Cumhuriyet, 01 Aralık 1990
Gerçekler, her ülkede, o ülkenin kültür, eğitim ve üretim düzeyine göre algılanıp yorumlanır. Bunda şaşılacak bir şey yok, şöyle ki Amerika’da hâlâ, güneşin dünya çevresinde döndüğüne inananlar az kişi değil.
Gerici akımları teşvik etmenin ABD kamuoyunda tepki yaratmamasına da şaşmamak gerekir. Ünlü bilim tarihçisi Isaac Asimov’a göre 75 bilim sorusunun yöneltildiği 2041 yetişkin Amerikalıdan % 21’ine göre Güneş Dünya etrafında dönüyormuş!
Bugünlerde bazı çevreler İstiklal Marşımıza taktılar. Zor söyleniyormuş, bir sözcüğün hecelerinin bir bölümü başka, öbür bölümü başka tonda çıkıyormuş… İşe müzikologundan, şairinden, sıradan yurttaştan milletvekiline kadar çok kişi karıştı; bu, bizim gibi yetmişini aşmış kuşakların yaşamı boyunca heyecan kaynağı olmuş olan bu marşa.
Şeyhler, toprak ağaları engeli.
Kısa bir süre başka bir konuya geçelim: TV’de, devletin en yüksek kademelerinden birçok mektep-medrese görmüş olmasının gerektiği kişilere kadar, çok az istisna dışında, hiçbirisinin iki satırlık bir metni ezberden söyleyemediğine, önündeki kâğıtta yazılı olan sözcüklerin her hecesini başka tonda, kesik kesik, okuduğuna tanık oluyoruz. Her sözcük için başlar bir aşağı, bir yukarı kalkıp iniyor.
Demek oluyor ki iş, bir eğitim konusuna dayanıyor. Yüzyıllardan beri sopranosuna, tenoruna, koro üyelerine son derece zor aryalar öğretildi ciddi bir eğitim sayesinde. Yine ciddi eğitim görmüş Batılı adam konuşuyor, yazılı metni rahat okuyor, dinleyicinin gözüne baka baka.
Bu İstiklal Marşı konusunda belirtilecek yine önemli bir hususa parmak basalım. O da bunun metninin şairinin, şapka giymemek için Mısır’a giden ve açıkça söylenmemekle birlikte Atatürk karşıtı olduğu için paralara resmi basılan Mehmet Akif’in tam bir antiemperyalist ve bir Müslüman sosyalist oluşudur. O hiçbir zaman zenginin şairi olmamış, daima yoksulun yanında yer almıştır. İşin bu yanının farkına varılmış olsaydı dünyada paralarda resmi çıkmazdı…
Genel eğitim düzeyinin çok düşük oluşunun toplumun her kesimini kemirdiği bir gerçektir. Bu düzeyin bu ya da şu önlemlerle düzelmesini beklememelidir, çünkü toplumsal yapı bu düzelmeye engeldir. Toprak ağalarının (Batı Anadolu ağzı ile “büyük ailelerin), aşiret reisleri ve tarikat şeyhlerinin egemen olduğu bir ülkede bundan fazlası olamaz. Nitekim Dünya Bankası’nın yaptığı bir araştırma sonucunda, 2000 yılından sonra birçok ülke, bilim ve teknoloji alanında kaydedilen ilerlemeleri kavramakta bile başarılı olamayacak, birçok ülke ise zamanını bunları kavrayıp anlamakla geçirecek. 1100 firma baz alınarak yapılan araştırmaya göre firmalarımızın % 66’sı ithal teknoloji ile üretim yapıyor. Uzay, çevre, haberleşme, havacılık, kimya, elektronik ve metalürji alanlarındaki 61 ayrı teknoloji ülkemizde ithal yoluyla bile kullanılamıyor. Bunda şaşılacak bir şey yok. Batı anlamında bir burjuvazinin bulunmadığı bir ülkede ne bilim, ne teknoloji ve ne de hatta basit yazma okuma olur. Mühendislik dalındaki üniversite öğrencilerinin yazılarına (kaligrafilerine) ve cümle kuruluşlarına bakmak bu hususta yeterli fikir verir.
