’ İslâm Federasyonu’na verilmesinin gerekçesi de çok ilginçti: ‘Müslümanların tümünü bağlayan kaynakları, Kur’an-ı Kerim’i ve Peygamberin sünnetini, İslâm’ın iki ana kaynağı olarak benimseyen İslâm Federasyonu, dinine bağlı Müslümanları temsil yetkisi almaya lâyıktır’.
Derslerin dili olarak belirlenen Almanca, Türkçe derslerin denetlenemez oluşundan dolayı gerekmekteydi. Ayrıca Almanca, ‘İslâm’ın Türkleştirilmesi tehlikesi’ne de bir önlemdi.
DİTİB’in (Diyanet İşleri Türk İslâm Birliği) devre dışı bırakılmasının gerekçesi ise örgütün ‘(Türk) milliyetçi(si) bir İslâm’ı benimsemesiydi.
Karar, şaşkınlık uyandırdı ve yoğun tepkilere yol açtı. Birçok Türkiyeli kuruluş, karara karşı çıktı ve yasal yollardan itirazda bulundu. Üst mahkeme olan Federal İdare Mahkemesi itirazları, 23 Şubat 2000 tarihli kararıyla reddetti ve Berlin Yüksek İdare Mahkemesi’nin kararını onayladı.
‘İslâm’ı övenleri Türk dostu sanan, projenin kendilerine önem verdiğini zanneden, projeyle kendileri için bir şeyler yapıldığı duygusuna kapılan Türkler durumu anlayamadıkları için gelişmelerden pek rahatsız değiller. Projenin mahiyetinden habersiz, bilgisiz ve karanlık hesaplara ihtimal vermeyen bazı Türklerle Alman devletine ‘uyumlu’ çıkarcı kuruluşlar (örneğin, Türkiye Araştırmaları Merkezi) ve kişiler ise, kararı olumlu bularak destekliyorlar. Bu özellikteki Türkiyeli çevrelerden, uygulamanın, Alman devletinin ‘Batılı’ olması ve ‘ciddiyeti’ sayesinde dinci yobazların zararına olacağı, hattâ pratikte yarar sağlayabileceği gibi gerekçeler duyuluyor. “Dersleri, dinci yobazlar vereceğine Alman devleti versin”, “Almanya dinci yobazlar gibi istismarcı olmaz” vb. deniyor. Destekleyenler içinden, projenin aslında gençler için yararlı olacağı ve entegrasyona hizmet edebileceği türden sonuçları olabileceği aldatmacasına sarılanlar da çıkıyor. Alevîlerin sözcüleri, ‘özü itibariyle doğru bir karar’ olarak arka çıktıkları projeden kendilerine pay istiyorlar.
Almanya Türk Toplumu, Türkiyeli Göçmen Dernekleri Federasyonu, Almanya Türkiyeli Göçmen Dernekleri Federasyonu, Almanya Türkiyeli Öğretmenler Federasyonu (ATÖF), Almanya Türk Akademisyenler Birliği (ATAK) gibi örgütler, projeye karşı çıkmamakla birlikte, projenin bazı noktalarına itirazlarda bulunuyorlar. Projenin bazı özelliklerini olumlu bularak, bütününü olumsuz bulanlar da var.
Devlet bağlantılı hazırlık ve sonuçlandırma, devletin üstlendiği rol, devlet adına ve devletin çıkarları adına konuşanlar tereddüt bırakmıyor. Almanya’nın denetiminde, Almanya’da yetiştirilmiş öğretmenlerce ve Almanca verilecek İslâm din dersleri, yalnızca Alman Devleti’ni göstermektedir.
Her şeyden önce proje, bir büyük devlet olarak Almanya’nın (a) dünya politikalarının, (b) Türkiye ve bölge politikalarının, (c) Almanya’daki ve Avrupa’daki yabancılarla ilgili politikalarının hayata geçirilmesidir. Yani proje, birinci olarak, Almanya projesidir, Alman devletinin projesidir; ikinci olarak Batı’nın geleneksel rolünü üstlenerek yürütülen politikaların, Batı toplumlarını, öncelikli olarak Alman toplumunu belirleyici ve üstün gören, diğer ülkeleri ve toplumları kendileri tarafından belirlenen ve yönetilen özellikte gören anlayışların projesidir. Daha kestirme söylenecek olursa, proje, emperyalist politikaların, Batı’nın çıkarlarının ve Batı merkezli anlayışların projesidir. Proje, emperyalist Alman devleti projesidir.
