Anadolu’nun çeşitli etnik unsurlarına örnek verip bunların etüdüne ışık tutmak gayesiyle bazı sivrilmiş gruplardan söz edeceğiz. Daha başkaları da varsa da bunlara dair ayrıntılı mehaz bulamadığımızdan bahsetmeyeceğiz. Siirt “adası” bunlardan biridir. Şahsî müşahedelerimizden edindiğimiz intibaa göre bu yöre Doğu, Orta ve Güney Anadolu’dan dil, mizaç, yaşantı, inşa teknikleri vs. gibi hususlarda hayli farklıdır. Etnik menşei konusunda da gereği kadar sarih bilgi edinemedik.
Kuzeydoğu Pont silsilelerinin sınırladığı sahil bölge sekenesi, “Karadenizli” olarak tebarüz eden özgün bir tipi canlandırır. Bu silsilelerin en ücra geçitlerinden bile yaz aylarında kesif mal mübadelesine rağmen dağların Kuzey ve Güney eteklerinin sakinleri iki ayrı dünyanın insanları gibidir. Karadeniz sahillerinden işbu Güney etekler ve İç Anadolu’ya geçildiğinde bir tip köy halkından değişik bir diğerine ulaşılır. Bazı bölgelerde kısa mesafeler üzerinde bile ev şekilleri, giyiniş, tarım yöntemleri, köy yerleşme tarzları, şive, akrabalık tabirleri ve köylü yaşantısının birçok ayrıntıları bakımından mutlak bir farklılık belirir. Bu farklılık, sahile yerleşmiş olanların “Laz” adı ile tanımlanmasına yol açmıştır. Bu ad, ilk Hristiyanlık devrinden beri Karadeniz’in Doğu körfezinin çeşitli ülke ve insanlarıyla irtibatlandırılmış. Kelime, çoğu zaman, değişik dil konuşan değişik toplumları aynı bir grup içine toplama sonucuna götürmüştür; bu itibarla “Laz” mutlaka belli bir etnik veya linguistik grup olarak mütalaa edilmemelidir. Gerçek Lazlar, mahsusî bir ırk teşkil edip Karadeniz kıyılarının en Doğusunda, Pazar (Atina) ilçesi ile Çoruh nehri arasındaki sahada bulunurlar. Dilleri Gürcistan Mingrelia lehçesine çok yakından bağlı olup esas Gürcüce ve yine bu ülkenin Svan dili ile de münasebeti vardır. Lazlar Türkiye’de ve hatta Karadeniz halkı arasında bile küçük bir ekalliyet teşkil eder.[1] Şemseddin Sami Bey de, Kamus-ül Alâm’da, bunlar için “… akvamı Kafkasiye’den olmakla Gürcü’lerle karabet-i cinsiyeleri vardır…” diyor.[2] F. Kirzioğlu ise bu fikre karşı koyuyor.[3] H. Hüsameddin de[4] Lazların, Avarların “Lekiz demekle meşhur oymaklarından bir kavmi şeciğ olup Manazır-ül Avalim, Ramuz-ül Ayan nam eserlerde Laz’ların Lekiz’lerden türemiş oldukları mesturdur…”
“Lekiz veya Lekâz kelimeleri Alkiz, Alkâz, Alinkiz, Alinkâz lafızlarından muhaffef olup bizim (alaz) dediğimizdir yani yanmış ateşin yâliki, alîki, alavı ve en keskin yeri manasınadır binaenaleyh Lekiz’lerin Avar’lardan oldukları ve Laz’ların da bu Lekiz’lerden bulundukları şüphesizdir” diyor.
En eski Yunan müellifleri Laz’lardan bahsetmemektedirler. Ʌαζoĩ Ʌάζoι adına ancak Hristiyanlık devrinin başlarından itibaren rastlanıyor. Lazoi’nin malum olan en eski yerleri Lazos kenti ya da “Eski Lazika”dır ki Arrianus[5] (III. yy.) buranın Tuapse civarında bulunduğunu söyler. Kiessling’e göre Lazoi, bir Gürcü kabilesi olan Kerketay’ların bir koludur; bunlar Hristiyanlığın ilk günlerinde Adige (Adzige) Çerkes’lerinin tazyiki ile Güneye göç etmek zorunda kalmışlardır. Hakikatte Arrianus zamanında Lazoi Suhum’da oturmakta idi. Trabzon’un Doğu’sundaki kıyılarda oturan kavimlerin sırası şu idi: Colchi (ve Sanni), Machelones, Heniochi, Zydritae, Romalılara tabi kral Malassus’un tabası olan Lazai (Ʌάζαι), Apsilae, Abasci,[6] Sebastopolis (Suhum) civarında Sanigae.
Sonradan bütün eski Colchis ülkesine Lazika denildi. Bu adın en kudretli bir unsuru ifade ve birçok kabileden müteşekkil bir gruba delalet etmesi muhtemeldir. Lazlar VI. yy.ın başlarında Hristiyanlaştırıldılar. Bunlar komşularına papaz bile göndermekte idiler.[7] Trabzon’a doğru uzanan “Roma Pontikleri” kıyıları uzun süre Laz’ların bakiyelerini barındırmıştır.
Strabon da bu kıyıların sakinlerini şöyle anlatıyor: “Trapezus ve Pharnakia’nın üst tarafında Tibaranoi, Khaldaioi ve eski zamanlarda Makron’lar (Makrones) denen Sannoi kavimleri ve Küçük Armenia bulunur ve erken devirlerde Kerkitai denen Appaitai kavmi bu bölgelere oldukça yakın bulunur… Bütün bu dağlarda yaşayan insanlar tamamıyla vahşîdir. Fakat Heptakometai kavmi daha kötüdür. Bazıları da ağaçlarda veya seyyar kulelerde yaşarlar. Bu kulelere “Mosynoi” dendiğinden antik devirlerde bu insanlar “Mosynoikoi” olarak adlandırılmıştır. Bunlar vahşî hayvan eti ve ceviz yiyerek yaşarlar ve kulelerinden atlayarak yolculara taarruz ederler. Heptakometai kavmi, Pompeius’un ordusu dağlık memleketten geçerken, üç Roma bölüğünü imha etmiştir. Ağaç sürgünlerinden elde edilen deli edici balı kâselerle yol üzerine bıraktılar ve askerler bunu içip de şuurlarını kaybedince onlara taarruz ederek kolayca bertaraf ettiler. Bu vahşîlerin bir kısmına da Byzeres denir.”
“Bugünkü Khaldaioi kavmine eski devirde Khalybes denirdi…”.[8]
“Eski çağda Grekler Karadeniz’e ‘deniz’ manasında olan Pontos adını vermişlerdir. Bu ad, denizin Güney sahillerine de şamil olarak bu topraklar dahi aynı adı taşımış ve sakinlerine Pontoslu denmişti. Ananeye nazaran, Pontos’un ilk sakinleri, Nuh’un oğullarından Yafet’in ırkına mensup idiler. Seyyah Chardin’e göre, Karadeniz’e önce Yafet’in torununa izafeten Askanaz (Aşkenaz) denirdi; fakat bilâhare Helen’ler ‘misafirperver’ manasında olan Öksinos adını vermişlerdir. Bu ad, denizin daima dalgalı olup hiç de sakinleşmediğini gören argonotlar tarafından istihza makamında verilmiş olsa gerek. Başka bir faraziyeye göre, sakinleri şaki insanlar olduğundan, Karadeniz’e önce, yabancılara düşman manasında olan Aksinos denmiş, fakat Grekler oraya yerleştikten sonra bu ad Öksinos’a çevrilmiştir. Bütün dillerde bu denize ‘kara’ sıfatı verilmesine bazı kıyılarının siyah kumlu olduğundan başka, şiddetli fırtınaları ve korkunç dalgaları sebep olmuştur”[9]
1204’te, Gürcüstan kraliçesi Thamar’ın verdiği askerî birliklerin yardımıyla, Aleksios Komnenos Trabzon imparatorluğunu kurdu. Bu imparatorluğun tarihi (1204-1461) cenubî Kafkasya tarihi ile sıkı sıkıya münasebetlidir. Gregoras’a göre Komnenos, “Colchi’lerin ve Laz’ların” topraklarını zapt etti. 1461’de Fatih Mehmet Trabzon’u fethetti ve bu şekilde Laz’lar İslâmiyet ile temasa geldiler ve bu dinin Şafiî mezhebini kabul ettiler.[10] Karadeniz sekenesi asabî mizacı, yüksek sesle hızlı ve devamlı konuşması, şeref, namus mefhumlarına karşı aşırı hassasiyeti dolayısıyla kan davası meselelerinin sıklığı ile tebarüz eder. Doğu Karadenizlilerin Anadolu’nun sair sakinlerince garipsenen birçok tarz ve âdetleri Kafkasya toplumlarının tipik veçheleri ile büyük benzerlikler arz eder. Yerleşme şekilleri bunlar arasındadır.
Başlıca besin maddesi mısır da her iki tarafta müşterektir (yakın zamanlarda çay ekimi önem kazanmıştır). Lazud, halen Doğu Karadeniz kıyıları dilinde mısırı ifade eder. Bir tahmine göre Karadenizlilerin asabî mizaçlı olmaları, antinevritik B vitamininden yoksun mısırın galip tüketimine bağlanır.
Birinci Dünya Harbi’ni müteakip vaki mübadeleye kadar Doğu Karadeniz halkının beşte biri kadarı Rumca konuşan Hristiyanlardı. Trabzon ve havalisinin fethini müteakip Karadeniz sahillerine yerleşen Türkler, Lazca değil, Rumca konuşan halkla karşılaşmışlar, hayat tarzlarını da bunlarınkine uydurmuşlardı. Ancak, bu Pont Greklerinin âdetleri geniş ölçüde Kafkasya âdetlerinin aynı idi ve Selanik civarına nakledilmiş olan bu insanlarınki halen de böyledir. Bu nedenle de yeni yurtlarında hâlâ bunlara yabancı gözü ile bakılmaktadır: orada Lazoi diye anılmaktadırlar, tıpkı burada Karadeniz uşağına dendiği gibi. Bunlar kan davası, silâh sevgisi, namus anlamı ve kadın-erkek ayırımı gibi karakteristikleri aynen muhafaza etmektedirler.
Pont Grekleri ile Karadenizli Türklerin giyim ve folklor ayrıntıları arasında büyük benzerlik olmakla beraber bunların menşei, Grek, Türk veya her ikisinden evvelki yerli halklarınki olmak üzere, teşhis edilememektedir. Her ikisi, aynı üç telli kemençenin nağmeleriyle aynı oyunu oynamakta, aynı siyah, dar zıpka’yı giymekte, sair giyim ve bunların üzerindeki süsler büyük benzerlik arz etmektedir. Of’un geniş saman sepeti kofin adını taşımakta olup ad Rumca “sepet – küfe” karşılığındadır (xoȹίvı, xóȹvoς).
Yukarıda gördüğümüz gibi klasik devirlerde Pontus olarak adlandırılmış doğu Karadeniz kıyısı genellikle Akdeniz imparatorluklarına, sırasıyla Roma, Bizans ve sonunda Osmanlı imparatorluklarına dâhil olmuşsa da ulaşım güçlüğü sebebiyle burada, Batı Karadeniz kıyılarındaki Bithynia ve Paphlagonia’nın aksine, mahallî âdetler ve istiklâl geleneği kendilerini sürdürebilmişlerdir.
M.Ö. VII. yy.da, Strabon’un anlattığı gibi çoğu barbar olarak görülen yerli Pont kabileleri arasında Grek kolonileri kurulmuş. Zamanla, kabile çeşitliliği kırılmış, geniş ölçüde Grek etkisinde kalmış daha mütecanis bir cemiyet ve kültür teşekkül etmiş. Xenophon ve On binleri, M.Ö. V. yy.da Pontus’tan geçtiklerinde yerli halklar arasında Mossynoeai’leri en az Grekleşmiş ve tavırlarında “en barbar” olarak görmüşler. Bunlar Cotyora (Ordu) ile Cerasus (Giresun) arasındaki sahada yaşar, yaban üzümünden şarap, haşlanmış fındıktan ekmek ve yunus (herhalde torik olmalı) etinden lakerda yaparlarmış. Orman ürünlerini kullanmakta ve denizcilikteki maharetleri bunların uzun yüzyıllar boyunca bu havalide tavattun etmiş oldukları kanısını uyandırıyor. Bu arada, halen Karadenizlilerce “pinduk” şeklinde telaffuz edilen “fındık”ın, (ϰáϱʋov) πovτιϰὸv, yani “Pontos (ceviz)”inden müştak olduğunu zikredelim.[11]
Xenophon’dan beş asır ve Pontos’un Roma imparatorluğuna katılmasından hemen sonra yazan Strabon’dan (ölm. M.S. 24) da altı asır sonra Procopius, dağlı kabilelerin başlarına buyrukluklarının sınırlandırıldığını ve yabaniliklerinin de körletildiğini rivayet ediyor. Procopius, Sinop’tan Trabzon’un Doğu’suna kadar uzanan sahillerdeki Pontik’ler tesmiye edilen halkı Romalı (Rhomaioi) kabul edip Susurmena (Sürmene) ve Rhizaeum (Rize) civarı halklarını da bu zümreye dâhil ediyor. Strabon ve daha evvelkilerinin aksine olarak Pontos dâhilinde hiçbir barbar kabileden bahsetmiyor fakat sınırlarında Romalılardan kısmen veya tamamen müstakil unsurlardan söz ediyor. Rhizaeum ile Acampsis (Çoruh) suyu arasında, bugün az çok Laz ülkesine tekabül eden alanda, Romalılara tabi olmayan bir halkın mevcudiyetini bildiriyor. Colchis’te Acampsis’in ötesinde kendi kralları olan ve kendi papazlarını tayin eden Laz’ları zikrediyor. Daha iptidaî bir kitle teşkil eden Tzan’lar Pontos’un uzak dağlık bölgelerinde, yaylada yaşayan Ermenilerle komşu olarak bulunuyordu. Sonradan bunları Pont halkı ile bütünleşmiş halde görüyoruz.
O devirlerde “Laz” tabiri, yabancıların dilinde Pont halklarını topluca ifade ediyor, yerlilerce ise, tamamen Bizanslılaşmış, Grekçe konuşan Pontik’liler (Rhomaioi)lerden tefrik edilmek üzere, yeterli derecede Bizans kültürü almamış Lazoi’leri işaret etmek için kullanılmıştır. Bugün buna benzer bir durumu görmek mümkündür.
Trabzon Grek imparatorluğu, Osmanlıların eline geçen son Bizans devleti, Pontos, geniş ölçüde Türklerle iskân edilmiş Küçük Asya’nın son bölgesi olmuştur. Daha 1057’de Türkler Trabzon dağlarını talan etmiş, 1073-74’te şehrin varoşlarında görünmüşlerse de ciddî yerleşmeye kadar birkaç asır geçmiştir. Pontos’a yerleşen Türklerin Güneyden değil, Batı sahillerinden geldikleri tahmin ediliyor.
XIII. yy.ın sonlarında hayli Batıda, Sinop yakınında Çepni boyundan çok Türkmen’e rastlıyoruz. XIV. yy.da bunlar Samsun’un doğusundaki ormanlık bölgeye, Giresun yakınlarına doğru hareket ediyorlar ve asrın sonunda beylerden biri bu şehri Trabzon imparatorluğundan koparıyor. Bu sonuncu kentin de Osmanlıların eline geçmesinden elli sene sonra, takriben 1515’te, bir Osmanlı tahriri, Trabzon’un hemen civarında ve Doğu nahiyelerinde Müslüman halk miktarının yerli halkınkinin yüzde onunu aşmadığını, buna mukabil şehrin Güneybatısında bir bölgede çok kalabalık bir Türk iskânının vaki olması sebebiyle burasının Çepni vilâyeti tesmiye edildiğini gösteriyor. Asrın sonuna doğru Trabzon Doğusunda Müslüman ve binnetice Türk adedinin arttığını görüyoruz: 1515’te Of’ta Müslüman nispeti yüzde iki iken 1583’de bu nispet yüzde yirmi dörde yükseliyor.
Türk nüfusunun çoğalması Pontos’ta geniş ölçüde yerli halkın hicretini mucip oluyor. Daha XIII. yy.da, Laz ve Türklerce sıkıştırılan Maçka vadisi halkının durumu parlak görünmüyor. Birçok aile ve hatta köy halkının esir olarak götürüldüğü biliniyor ve Maçka’nın nahiyesi Esiroğlu’nun adının (Αιχμάλωτος) o suretle konduğu sanılıyor.
Pontos halkı geniş ölçüde İslâm’ı kabul edip zamanla Türklerle kaynaşarak Karadeniz Türk halkını teşkil etmiştir. Bu İslâmlaşma ve Türkleşme vetiresinin sureti cereyanı hakkında yeterli bilgimiz olmamakla beraber eski Pontos kültüründen az çok bir şeyler muhafaza etmiş üç grup, ezcümle Pazar, Ardeşen, Fındıklı, Arhavi ve Hopa’da Laz’lar; o zamanlar Ermenice konuşan Hemşinliler ve Of’un Rumca konuşan sekenesi hakkında malumatımız var. Bu her üç grup Trabzon’un Doğusunda olup son ikisinin köylüleri en erişilmez kıyı vadilerinin en tepelerinde oturmaktadır. Lazların 1580’den sonra, Hemşinlilerin ise daha evvel, XV. yy.ın başında İslâm’a geldikleri sanılıyor. Of’un Grekçe konuşan kişileri ise bu yolda en geç kalanları oluyor: ihtidaları genellikle XVII. asrın sonlarına bağlanıyor.