Dışarıdan gazel…
Bir türlü ben varım diye ortaya çıkıp iktidara talip olmayan ve dışarıdan gazel okumakla yetinen, hiçbir teknoloji üretmeyen ve en basit işler için bile yabancı ortak peşine düşen ve toprak ağası ile sarmaş dolaş olan kişiye, tarif gereğince, burjuva denmez. Gerçek burjuvanın iktidara egemen olmadığı bir ülkede de İstiklal Marşı doğru söylenemez, yılda 500 milyar ilâ bir trilyonluk ekmek çöpe atılır. Halkın ekmek sorununu bile çözmekten aciz ve bunu kendine iş edinmeyen bir sistemde, yılın ilk dokuz ayında 42 bin ithal otomobil satışı normaldir. Bu dövizlerle fabrika yapılacak değil ya!… Zaten bir büyük gazete “Fabrika yerine cezaevi yapıyoruz” başlığı altında şunları yazıyor: “ANAP hükümetinin 1991 Mali Yılı Bütçe Tasarısı’nda fabrika yerine yeni cezaevi yapımına ağırlık verildiği belirlendi. Yeni yılda da 22 cezaevi yapılacak… Önümüzdeki yıl yapılacak 22 cezaevinden altısı, siyasi tutuklulara ait E tipi olacak…” Hep söylediğimiz gibi, fabrika yapılacak olursa maazallah “ırgat”, “işçi”ye dönüşür…
7 Şubatta Yeni Çeltek Linyit İşletmesi’nde grizu patlaması sonucunda 69 yurttaşımız ölmüştü. İş birkaç ah ah, birkaç vah vah, bir iki bağış kampanyası ile kapatıldı gitti, ölenlerin çoluk çocuğu sürünüyor. İşletmeyi gezen Batılı uzmanlar, “Biz buraya köpek bile sokmayız” dediler. Derken Hac faciası oldu, orada da birçok yurttaşımız yaşamını yitirdi. Biz her ikisine de aynı derecede acıdık, ama berikinde yer yerinden oynadı, Hâriciyesi, Dâhiliyesi, hukukçusu ortalığa döküldü, Suudilerden tazminat talebinde bulunuldu. Sonunda Suudilerden öğüt alındı: “Takdir-i İlâhîye boyun eğin”. Ve eğdik.
Sayın Evren’in can ve kan kardeşi rahmetli Ziya Ül Hak’ın takımı yine Buttolara darbe indirdi. Meğer Benazir’in başını çektiği Pakistan Halk Partisi’ne oy verenlere cennetin kapısı kapalı olacakmış!…
Bu oyunun arkasında emperyalist güçlerin ve başta bunların ağababasının bulunduğunu bilmeyen kalmadı. Bu oyun artık klasik hale geldi. Yeraltı, yerüstü servetlerine göz konulan ülkelerde (örneğin Türkiye’de petrol, volfram, kobalt, uranyum, bor mineralleri, krom ve daha niceleri) rasyonel düşünceyi ve ciddi bir üretim sürecine girmeyi önleyici akımları teşvik etmek, o ülkenin genel eğitim düzeyini iyice aşağıda tutmak bunların değişmez stratejisi haline gelmiştir. Gerici akımları teşvik etmenin ABD kamuoyunda tepki yaratmamasına da şaşmamak gerekir. Ünlü bilim tarihçisi Isaac Asimov’a göre 75 bilim sorusunun yöneltildiği 2041 yetişkin Amerikalıdan % 21’ine göre Güneş Dünya etrafında dönüyormuş! “Her şey bir yana, bugün ABD’de hâlâ milyonlarca kişi, İncil’in her bir sözcüğünün Tanrı’ya ait olduğuna, bunların mutlak surette ve kelime kelime doğru olduğuna inanmaktadır…” diye yazıyor Asimov.[1] Ama arada bir temel fark var, onlarla bizim aramızda: ABD’nin ileri burjuva-kapitalist düzeni, adam Güneş’i Dünya etrafında döndüre dursun, teknoloji ve üretim çarkının içine sokup onu “akıllı uslu bir işçi” durumuna getirmeyi başarmış, adamı Güneyli toprak ağasının kölesi olmaktan çıkarmış. “Kırk yıllık Yani” Demirel’in bundan böyle “Kâni olmayacağı”nı yazdık durduk. Sayın Demirel, Saidi Nursi’ye övgü yağdırmakla aslında hiçbir zaman saklamadığı gerçek yüzünü bir kez daha gösterdi. Sayın Özal’ın peşinde koştuğu başkanlık sistemine “şartlı” da olsa, evet dedi. Meğer Nursî mevlidi için takibat yapılması, ona göre, laikliğe aykırı imiş! Ört ki ölem.
Sonuç
Bir de Çankaya üzerinde at kişnetecekmiş ve Necip Fazıl’ın bir şiirini okutacakmış mikrofonlardan. Önemli olan, bu bizce komik şeyler değil. Herhangi bir yeni seçenek bulmaktan aciz bazı ve özellikle genç işadamlarımız, sanayicilerimiz, bunların akıl hocası iktisat uzmanlarımızın bu Sayın Demirel’in etrafında kümelenmeleridir. Batı anlamına gerçek burjuvazinin ortaya çıkıp masaya yumruğunu vurmadığı yerde ufuk çok yakınlaşıyor, Batı burjuvasınınkinde gördüğümüz enginlikten eser kalmıyor.
Sözü, Devlet’i kurtarmak için çaresizlikler içinde çırpınmış padişah III. Mustafa’nın (1757-74, III. Selim’in babası) bir yakınması ile bitireceğiz:
“Yıkılübdur bu cihan sanma ki bizden düzele Devleti, çarhı denî (alçak) verdi kamu müptezele (kepazeye)
Şimdi edvar-ı saadette (saadet dönemlerinde) bulunanlar hep hezele (işi ciddiye almayanlar)
İşimiz kaldı yine merhamet-i Lemyezel’e (Baki, Tanrı sıfatı)”
[1] Cumhuriyet BİLİM TEKNİK eki 115,13.05.1989, s.5