İki Almanya’nın birleşmesinden sonra Almanya, dünyanın paylaşılması konusunda iddiasını daha belirgin bir politikayla ortaya koymaya başladı. Avrupa’nın güç merkezi durumundaki Almanya’nın Avrupa dışında kendine alanlar araması, denizaşırı ve kıtalararası alanlarda egemenlik arayışlarına girmesi pek yadırganmıyor. Kafkaslar, Ortadoğu ve Orta Asya, özetle Avrasya bu arayış ve hazırlıkların merkezidir. Bunun için Almanya kendisine yararlı olacak mekanizma ve politikaları üretiyor ve bunların gereklerini yerine getiriyor.
İslâm’a yatırım, bu çerçevede Alman yönetiminin temelidir. Her zaman olduğu gibi, bütün Batılı ülkeler gibi, Almanya, belli ülkelere, belli hükümet ve rejimlere, belli yönetim biçimlerine mesafe koyarak ya da yakınlaşarak, yüklenerek ya da destekleyerek, bunları zayıflatarak ya da güçlendirerek, politikalarını hayata geçiriyor.
Burada Almanya, İslâm’ı, Ortadoğu ve genel olarak Avrasya politikasının merkezine oturturken, İslâm’la ilgili özel anlayışlar ve politikalar da geliştirmektedir. Bunlara göre modern ve gelişmiş bir ‘İslâm’ ülkesi elverişsiz özellikler gösterecektir, buna karşılık İslâm ülkelerinin İslâm’la bağının gevşek değil sıkı olması son derece yararlıdır. Bundan giderek, bir İslâm ülkesinin İslâm’la bağının adeta sıkılaşması bile istenir, bunun gerekleri örülmeye başlanır. Örneğin, Türkiye gibi lâik bir İslâm ülkesi, ‘dinle, İslâm’la arasındaki gerginliği yumuşatmalı’, yani ‘İslâm’la barışmalı’, ‘Müslümanlığın gereklerini yerine getirmeli’dir.
İslâm’a oynamak, aslında yayılmacı Alman dış politikasının geleneği gibidir. Birçok şeyde olduğu gibi sömürge yarışında da gecikmiş ve geride kalmış Almanya, gecikme ve eksikliğini belirli dönemlerde bu politikasıyla kapatmaya çalışmış ve her zaman İslâm dünyasına dönük durmak istemiştir. 19. Yüzyılın sonunda, Drang nach Osten olarak anılan (Doğu’ya Yönelim) politikası, İslâm’la ilişki temelinde İslâm ülkelerinin topraklarını sömürgeleştirmeyi amaçlıyordu. İngiltere’nin Süveyş Kanalı’nı açmakla edindiği üstünlüğü karşılamak ve dengelemek için Berlin – Bağdat Demiryolu Hattı gibi zamanının inanılmaz boyutlardaki projesi ve Almanya’nın Osmanlı devletinden imtiyazlar edinmesi, bölgedeki en önemli İslâm ülkesine yakınlaşma ve ‘İslâm’a değer verme’ politikalarıyla birlikte yürütülmüş ve bunlar sayesinde gerçekleştirilmişti.
Osmanlı devletindeki bir Alman elçisi, 1915’te İstanbul’da ölen Wangenheim, “Türklerle ittifakı, askeri güçleri nedeniyle değil, hilâfet yüzünden kuruyoruz” diyecek kadar açık sözlüydü.
Almanya için İslâm dünyası Osmanlı devletinden daha önemliydi. Çünkü Almanya, yalnızca Osmanlı’yı değil, bütün Müslüman dünyasını İngiltere ve Rusya’ya karşı harekete geçirmeyi düşünüyordu.