Of’da Türklerle yerlilerin kaynaşması her zaman ve her yerde tek yönde olmamış, Rumca konuşanlar diğerlerinden daha koyu Müslüman olduklarını iddiada ısrar etmişlerdir.[12]
“Bugün hâlâ Tonya kazasında halkın büyük kısmı Rumca kullanır, hem de çeşitli köylerde Rumcanın çeşitli ağız ve lehçeleri olarak… Diğer yörelerde Rumca sadece anlamı tam olarak bilinmeden kullanılan bir yardımcı dil, hatta yalnızca bir küfür, beddua aracıdır, örneğin, Soğuksu yöresinde kullanılan ‘eamolo odene’ cümleciğinin anlamı bilinmediği halde kendisine söylenen her kişiyi sinirlendirir. Halk, kimi zaman, hece ve kafiyeye uygun düşerse manilerde Rumca sözcükler kullanır. Tonya’nın bazı köylerinde küçük çocuklar Türkçeyi değil, Rumcayı ana dil gibi kullanırlar. Türkçe büyüdükçe öğrenilir ve kullanılır.”[13]
Anadolu zıt mizaçlar memleketidir, denizine, dağına, yayla, ovasına göre, gelişine göre adamlarının, Karadeniz uşağının heyecanlı, asabî, hareketli, çok ve yüksek sesle ifadeli, iddiacı, denizci tabiatına karşılık dağın adamı Kürt, sakin, soğukkanlı, kahkaha ve el hareketlerine itibar etmeyen, süvari bir tip olarak beliriyor. Biri hamsiye (ve Eylülde bıldırcına) ağ, öbürü kilime tezgâh kuruyor. Biri ilmik atma sabrına sahip değil, öbürünü deniz tutuyor. Birinin zıpka’sı bacakları sıkı sıkıya sarıyor, öbürünün şepik’i alabildiğine bol. Birinin “da”sı öbürünün “lo”suna mukabil oluyor. Biri Türkiye’nin her tarafına imam ihraç ederken diğeri dinî liderliğini ilân etmiş kişiye, kendisi dine ait fazla şey bilmeden, körü körüne bağlanıyor. Ama her ikisi de “dövüşmeyi kabul eden”lerden, her Anadolu uşağı gibi. Bir ethnie’yi ırklar değil, müşterek tarih teşkil eder.
“Uzun süre farklı etnik gruplarla bir arada yaşama halkımızda… yeni tarihî tecrübelerin kazanılmasına yol açmıştır. Bu nedenle ülkemizdeki etnik ilişkilerde görülen uzlaştırıcı tutum hem devlet felsefesi, hem de halk tecrübesinden ötürü ayırımcı değil, bütünleştiricidir”[14]
Daha evvel de söylediğimiz gibi “Kürt” kelimesinin kökenini hayli eskiye götürebiliyoruz. Etnik menşe ise kısmî karanlığını muhafaza ediyor. Xenophon’un anlattığına göre ϰαϱδοῦχοι’lerin memleketi Kentrites (Bohtan) ırmağının Doğusu olup bu isim sonradan Cudi dağının civarına verilmiş ve klasik eserlerde Korduene şeklinde kullanılmıştır. Ayrıca aynı şef, Karduh’ların ne Artaxerxes, ne de Ermeni kralını tanıdığını ekliyor.[15] Buradan bunların bu iki milletle ilgisi olmadığı istidlal edilebilir. Nitekim M.Ö. I. yy.da Tigranes II, Korduene ülkesini istilâ ettiğinde memleketin kralı Zarbienos’u idam ettirmişti.
Karduh’ların kavmî bağlantılarının tayini için isimlerin tanıklığına başvurulmuş. Akkad-Aşur gibi Sami dillerde kardu “kuvvetli, kahraman”, karadu da “kuvvetli olmak” gibi benzerliklere rastlanıyor. Bu benzerlik evvelce gördüğümüz Khaldi kavminin adı ile de kendini gösteriyor. Bu kavim, Asurî aslından gelme Urartu, Uraştu; İbranî Ararat; Yunanî Aλαϱόδιοι, Xάλδοι adlarıyla bilinir.[16]
Ş. Sami, Kamûs-ül Alâm’da “Akvamı Aryanîden oldukları halde, ne Asurîlerin ve ne Medyalıların ahfadı olabilirler… Vakia Asurî ve Geldanî lisanlarından me’huz oldukları anlaşılan birçok kelimeler görüyorsak da, lisanı Pehlevî’de dahi bulunan bu kelimeler Asurîlerle Geldanî’lerin hükümetleri zamanında ve bunların medeniyeti tesiriyle kabul olunup, badel’İslâm Kürtçe ve Farisî’nin ahz eyledikleri kelim atı Arabiyeye mümasildir; esasen lisan ise Farisî’ye müşabihtir. Bu kelimelerin vücudu Kürtlerin Asurîlerin neslinden olduklarına değil, belki o vakitten beri oralarda sakin bulunmuş ve Asurîlerle birlikte yaşamış olduklarına delâlet ediyor”.
“Kürt lisanı Farisî’ye ve belki ondan ziyade Pehlevî’ye müşabihtir. Ancak telaffuzu Farisî’nin gibi latif olmayıp dağ adamlarına ve öyle bir hali bedeviyette yaşayan aşaire yakışacak surette sert ve dürüşttür ve boğazdan telaffuz olunur harfleri çoktur” diyor, Farisî’de “Kürt” isminin “yiğit, kahraman, bahadır” demek olduğunu ve “bu ismin Kürtlere, cesareti tabiiyelerine binaen, iptida bu mana ile verilip ba’de alem olduğu anlaşılıyor” diye ilâve ediyor.[17]
1. Kirzioğlu, “Şerefnâme” ve “Dede-Korkut Oğuzname”sine dayanarak Kürtlerin, Oğuzların Boğduz ve Becen boylarından olduklarını ifade ediyor, Sayan dağlarından Dicle’ye ve Afganeli’nden Macar ovasına kadar beş ayrı bölgedeki “Kürt” adlı el ve ulusların Saka-Türkmen-Oğuzlar kolundan olduklarına dair deliller ileri sürüyor. Bu delilleri özetlemeye çalışacağız.[18]
Sayan-Altaylarda Altı–Oğuz uruğuna komşu Kürt adlı bir el-il mevcut olup ve bunların El-Kan (İl–Han)larından Alp-Urungu’nun Elegeş yazıtı diye bilinen mezar taşında “Kürt El-Kan Alp-Urungu, altunlug keşigim bantım belde, El’im, tokuz-kırk yaşım (Kürk Elkan’ı – İlhan’ı – Alp-Urungu’yum, altunlu okluğumu bağladım belde, El’im – devletim -, kırk dokuz yaşında öldüm)” ibaresi okunuyor (Radloff ve H. Namık Orkun’dan).
591’de Sasanî başkenti Ktesifon’a hâkim olan Sakalı Türk Arsaklı’lar soyundan “Sagistan-Secistan (Saka eli) bölgesinden çıkma Behram Çobin’in kardeşi Kürdî, kız kardeşi de Kürdiye lakabı ile tanınıyordu (Taberî’den). “24 Oğuzların iki boyunu teşkil eden Kalaç Türklerinden Khalaç’ların bir kolu Horasan’da Bâvurd yanında ve daha Sasanîler zamanında (226-642) Merv yanında yaşamışlardır. İlk İslâm fethi sıralarında bu Horasan -Kuhistân’daki Khalaç Türkleri de Akrâd (Kürtler) cümlesinden sayılmıştır”. İranlı İbu Khurdâdbeh (820-912) Ceyhun-Amuderya’nın İran tarafında yaşayan bir Türk uruğu olarak Khalaç’ların ismini anmaktadır. 950’den önce yazılan İstakhrî’nin eserinde bu göçebeler için “Kürd, Khalaç ve sair koyun besleyen kavimler” deniyor. Güney Afganistan’da bugün anadilleri Türkçeyi unutmuş bulunan ve XVIII. yy başlarında, İran’a hâkim olan Afganlı sülâlesinin uruğu “Khalacî yahut Khilcîler, Türklükleriyle iftihar etmişlerdir” (Z. Velidî Togan. — Umumî Türk Tarihine Giriş, sah. 144-145, 162-163, 169, 439).
Asya’dan göçleri sırasında Dağıstan’dan çıkan yedi Macar boyundan birisi, Bizans Basileus’u Porphirogenetos’un ünlü “İdare” kitabında Kürt – Gyarmat (Kürt ve yorulmaz) çift adı ile anılıyor. “Macar, kabileleri arasında Kürt, yani kar yığını, lavinal ismiyle kabile yaşamıştır. Şimdi de Macaristan’da birçok yer isimleri Kürt adını taşıyorlar” (L. Rasonyi. — Macar Arkeolojisinde Hunlar, Avarlar, Macarlar…, Ankara 1937, sah. 22). Kimmerli’leri önlerine katıp Kür ırmağını geçen Saka-İskitlerden Gence’nin Doğusunda ve Batısındaki Şahmur-çay boyunda Sakasen bölgesi adı kalmıştır. Bu ad “Saka” sözünün, şehir ve türbe manasını ifade eden “sın” kelimesinin birleşmesinden ibaret olup Aşağı İdil’deki Saksın şehrinin ismiyle birdir (Z. V. Togan, op.cit., sah.159). Revan, Gence ile Karabağ kesimlerini içine alan ve Sakaların adıyla anılan bu ülke, M.Ö. 331’de Arbela savaşına katılanlardan bahsedilirken Sakassin (Arrianos), M.Ö. I. yy.da Sakasen (Strabon) ve Sakassun (Plinius), M.S. II. yy.da Sakapen (Ptolemeus), Yunancadan Ermeniceye çevrilen M.Ö. II. yy müellifi Mar Abas Katina’da da Si-Sak, Si-Uni (Si-Saka, Si-Afrasiyablı Hanedanı) ve V. yy.da Si-Sakan (Khorenli) diye anılmakta idi. Atlı göçebe yaşayan bu Kür-Aras (Aran) Sakalarının güçlü bir kolu 645’deki ilk İslâm fethinde Aran’da Araplara karşı ayaklanırken “Ekrâdü’l-Balâsacan” (Bala-Sakan/ Küçük Saka’lar Kürt’leri) adıyla tanınmışlardı (Belâzurî – Fütûhü’l Büldan, sah.211). “Aran Kürtleri” de denilen Kür-Aras Saka’larının Müslüman Ravadî – Râvendî uruğundan Gence, Divin ve Anı’da hüküm süren Şeddâdlı’lar (951-1200) ile 1137’de doğup Eyyublu’lar devletini kuran Yusuf Selâhaddin, Hristiyan Khal-Babirakan (Babırlular Eli) kolundan da Anı’daki Atabekli Koluuzunoğulları sülâlesi çıkmıştır (Kars Tarihi I, sah. 304-307, 409-411).
1576-1590 arasında Aran-Karabağ’daki eski Saka’ların torunlarını “İgirmi-dört’lu Ulusu” adıyla tanıyan Şeref Han (Şerefname, I. 322-324), ulu atalar hatırasına göre, bunlara o zaman bile “Kürt’ler” denildiğini bildiriyor. Anadilleri Türkçe olan bu Aran Kürt’leri-İgirmidörtlü Ulusu, Safîli ve Osmanlı kaynaklarında Ak-Kazar’lardan kalma Kacar-Eli’ne bağlı “Tera-kimât” (Türkman’lar) diye anılıyor (F. Kirzioğlu. — Aran-Gençe-Karabağ’da “Yigirmidörtlü” ile “Otuzikilü” adlı ulusların oymakları ve Kür-Aras Kürtlerinin menşei, VI. TTKg, 363-411).
Böylece hiçbir İranlı ve Hint-Avrupalı etnik toplulukta görülmeyen “Kürt” adlı kavimlerin, yalnız ve ancak Saka-Türkman-Oğuz uruklarından oluşu bizi, Dicle Kürt’leri-Kurmanç’ların da, Şerefnâme’ye geçen millî Kürt destanları ve Kurmanç Oğuznamesi’nde de belirtildiği gibi de Saka’ların kalıntıları ve İç Oğuzlar-Üç Oklar kolundan geldikleri sonucuna götürmektedir.
M.Ö. 625 yıllarında Medya hükümdarı Keyaksar Saka hakanı Madova-Afrasiyab-Alp Er Tonga’yı hile ile öldürttüğünde Saka hâkimiyeti sona ermiş, Aras boyuna çekilemeyen kolları Zap – Bokhtân (Botan) suları arasındaki dağlık bölgede tutunup Kürtlerin atasını teşkil etmişlerdir. Saka’lardan kurtuluş yıldönümünü İranlılar millî bayram olarak kutlamışlardır. Strabon, Zela (Zile) da, İran kolonisinin Anahit tapınağında tesit ettikleri bu millî kurtuluş gününe “Saka Bayramı” dediklerini; Khrazem’li Birunî (973-1051) de, Kuzeydoğu İranlıların “Halkın Afrasiyab’dan kurtuluşunu 13 Tîre-mâh (7 Temmuz) da yazıyorlar. XIX. yy.ın başında İran’da bu bayram “Eyd-Kürdî” (Kürt bayramı) olarak biliniyordu.
Herodotus’un bahsettiği (III, 93-94) “Paktyk” (Pakt-üka) (Bokhtan/Hakkâri-Cizre-Van gölü Güneyindeki Kürt-Kurmançlar), Ortaçağ Arap ve Süryanî kaynaklarının Doğu Dicle-Bokhtân (Bokht’lar) çayı boyunca Kürtler için kullandıkları “Bukhtayye-Bokhtâye” ve günümüzdeki “Bokhtî – Bootî” diye anılan Kürt topluluğu ile Bohtan suyunun adı birleşmektedirler. Sasanî I. Ardaşir’in Zap-Bokhtân bölgesindeki “Haftan Bokht” (Yedi Bokht birliği) ilbeği Madik’i öldürtmesi hadisesini Taberî “Heftân Bokht’un Ejderhâ (Evren) kralı”nın öldürülüşü şeklinde yazıyor ki buradaki “Ejderhâ”, Dede-Korkut Oğuznamesi’nde saçlarını kesmeyen dev yapılı güçlü Kürt ilbegi, “Bogd-uz” (Bogdlar-Bokhtlar) boyundan Aman -Amanuan sülâlesi kütüğündeki:
“Yer avranı (ejderi) yılan, âdemîler (insanoğlu)
Avranı Ucun (Usun) oğlu Aman bek”
tarifine uymaktadır. “Ozan-Kopuz ile Okçu-Kozan Destanı”na göre, ölürken, Bogduz-Aman’ın elinde “ozan çalgısı” vardı. Bununla yanık “Kürdili” havaları çalınırdı. Azerbaycan ve Irak padişahı, musiki üstadı ve sanat âşığı Calayirli Şeyh Uveys Bahadur Han (1356-1375), Bogdız-Aman hanedanından kalan bu “ozan çalgısı”nı ıslâh edip kopuz adı altında saray musiki âletleri arasına sokmuştur.
“Şerefnâme” XVI. yy.da, bugün bile Oğuz’ların 12 + 12 = 24 boylu ve oymaklı düzenini yaşatan aşiretlerinin o günlerdeki 12 Bokhtî + 12 Becenî = 24 Boy Köçer (göçebe) düzenine bağlı boy adlarını bildiriyor. Bunları ve ayrıca oymak ve tire ve obalarını da bu çağdaki Osmanlı “Tahrir Defterleri”nde bulmaktayız:
A. 12 Boy Bokhtî Ulusu
1) Dünbülî (Şerefnâme, Azerbaycan’da Hoy çevresindekilerin XVI. yy.da bile Türkçe konuştuklarını bildiriyor. Bugün Iğdır ilçesindeki Dünbüllü’ler de yalnız Türkçe konuşmakta ve Şi’a-Caferî mezhebine bağlı bulunmaktadırlar);
2) Nevkî;
3) Mahmudî (Van’daki Başkale, Kotur, Salmas çevresinde idiler. Halk bunlara “Mehemdî” demektedir; lehçeleri ayrıdır);
4) Şeyh-Bıznî (Keçi şeyhliler demektir ki keçiyi ongun edinmelerinden böyle tanınmışlardır. Kastamonu’dan Oltu’ya değin dağınık olarak yayılmışlardır. Eski Yezidî geleneklerini yaşattıklarından koyu Sünnî-Şafiî Kürtlerce hakaret yerinde söylenir: “Şıkhbızınlı takımı!”. H 947 (1539) defterinde Şâh-Basnî adı ile dokuz oymakları anılmıştır;[19]
5) Reşikî (Muş’taki Cibranlu ve Ağrı ile Van’daki Haydaranlu adlı göçebeliğe bağlı çok kalabalık Kürt aşiretleri Reşıkan-Roşekân da denilen bu boydan türemişlerdir);
6) Mâsikî;
7) Mukh – Makhnehrân;
8) Peykân (Siirt’in Baykan ilçesine adlarını vermişlerdir);
9) Balân (“Ballar” demektir);
10) Bala-Şutûrân (Küçük Şuturlar demektir ki “bala” sözü Türkçedir);
11) Şirevyân (Siirt’in Şirvan ilçesi adını bunlardan almıştır);
12) Dutûrân/Dud-Turan.
B. 12 Boy Becenevî Ulusu
1) Aşutî-Aşıtî (Hakkâri Güneyindeki Aşut kalesine göre bu adla anılmışlardır; bilindiği gibi “aşıt-aşut”, Türkçe “dağ beli” demektir);
2) Mahalî (Hasankeyf’te idiler; bugün Mahalân = mahaller diye anılırlar);
3) Becenevî (Finik bölgesinde idiler);
4) Şıkakı-Şekkakı (Hasankeyf ile Finik’te idiler; H 975/1566 defterinde şu on iki oymağa ayrılmış olarak yazılıdırlar: 1. Şikeftî, 2. Düderî = iki kileseli demektir, 3. Kırdarî — Musul ve Kerkük’teki Kırdar’lar bunlardandır —, 4. Şatıran = Şatırlar/ata binen beğin yanında koşanlar, 5. Behravî, 6. Şerefhasanlu, 7. Hinduyan — Akkoyunlu’larda Hindi oymağı vardır ki Diyarbakırlı Sait paşa ile oğlu Süleyman Nazif bunlardan çıkmadır —, 8. Livân, 9. Rotiyan (?) — okunuş şüphelidir —, 10. Mokriyân — bugün Savuçbulak/Mâhâbâd’daki Mokri Kürtleri bunlardandır, 11. Şeref, 12. Khokhreş — Kara Khokh demektir; bugün İran Azerbaycan’ındaki Şakak’lar öteden beri Türkçe konuştukları gibi Şakakî nispetini taşıyan Türkçe divan sahibi Azerbaycanlı şairler de yetiştirmişlerdir. Geçen yy.da Van’daki Şakak’lar şu on iki oymağa ayrılarak yaşıyorlardı ki, son ikisi Yezidî idi: 1. Şekakî, 2. Takorî, 3. Şevî, 4. Ademî/Adamanlu, 5. Reşî, 6. Baravî, 7. Şemsikî, 8. Mokrî, 9. Livî – Eski Livân, 10. Si-Çarıkî = üç çarıklı, 11. Mendikî, 12. Bele-Kürtî; Urmiye’deki Şikeftî boyu da şu yedi oymağa bölünmüştü: 1. Avdoî, 2. Hanareyî, 3. Kerdâr-Kırdâr, 4. Serâ, 5. Bota, 6. Kürkî, 7. Kâvane);
5) Üstürikî (Varto’nun Ustükrân bucağının adı bunlardan kalmadır);
6) Büyük ve Küçük Kürdili (Beşiri’de idiler; bu adın çoğul biçimi Kürdilân ile Siirt istasyonunun bulunduğu Kurtalan’ı anmaktayız);
7) Reşân-Resî (Tahrir Defterleri’nde Siirt ile Diyarbakır’da gösteriliyor. Karalu-Karalar demektir);
8) Mehranî (Hasankeyf’te idiler);
9) Keşikî-Keşikçî (eski Türkçede “okçu karavul” demektir; “keşik”, sadak/okluk anlamınadır; bunlar da Diyarbakır’da gösteriliyor);
10) Çelikî (H. 975/1566 Tahrir Defterleri’nde bulunan Hasankeyf’in Tur nahiyesinde: 1. Nemerdî = Ölmezlû, 2. Dellükân = Dellükler, 3. Mahalân = Mahal’lar, 4. Kâkân — Kake/Ağabeyler, 5. Ebuzerân diye beş oymağının adı anılıyor; tütünleriyle meşhur Adıyaman’daki Çelikhan ilçesinin adı Çelikân da bunlardan kalmadır);
11) Khandakı (Defter’lerde Kandakı adıyla Hasankeyf’te kışlar gösteriliyor);
12) Suhanî ve Bidiyân (ikiz boy).
Bu 12 + 12 = 24 Kürt boyu, bütün Kurmançların % 60’ından fazlasını teşkil etmektedir. Geri kalan % 40’tan azını da Akkeçilü (Behramkî), Karakeçilü, (Khalaçlu ve Çuruklu boylarından ayrılan) Kikî, Silivî/Zilân, Millü, Okçu-İzzeddinlü, Şeykhân ile 12 Kavalisî ve 12 Belbasî kollarına ayrılan Bitlis-Muş-Hınıs bölgelerinin Roşekî gibi Kurmanç-Kürtler teşkil etmektedir.
Kirzioğlu’nun mezkûr eserinden kısaltarak verdiğimiz bu bilgileri aynı doğrultuda olan M. Şerif Fırat’ınkilerle[20] tamamlamaya çalışalım. Bu arada ilginç olarak gördüğümüz bazı ifadeleri de Şerefnâme’den aktaralım:
“Anlaşıldığına göre ‘Kürt’ adı, aşırı cesaretlerinden ötürü bir nitelik, bir lakap olarak kendilerine verilmiştir. Bunun kanıtı, geçmişteki ünlü kahramanların ve tanınmış yiğitlerin çoğunun, bu kahraman ulusun arasından çıkmış olmalarıdır. Örneğin… ünlü kahraman Rüstem bin Zal onlardandır… Şerefnâme yazarı şair Firdevsî onu Rüstem-i Kürd diye tanıtmıştır… Behram Çupin de yine Kürt’tü; kendisi Türkistan ve Horasan’da yetişmiş ve buraların savaşlarında ün yapmıştı… Cesaretinin ünü ufuklara yayılan Girgin Milad da yine Kürt’tür… Önceleri Bursa şehrinde müderris olan, sonra Osmanlı sultanı Orhan’ın sadrazamı olan Hayrettin paşa adıyla ün yapan Mevlânâ Taceddin-i Kürdî de yine Kürt’tü… Hüsrev Perhiz’in de sevdiği Şirin’e olan aşkı delilik derecesine varan… Ferhat ise, Kelhur Kürtlerindendi”.
“Kürtler birbirlerinin sözüne uymazlar, aralarında ittifak ve işbirliği yoktur. Merhum Sultan Murad Han’ın (Murad III) müderrisi Mevlânâ Sadeddin (Hoca Sadeddin Efendi) Osmanlı ailesini, olay ve tarihlerini yüksek, düzgün bir ibareyle kapsayan Türkçe tarihinde (Tac el-Tevarih) bu duruma işaret ederek Kürtlerin niteliği ve yaradılışı konusunda şöyle diyor: “Her biri, dağ doruklarında ve vadi derinliklerinde tek başına ve özgür olarak yaşamayı tercih ederek, keyfince ve münferit yaşama bayrağını kaldırır. Allah’ın birliğini ifade eden Müslümanlıktaki kelime-i şahadetten başka, onları birbirine bağlayan bir bağ yoktur”[21]
“Kürdistan’ın cengâverlikleriyle tanınmış hükümdarları ve kralları, mensup bulundukları aşiretlerin adıyla adlandırılırlar: Hakkari, Sohranî, Babanî, Erdelanî gibi…[22]
“Hakkari Devleti’nin ikinci defa kuruluşunun başlangıcı… “şenbe” (Kürtçe olan “şenbe” cumartesi demektir, “Şenbû” ve “Semi” de denir) günü olduğu için ve bu sözcük de “şenbû” şeklinde telaffuz edildiği için, hükümdarları da “Şenbû” adıyla tanındılar…”.[23]
“Ayrıca Boxtî (Bohti, Bohtan) aşireti de, Kürdistan aşiretleri arasında cesaret ve yiğitlikte ün yapmış, azim ve atılganlıkla tanınmıştır. Onlar değerli silâhları, nadir bulunan savaş ve dövüş araçlarını, özellikle Mısır kılıcı ve Şam mızrağı satın almaya ve taşımaya meraklıdırlar…”[24]
“Sözüne güvenilir rivayetçilerin yazdıklarından anlaşıldığına göre Dınbılî (Kirzioğlu’nın Dünbülî olarak kaydettiği) beylerinin soyu Şam bedevi Araplarından İsa adında bir adama ulaşır. Diğer bir rivayete göre ise, kendisi Ömeriye ceziresi halkından olup Azerbaycan yörelerine göç etmiş…”[25] Buradan, Araplarla bir karışmanın vaki olduğu sonucuna varılabilir mi?
“Kelhür hükümdarları… üç daldan ibarettir: bunların soyu, Keyo’nun oğlu Goderz’e ulaşır. Keyo, Keyanî’lerin kralları zamanında Babil şehrinin valisiydi. Babil, daha sonra Kûfe diye tanınacak olan şehirdir. Keyo Ruham adında bir çocuk bıraktı. Ruham sonra büyük bir ordunun komutanı oldu ve Keyanî kralı Behmen tarafından Şam, Kudüs ve Mısır üzerine yürümekle görevlendirildi; gidip buraları fethetti; yakıp yıktı ve İsrailoğulları arasında büyük bir katliam yaptı;…Bu nedenle tarihçiler Ruham’a Buxtunasr (Buhtunasr) adını vermişlerdir (Batı kaynaklarında bu ad Nabukodonosor şeklinde geçmektedir). Kendisi daha sonra bütün ülkenin sultanı oldu. O zamandan beri çocukları ve soyu ülkelerinde hüküm sürmektedirler; aşiretlerine de Goran adı verilmektedir”. Anlaşıldığına göre hükümdar ailesi Kürtlerin Kelhür kulundandır, aşiret ise Kürtlerin Goran kolundadır.[26] Eyyubî’lerin de Azerbaycan Dvin’inin Ravende Kürtlerinden oldukları bilinir.[27]
Gelelim şimdi M. Şerif Fırat’ın eserinin özetine.
Doğu illerindeki bu dağlı Türkler boy bakımından üç şubeye ayrılmışlardır: Baba-Kürdî’ler, Kormanço’lar ve Zaza’lar.
Baba-Kürdîler Khaldi’lerin ahfadındandır. Khaldi’ler, sonradan Urartu olarak bilinen bölgeye yerleşmişler, Romalıların buraları hâkimiyetleri altına almalarıyla İran’a tabi olmuşlar, bunların Lohorto-Kurtbaba şubesi İran dilini öz Türkçelerine karıştırıp Kormanci dilini meydana getirmişler. Kurtbaba şubesi sonradan Baba-Kürdî namını almıştır. Bu şubeye mensup halkın bir kısmı bugün İran’ın Güney sınırıyla Kerkük ve Süleymaniye dağlarında ve Doğu illerimizin Pervari, Gâvaş, Şemdinan, Cizre, Hizan, Beşiri, Garzan, Sason ve Muş dağlarının birçok kesimlerinde oturmaktadır. Bunlar Abbasîler ve Selçuklular devrinde bazen kendi hudutlarını geçmemek üzere bu devletlerin ordularına karışmış, fakat daima yerlerinin sarplığından faydalanarak kendi kabuklarına çekilmiş halde haşin bir aşiret sistemi altında yüzyıllarca yaşamışlardır.
Yavuz Selim 1514’de Çaldıran seferinden dönerken Khaldi-Lohorto Türklerinin Kurtbaba şubesine mensup İdris-i Bitlisi delaletiyle bu dağlı aşiretlerin reislerini huzuruna kabul ederek Kurtbaba aşiretine Baba-Kürdî adını takmış, bunları çeşitli derebeyliklere ayırarak “Kürt” namı altında teşci edip Şah İsmail ve Şiîliğe cephe almalarını sağlamış, o zamana kadar Urarto olarak anılan bu illere o günden sonra “Kürdistan” adı takılmış. Baba-Kürdîleri Şah İsmail’e karşı takviye etmek üzere iç Anadolu’dan birçok Türk aşireti doğu illerine gönderilmiş, bunlar Baba-Kürdîlerle karışıp dillerini ve menşelerini unutup Kormanço’lar adını almışlardır.
Yavuz Selim, İdris-i Bitlisî’nin yardımıyla Khaldi-Lohorto, Kurtbaba dağlı Türklerine Baba-Kürdî ve Doğu illerine de Kürdistan adını taktıktan sonra Anadolu’ya dönmüş, Konya, Karaman, Teke, Ankara, Kayseri bölgelerinde göçebe halde dolaşan Millân, Berazan, Karakeçi, Cibran, Hasenan, Sipkan, Hayderan, Zilan, Celâli aşiretlerini Viranşehir, Varto, Muş, Hınıs, Eleşkirt, Patnos, Ağrı, Erciş, Van yörelerine göndermiş, ayrıca o devirde sarp Sason, Motki, Çapukçur dağlarında yaşayan Zaza-Dümbeli kabilelerini de bu aşiretlerin Baba-Kürdîlerle kurdukları cepheye dâhil ettirmiştir.
Yarım asır sonra bu Türkmen aşiretleri, Kürdistan adının ve derebeylik unvanının verdiği gurur içinde milliyetlerini yitirmiş, aşiret reisleri kendilerine Arap, eratına Kürt demiş, Baba-Kürdî şubesiyle kaynaşıp öz Türkçe dillerini bunların Kormanci dilleriyle karıştırıp, bunlarınkinden daha sade ve yarısından fazlası Türkçe olan bir Kormanci dili konuşmaya başlamışlar ve kendilerine de “Kormanço” unvanını takmışlardır. Baba-Kürdîlerden Şafiî mezhebini alıp bir asır sonra da bunların bir kısmı Zaza-Dümbeli şubesinin Nakşî tarikatına süluk etmiştir. Bu Kormanço şubesine mensup bütün aşiret ağaları, Baba-Kürdî ve Zaza şubelerinde olduğu gibi kendilerini Halidî, Seyyit, Abbasî sülâlesinden sanmışlar ve böylece aşiret eratından üstün bir mevki elde etmeye çalışmışlardır.
1. Abdülhamit, Tanzimat Türklerine ve İttihatçılara karşı koyabilmek için bu Kormançolardan 36 süvari alayı (Hamidiye alayları) teşkil etmiş, böylece bu aslında Türk aşiretleri bir kere daha Kürtlük fikri ile aşılanmış ve Sultan Hamid’in Kürtleri olmakla övünmüşlerdir.
Zaza-Dümbeli denen dağlı Türklerin ataları Part’lar olup bunlar İran topraklarında Khalti-Lohorto’larla işbirliği yapmışlar, dillerini Farsça ile doldurmuşlardır. Bugün yüzde altmışı Farsça, geri kalanı Türkçe ve bir miktar Ermeniceden kurulu bir Zazaca ile konuşan ve Zaza, Dümbeli, Yezidî adlarıyla anılan bu eski Türk halkı, Doğu illerinin Sason, Motki, Çapakçur gibi sık meşeli sarp ve yalçın dağlık arazisinde barınmışlardır.
Zaza şubesi, son zamana kadar Arap hars ve dilinden uzak kalmış ve İslâm dininden pek az şey bilmiştir. Bunlar da Şafiî mezhebini kabul edip birçok Zaza kabilesi Ergani, Maden, Siverek, Palo, Mardin, Hazzo, Loce, Genç, Diyarbakır bölgelerine yayılmışlardır. Bunlar, meşhur Şeyh Said’in dedesi Palo’lu şeyh Ali’nin Nakşî tarikatına dâhil olmuşlardır.
“…‘Hort’, bugünkü Türkçede ‘yiğit’ demektir. Bu halk eskiden millî adları olan Lohorto’nun başından ‘lo’ hecesini alarak Kürtçenin bütün ismi haslarında ve edatı nida yerinde kullanmışlardır. Kürtler hâlâ birbirlerini Lohorto! yani ‘ey yiğit!’ diye çağırırlar”.
“Lo sözü, dağlı Türk’ün millî teranesi, sevimli ve tatlı hitabıdır. Ve lo Kürdo millî adının kısa bir ifadesi, her söze yapışık irade ve kuvvet nişanesidir. Lo sözü, dağlı Türk’ün acı, tatlı, sevinç, sevgi gibi bütün duygularını ifade eder. Maniler, gazeller, destanlar ve şarkılar hep lo, lo ile başlar, lo lo ile biter…” (Miralay M. Rıza’dan).
Baba-Kürdîler Van ve Musul havalisinde Araplarla kaynaşıp İslâm dini ve Arap dilinden aldıkları yeni kelimeleri Kormanci diline ithal etmiş, böylece oluşan bu dilin yüzde kırkı eski Asya Türkçesi, yüzde otuzu Farisî ve yüzde otuzu da Arapçadır. Van’ın Güneyinde, Hakkâri, Şırnak, Hizan, kısmen Bitlis ve Muş, Cizre, Garzan, Beşiri, Midyat, Şemdinan ve Van’ın sınır boyunda olan aşiretler bu dili konuşurlar. Bu şubenin Irak ve Suriye sınırında bulunan aşiretleri ise ya tamamen Arapça, ya da yarıdan fazlası Arapça olan bir Kormanci dili ile konuşurlar.
Zazalar İran’da Arap istilâsından kaçıp Anadolu’nun Doğu illerine sığındıklarında, buranın sarp dağlarında infirat halinde yaşamışlar, kelimelere ayrı ayrı manalar vermişler, sert lehçeler icat ederek çoğu Farisî olan Zaza dilini karmakarışık hale sokmuşlar, her bölge halkı bu dili başka şekilde konuşmaya başlamıştır. Zazacada bulunan Farsça kelimelerin çoğu Türk heceleriyle karışıktır.
Bugün Kormanci ve Zazacadaki eski Türk kelimeleri, şiveye göre hayli değişmiş olup bu dillerde Türkçe ile Arapça ve Farca terkipler mevcuttu. Örneğin Türkçe yiğit, Kormancide âğit, Zazacada igit; Türkçede köpek, Kormancide kûcik, Zazacada kûtik; Türkçede od, Kormanicede agir, Zazacada oda; Türkçede eski bir hastalığın adı olan kuru-dert, Kormancide kurredır-kurredert, Zazacada kurredert-karnakısı; Türkçede yine bir illetin karşılığı olan yanıkara, Kormancide anıkara, Zazacada ankara…
Terkiplere de birkaç örnek verelim: kuru-iftira, deştü-gedik, ardu-asman, gülü-çimen, espi-boz, sorgu-sual, levendü-firar.
Eski Türkçede R, T, P, K gibi sert ve NA gibi yükseğe kaldırılmış hecelerle biten sözcükler ne Kormanci, ne de Zazacada değişmiştir: çor, kor, şor, bor, çir, çeper, çığır, ayğır, zencir, çadır, bakır, nahır, ahır…, sepet, şerbet, merek, tezek, kepek, petek, kelek, gerek, ördek, emek…, inan, derman, duman, yaman, tufan, aslan, ceylan, can…[28]
Bunlardan başka bu dillerde ev eşyası, çift koşumu, hayvanları ehlileştirmede kullanılan malzeme, kuşlar, yabani hayvanlar, eski hastalık ve ilâçlar ve ot adlarının yüzde doksanı Türkçedir. Bu dillerde, en fazla Zerdüşt dininin kutsal törelerinden olan Farsça kelimelerle daha sonra Arapçadan alınan dinî tabirler yer alır. Fakat bu dağlı Türkler bunları da hayli değiştirmiştir: Farisîde asuman, Kormancide azman, Zazacada asmın; Arapçada arz-ard, Kormancide erd, Zazacada hard;[29] Farisîde hüda, Kormancide hudi, Zazacada homa-hakko.[30]
Buraya kadar Ş. Fırat’tan derlediğimiz bilgilere ek olarak dil konusunda bazı şahsî müşahedelerimizi de zikredelim; Bitlis-Tatvan bölgesine ait vereceğimiz bir iki misal gerek Farisî, gerekse Arabî kelimelerin Kormancide nasıl değiştiğine örnek olacaktır. Farisî ab (su), Kormancide ob; nan (ekmek), non şeklinde (a-o değişmesi) söyleniyor.
Kormanci uhur bi! = Uğurlar olsun!; “Uğur” Çağatay, Azerî ve Garp (Anadolu) Türkçesine ait bir kelime olup “bi” Farsça “budan = olmak” mastarından “başe” emir siygasının Kormanicedeki şeklidir. Bu uğurlar olsun temennisine mezkûr bölge sakininden alınacak değişmez cevap da şöyledir: Hudişti razi bi, cavı mini! = Hüda razı olsun, benim kalbim! Arapçada “boşluk, karın, kalp” manasına gelen “cevf”, “cav”; Farsça malikiyet zamiri “am-man” dahi “mini” şekline dönüşmüş.
Bahsi, XVI. yy. Mardin Sancağı Tapu Defterleri’nin kayıtlarıyla kapayalım. Bu kayıtlarda oturak, yani yerleşik düzene geçmiş olarak gösterilen aşiretler şunlardır ki bunlardan birkaçını evvelce zikretmiştik: Sürgüciyân (halen Savur’un Sürgücü nahiyesi bu aşiretin ismini taşımaktadır) Millili-Akkeçilü, Millili-Karakeçilü, Miski, Dinâbî, Şah Nasibî, Zolî, Daraçlü Behramki (aynı zamanda Bismil’in bir bucağının adı), Bradi, Dehlekî. Mamafih oturak olarak kayıtlı cemaatlerin tam yerleşik olmadıkları anlaşıldığı gibi Millilü aşiretinin bir kısmı da göçer olarak kayıtlı olup kendilerine bağlı otura yakın oymak adı sıralanmaktadır.