‘Geleneksel ve tarihî Türk – Alman Dostluğu’nun altında ‘geleneksel ve tarihi Alman – Müslüman dostluğu’ politikası yatmaktadır. Çünkü Almanya’nın 19. Yüzyıldaki İslâm’a yönelme politikası her şeyden önce Osmanlı devletinin şahsında somutlaşmak durumundaydı. Almanya, Osmanlı devletini öznel hedefleri bakımından bütün İslâm ülkelerinin önüne koyuyordu. Dönemin en geniş topraklara sahip en ağırlıklı İslâm ülkesi, İslâm’ı temsil eden, İslâm’ı en geniş kapsayan devlet, İslâm dünyasındaki en büyük ve en güçlü devlet, Osmanlı İmparatorluğuydu. Zaten yüzyılın ortalarında ünlü von Moltke gibi Prusyalı subaylar Osmanlı ordusunda eğitmen olarak görev yapıyor, Rodbertus, Roscher gibi Alman iktisatçıları Küçük Asya’yı Alman girişimcileri için etkinlik alanı olarak gösteriyorlardı.
Politikanın en belirgin uygulayıcılarından Alman İmparatoru II. Wilhelm, Osmanlı topraklarına hiç üşenmeden iki kez geldi. Gelişlerinden önce, başlarında Deutsche Bank Genel Müdürü von Siemens gibi önemli devlet görevlileri bulunan işadamları grubu İstanbul’da bağlantılar kuruyor, sözleşmeler yapıyordu.
Kaiser Wilhelm’in Müslümanların koruyuculuğunu açıklaması, Posta kartı olarak bütün İslâm dünyasında dağıtılmıştı.
Kaiser Wilhelm, Osmanlı Devletini ikinci ziyaretinde Şam’da Emeviyye Camii’nde, “…gerek Majeste Sultan (Abdülhamid), gerekse Halifesi olduğu dünyanın her tarafındaki 300 milyon Müslüman bilsinler ki, Alman İmparatoru onların dünyadaki en iyi dostudur” diyordu.
Kaiser, Şeyhler gibi giyinerek Selahattin Eyyubi’nin türbesine çelenk koydu. Harun Reşid ile Şarlman (Charlemagne – Karl der Grosse / 742 – 814) arasındaki ‘dostluğu’ tazelemeye çalıştı. Kudüs’te Luteryen Kilisesi’ni, ilk Protestan kiliseyi açtı.
Aslında Almanya, Avrupa ülkeleri içinde Doğu’ya ve İslâm’a en az yabancı olan ülkeydi. Doğu mistisizmi ve tasavvuf, Avrupa’da Almanya’nın tekelindeydi. Alman krallarından II. Friedrich (1194 – 1250), Arapçayı anadili gibi biliyordu. Alman kralı, bilim ve kültür yoluyla Doğu – Batı, Müslüman – Hristiyan ilişkisini kurmuş, diyalogunu geliştirmişti.
Almanya o dönemde ticarî olarak da büyük bir hamle yapmıştır. Bütün Doğu dünyasında yeni pazarlara sahip olmuş, yalnızca Osmanlı devletine dışsatım hacmi, 1889’dan 1908’e kadarki dönemde yüzde 114 artmıştır[1]. 1881’de Osmanlı Düyunu Umumiyesi’nde Almanya’nın payı yüzde 7,5 iken, bu oran 1898’de iki katına, yüzde 15’e çıkar (1913’te yüzde 21’e yükselecektir). Rakipleri başta olmak üzere herkesin dikkatini çeken bu gelişmeler, Almanya’nın hamlesinin hem göstergesi, hem temeli ve hem de sonucuydu.
Hitler’in Müslüman olduğu söylentisi, sistemli bir propaganda ile Türkiye’nin her tarafına yayılmış. Hitler yandaşlarınca bir olanak olarak değerlendirilmiş ve Hitler’e sempati toplamak amacıyla kullanılmıştır.
O dönemi yaşayanların bildiği bu olguyu Nâzım Hikmet aşağıdaki dizelerinde yansıtmıştı:
“Konuştu hali – heybenin sahibi
Sesi yumuşak ve kabarıktı atılmış pamuk gibi:
‘- Alaman kazanacak.’
Ben büyük yerden işittim.
Hitler denilen gavur Müslüman’mış dediler, gizli din taşırmış
Tevekkeli bunda düvel birlik oldu yenemediler.”