Defterlerde bunlar için hep “cemaat-i ekrâd” tabiri kullanılmakta ise de oymak beyleri arasında Timurtaş Bey, Budak bey gibi tamamen Türk ismi taşıyanlara rastlanmaktadır ki muhtemelen bu aşiretlerden bir kısım zamanla Kürt’leşmiş Türk aşiretleri, hiç olmazsa içlerinde benliğini kaybetmiş Türk unsurlar da bulunan aşiretler olmalıdır. Bir kısım Türk aşiretlerinin zamanla Kürtleşmeleri, hatta Araplaşmaları karşılaşılmamış vakıalardan değildir. Bu sebeple, Mardin havalisindeki cemaatlerin kendilerine yakıştırılan “ekrâd” sıfatına bakarak tamamen Kürt olduklarını düşünmemek gerekir. “Kürt” kelimesinin Türkçede bir topluluk adı olmaktan ziyade “dağlı, şehir hayatından uzak” anlamlarına geldiğini, Toroslarda göçebe bir halde yaşayan Yörüklere -ihtimal aynı sebepten- “Kürt” edinildiğini göz önünde tutmalıdır. Üstelik “Kürt” kelimesinin gelişigüzel kullanıldığını da unutmamak gerekir. Örneğin 1520’de Diyarbekir Beylerbeyliği’ne bağlı sancakları ve onların beylerini gösteren bir listede Berriyecik sancak beyi Akkoyunlu tur Ali Bey dahi Kürt olarak gösterilmektedir.[31]
Sayıları nispeten sınırlı olmakla beraber Türk toplumunda eskiden beri hatırı sayılan bir etnik grup da Çerkezler olup bunlar, Akbhaz-Abaza ve Ubuh’larla birlikte İber-Kafkas milletlerinin Kuzeybatı veya Adige şubesini teşkil ederler. “Çerkez” adı aslında birkaç grubu içine alan bir topluluğa verilmektedir. Muhtelif Çerkez kabileleri, kendilerini Kafkasya’nın sair halklarından tefrik etmek için birbirlerine “hemşehrî ve hem-millet” manasına gelen Adige demişlerdir. Bunlar muhtelif devirlerde Σινδυὶ, Kεϱϰέιαι, Zῖϰϰοι vs. gibi adlarla anılmışlardır. Çerkez ismi belki işbu Kεϱϰέται (Kerkete)den gelmektedir. İskit camiasına giren kavimlerden birini teşkil etmiş olmaları muhtemeldir. Adige’nin kökünün Ant olduğu, Antigışav’ın Ant genci, Antighi Verk’in Ant verki (beyi), Antig Şav’ın da Ant süvarisi olduğu söyleniyor.[32]
Dini İslâm’a sonradan geldiler. “… ellerine hına (kına) yakmak üzere kasabada hamam tabir olunur bir garibe naklediyorlar ne makule tamdır gidüp görelim ve derunu mücevvef bir seng-i amudî içinden günde beş kerre bikudretü-Allah-ü Taalâ bir adam zuhur edüp ve ellerini kulağına koyup bir acayib-i seda ile döne döne feryad eder ve sonra taş anı yutar ve heman gaybolur imiş varup seyr ve temaşa edelim deyu Soğucak’a geldiklerinde… ezan-ı Muhammedî’nin vücutlarını lerzan ettiği”ni Cevdet Paşa anlatıyor.[33]
Gerçekten Çerkez’lerin XIV. yy.ın sonlarında genellikle Hristiyan oldukları kaydediliyor. Kafkasların dağlık merkezleri İslâm’a uzun süre karşı koymuştur.[34]
1. Hüsamettin’in de Çerkezler hakkında bildikleri var:[35] “Çerkezler, … Atig Han bin Kemir Han, Birgün Han bin Oğuz Han’ın hemşiresi Çirgas ile izdivaç ederek bunların evlâdıdır. Atig Han’ın bu Çirgas’tan tevellüd gibi eden evlâdına Kutay lehçesi üzre Çirgasit, yani Çirgaslı ve nisbeti hazf olunarak Çergas, Kirgas ve bittahfif Çerkes denmiştir. Fakat bu Çergas evlâdının babaları Atig Han olduğu münasebetle nisbetinde Atiget ve ta’ nisbetin hazfı ile Atige, Adige… denmiştir” diyor ve altında da şunları ekliyor: “Çirgas, zevkâver ve neş’edar manasında olup zevk ve neş’at etmek manasına olan (çirgamak) mastarından me’huz bir sıyga-i vasfiyyedir. Yunanîler bunu (Sirse, Serset, Sirkes, Sirakes) namlarıyla kaydettikleri gibi müverrihin-i garp (Cerkes, Cerkeş, Serkeş) namlarıyla zaptetmişdir”. Çerkezler gerçekten neşeli kişiler olup hasta başında nasıl sabaha kadar oynadıklarını ilerde göreceğiz.
XIX. yy.ın ortalarında vaki Rus fütuhatından evvel bir milyondan fazla Çerkez, Kafkasya’nın Kuzeybatısı (Kuban bölgesi) ile Karadeniz’in Doğu sahillerinin bir kısmı ile Taman yarımadasında bulunuyordu. Natukhay, Büyük Şabşik, Küçük Şabşik, Abadzeh, başlıca kabileler olup 1864’den evvel bunlar Batı Adige (Batı Çerkez)lerinin onda dokuzunu teşkil ediyorlardı. Diğer Batı kabileleri arasında en önemlileri Mokhoş, Kemguy, Bjeduh, Khatukay, Besleney’lerdi.
Doğunun Kabard-Kabarday kabileleri ikiye ayrılmıştı: Büyük Kabardaylar’la, Küçük Kabarday’lar.
Bütün bunlara, aslen Adige uruğundan olmayıp fiilen Çerkezlerce temessül edilmiş ve onlarla kader birliği etmiş Ubuh ve Abaza’ları ve hatta Çeçen’leri eklemek gerekir.
Lazoi’den bahsederken Arrianus’un Abazalardan Abasgoi, Pliny’nin de Abasgi adlarıyla söz ettiklerini söylemiştik. Şimdi de Trabzonlu Minas Bıjıskyan’ın Çerkez ve Abazalar hakkında verdiği bilgilere özetleyerek bir göz atalım.
“Çerkezler… menşelerini bilmezler. Plinus’un dediğine göre bunlar Kafkas sakinlerinden Hun veya Hazar’lardan inmişlerdir. Tarihçi Konstantin ise, Çerkez’lerin şarktan gelmiş Kabari’ler olduklarını ve memleketlerine bundan dolayı Kabarta denildiğini söyler.”
“Çerkezlerin dili diğer kabilelerinkinden farklıdır. Örneğin Tanrı’ya Tha, babaya Yada, anneye Yana, oğlana Savo, kıza Psase, kardeşe Nahaç, hemşireye Şuğp… derler. Anapa Abaza’ları da umumiyetle aynı dili konuşurlar.”
“Tarihçi Horenli Moses, Kafkasya’da ve kısmen de sahilde yaşayan Apkaz ve Apşeğ’leri zikr eder. Bunlardan çok daha vahşi tabiatlı olan dağ sakinlerinde, kabileden kabileye değişen putperestlik âdetleri vardır. Bunlar yeşil ağaçlara karşı çok sevgi ve itina gösterir ve yalnız kuru ağaçları yakarlar. Büyük ağaçları canlı ve kutsî mahlûklar telakki eder ve onlardan çok korkarlar. Mezarlara karşı da büyük hürmet beslerler ve ölülerin ruhuna yemek dağıtmaktan geri kalmazlar.”[36]
“Anapa Abaza’ları diğer yerlerdeki ırkdaşlarından birçok bakımdan ayrı ve hususiyle sahil mıntıkalarında Mingrel’lerle karışmış, onların tesiri ile Hristiyan olmuş, sonra da bu dini terk ederek ağaçlara tapmaya başlamışlardır”.[37]
“Sokhum’un ötesinde bulunan Abaza memleketinin İskit Tatarlar denilen sakinleri… Anapa Abaza’larından birçok bakımdan ayrılırlar. Bunlar putperest ve ağaca tapan bir topluluk oldukları halde haçtan çok korkar ve ona da taparlar…”
“Başlarında reis ve hâkim olan şeflerden başlıcalarına Çaçba (yani şah), Açba (beg), Nalipa (derebeyi), Maan (bölükbaşı), Çirik (zabit), Dzumba (küçük zabit), Daba (kabile reisi), Labirka (irsî ve asil bir mevki) derler… Çok basit… bir hayat tarzları vardır. Yemekte mutedil oldukları halde, içkiye çok düşkündürler. Memleketleri dağlık olduğundan buğday ve sebze kıt yetişir ve yiyecekleri umumiyetle et, peynir ve mısır unundan yapılmış bir nevi hamurdan ibarettir…”
“Abazalar Tapşi dedikleri büyük ağaçlara taparlar, aynı zamanda ikon, haç ve kitaba da hürmet ederler…”.[38]
“Anapa Abaza”ları diğer yerlerdeki ırkdaşlarından birçok bakımdan ayrılırlar. Bunların… memleketleri Abaza, Abasi veya Abkaz adlarını taşır. Halkın hemen hepsi ağaçperest olup büyük ağaçlara taparlar ve bu ağaçları çeşitli eşya ve çiçeklerle süsletir, kılıç ve silâhlarını da onlara asarlar.”
“… şenlik ve oyunu çok severler… hep bir ağızdan şarkı söylemeye başlar ve usanmadan akşama kadar oynarlar…”
“Yıldırım isabeti ile ölenleri şehit addeder ve bunun için yedi gün yedi gece şenlikler yaparlar. Ölüyü, şimşekten vurulduğu yerde bir ağaca koyarak üç gün orada, üç gün de evinde eğlenip oynadıktan sonra Taşkhor yovağ yani ‘Allah’ın oğlu vurdu’ diyerek gömerler. Bu âdet eski Romalılarda da mevcut olup yıldırım çarpan adam, Zeus’un oğlu sayılır ve soyu asil sınıfa dâhil edilirdi…”
“Anapa Abazalarının… dilleri ayrıdır, örneğin Allah’a Antoha, babaya Oorag, anneye Anshong, oğlana Spav, kıza Efa, kardeşe Ashey, hemşireye Ahgshey, güneşe Marah, aya Muyğ, yıldıza Aets, güne Mieğtşeh, geceye Bagah… derler.”[39]
Dede Korkut destanlarında Abazalar, Trabzon Rumları ile birlikte, Müslüman Türklerin düşmanı olarak anlatılmaktadır. Kazan’ın genç oğlu Uruz, babasına, kendisine bakıp neye ağladığını sorar ve ekler: “Dimez olursan kalkubanı (kalkıp) yerimden dururam, kara gözlü yiğitlerimi boyuma aluram, Kan Apkaza İl’ine men giderem, altun haça elümü men basaram, pilon (cübbe) giyen keşişin elini men öperem, kara gözlü kâfir kızını men aluram…”[40]
1865’ten sonra “içlerinden 200.000 kişi fevca fevc memaliki Osmaniye’ye hicret etmişlerdir”.[41] Bu miktarın çok daha yüksek olması melhuzdur. Mısır Kölemenleri devrinde Çerkezlerin rolünü tebarüz ettirmeden geçemeyiz. Sultan Kalâun’un (1279 – 1290) tesis ettiği Burciya alayında en önde mevkileri işgal eden Çerakise’yi, devrin hâkimleri Kıpçak Türkleri daima şüphe ile izlemişler, bunlar da Etrâk’in yerini almak için daima fırsat kollamışlar, kendisi dahi Çerkez olan Sultan Barkuk iktidara geçene kadar idarî işlerde fazla başarılı olduklarını tarih yazmıyor. Buna rağmen “üstünlük komplekslerini” çok eskiden başlayarak bugüne dek takip etmek mümkün oluyor. XVII. yy.dan beri Çerkez köleler Osmanlı kul sisteminde ciddî yer işgal etmiş, birçokları büyük mevkiler ihraz etmişlerdir.
Abkhaz ve Ubuh ve bazılarına göre sadece bir Adige lehçesi olan Abaza dilleri ile birlikte Çerkez dilleri, İber-Kafkasya dillerinin Kuzeybatı kolunu teşkil eder.[42]
Osmanlı ülkesine gelen Ubuh’lar, aralarında herhangi bir birlik kuramadan dağınık şekilde yerleşmişler, beraberce temekkün ettikleri sair Çerkez ve bilhassa Abaza uruklarının dilini benimseyip kendilerininkini bugün az çok unutmuş durumdadırlar. Halen şehirlerde bir “ortalama” Çerkezce konuşulmakta ise de köylerde fasih Şabşiğ, Abzaklı, Kamguy vs. kabile dilleri işitilir. Doğu Çerkezceye gelince Kabarday ve Besleney dilleri de yine Anadolu’da yaşamaktadır. Çorum ve Amasya vilâyetlerinde yirmiden fazla köy bu sonuncusunu konuşmaktadır. Kayseri’nin Kuzeydoğu’sunda, Uzun Yayla adını taşıyan yüksek ve geniş bölgede Kabardaycanın çeşitli lehçeleri kendilerini devam ettirmektedir.[43]
Kabile tertibine bağlılıkları Çerkezlerin iyi bilinen âdetlerinden olup buna dair tarihî bir örnek vereceğiz: 1294 Rus harbi sırasında bir Çerkez, katil suçu nedeniyle Kars’ta asılıyor. “Bu Çerkez’in asılması… süvari muharebenin ferdası gününe tesadüf ettiğinden Samsun cihetinden gelmiş olan altı yüz bu kadar Çerkez süvarisi o gün mirîye ait silâhlarını terk ederek kamilen savuşmuşlar. Sebebi, bu maslûb kabilelerine mensup olduğundan niçin asılarak halka karşı kabilelerinin namusuna dokunulmuş imiş!”.[44] “Bunların harpte tuhaf tuhaf âdetleri vardır. Bir Çerkez yaralandı mı, o askerin içinde ahbap ve akrabasından, hastanın haline ve ağırlığına göre iki, üç ve bazen dört nefer anı alarak ta memleketine ve evine kadar götürmeye mecburdurlar. Farz edilmeye bir muharebede elli Çerkez yaralandı; bu elli nefer, mecruh lâakal yüz nefer sağlamı tatil ediyor. Kavmî ve millî âdetlerinden bir şeyi feda etmekten, indlerinde ölümü ihtiyar etmek daha ehvendir”.[45]
Kabile içinde de sosyal sınıflaşma hayli keskindir: Sınıflar Pşe (bey), Özden (asılzade) ve tokav (avam) olmak üzere ayrılıyor. Bazı kabilelerde, meselâ Abaza’larda bey’lik olmayıp bunların ileri gelenleri Özden sınıfından oluyor. Yukarda sözü edilen Rus harbinde, Adige olmasına rağmen bey veya özden olmadığından başkumandanlıkça tayin edilen ve kendisi de Çerkez olan subayın sözünün Çerkez askere geçmediği mukayyet. Keza bunlar, başka kabileye mensup bey veya özdenin de emrini dinlemiyorlar. Yakın zamanlara kadar bir Çerkez’e, tanımadığı bir başka Çerkez’den bahsedildiğinde ilk sualinin “Kimlerden?” olduğuna çok kere şahit olduk. Aile içinde de bu sınıf ayırımına riayet olunur: Bir özden, ancak bir özden kızı alabilir. Tersi de varittir. Talipler, kendi ölçülerine göre kâfi derecede “özden” görülmediğinden evlenemeden yaşlanıp vefat eden birkaç “özden” hanım tanıdık.
Çok mahir binici olmaları da özelliklerinden biridir. En hırçın ata bile kolaylıkla hâkim olurlar, sahibinden başkasını yanına yanaştırmayan cins atı, sessiz sedasız götürmeyi başarırlar. “At hırsızı” sıfatı bir tezyiften çok bu maharetle ilgili bir ifadedir.
Kafkasları Orta-Doğu uygarlığının bir odağı olarak görenler bulunup bu odaktan neşet eden mitolojilerin Helen ve Roma dünyasına kadar yayıldığı iddia edilmektedir. Rastgele bir iki misal vereceğiz:
“Abxaz (Xaz-babası), Abaze (Az-babası), Aşuwa (Aşu-lu), Apsu (Aps-lı, Aos-lu), Asır (Aslar), Aswa = Asğa (Aslı), As-wı-r (As-lı-lar = Aswır) ile bunun değişik söylenişlerinden olan Sawır = Samır = Sabır = Subar = Zağr = Gağır = Dığar = Diğor = Tawır (Taur) = Tabal = Tibar = Babil = Kabir = Zakkar = Singar = Samir = Semir = Hawır (Hawr) = Xıwır (Xıwırı = Hurri)… ve Asır (Aslar)ın değişik söylenişleri olan Asar, Sar, Saru, Sır (Syre)… gibi Abhazca kaynaklı ve Kokazik etnonim ve toponimler Kafkas dağları ile Basra körfezi arasını kaplamıştır. Abaskokerket demek olan Kirkas (Kas-asilleri) ve değişik söylenişleri de onlarla beraberdir.”
“Bunlardan Az=Aze (Azzi)ler, Xaz = Khaze (Khiaşe)ler, Aşuwa (Assuva)lar ayrı ayrı bağımsız krallıklar halinde soydaş halklardı. Aşuwa krallığının başkentlerinden biri de Kirkat-karte = Kirkas şehri idi ve Kirkat sonradan Hharput (Harput) olmuştur; diğer bir adı da Zıyate=Zığare-yurdu=Asığa-yurdu idi. Bazen de Aşuwanı = Aşuğanı (Aşu-yurdu = Aşu-lu-yurdu) başkent olmuştur ki bu da sonraları Ossuğani olmuş ve Araplar gelince bunu kendi dillerine uydurarak Rasulğayn (Resülayn) demişlerdir.”
“Harput’u başkent edinen Aşuwa kralının adı Ari, unvanı Şaruma idi ki Saru kralı demektir ve Saru Hurrilerle Urartuluların da adı idi, (Saru kralı Ari) anlamında olarak (Ari Şaruma) derlerdi. Şaru = Saru, yukarda geçen ve bütün Kokazik halkların adlarını türeden Asır ve Aswır’a bağlıdır; Sare, Saru, Sura, Saur, Xur, Hurri, Hawr, Hawır, Habur (Xabur), Kabir, Kabil, Babil, Tabal, Tibar… gibi. Aşuwalar Qadeş savaşına Hitit milletlerinden biri olarak katılmışlardı, adları bu savaş neticesi olan antlaşmada (Hititçe ve Mısırcada) geçmektedir.”[46]
“Ceres (Demeter) tarım ve zahire tanrıçasıdır. Buna Yunan’da Demeter, Roma’da da Ceres denmiştir. Bu adları Abhazca kaynaklı ise de, sonraları Abhaz anılarında bunlar yerine Ankı, Anarğe, Caca gibi adlar kullanılarak kültü sürdürülmüştür.”
“Adları ve unvanları: Yunanlıların kullandıkları Demeter, Anaki, Anakidora ile Romalıların Céres terimleri bu dillere dışarıdan girmiştir. Buna karşılık Abhazcada bunlar bileşiktir…”
“Céres’in sonundaki s Yunanca ve Lâtinceye özgü bir senfoni ise de, bu atılınca geri kalan Cére kelimenin aslıdır ve Yunanca ile Lâtince değildir. Buna karşılık Abhazcada Çére kelimesi Şölen demektir ve Çé-re (Yiyecekler. Yiyeceklik, Aş-bolluğu) şekil ve anlamında bileşiktir. Türkçedeki Şölen kelimesi de bundandır (Céres gibi).”
“Yunanlıların bu tanrıçaya verdikleri ikinci bir adı veya unvanı da Anaki’dir ki bu da Yunancaya dışarıdan gelme (duyulup öğrenilme) bir sözcüktür. Bu da Abhazcadaki Ana-kı (Yer-ana, Yer-anası, Toprak-tanrıçası. Toprak-anası. Tapınılan-ana, Tapınılan-tanrıça) şekil ve anlamında bileşik bulunan Anakı = Ankı kelimesinden başka bir şey değildir.”
“Yine Yunanlıların buna verdikleri diğer bir unvanı olan Anakidora da Abhazcadaki Ana-kı-dgilı = Anakıdgilı = Anıkıdgil (Yer-toprağı-anası. Tarla-toprağı-tanrıçası, Tapınılan-tarla-anası) şekil ve anlamlarında bileşik olduğu görülüyor (tekrar edelim ki Abhazcada Ana = Anı = An sözcüğü Ana ve Tanrıça, kı sözcüğü Zemin ve Yer, dgilı = dgil sözcüğü de Yer ve dolayısıyla Toprak ve Tarla anlamlarında kullanılmaktadır ve bunların birleşiği de yukarıdaki Anakıdğil’ = Anakidora’dır).”
“Tanrıça’nın öbür adı olan Demeter de Yunanca değildir. Abhazcadaki Çéğe-te-re = Çéğe-te-r’ (Yiyecek-veri-ci) ve Çéğe-tere = Çége-ter’ (Aş – haznesi, Yiyecek-haznesi) veya tam aynı anlamlarda olan Çéfe-te-re = Çéfe-te-r’ bileşik sözlerin konuşmadaki kullanılışı olan Çéğeter (Çéğeter) ya da Çéfetere (Çéfeter)in değişik söylenişi gibi görünmektedir.”
“Yine Abhazcada Çe-ana = Ç’-ana = Çî-an (Aş-anası, Yiyecek-tanrıçası) sözcüğünün konuşmadaki kullanılışı (Ç’ana)nın ç si zamanla kalınlaşarak Çana şeklinde de söylendiğine örnekler vardır. Hâlbuki Çı-ana (At-anası) ve Ça-ana (Toprağı tarıma hazırlamak için kazma-anası) sözleri de konuşmada aynı Çana şeklinde olur. Çan şeklinde sadeleştirilerek de söylenir. Demek ki kuruluşları birbirinden ayrı olan bu üç sözcük konuşma içinde birbirinin aynı söylenişte olarak Çana = Çan’dır. Bu üç adaş kavramdan (At-anası) anlamında kurulu olanı Kısrak anlamında da kullanılır. Bu da, bu iffetli güzel tanrıçanın, deniz tanrısı Poseidon’un aşkına ve ısrarlı takiplerine boyun eğmemek için Arkadya’ya kaçarak kısrak kılığına girip kral Oknos’un at sürüsüne katıldığı efsanesini doğurmuştur.”
“Belli ki bu tanrıça kültü de öbürleri gibi Abhaz’lardan (Kolkhide-Pelages) Yunanistan’a ve Roma’ya yayılmıştır ve ana kaynakta zamanla kendisi unutulmadı ise de, burada geçen adları Céres ve Demeter sözleri bırakılarak yerine Ankı, Anarğe, Cacà gibi adlarla anılmıştır”.[47]
Ateşin sırrını tanrılardan çalıp insanlara ulaştıran, onlara ev inşa etmeyi, hayvanları ehlileştirmeyi, madenleri işlemeyi, yazı yazmayı, tababeti ve daha nice faydalı şeyleri öğreten Prometheus’u Zeus Kafkas dağının tepesinde zincire vurdurtmuştu. Her gün bir kartal, sonradan yine teşekkül eden karaciğerini yiyordu. Bu hal, onun Herakles tarafından kurtarılmasına kadar sürdü. Bu Prometheus’un da bir Kafkaslı kahraman olduğu ileri sürülüyor, mümasili birçok mitolojik tanrı-yarı tanrı gibi:
“Promete = Promethée eski Yunan söylenişidir. Yunanca değildir. Birinci unsuru olan Pro her ne kadar Yunancada kullanılıyorsa da, bu da Yunanistan’a Kokaziklerden gitmiş olup, aslında, Abhazcada bileşik Pı-ra = P-ra (Ön-yer. Önyerdeki, Ön-deki, Ön-ki, Önce-ki) sözünün değişik söylenişinden başka bir şey olmadığı görülüyor. Ayrıca, Promethée’nin ikinci unsuru olan methée de Yunanca değildir, buna karşılık Abhazcada Meşale, yeni Abhazcada ve Adığacada Ateş demektir (ufak bir söyleniş farkıyla). Ateşe Adığalar Massué = Mafé, Abhazlar Metsé = Mıtsé = Mtsa derler ki bunlardan Adığaca olanı da duyulup öğrenilmedir, Abhazcası ise kendi bünyesinde bileşik Me-tse = M’-tse biçiminde ve (Elde-gidilen, Tutulup-gidilen, Alıp-gidilen = Kaçırılan) anlamlarında kuruludur. Her şey gösteriyor ki insanlığın orman içi ilkel yaşantısında —ateşi elde ettikten sonra— insanlar gece ve gündüz, gerek yürünen yolu görmek için ve gerek içlerinde yaşadıkları vahşilerin her an beklenen saldırılarına karşı o zamana göre en etkili savunma silâhı olarak Meşale’yi elinden düşürmezdi. Bu yürüyüşleri de hemen daima topluca yapmak güvenleri için zorunlu idi, bunda yol göstericilik ve savunma en çok kafile önündekine düşüyor ve bu nedenle hele onun silâhsız (yani, meşalesiz, ateşsiz) olması imkânsızdı. O yüzdendir ki, dünyanın en eski insanlarından olan Abhaz ataları ateşe (daha doğrusu, Meşale’ye) Tutulup-gidilen = Elde-gidilen anlamında olarak Me-tse demişlerdir ki bunun değişik söylenişleri Adığaca Massué = Mafé ve Yunancada Promethée teriminin ikinci unsuru olarak methée ve Türkçede Ot=Od = Oca olmuştur. Gerçekten de, Yunancadaki θ=th harfi ts, tz, dz, ç gibi okunursa içinde bulunduğu sözcük çoğunlukla Abhazca olarak ortaya çıkar: Çé-tsı (Buğday-tanesi) = Sithos, Tsér-me (Ateş-li) = Thér-me, Atza-na (Öğrenim-anası) = Athéna, Atsére-bâdze-n’ (Ateşli-ıslak-yurt = Ateşlenen-ıslaklık-yurdu) Athéropathène (Athropathène = Azerbaycan)… gibi.”
“Buna göre, Promethée sözünün Abhazcada (İlk-meşale. İlk-meşaleli, Öndeki-meşale, Öndeki – meşaleli) anlamlarında bileşik olan Pre – metse = Pra-matsa’nın değişik söylenişlerinden başka bir şey değildir. Bu kelime kuruluncaya kadar ve kurulduktan sonra da bir süre Ateş’in adı Ra idi; Ma-ra = Me-re (Ateş-tanrısı = Güneş), Ra-çve (Ateş-sönüğü = Sönük – ateş = Kömür) bileşik sözcüklerinin de gösterdiği gibi. Meşale demek olan Metse = Mtsa zamanla Ra sözcüğünün yerine geçerek Ateş’in de adı olmuştur. Ayrıca; yürüyüşle ateş artık birbirinden ayrılmaz hale geldiğinden tse = gidiş sözü de Ateş anlamına gelmeye başlamıştır…”
“Premetse = Pramatsa (Ön-meşale, Ön-meşaleli) sözcüğü bazı Abhaz ağızlarında Prımetse olarak da söylenmiştir; bu da Abhazcadaki şu bileşik sözlerin konuşma esnasındaki söylenişlerinden gelmiştir:
P-rı-me-tse: İlk-insanların-tutup-gittiği (Meşale);
: İnsanların-öncüsünün-tutup-yürüdüğü (Meşale);
P-rı-metse: İlk-insanların-meşalesi;
: İnsanların-önündekinin-meşalesi.
Prı-me-tse: Uçup-tutup-gidilen, Uçup-alıp-gidilen (Uçup kaçırılan);
Prı-metse: Uçan-meşale, Uçan-meşaleli.”
“Hiç şüphesiz Promethée adı yukarıdaki sözlerin konuşma içindeki söylenişleridir. Yukarılarda da görüldüğü gibi, kelimenin ve değişik söylenişlerinin verdiği bu değişik anlamlar da efsaneyi zenginleştirdiğinden, zamanla, bu meşalecinin Daw’lardan (veya dev’lerden) ya da tanrılardan ateş kaçırdığı, Kartal postuna bürünüp uçarak Dağ’daki Daw (veya dev)lerin ortasına dalarak ateşlerinden bir parça kapıp yine uçarak insanlara kaçırdığı, insanlara —kullanılmasını da öğretip— yaydığı tasarlanmıştır.”
“Her Abhaz’ın mutlaka bir aile soyadı ve aile tarihi (ağızdan ve halk anlayışıyla) vardır. Herkes eskiden sürüp gelen ailesini bu gibi efsanelerin içindeki benzer adlı kişilerle ilişkin göstermeye çalışır veya benzer bir başka aile ile ilişkin sanır veya gösterir. Bu suretle Promete efsanelerine de Aşvba, Yaşba, Kıçvba, Barçin, Kil, Barskil = Brıtskil ve herhalde henüz tespit edemediğimiz daha birçok aileler de ilişkin gösterilmiştir. Brıtskil ve Barçin ailelerinin bu adları da Prımetse = Prımıtse = Prımtse (Promethée)ye benzemeleri yüzünden adı bazılarınca Brıtskil’e çevrilmiş ve bazılarınca da Prımetse’nin Barçin ailesinden olduğu tasarlanmıştır veya öyle göstermek istenmiştir. Böylece de Prımetse = Prımtse adı Brıtskil oluvermiştir.”
“Primetse (Bristkil)’in ateşi kaçırışı: Bu kahraman, insanları saldırganlara karşı korumak için o zamanın en etkili savunma silâhı olan ateşi elde ederek onu halkına yaymak istemiştir. Ateş ise, Kafkas’ın volkanik yüksek dağlarında barınan Daw (veya dev)lerin tekelinde idi. Onlar, “Apsıwa ççiye = Miskin Abhaz” dedikleri halkı, zaman zaman basıp öldürürler ve hayvanlarını sürüp götürürlerdi, öteberilerini de alırlardı. Apsıwa-ççiye’ler, kendilerinden fizik güççe hiçtirler ama akıl ve zekâca üstün olduklarından, ateşi kapmaları halinde kıllı Daw (veya dev)lere yenilmeyecektir. Bu nedenle, Daw’lar uyanıkken de, uyurken de ateşlerinin etrafını kuşatarak onu korurlardı. O dağ gibi büyük Daw (veya dev)lerin ortasında ateşi kapmanın iki yolu vardı. Ya çok iyi yetiştirilmiş güçlü ve koşucu bir atla, ateşi kuşatıp uyuyan Daw’lardan birinin kulak deliğinden geçip ateşi kaparak aynı delikten dönüp kaçmak; ya da kartal postu giyip uçmaya alışarak, uyuyan Dawı-Daw’ların üstünden uçup geçerek ateşi kapıp aynı şekilde uçup onlardan ateşi kaçırmak”.[48]
Kafkasya ve Doğu Anadolu’da biraz daha konaklayalım.
M.Ö. IV. binin son çeyreğinde Kafkaslardan yukarı Fırat’ın gerisine ve Urmiye gölüne kadar olan geniş sahayı içine alan bölgede genel bir maddî kültür yeknesaklığı göze çarpıyor. Bu yeknesaklık bin seneden fazla sürüyor. Bunun yanı sıra beliren siyasî birlik de, ispatı güç bir etnik birliği akla getiriyor.[49] M.Ö. 2000 civarında ve bundan sonra Yakın-Doğu’ya Hint-Avrupalıların, özellikle Hititlerin Kafkasya yoluyla girişlerinin işbu yayla bölgesinde, hiç değilse Transkafkasya ile Doğu Anadolu’da bir maddî kültür değişmesine götürmesi beklenirken bu konuda hiçbir kopukluk görülmüyor: Transit yolculuk hızlı vaki olmuş olmalı, herhangi bir kültür rüsup bırakmayacak, karşılıklı temessül ve etnik karışma olmayacak kadar hızlı. Sadece metalürjide bir ilerleme ile çok daha uzaklara varan bir ticarî faaliyet izleniyor ki bunun yeni müstevliden çok yerli halkın marifeti olduğu sanılıyor.[50]
Van kalesinin çevresinde kurulmuş olan bu uygarlığa Asurlular Uruartru ya da Urartu adını vermişlerdi. Bunu meydana getirenler “…Kafkasya ile Doğu Anadolu’da oturmuş, II. binde ise bir taraftan Mezopotamya’ya, diğer taraftan Suriye üzerinden Filistin’e kadar yayılmış olan ve konuştukları iltisakî dil bakımından Proto-Hitit, Sümer ve Elamlılarla akraba olan Hurrilerin bir kolu olduğu anlaşılıyor”.[51] Gerçekten Urartu ve Hurri dilleri birbirlerine yakından bağlı idiler.[52]
Hurrilerin Fırat’ın seyri sefere müsait kısmında görünmeleri bunların Akadlı Sargon ve haleflerinin, bilhassa torunu Naram-Sin’in askerî ve ticarî seferleriyle gelişmekte olan zengin Mezopotamya ticaretine girmeye başladıklarına delâlet eder. Bu seferler yeni pazarlar açıyordu ve sonunda da Orta Anadolu’da Kaniş-Kültepe Asur tacir kolonisinin yerleşmesini kolaylaştırmıştı. Bunu başka kolonilerin tesisi takip etti. Her ne kadar bunlar Hatti toprakları üzerinde kurulmuş idiyseler de, o tarihlerde Hititlerce Isua olarak bilinen Elâzığ bölgesinden geçen bir yol Orta Anadolu’yu Hurri’lerin Doğu’daki diyarlarına bağlıyordu. Elâzığ halkı da, Kuzey Suriye ile bağları dolayısıyla muhtemelen Hurri kökenli idi. Mezopotamya ticaretinin inkişafı Hurrileri Güneye, Suriye’ye doğru cezp etmişti. Bu akışın hareket noktası ancak Doğu Anadolu yaylası ile Transkafkasya olabilirdi.[53]
Bu Urartu, M.Ö. 612 ile 585 arasında Ermeniler tarafından işgal edilmeye başlandı. Bu kişilerin kökenlerinin tetkikinde, önce Ermeni dil yapısının neler getirdiğini görelim.
Bu dil, müstakil bir Hint-Avrupa dili olup bunun Doğu çatam grubuna, Hint, İran, Slav, Baltık ve Arnavut dilleri ile birlikte mensuptur (Batı grubu ya da centum Grek, İtalik, Seltik ve Cermanik dilleri içerir). Başka tasnifler varsa da Ermenice, bütün sair Hint-Avrupa dillerinden en çok Grekçe ile uyum halinde olanıdır.[54] Arnavutça ile de benzerlikleri vardır.[55]
Bu kere de tarihçileri konuşturalım. Bunların başında Herodotus’un gelmesi doğaldır. Med harpleri sırasında çeşitli kıtaların giyinişlerini anlatıyor: “Phrygyalılar Paphlagonyalılar gibi giyinirler. Bunlar, Makedonyalıların anlattıklarına göre, Makedonya’da yaşadıkları devirlerde Brigesler olarak bilinirlerdi ve Asya’ya gelişlerinde memleketleri ile birlikte isimlerini de değiştirdiler. Phrygyalı kolonlar olan Ermeniler Phrygyalılar gibi giyinmiş olup her iki kıta Dara’nın damatlarından biri olan Artochmes’in kumandası altında idi.”.[56]
Phrygyalıların Doğuya doğru genişlemesine Asurlular çok karşı koymaya çalıştılarsa da bu genişleme devam etti. Asurluların Mushki adını verdikleri bu adamların yine Gourdi tesmiye ettikleri kralları (Grek kaynaklarının ve Herodotus’un Gordias’ı), Hitit kaynaklarının Tegarama olarak bildikleri Tel-Garimmu memleketi, yani şimdiki Gürün’e hâkim olarak ortaya çıkıyor. Bu Gourdi-Gordias, Phrygya–Ermenileri Armenia yakınlarına kadar götürmüş olabilir. Gerçekten Urartu kralı Rusa II (takr. 680 – 646) Dersim taraflarında bir Mushki taarruzunu def etmişti.