(‘İnsan Manzaraları’ – Nâzım Hikmet Tüm Eserleri, Cem Yayınevi, İstanbul 1978, c.6, s.43)
İslâm’ın din – devlet ayrımını tanımamasının, Almanya’da kiliseler ile devletin el ele çalışması nedeniyle Almanya ile arasında bir ‘benzerlik’ oluşturduğunu keşfeden Baden – Württemberg eyaletinden SPD Grup Sözcüsü Milletvekili Carla Brezenger, hem Türkiye’nin İslâm’la yaşadığı sorunların Almanya tarafından yaşanmayacağını düşünüyor, hem de ‘geleneği’ sürdürebilmenin mutluluğunu yaşıyor!
Bugün de İslâm’a ‘değer veren’ Almanya, Türkiye’nin ‘bir İslâm ülkesi olarak’ kendisi için taşıdığı anlama sürekli dikkat çekiyor. Dışişleri Bakanı Klaus Kinkel, 1997’de, Türkiye’ye yapacağı bir ziyaretin öncesinde, bu sıralanan örnekleri hatırlıyor olsa gerek. “Müslümanlarla ilişki konusunda bizim engin tecrübelerimiz var” diyordu. Daha sonra buna ‘İslâm’a sempati duyduğu’nu da ekledi.
Cumhuriyet Devrimlerinin, devrimlerin anlayış ve uygulamalarının, devrimlerin yönelim ve sonuçlarının, Batı’nın beklentilerine, isteklerine, amaçladıklarına ve planladıklarına aykırı ve karşı olduğu apaçık ortadadır. Cumhuriyet, emperyalizme karşı bir savaşın üzerinde yükselmiş, kendine güvenerek ayakta kalmayı başarmış, halka dayanarak başarılı olmuş bir devrimdir. 1920’li yıllarda Batı, Mustafa Kemal’e, yeni Cumhuriyet’e karşı olarak Osmanlı’nın, Hilâfetin, Vahdettin’in yanındaydı. Uygulayamadıkları Sevr’in yerine istemedikleri bir Lozan’a razı olmak zorunda kalmışlardı. Hattâ ABD, Lozan’ı kabul etmemiş ve 1933 yılına kadar resmen tanımamıştı.
Bu yüzden, Kemalizm, Cumhuriyet Devrimleri, Türkiye, ülkemizle ilgili olumlu her şey o gün olduğu gibi bugün de kötülenmektedir. Türkiye’nin bugünkü ‘sorunlarının kaynağında Lozan var’dır. O gün karşısında duramadıkları Kemalizm’in bugün modasının geçtiği temasını işleyerek, ülkemizin Cumhuriyet ilkelerinden vazgeçmesi gerektiğini savunmakta, bunların teorilerini yapmaktadırlar.
Lâikleşme mücadelesi, Batı etkisiyle değil, iç dinamik ve güçlerle yürütülmüş, hattâ Batı’ya karşın gerçekleştirilmiştir.
Almanya açısından bakıldığında Cumhuriyet’in lâikliği, Birinci Dünya Savaşı sonrasında, hem Weimar Cumhuriyet’i, hem de Nazi iktidarı dönemlerinde, Almanya’yı Türkiye nezdinde İslâm’ı kullanma olanağından mahrum bırakmış, Cumhuriyet Türkiye’sinin din kanalını tıkaması sonucu Almanya, Türkiye ile ilişkilerini ekonomi alanı ile sınırlı tutmak zorunda kalmıştır. Din temasını kullanamamak, Almanya’nın –genel olarak bütün emperyalist ülkelerin – İslâm ülkeleriyle ilişkilerinin ekonomik ilişkiler dışında anlam taşımamasına, en önemli boyutundan yoksun kalmasına yol açıyor.