Müstakbel Ermenilere bir durak yeri olmuş olan Tegarama diyarının hatırası İncil’e kadar yansımıştır: bunda bu memleket devrin güçleri arasında zikredilmektedir. Bu nedenle Ortaçağ Ermeni tarihçileri uluslarını “Thogorm” ya da “Thorgom” adı ile anarlar. Kamberlerin taarruzu ile çökmüş olan Phrygya’nın bir kısım kabileleri böylece Doğu Anadolu’nun yolunu tutmuştu.[57]
Burada sözü Stabon’a bırakalım: “Bir Tesalya kenti olan Armenium sakinlerinden Armenos’un,[58] Jason[59] ile birlikte Armenia’ya gittiğine dair eski bir hikâye vardır; İskender’i takip etmiş olan Pharsallı Cyrsilus ile Larissalı Medius Armenia’nın Armenos’tan adını aldığını, onunla birlikte gelenlerden bir kısmının Akilisene’de…, bir kısmının da Syspiritis’te konakladıklarını söylüyorlar. Keza Ermenilerin Thesalyalılar gibi giyindiklerini de anlatıyorlar…”[60]
Bu ifade Ermeni göçlerinin Anatolia’dan kısmen Armenia’nın Kuzeybatısına Erzincan üzerinden, kısmen de Güneybatısına Sason ve Adiabene ya da Arbeles bölgesinden, eski Asur’un Kuzeyinden vaki olduğunu gösteriyor. Asur çökmüş bulunduğuna, yerini alacak devletler de henüz durumlarını tahkim etmemiş olduklarına göre herhangi bir zorlukla karşılaşılmamış olması gerekir. Tarihçi Adontz, Malatya-Harput-Diyarbakır hattı üzerinde “Trakya tipi” hüyüklerin bulunduğunu belirterek Trakya-Phrygyalıların bu güzergâhı takip etmiş olacaklarını teyit ediyor.
Yeni gelenler Urartu yerlilerinden bir mukavemet görmüş olacaklar ki Herodotus, Dara’nın gelirini tadat ederken Ermenilerle Alarodian tesmiye ettiği yerlileri tefrik ediyor: “On üçüncü: Ermeniler ve Karadeniz’e kadar komşuları ile birlikte Pactyaca 400 talent… On sekizinci: Matienian, Saspire ve Alarodianlar 200 talent…”.[61] Xenophon da Kuruş zamanında (557-529) Ermenileri bize Khaldilere, o müthiş dağîlere, yani eski Urartululara karşı harp halinde gösteriyor. Urartu’nun fethi tedricî olmuş olmalı: Önce vadiler, sonra yüksek yaylalar ele geçmiş olmalı. Gerçekten Urartulular, fetihten sonra ülkenin Kuzeydoğu’sunda, Ararat’ın Doğu’sunda, aşağı Aras’ın iki yakasında yaşam sürdürmeye devam ediyor, Alarodian-Khaldian’lar adı altında.[62] Phrygyalılar başlangıçta bir küçük fatih grubu olarak oralara yerleşmiş olmalıdır. Yerli halkı temessül edecek kadar geniş çaplı bir göç bahis konusu görünmemektedir.[63]
Kısaca sözünü ettiğimiz İncil geleneğinde Thogarma ya da Thorgama, Tegarama ya da Til-Garimmu’nun çıktığı Thergama veya daha doğru olarak Thegarma, Armenia Minor (Armeniyye-i Sugra); Riphath, belki Arpad (Halep’in kuzeyinde Rfad), küçük Suriye Devleti olarak gösteriliyor. Erirath dersi de Araratlı, Urartu’yu hatırlatıyor.[64]
Urartu’nun yerli halkının, Phrygyalı müstevlilerin dilini kabul ederken ona kendi renklerinden katmış olması doğaldır. Gerçekten Ermenice, fonetik bakımdan olduğu kadar morfolojik bakımdan da kuvvetli bir Kafkas etkisini taşır. Hint-Avrupa kökeninde büyük ölçüde ses değişmeleri vaki olmuştur.
Sair Hint-Avrupalı milletlerle birlikte bu Phrygyalıların da aslî menşelerinin Karadeniz’in Kuzeyi olmuş olması muhtemel görülmektedir.[65]
Tarihî gelişme sonucu olarak İran kültürü Armenia üzerinde, Grek kültürünün Roma üzerindeki etkisine benzer bir etkide bulunmuştur (Küçük Asya ve Armenia üzerinde İran egemenliği M.Ö- 546’dan 331’e kadar sürmüştür).
Ermeni unsurunun Urartu üzerindeki nüfuzu ve sonraları Med ve İranlılar ve Greklerin gelişi Urartu bölgesindeki eski inançları süpürmemiş, Doğu Anadolu ve Kafkaslar’ın yerli geleneklerine yeni boyutlar kazandırmıştır. Armavir’deki güneş ve ay mabetlerine ilâve olarak Ermeniler Muş yakınlarında Ashtishat’taki mukaddes ormanda birçok ibadethane meydana getirmişlerdir. Eski Armenia pantheonu bir milletlerarası, syncretic bir pantheondu. Yerli tanrıların yanı sıra Grek mitolojisinden ve İran dünyasından ithal edilmiş (ya da yukarda iddia edildiği gibi aslında hepsi Kafkas menşeli olan) tanrılara ibadet edilirdi. Bu sonuncular çoğu kez birbirinin içine girerdi: Aramazd/Ahura-Mazda/Zeus; Mithra/Helios/Apollo/Hermes ayniyeti görülür.[66]
Zaman geçip Osmanlı devleti cihanşümul bir güç olarak yerine oturduktan sonra bölge geniş ölçüde Osmanlı-Türk kültürünü benimsemiş ve mutlak Anadolulu bir veçheye sahip olarak bura halkı, Osmanlı sarayının en çok, hatta son zamanlarında tek güvendiği Gayrimüslim unsur olarak “tab’a-i sadıka” unvanına hak kazanmıştır.
Oluşunu özetlediğimiz bu kültürün de, bilmukabele, Anadolu halk yaşantısında haylice renginin bulunduğu bir vakıadır. Halk teknik terminolojisinin, sırasında göreceğimiz gibi, çok sayıda Ermenice kökenli kelime içerdiği bir gerçektir. Örf ve âdetlerde de yakınlık mütebarizdir.
Vardavar-Vartavar, Hristiyan Ermenilerde Transformatis Christi — Mεταμόϱφωσις (İsa’nın şekil değiştirmesi) bayramı olup bu tabir tam Ermenice değildir; genellikle bir Asianik-Kappadokian-Alarodian ifadedir ve “gül”ün bayramı (Ermenice vard = gül), harfi harfine “gülün ışınlanması (Ermenice var)” demektir. Bunun arkasında senevî devre ait eski bir inanış bulunup vardavar-vartavar, Cosmos’un devir safhalarını ifade eder ve az çok putperest Ermeni güneş senesinin başına tekabül eder ki bu da on bir ağustos tarihine tesadüf eder: güller, çiçekler, meyve ve ağaç sürgünleri takdis edilir.[67]
“Ermeniler yazın ortasında vastavar adını verdikleri bir bayramı kutlarlar. Birbirleri üzerine gül suları ve çiçekler atarlar… İranlılar bu günde, âb-pâşân tesmiye ettikleri bu bayramda, takliden veya istihza kastıyla, birbirlerine kokulu sular atarlar.”.[68]
Akla gelen bir başka ihtimal de kelimenin, Hitit dilinde “su” demek olan Wattar ile ilgisidir.
1. Caferoğlu, Rize menşeli olarak “yayla ahalisinin yaptığı bir şenliktir. Temmuz ayının on beşinden yirmi beşine kadar devam eder. Şenlikte delikanlılarla kızlar karşı karşıya mani söylerler” diye anlatıyor bugün yaşayan bu vartivor bayramını.[69] Gerçekten bu şenlik çamlı Hemşin Çat köyünün yöresindeki Ambarlı Cocon yaylalarında Temmuzun on beşinde başlar ve ay sonuna kadar devam eder.
Daha çok göreceğiz bu gibilerini.
Dara ile Xerxes, Marathon, Thermopyl’ler ve Plataea savaşlarına, ordularını teşkil eden milletler yelpazesi içinde Orta Asya’nın Batı kısmının adamlarından oluşan piyade ve süvari kıtaları ile de çıkmışlardı. Helen dünyası da böylece bir başka büyük dünya ile tanışmak olanağını buldu. Sonraları Asyalı Sogd’lar İskender’e yiğitçe karşı koydular, bu fatih güzel karısını bu bölgelerden aldı. Eski dünyanın iki büyük gücü olan Partlar devleti ile Kuşan imparatorluğunun teşekkülünde Asya’nın bu tarafı hiç de küçümsenmeyecek bir rol oynamıştı. Buraların prehistoryası ise binlerce sene öncesine dayanıyordu. Kâh müreffeh ve mamur, kâh âtıl uygarlıkların beşiği idi burası. Ahmenî “Şehinşah”ları burada hayli ileri bir kültür seviyesi ile karşılaşmışlardı.
“Neolithik devrim” burada gününde vaki olmuş, avcılık, balıkçılık ve yiyecek toplama gibi ilkel ekonomi yerini büyük ölçüde, hayvan ehlileştirme ve bitki cinsi ıslah edip yetiştirme keyfiyetine terk etmiştir.
Mezkûr devrim her tarafta aynı şekilde tecelli etmemiştir. Yakın-Doğu’da iki değişik hal görülür: biri esas itibariyle tarımsal, diğeri daha çok hayvancı. Bu iki halin Batı Orta Asya’da mevcut olmasına karşılık Kuzey ve Doğu Türkmenistan’da hayvan yetiştirme, yavaş olmakla birlikte çok erken devirlerden itibaren gelişmiştir. Güney Türkmenistan’da ise bu besin maddesi temin yöntemi tarım ile müzdeviç olarak inkişaf etmiş olup çiftçiler yerleşik düzenin öncüleri olmuşlardır. Bunun en önde mümessili Ceytun kültürüdür (M.Ö. takr. 5000). Küçük çakmak taşı endüstrisi, geometrik aletler, kerpiçten tek hücreli evler, altı düz güveçler… bu insanlardan bize kalan hatıralar arasındadır. Şagilli-Tepe’de de Hordeum distıcum (iki sıralı arpa), Triticum vulgarae ve Tiriticum compactum (buğday) daneleri ele geçmiştir. Bazı ilkel sulama yöntemleri de bahis konusudur.
Ceytun Kültürünün sahiplerinin Yakın-Doğu ile irtibat kurmuş oldukları bugün kesin olarak saptanmıştır: çok müşterek şey var ortada.
Ve Anau, Namazgâh-Tepe, Kara-Tepe, Uluğ-Tepe, Altın-Tepe…
1. binin sonlarında Güneydoğu Türkmenistan, eski İran arazisinden hareket eden göç dalgasını kabullenmiş. Göçenler kendilerini işbu yerleşik tarımcılar arasında fazla yabancı hissetmemişler ve kısa zamanda yerliler tarafından temessül edilmişler. III. binin başlarında da aynı hal Orta Bölge’de vaki olmuş: eski İran’dan Güney Türkmenistan’ın mümbit vahalarına doğru bir genel hareket bahis konusu oluyor.
Geç kalkolithik devrin Türkmenistan’da ciddî sulama tesisleri ve içinde geniş aile klanlarını barındıran çok gözlü evler, sosyal yaşantının bütün şekillerinin artık çok daha gelişmiş ve muğlâk hale geldiğine delâlet eder.
Güney Türkmenistan’da vaki ve kısaca özetlediğimiz ekonomik ve sosyal olaylar Erken Bronz Devri’nde (M Ö. 2000-1600) toplum yaşantısında önemli değişiklikle bir ilk kent uygarlığının tezahürüne yol açmıştır. Bu oluş dahi “kentleşme devrimi” adını almıştır. Kentleşmenin doğal sonucu ise, toplumun ekonomik temelinin değişmiş olması itibariyle, sınıfsız bir cemiyetten sınıflı bir cemiyete geçiş keyfiyetidir. Bu büyük değişme, içinde tacirler ve sanaat erbabı için özel alanların bulunduğu geniş köylerin teşekkül ve gelişmesi ile belirir. Bu itibarla köy artık sadece bir konut küme’si olmayıp önemli bir istihsal merkezi haline gelmiştir: Altın – Tepe ziggurat’ının inşası için, yarım milyon kerpicin imali ve inşa için geçen zaman dikkat nazara alındığında, geniş bir işgücü gerekmiştir… Bu devirde ciddi ticarî ilişkiler Hindistan ile önemli bir kültür alışverişini de körüklüyordu. Mohenjo-Daro ve Harappa’da bulunan ve her iki tarafta müşterek eşyalar bu keyfiyeti kanıtlamaktadır. Aynı şeyler Mezopotamya için de söylenebilir. Kuzeye giden ticaret yollarından da bütün bu kültürler tüm Orta Asya’ya yayılabilme olanağını buluyordu. Soyut düşüncenin gelişmesi ve muntazam hesap tutma gereği beşer kültürünün en büyük başarılarından biri olan yazı sisteminin ortaya çıkmasının ön şartlarından olmakta idi.
M.Ö. I. binde Fergana vadisi yerleşik ziraî ve hayvancı ekonomiye sahip bir bölge olup sunî sulama düzenine malikti. Bu devirde Hvarezm bölgesinde de ciddi bir ziraî gelişme saptanıyor.[70]
Bu veriler, Anadolu’ya damgasını vuran kişilerin dağarcıklarında köklü bir kültürle bu topraklara ayak bastıklarını kanıtlar. Sözü edilmiş olan devirlerde bu insanların sair hirfetlerle ünsiyetleri de ilgili bahislerde mütalâa edilecektir.
Ana hatlarını çizmeye çalıştığımız Türk kültür tarihinin, milletin geleneklerinin tümünün tarihi olacağını evvelce söylemiştik. İçtimaî teşkilâtlanma da kültürün bir unsuru, onun yapısı ile ilgili bir unsuru olduğuna göre işbu teşkilâtlanmanın da bir tarihi olacaktır. Terminolojisi, kültürün sair veçhelerine nazaran daha büyük bir kesinlik arz eder.
Türk-Mogol dünyası, sosyal teşkilâtlanma bakımından müstesna bir yer işgal eder. Gerçekten on beş asırdan fazla bir maziye dayanıp da en ince ayrıntılarına kadar kayda geçmiş bir sosyal örgütlenme nadirdir.
Asya bozkırlarının göçebe hayvancıları müşterek bir çevre ve ekonomiyi paylaşırlar. Bunlar ayrıca, evvelce görüldüğü gibi, linguistik bakımdan da akrabadırlar. Tarihleri de müşterektir: birçok devlet ve imparatorlukların kuruluşuna iştirak etmişlerdir. Aradan asırların geçmiş olmasına rağmen bunların gelenek ve hatıraları zihinlerde canlılığını muhafaza etmektedir. Çin ve İran kayıtları ve daha sonra kendi öz kaynakları Türk ve Moğol olarak tanımlanan bu insanları en az iki bin beş yüz seneden beri gezginci-hayvancı olarak gösterir. Kendi öz kaynaklarında içtimaî örgütlenme ve bunun terminolojisi en az bin beş yüz seneden beri kaydedilmektedir. Aslında bunlar daha da eskidir.[71]
Biz, sözünü ettiğimiz örgütlenmenin ayrıntılarına, akrabalık-hısımlık-sıhriyet sistemi ile üretim ve mülkiyet münasebetlerine, eserimizin son bölümünde, “Âdetler” bahsinde etraflıca değineceğiz. Burada şimdilik, devamlı geçen tabirlere açıklık kazandıracak bazı tariflerle yetineceğiz. Hemen ilâve edelim ki her tabir ve ilişiği, ekonomik hayatta bir davranış modelleri takımını tazammun eder.
Zaman akışının da iki manası olup bunlardan biri afakî’dir (objective). Şöyle ki bu kişilerin yazılı tarihleri vardır ve yazılı kayda geçmiş hadiseler tarihî olarak kabul edilir. Diğeri ise afakî olmayan, mitoloji-şiir alanında kalan bir mana: tarihî olayların halk beynindeki rivayeti gerçeklerden farklı, hem tabii, hem de muğlâk bir şekle bürünür. Objektif kayıt sosyal sürecin, halk rivayetinin ya da geleneğinin dışında kalır. Mitoloji-şiir alanı ise sosyal ve tarihî sürecin içine girer ve onu şekillendirmeye yardımcı olur. Böylece iki topluluk tarafından paylaşılan bir müşterek ata efsanesi bunları daha geniş bir kültürel birlik içinde mezceder ve her birinin karşılıklı hak ve vazifelerini tayin eder. Her iki ayrı tarihî boyut beraber akar. Halk rivayeti objektif tarihi yaratır, o da, toplulukların terkibi ve ayrılmaları ile bunların mütekabil etkilerini kayda geçirir.[72]
VI-VII. yy.larda Orhon ve Yenisey ırmakları boyunca yaşayan milletler bir halklar (kabile ya da sülâleler) konfederasyonundan müteşekkildir. Bunun önderi bir Türk halkı (kabile ya da sülâlesi) olmakla beraber bu halk Moğolları veya kesinlikle saptanamayan ve Altay dillerini kullanan sair halkları da bazen ve hatta çoğu kez, içerir. Konfederasyonun başında Khan-Khagan oturur. Bu halklarda şecere babadan geçer ve soylardan hiç değilse biri efsanevî bir kökene maliktir. Bir Çin kaynağına göre “muhafız kıtası Fu li (büre) tesmiye edilip Moğolca kurdu ifade eder ki bu da kurttan indiklerini hatırlatır”. Birkaç asır sonra Moğol “Gizli Tarih”i şöyle başlayacaktır: “Çinggis hahanın ceddi, yüksek tanrının takdiri ile yaratılmış bir boz kurt idi, eşi beyaz bir dişi geyik idi…”[73] Türk ve Moğol hanlarının muhafızlığı bir efsanevî atadan gelen ahfat grubunun irsî vazifesi olmaktadır.[74] Biraz aşağıda müşabih şekilde ok ile ilgili kabile adlarını göreceğiz.