Lâiklik, Türkiye’de yalnızca din ve mezhep farklılıklarını eşitleyerek sorun olmaktan çıkaran ulus – devlet harcı değil, aynı zamanda Pantürkizm’e ve Panislamizm’e karşı Atatürkçü politikanın da dayandığı temellerden biriydi. Batı, bu yüzden de Sevr dayatmacısıdır ve Türkiye’yi en etkili ‘İslâm’ ülkesi olarak görmek ve Türk dünyasının merkezi olarak, Orta Asya ve Kafkasları fethetmenin koçbaşı yapmak istemektedir. Bunun için Türkiye’nin lâikliğinden de vazgeçmesi gerektiğini düşünüyor. Yukarıda belirtildiği gibi lâiklik, Türkiye’yi, İslâmcı ve Türkçü akımlara karşı ve belirli ölçüde İslâmcı ve Türkçü dünyanın dışında, ama ulusal ve bölgesel çözümlerin arayışları doğrultusunda, emperyalist plânlara aykırı ve ileri bir mevzide tutuyor. Bunları en iyi açıklayan kaynaklar, ABD’nin ve Batı’nın ilgili politikalarını üreten merkezlerinin sözcülerinin söyledikleridir. Türkiye’nin konumunu önemli bulmaktadırlar, yapısı ve özelliklerini ise beğenmemekte ve değiştirmek istemektedirler.
Brezinski, 1986’da, Sovyetler Birliği’ni Türkiye’nin içinde yer aldığı yeşil kuşakla parçalama siyasetini açıklamış, Fuller, 1991’de Türkiye’nin ‘Atatürk’ün görüşlerinden vazgeçme’si ve ‘İslâm’la barışma’sı gerektiğini söylemişti.
‘Yeşil Kuşak’, ‘Modern İslâm’, ‘Ilımlı İslâm’, ‘Radikal İslâm’, ‘Türk-İslâm Sentezi’, ‘Siyasal İslâm’, ‘Popüler İslâm’, Köktendinci (Fundamentalist) İslâm’ gibi son dönemlerin yeni yetme kavramları, yine Batı’nın bu emperyalist politikaları üreten merkezlerinde türetilmiştir.
İslâm’a nitelikler ve/veya görevler yüklemek, İslâm’ı sınıflandırmak, İslâm’ı yorumlayarak tanımlamak, İslâm’ı yeniden tanımlamak; bütün bunlar ‘politika’nın gereğidir. Örneğin, ‘Ilımlı İslâm’, Batı yazınında olumlu bir kavram olarak kullanılmaktadır(S.40-41).
Alman siyasî partilerinin sözcüleri, Türkiye’nin lâiklik uygulamalarının ‘yanlışlığını’, ‘gereksizliğini’, ‘zararlarını’ anlatmaya her zaman istekliler.
Geçen yılın 19 – 20 Mayıs’ında Frankfurt’ta ‘Hessen Barış ve Çatışma İncelemeleri Vakfı’nın ‘Seküler Hukuk Devletinde Müslümanlar’ başlıklı sempozyumunu Frankfurt Entegrasyon Dairesi Başkanı Albrecht Magen açış konuşması yaparak destekledi. Sempozyumda, hukuk ve din felsefesi profesörü olan Heiner Bielefeldt, İslâm ülkelerinde lâiklik olamayacağını, ‘demokratik lâiklik’in yalnız Almanya’da bulunduğunu savunan tezi ile dikkatleri üzerine çekti. ‘İslâm ülkeleri’ denmekle birlikte, kastedilen yalnızca Türkiye’ydi, göndermeler de yalnızca Türkiye ile ilgiliydi. İlginç olan, konuşmacının, ‘Almanya’nın inanca saygılı lâik düzeni, Müslümanların kimliklerinden taviz vermeden entegre olabilmelerine imkân tanıdığı için’ sorunların Almanya’da çözüleceğini söylemesiydi. İslâmcı örgütlerle sıkı ilişkileri olan Bielefeldt, ‘Türkiye’de devlet feminizminin kişiliksizleştirdiği Müslüman kadınlar’dan da söz ediyor. Başka bir konuşmacı, yine aynı üniversitede profesör olan Wilhelm Heitmayer ise, ‘Türk gençlerinin gitgide daha çok oranlarda aşırı İslâm’a kaydığı’ üzerinde duruyor ve ‘Alman İslâm’ı’ projesinin bunun önüne geçebileceğini düşündürmeye çalışıyor.
[1] V. İ. Lenin, Emperyalizm – Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Sol Yayınları, Ankara 1992, S. 123.