“Yurt kiçük bolsa anğut bedük ur = delik küçük olsa da tıpayı büyük vur. Bu sav, halka küçük bir işi büyük göster diye emrolunan kişi için söylenir” diye izah ediyor Mahmut, hükümet etme yöntemlerinden birini.[75] Burada yurt, delik manasına kullanılmış. Aynı kelimeyi başka yerde “yurt, eski eserler, ören” karşılığında vermiş.[76] Ve de:
“Üdhik meni küçeyür
Tün kün turup yıglayu
Kördi közüm tawrakın
Yurtı kalıp aglayu”
“Aşk bana zulmediyor, gece gündüz durup ağlayarak, gözüm onun davrandığını gördü, yurd’u boş kalarak”.[77]
Yazılı Türkçenin ilk devirlerinde kelimeye nadiren rastlanıyor. Kaşgarlı’nın “terk edilmiş karargâh” anlamındaki tercümesi ilk devirlerin tarifine uygun düşüyor; ancak Ortaçağda, herhangi bir terk edilme keyfiyeti bahis konusu olmadan “ikametgâh, konaklama mahalli” anlamlarında kullanılmış ve halen de her tarafta bunlardan başka “bir mahsusî keçe çadır, cemaat, memleket, vatan” vs. manalarını taşımaktadır. Kül Tegin yazıtında “ölügi yurtda yolta yatu kaltaçı ertigiz” (düşman karargâhı — ordu’yu — basmış ama Kül Tegin dayanmış. Böyle olmasaydı sağ kalanlar köle olacaklardı) = “cesetleriniz boş kalan konak mahallinde ya da yolda sürünecekti”; Uygurcada da “olurtuk sayu orun yurt öğünçe = içinde yaşadığınız her yer gönlünüzcedir” gibi cümleler buluyoruz.[78]
“Yurt tutmak, yurt edinmek, yurt etmek”, mesken edinmek, tavattun etmek manalarında kullanılagelmiş Osmanlı Türkçesinde. Cürcan’lı Fahrüddin’in İran şahının kızı Veyse ile Turan hakanının oğlu Ramin arasındaki aşk macerasını anlatan “Veyse ve Ramin” adlı mesnevisi Kanunî’nin buyruğu ile Bursalı Lâmii Çelebi tarafından Farsçadan Türkçeye çevrilmiştir (XVI. yy). Bundan bir beyit:
“Raiyettir koyun zalimdürür kurt
Gerekmez kurt koyun ile tuta yurt”
diyerek köylünün zalimlerden uzak durmasını salık veriyor… Aynı yy.da Balıkesirli Zati’nin de bir başka önerisi var:
“Suyu bol hûp havalı, ferah-efza yerdir
Sofiyâ gel tutalım gûşe-i meyhanede yurt”[79]
Batı Göktürk devletini kuran on kabileye Onok denilmiş olup o devirlerde ok’un boy ve soy anlamlarında kullanılmış olduğu anlaşılıyor. Altay ve Kırgız Türkçelerinde “kabile, menşe, soy” manasında uk şeklinde geçer ki bunların ikisinin aynı olması gerekir. Oğuzların Bozuk ve Üçok adlarında bulunan ok-uk da işbu “ok”un kendisidir. Oğuz destanının bu isimleri Oğuz oğullarının buldukları ok ve yay menkıbesiyle izah etmesi buna delildir.
Batı Türkistan’da Talas ırmağı boyunda bulunan bir mezar taşındaki bir kelimeyi H. N. Orkun oba şeklinde okumuştur (Eski Türk Yazıtları, II, 134). Doğru okunduysa mezarda gömülü bulunan kişi “altı oba’nın begi”dir. Kaşgarlı da bunun Oğuzca “kabile” demek olduğunu yazıyor (oba)[80] Osmanlı Türkçesinde bu kelime yazı dilinin kuruluşundan beri kullanılıyor. XVII. yy.a kadar “kabile, aşiret”, sonraları da “birkaç çadırdan mürekkep göçebe oymağı”nı ifade etmiştir “Bir kişiyi bir ev kavmi için feda eylemek gerek ve bir ev kavmini bir oba kavmi için feda eylemek gerek” diyor XIV. yy.ın Kelile ve Dimne’si. Bürhan-ı Katı’ Tercümesi’nde (XVIII-XIX. yy.) Mütercim Asım Farsça çartak kelimesini “maruftur, âmme çardak derler, murebba çadıra dahi denir ki Şiraz’da Şirvanî derler, Türkide oba tabir ettikleridir ve matbah çadırına ve aylak çadırına dahi denir” diye tarif ediyor.[81] Görüldüğü gibi zamanla oba’nın manası epey daralıyor. Bu arada ωβή’nın “kabile”, merkezî Hindistan Rajmahallî ava’nın “ev” karşılığında olduğunu da hatırlatalım.[82] (Fot. 1a ve 1b).
Kaşgarlı’nın “boy, ulus, kavim, kabile, aşiret, hısım” olarak tercüme ettiği boy, üç asır evvel bod şeklinde kullanılmakta idi. Osmanlı Türkçesinde XIV. yy.dan beri “bir aşiretin kollarından her biri” şeklinde geçmektedir. Bağ dahi, kabilenin bir bölüğünü veya kabile karşılığında olmak üzere Yenisey yazıtlarından beri geçiyor.
Oğuz Türkçesinde “ırk, sülâle, kabile”, Kırgız Türkçesinde “meşhur kabile”yi anlatan soy lafzının, uruğ’un müteradifi olması melhuzdur. Ebülgazi Bahadur Han’a göre İl, birçok uruklardan kurulur. Yani, eski kitabelerin bildirdiklerine uygun olarak “memleket, devlet”in karşılığıdır. Eski Osmanlı metinlerinde de il “halk, eyalet, sulh”u tarif etmiştir. Bu anlamlarıyla il-el kelimesi bütün Türk lehçelerinde muhafaza edilmiştir- Her ne kadar il-el, “yabancı” karşılığında da kullanılmakta ise de bunu sadece bir aile dışında kalan kişilerle münasebete inhisar ettirmek gerekip aslında il sözcüğünde “yabancı” anlamı yoktur.
Boy kurumlarının bölüklerinden birini bildiren omak-oymak-aymak tabirleri Moğol istilâsından sonra Anadolu Türkçesine geçmiş, burada Türkmen ve Yörükler arasında oymak şekliyle kullanılırken Doğu Türkçesinde aymak, aymah, omak olarak devam etmiştir. Ş. Sami de oymak için “bir ulusun munkasim olduğu kısımlarının beheri, kabile” diyor.
Boyların bölünmesi gereğinden ocak, ağıl, arıs-arış lafızları ortaya çıkmış. Radloff’a göre ocak’ın anlamlarından biri “aile, soy, sülâle”dir. H. Kâzım Kadri de[83] bu kelime için “(ot-ocak) ateş yakılan yer”, “ocağı daima yanan = hâneden” tariflerinin yanı sıra “pederden evlâda intikal ettiği zannedilen bazı evsafı maneviyyeye malik aile, bir sanatla iştigal eden esnaf” tariflerini ekliyor.
Ağıl, bütün Altay dillerinde yaygın bir terim olup Buretçede ail; Mogolcada ayil; Yakutçada ıal; Çuvaşçada yal; Yenisey-Altay Türk lehçelerin de aal, ail; Kıpçak zümresi lehçelerinde avul, aul, avıl şeklinde “köy, kasaba, aile” mefhumlarını ifade eder. Azeri Türkçesinde “mekân”; Çağataycada “mekân, davar ve koyun konulan yer, ay ağılı = hale; köy, karye”; Garp-Anadolu Türkçesinde “mekân, etrafı çevrilmiş yer, avlu, davar yatırılan yer, mandıra” karşılığında kullanılmaktadır (BTL). Buna en eski Oğuz lehçesinde ve ağıl şeklinde rastlanır. Moğolların yaşayış tarzının anlatılması sırasında “kalabalık olarak göç edenler, âdete göre bir kafile halinde hareket eder ve bir kamp olarak konarlardı. Bu kamplardaki çadırların adedi bazen birkaç yüzü bulurdu. Kamp, Moğolca küriyen-güriyen, birkaç ağıl (Mogolca ayil), yani birkaç göçebe haneden teşekkül ederdi ki ayrı ayrı çadır —ev ve araba— çadırlardan ibaret olur. Reşidüddin diyor ki: “küren’in manası şudur: birçok çadırlar sahrada halka şeklinde bir daire teşkil ederek dizilirlerse buna küren denir”. Aynı müellif diğer bir yerde bu kelimeyi şöyle izah ediyor: “küren’in manası halka demektir… Demek oluyor ki XI ve XII. yy. Moğolları ya ayil ya da küriyen halinde göç ederlerdi…”[84] deniliyor.
Ve nihayet Yasa-yasağ’ın da Moğolca değil, Türkçe olduğu sonradan anlaşılmış olup Kültegin kitabesinde “… öd tengri yasar, kişioğlu kop ölügli töremiş” (“zamanı Tanrı takdir-yapar-eder, kişioğlu ölmek üzere türemiştir”) ibaresi okunur ki burada “yasar”, yasa — (= yapmak, nizama koymak) kökünden teşkil edilmiş partisiptir. Kazak Türkçesinde “yasagan” = halik, yaradan demektir. “Yasak”, eski bir Uygur metninde “nizam, kanun”u ifade ediyor. Çeşitli Türk lehçelerinde “yasa”, kanun, nizamname karşılığında kullanılır. Çağataycada bu “yasa”dan birçok kelime türetilmiş olup bunlardan biri de “yasavul”, yani “yasanın emirlerini tatbik eden”dir. Töre-türe’nin de aynen yasa-yasağ gibi kanun, nizam, ayin, resm anlamlarına kullanılageldiğini görmüştük. Selçuklular devrinde Oğuz türesine çok önem verildiği biliniyor. Sultan Alâeddin Keykubad’ın şölenini Yazıcıoğlu Ali Tevarih-i âl-i Selçuk’ta şöyle hikâye ediyor: “…sadra ve iki kola Oğuz resmince baştanbaşa döşenip müzeyyen ve mürettep oldu ve kâsât-ı kımız… Oğuz resm-ü erkânı üzere içildi ve bunun zamanına ve oğulları zamanına değin işbu ebyat tertibince töre sürüldü. Ve sağ kol beyler beyliği Kayı ve Bayat beyine ve sol kol beyler beyliği Bayındur ve Çavuldur beyine veriliyordu. Ve kalan beyler dahi bu yirmi dört boyun beyleri oğlanlarına verilmeyince gayriye verilmezdi…”
Hanlar atası Oğuz Han söyledi
Böyle töre, yol ü erkân eyledi
İşbu resmiyle vasiyet kıldı ol
Ta ola oğlanlarına töre, yol…[85]
Bu töreye bağlılığın tezahürlerini tarihin birçok safhasında görüyoruz. Oğuzların, sevmedikleri idareye karşı sık sık baş kaldırdıkları bir vakıa olmakla beraber bunların hiçbir zaman “bey” sınıfına dahil olmayan bir kişinin arkasından gitmeleri bahis konusu olmamıştır. Bu konuda Türkmen’in töresi kesindir. Ama Musa Çelebi gibi hanedana mensup birinin bayrağı altında toplanmakta hiç tereddüt göstermemişlerdir. Yani toplumsal hoşnutsuzluklarını dahi töreye uygun şekilde belirtmişlerdir.
Bilindiği gibi Anadolu’yu Türkiye yapan büyük istilâ dalgasını başlıca geniş göçebe Oğuz konfederasyonuna bağlı kişiler teşkil ediyordu. Bunlar yirmi dört boy’a ayrılmıştı. Bu güçlü birimler, yerleşme vaki oldukça dağıldılar. Osmanlı devrinde Batı’da bunlardan ancak eser kalmıştı. Bunların yerini daha küçük birimler olan oymaklar veya aşiretler almıştı. Buna karşılık başkentten uzak bölgelerde, Orta ve Doğu Anadolu’da, bilhassa toponimide adlarının olduğu gibi devam etmesi, boyların daha iyi tutunduklarını gösteriyor. XVIII. yy.a kadar Anadolu’nun en Doğu’sunda bu boyların bazılarının nispî bir ittihadı muhafaza etmiş olmaları mümkündür. Fakat sair yerlerde bu yy.da tamamen dağılmış olarak görünüyorlar. XVI ve XVII. asırlarda, toprağı işgal etmiş olanların yerleşik duruma geçmiş ve göçebelik alanlarını, imparatorluğun Doğu sınırlarında zuhur eden yeni dalgalara terk etmiş olmaları muhtemeldir. Yeni gelenler de çabucak parçalandılar. Bugün Türkçe konuşan gezginci aşiretlerin en büyükleri bin ferdi aşağı yukarı hiç geçmez. Bunların çoğu yüz ilâ iki yüz kişiden ibaret olup ekseriya topluluğun çekirdeğini genişlemiş bir aile, yani on, on beş çadır teşkil eder. Bütün bu tali kısımlara oba, kol veya mahalle adı verilir.
Yerleşik (oturak) hale geçme her yerde aynı şekilde vaki olmamıştır. Büyük Selçuklu kentleri memleketin ortasında, yüksek yaylada gelişmiş olup Konya, Kayseri, Sivas gibi bazı şehirler faal yerleşme merkezleri haline gelmiştir. Pont silsilelerinin nasıl bir engel teşkil ettiğini ve Karadeniz sahillerinin nasıl yavaş yavaş Türkleştiğini yukarda görmüştük. Buna karşılık Toros ve Antitoros’lar bugüne dek tamamen aşiretlere terk edilmiştir. Bu dağlarda ve bunların hâkim oldukları Güney ve Batı kıyı inhitatlarında gezgincilik hâlâ nispî gücünü korumaktadır. Yerleşme, Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet hükümetlerinin baskı ve teşvikinden çok, gezinecek yerlerin nüfus artışı nedeniyle azalması ve yerleşik yaşantının bugün arz ettiği rahatlığın cazibesi dolayısıyla gelişmiş ve gelişmektedir.
Gezginciler ya göçebe, Türkmen, Yörük gibi isimlerle ya da mensubu bulundukları aşiret, oymak veya mahallenin adı ile anılırlar.
“Göçebe” tabirinin aslında bir etnik manası olmayıp bu tabir bir hayat tarzını tasvir etmekten ileri gitmiyor. “Türkmen” lafzı üzerinde ise daha evvel uzunca durmuştuk. Daha XIII. yy.dan itibaren bu kelimenin gezgincilere olduğu kadar yerleşik topluluklara da tatbik edildiğini kaydedelim. Ancak, tasrih edilmezse, bundan sadece gezginciler anlaşılmaktadır.
1. Velidî Togan’ın Gök-Türkler zamanına götürdüğü[86] Dede Korkut’un menkıbesinde Oğuz-Türkmen tefriki göze çarpıyor:
“Hanum hey, hey, Oğuz zamanında Kanlı Koca derleridi, bir gürbüz er varıdı.
Yetişmiş bir cılasun oğlu varıdı. Adına Kan Turalı derleridi.
…….
Kan Turalı aydur: Beli canum baba, eyle isterem. Pes varasın, bir cici bici Türkmen kızını alasın. Nagahandan (ansızın) dayanam, üzerine düşem, karnı yırtıla, dedi.
Kanlı Koca aydur: oğul, kız görmek senden, mal, rızk vermek benden, dedi.
Böylece degeç (deyince) erenler evreni Kan Turalı yerinden durdu. Kırk yiğidin yanına aldı. İç-Oğuz’u gördü, kız bulamadı. Kayıtdı, gerü döndü, evlerine geldi.
Babası aydur: oğul, kız buldun mı? dedi.
Kan Turalı aydur: yıkılsın Oğuz elleri, mana yarar kız bulamadım baba, dedi”.[87]
Bir başka yerde de “Kâfir aydur: Oğuz’un arzusu Türkmen’ün delüsüne benzer, bağa şuna, dedi”[88] hitabı var. Göktürk hakanı Elterih devrinde (681-691) Türk (Türük) ve Oğuz milletlerinin kaynaşmasına şahit oluyoruz.[89] Yer ve Gök arasındaki ikilik Türklerle Oğuzların ayrılmaları şeklinde tecelli ediyor, tıpkı Homeros Olymp’inde tanrıların aralarında dövüşmeleri gibi.[90] Bunlardan, o devirlerde Türkmen adının daha çok, nispeten yüksek bir medenî seviyeyi haiz, kısmen ziraatla uğraşan yarı yerleşik Oğuzlara verildiği istidlâl ediliyor.
Osmanlı devrinde Anadolu Türk aşiretleri Yörük ve Türkmen adlarıyla başlıca iki gruba ayrılmış olup umumiyetle Orta ve Batı Anadolu’da bulunan aşiretler Yörük, Doğu ve Güney bölgelerde yaşayan boy ve oymaklar ise Türkmen adlarıyla anılmışlardır. Her iki grupta da ilk fetihte veya Moğol istilâsı sonucunda gelmiş bazı aşiretlerin bakiyelerinin mevcut olabileceği kabul edilmekle beraber Yörüklerin genellikle Anadolu’ya ilk fetihte gelmiş olanların torunları gözü ile bakılıp Türkmenlerin de daha çok Moğol istilâsı neticesinde gelmiş oldukları saptanıyor. Kayı’lar, Yörük grubunun teşekkülünde en büyük paylardan birine sahip oluyorlar: büyük bir Kayı şefi olarak bilinen Artuk Beğ’in Anadolu’nun fethinde oynadığı rol, Kayı’ların bu fethe iştirak etmiş olduklarını gösteriyor. Böylece bunların Ertuğrul Bey ile birlikte sonradan tarih sahnesine gelmiş oldukları sanısı batıl oluyor.[91]
Kavim, halk kavramı budun sözcüğü ile anlatılmaktadır. Orhon yazıtları (VII-VIII. yy.) ile Kaşgarlı’nın kaleminde (XI. yy.) aynı manada kullanılıyor. XIV. yy.da yapılan Kuran tercümelerinde “kavim, en-nas, âl” tabirleri hep budun kelimesiyle karşılanıyor. Fakat mezkûr kelime bu asrın sonlarından itibaren kaybolup yerini ulus’a terk ediyor. Moğol istilâsıyla birlikte yayılmış olmasına rağmen Moğolca olmayan uluş, ş-s değişmesiyle ulus şeklinde devam ediyor ve halk, kavim, millet (Türk ulusu), devlet (Çağatay ulusu, Coci ulusu) kavramlarını ifade ediyor. Buna ilk defa VIII. yy.da Kültekin yazıtında rastlanıyor. Kaşgarlı Mahmut uluş kelimesini Çiğilce “karye”, Arguca “şehir” diye izah ediyor. Yine VIII. yy.da urug, “yakın ve uzak kan kardeşlerden kurulan muayyen bir topluluğu” ifade ediyor. Bunu Mahmut “tane, tohum (urug ekti = tohum ekti)” diye tercüme edip “hısımlara dahi, buna benzetilerek, urug tariğ denir” diye ekliyor.[92] Kudatgu Bilig’de de çok geçen bu lafız burada “nesep, nesil, soy, kabile” manalarında kullanılıyor. Uruğ ile tarığ aynı kavramı ifade eder. Esasen “tarla” kelimesi de “tohum ekilen yer” demek olan tarıglag’tan müştaktır (tarığlağ-tarılağ-tarıla-tarla). Başlangıçta “tek bir tohumdan türediklerine inananların” topluluğu olan uruğ zamanla büyük kabilelerin de karşılığı olmuş. Osmanlıcada da Tanzimat’a kadar çok kullanılan bu kelime için Ş. Sami Kamus-i Türkî’de “müfreze, kısım, bölük, şube, kabile şubesi: bir ulusun urukları” diyor.
Türkmen ve Yörük tabirleri de çoğu zaman karıştırılmaktadır. Her ne kadar Yörük-Yürüklerin Türkmen ailesinin bir kolu olması mümkün ise de bunların birbirlerinden ayırt edilmeleri önemlidir zira hiçbir Yürük Türkmenliği, hiçbir Türkmen de Yürüklüğü kabul etmemektedir. Bunların giyinişleri, ikamet şekilleri, âdetleri ve sair hususlarda hayli fark bulunmaktadır.
“Her ne kadar Yörüklerle Türkmenler etnik bakımdan aynı unsurlar ise de, bunlar bölgeye geliş ve yerleşiş tarihlerindeki ayrılık ve bununla ilgili olarak bugün beliren ağız ayrılıkları dolayısıyla ilk bakışta birbirinden başka özellikler gösteren iki değişik etnik zümre imiş gibi karşımıza çıkarlar…”
“Bugün Güneybatı Anadolu bölgesinde bulunan Yörük ve Türkmen boylarından en önemlileri Abdal, Akkocalı Tekeli, Karakeçili, Tahtacı, Yağcılar, Karayahşi, Karayağcı, Kızılkeçili, Sancaklı, Çepni, Kaçar, Alpaslan, Horzum, Dânişmentli, Avşar boylarıdır. Dil özellikleri bakımından bunlardan hangilerinin Yörük, hangilerinin Türkmen karakterini taşıdığının tespiti bütün boyların teker teker araştırılması ile mümkündür. Anadolu’daki Türkmen boylarının dili Azeri lehçesi grubuna girer. Adlarındaki benzerlikten ötürü bu ağızları Orta Asya Türkmencesiyle karıştırmamalıdır… Metin tespitlerinden Yağcılar, Tahtacılar, Kınıklar ve Alpaslanlar boylarının ağız özellikleri bakımından daha çok Yörük grubuna girdiklerini söyleyebiliriz. Bunların ağızlarındaki ses, şekil ve yapı bilgisi özellikleri bazen yerli ağız özelliklerine bazen de Türkmen özelliklerine benzer. Ağız özellikleri bakımından Yörük grubuna soktuğumuz Kınıklıların bu durumunu, tarihî kayıtlar da doğrulamaktadır. Bu konudaki incelemeler Kınıklıları, Kayılar gibi Anadolu’ya ilk gelen fatihler arasına ve Yörük grubuna sokarlar.”
“Avşarlarla Çepniler ağız özellikleri bakımından Türkmen karakteri gösterirler. Hatta Çepnilerde Türkmen ağız özellikleri hiç bozulmamış denecek kadar temizdir”.[93]
“Man”ın aynı zamanda “yürüyüş” manasına da geldiğini görmüştük. Konu üzerinde duraklayalım. Kelimeyi Altaylar, Kuzeydoğu diyalekti-Oyrot; Lebed, Kuzeydoğu diyalekti; Teleut ve sair Kuzeydoğu diyalektlerinde yine “yürüyüş, atın yürüyüşü, bir hızlı yürüyüş” anlamlarında buluyoruz. Budhist Uygur metinlerinde de “manlamış man sayu = her attığınız adımda (rahat ve emniyette olasınız)”, “manlamış manınızlar = attığınız adımlar (tehlikeden arınmış olsun)” cümlelerindeki gibi yine yürüyüşle ilgili “adım” kavramını taşıyor. G. Clauson, halen çeşitli dillerde kullanılan sair manalardaki “man”ın bununla irtibatı olmadığını tasrih ediyor.[94]
1. Räsänen de von Gabain’e dayanarak bunun Uygurca “adım”; Oyrot, Soyon ve sair dillerde “koşuş, dörtnal”; Hakanî’de “elde edilen boş zaman”; Kazakça (Radloff) ve Teleut dilinde “etrafta bulunan şeyler, muhit”; Doğu Türkçesi ya da yeni Uygurca, Çağatayca ve yine Oyrot dilinde “ileri hareket etmek, adım”; Yakut man-ıy, Kargarlı’da manıg “adım” (III/35); Kutadgu Bilig’de manıt “götürmek”; Oyrot dilinde man-ta “dörtnala gitmek”… demek olduğunu yazıyor.[95]
Hal böyle olunca işbu “Türkmen” lafzının yeni baştan incelenmesi gerekeceği inancı kuvvet buluyor.
Yörük, “yürüyenler” demektir. Kudatgu Bilig’de yorık, “yürüme, tavur, tarzı hayat ve maişet” karşılığında kullanılmakta olup aynı yerde yoruk, Merih seyyaresini ifade etmektedir.[96]
“Yügrük at = koşucu, geçici at… Oğuzlar, bilgin…, akıllı, erdemli kişilere yügrük bilge derler”. “Taygan yügrigin tilkü sewmes = tilki, tazının yüğrüğünü sevmez- Bu sav, birbirini çekemeyen iki bilgin için söylenir” cümlelerini okuyoruz DLT’de[97] İçinde bazı Moğolca kelimeler bulunması itibariyle XIII. yy.dan evveline ait olamayacak “Atebetü’l – Hakayik” adlı didaktik manzumede “qaza kelse yügrük yügürmez urup = kader dahledince yüğrük at, onu dövsen dahi, hızlı gitmez” diyerek manayı yineliyor.[98] Osmanlı Anadolu’sundaki metinlerde de yüğrük, “yürük, hızlı giden, çok koşan, işlek” anlamlarında kullanılmış. Arap tarihçisi Mehmet bin Ömer Vâkıdî’nin Suriye’nin Müslümanlar tarafından fethini anlatan “Fütuh-üş-Şam” adlı eseri Erzurumlu Mustafa Darir bin Yusuf tarafından 1388 ile 1392 arasında Türkçeye çevrilmiş ve Halep hükümdarı Melik Çulpan’a sunulmuştur. Burada “Yemen’in yüğrük hecinlerinden bir yel devesi vardı” cümlesine rastlanır. Dede Korkut kitabında da “bu yiğidin sözü yüğrük, eğer elinde hüneri var ise” sözü var. XIX. yy. başlarının ürünü Bürhan-ı Kaatı’ Tercümesi’nde “Pûyâ (Far.) = seğirdici demektir ve ıstılahımızda yüğrük tabir olunur” tarifi okunuyor. Hem isim, hem de sıfat olan yorık, “yori = yürü”den gelme olup bu sonuncusu gibi daha ilk devirlerden beri hem fizikî “hareket”, hem de “davranış” anlamlarında kullanılmış. Halen Kuzeydoğu diller grubunda yoruk/çoruk; kuzey-merkez dilleri, Kırgızcada joruk; Kazak dillerinde jorık; Güneydoğu Türkîsinde yoruk şekilleriyle yaşamaktadır. Göktürklerde yörüg şeklinde geçip Budhist Uygur metinlerinde bodısatvlar yorıkına = Bodhisattvas’ın akışı, yani gelişme şekli olarak geçiyor. Yine Uygur (dinî olmayan) metinlerinde öz konuk yorıkı = ruhun mevkiinin hareketleri (ayın değişik günlerinde) gibi şeyleri ifade ediyor.[99] Mahmut da yorık için üç tarif veriyor. İlki “uz dilli- Yorık tıl = uz dil, fasih dil”. İkincisi “huy, gidiş, anınğ yorıkı netek kişi bile = onun huyu ve halkla gidişi nicedir”. Sonuncusu da “akma, yürüme. At yorıkı netek = atın yürüyüşü nasıl. Su ve suya benzer şeylerin akması da böyledir”.[100]
Yörükler Anadolu göçüne yaya olarak mı kalkmışlardı?.. Araştırılmaya değer.
Bu insanlar hâlâ göçün tadını damaklarında duyarlar. Bahar geldiğinde kışlak “pirelenir”. “Bir Yürük’e göçmekten çok göç çekmek (kervanı sürüklemek) kâfidir” der bir Serik sözü. Antropolojik etütler bunların olağanüstü görme kabiliyetini, ayak ve aşağı uzuvların dağ yürüyüşüne mükemmel intibakını ortaya koymuştur. Hatta çocuklarda başın arka tarafında görülen, “yürüklük” tabir edilen şişkinliği, anasının sırtında dağ bayır gezmeye uygun şekilde kundaklanmaya yoranlar bile var. Meşakkate aldırmazlıkları herkesçe teslim edilir. Çok özgü bir Serik hikâyesi ile bitirelim konuyu: yörüğün biri yaylanın yolunu tutmuş; yaşlı babası yolda hastalanır. Durup beklenir ama ihtiyar ölmeye yanaşmaz. Bunun üzerine oğlu imamı çağırır ama o, ihtiyar daha bir kaç gün yaşayabilir mülâhazasıyla adamı gömmeyi reddeder. Bunun üzerine oğlan “Yürük kısmı bu kadar ölür” deyip kervanı yola düzer.[101]
Divanü Lûgati’t Türk’te erik, yüğrük karşılığında geçer.
“Ikılaçım erik boldı
Erik bolgu yeri kördi
Bulut örüp kök örtüldi
Tuman türüp tolı yağdı”
“Küheylanım yüğrük oldu, yüğrük olmayı yerinde gördü; bulut çıkıp göğü örttü, duman türedi, dolu yağdı”[102] Başka yerde de erik yılkı, yorga hayvan olarak gösteriliyor. “Yörüğen ata da erik at denir. Bunu Oğuzlar bilmezler; erik er = işlerinde becerikli, yürekli adam. Şu savda da gelmiştir: erik erini yaglığ. Ermegü başı kanlığ = çalışanın dudağı yağlı, erinenin başı kanlı (tembellik edenin başına vururlar, yarılır)” deniyor.[103]
Ermenice “erik” erkek, zevç anlamında olup “erik mert”, erkek adam karşılığındadır. Bir Asya alışverişi olmalı.
Türkmen ve Yörüklerin yanı sıra Çepniler, Avşarlar, Kargınlar, Bayatlar, Harmandalılar, Abdallar, Tahtacılar gibi hirfetleriyle tebarüz etmiş küçük birimler mevcuttur. Bunlar büyük Türkmen ailesinin dalları olarak mütalaa edilebilirler. Bunların yine meslekî ihtisaslarıyla bilinen aşiretlerle, ezcümle Okçular, Demirciler, Sepetçiler vs. ile münasebet dereceleri tetkike şayandır.
Abdalların, isim benzerliği sebebiyle Heftalî Hunlar (Beyaz Hunlar)ın ahfadı olduklarına dair iddialar ileri sürülmektedir. Mamafih bunların, XIII. yy.dan itibaren Selçuklu ve Osmanlı devletlerinde oldukça büyük rol oynamış bir fakir dervişler tarikatından geldikleri tahmin edilir. Birçok Bektaşi şahsiyetinin isimleri yanında “Abdal” lafzı da bulunmaktadır. Bir hayli karışmaya rağmen İslâm öncesi geleneklerini muhafaza edip Orta Asya’dan gelen fatihlerin torunları olduklarını haklı olarak iddia ettikleri bir vakıadır.[104] Halen “ahmak” karşılığında kullanılan “aptal” ve “budala” (“badil”in çoğulu) kelimelerinin ne sebeple derviş adından tezyif mahiyetinde sıfatlara dönüştüğünü ilerde göreceğiz.
Daha evvel sözünü ettiğimiz Ağaç eri uruğunu 465’de Kafkasya’nın Kuzey’inden Azerbaycan’a geçerken görüyoruz. Bu uruğun adı Kürdistan’daki Paikuli’de bulunan bir Sasanî kitabesinde de okunuyor. Sonra tarih kayıtlarında kaybolan bu Ağaç eri’ler Selçuklular zamanında yeniden ortaya çıkıyor. 1193 senesinde bunlardan bir zümreyi Elbistan yöresinde ormanlık yerde yaşayan ve eşkıyalıkla iştihar eden bir aşiret olarak buluyoruz.[105] Bu Ağaç eri’lerin ahfadından olması melhuz Tahtacılar[106] adlarını “tahtandan alıp ağaç işleri, ezcümle kesme, biçme ve taşıma işleriyle uğraşırlar. Bunların kökenleri hakkında çeşitli faraziyeler ileri sürülmüştür. Morfolojiden bunların Kelt’lere nispetini iddia edenler olduğu gibi bunlarda Anadolu’nun yerli halkını görenler olmuştur. Burada unutulan husus, Türkiye’nin iskânının Türklerle yerli halkın karışması suretiyle gerçekleştiği, Türklerin, Orta Asya’da bir “ırk” teşkil etmeyip Türkleşmiş çeşitli menşeli, Moğol, İranlı, Slav ve Germen gibi urukların bir karışımı olduğudur.
Tahtacıların gerçek Türklerden oldukları ve herkesten daha fazla Asya âdet ve geleneklerini muhafaza ettikleri bugün artık kabul edilmiş durumdadır.[107]
“Evci, Kırgızlardan bir uruğun adıdır. Tahtacı aşiretinin asıl adı Evci’dir. Evci aşireti Alevî ve Sünnî olmak üzere iki bölüğe ayrılmıştır. Sadece Evci adını alan oba halkı Sünnî’dir… Tahtacıların eski isimlerinin Tatevci olduğunu (ihtiyarlar) söylemişti… Ecvi, Demirci, Fakcı, Kuşçu, Davilcu, Çengi gibi adlar alan obacılar, büyük Türkmen boylarının içinde (yamak) adıyla sanat ve vazife almış olanlardır”.[108] Sm’da kırgız, davranışları erkek gibi olan kızdır…
Fot.1c, Tahtacı kadınların yapılar için kütükleri belli ölçülerde dilmelerini gösterir.
Biraz da, uzun yıllar Tahtacılarla düşüp kalkmış, onların itimadını kazanmış Abdurrahman Yılmaz öğretmenin bize bıraktığı bilgilere göz atalım:
“Anadolu’da, hele Maraş, İçel, Cebelibereket, Antalya, Torosların ormanlık alanlarında ve Ege bölgesinden Çanakkale’ye kadar olan mahallerde yaşamakta olan ve Tahtacı adı verilen oymaklar hep Ağaçeri Türkleri kümesindendir. Bunlar arasında bazı oruklar kendilerine Ağaçeri denildiğini hâlâ bilir… birçok oymaklara bölünmüşlerdir. Şimdi Adana’dan Çanakkale’ye kadar bulunan Ağaçeri Türkmenleri on iki oymak yedi sürektir: Evci, Enseli, Gökçeli, Çepçili, Üsküdarlı, Sivrikülâh (Samaganlı), Kehalı, Alçı, Şehebli, Çaylak, Beydili, İlbeyli, Aktavlu.”…
“Kaz… bütün Tahtacı dediğimiz Türkmenlerce… kutsal olduğuna inanılan bir hayvandır. Çember veya üçgen içine çapraz iki kazayağı işlenir. Bu her Türkmen’in iş elbisesinin yakasına ve omuzlarına yakın bir yerine dikilir. İşlerken giydiği elbisede ilâhî ve uğur getiren bir sembol olarak taşır…”.
“Kuzgun denizinin Kuzeydoğu’sunda… Aktav (Akdağ) yarımadasında yaşarken Tuna kıyılarına göç edip yerleşen… Türkmenlere, çıktıkları yere izafetle Aktavlı denilmektedir. Bizans imparatoru bunlardan bir ordu teşkil ederek… Çanakkale boğazını kapatıp bu harp etmek istemeyen (Osman Gazi’ye karşı) ordunun Tuna’ya dönmesine meydan verilmemesi üzerine eski Yunan ve Trova tarihlerinde kadim ilâhların ve ilâhelerin toplandığı Olimp, yani Kazdağı’nın verimli sırt ve derelerindeki sık ormanlıklara yayılıp yerleşen bu halk Aktav Türkmenlerindendir. Bulgaristan’ın Tuna kıyısında kutsal türbesi bulunan Sarı Saltık (da) Aktav Türkmenlerindendir. Sarı Şaman mezhebinden olan Aktavlıların Müslüman olmaları üzerine kadim ilâhların ve ilâhelerin merkezi Kazdağı İslâmî perdeye bürünerek kutsallaşıp Sarı Kız makarrı ve bütün Alevî Türkmenlerinin mabedi olmuştur ki 23 Ağustostan güzün ilk gününe kadar her Alevî Türkmen yedi yılda bir defa burayı ziyaret etmek ve kurban tığlamak (kesmek)le yükümlüdür.”
“… İkinci Murat, Anadolu’da karışıklık çıkarmaları korkusuyla Germeyanlu, Afşarlı, Çavdarlı, Samaganlı, Varşak oymaklarını Rumeli’ye gönderip yurtlandırmış ise de bunlardan Samaganlı oymağı İstanbul-Üsküdar yoluyla tekrar Anadolu’ya döndüğünden ötürü Üsküdarlı adını almıştır”.[109]
Gerek bu Tahtacılar, gerekse daha evvel sözünü ettiğimiz Ağaç eri’ler için Ziya Gökalp “Ağaç eri isminde Oğuz birliğine dâhil olmuş bir Türk budunu vardır. Bunlar Oğuzlarla beraber Anadolu’ya gelmişlerdir. (Tahtacılar?). Oryankisitler ‘Orman adamları’ demektir… Uygurlar Müslüman Türklere ‘Çomak eri’ derlerdi. Orhun kitabesinde Buhara civarında ‘Altı Çub’ isminde bir budun zikrediliyor” diyor.[110] Ağaç eri, Tahtacı ve diğerlerinin, aşağıda kısaca göreceğimiz “Türk mantığının dört makulesi”nden ağaç kültü ile başlangıçtaki ilişkisi nedir?
Kürt boylarının bölünmesinde de gördüğümüz, Oğuzlarda aynen mevcut tenazurun kökenini, yine Z. Gökalp’e dayanarak özetleyeceğiz.[111]
Tisin Türklerinin, Çin’e soktukları dinleri (M.Ö. IV. yy.) dörtlü tasnife dayanırdı. Fezanın dört ciheti, birer birer senenin dört mevsimine tekabül ederdi. Tisin’ler “daha aşiret hayatı yaşarlarken, aşiret dört batından meydana gelmişti. Her batın ordugâhın bir cihetini kendisine tahsis ettiği için cihetler batınların timsali (sembolik) renkleriyle boyanmıştır. Her batının bir totemi var ki, bir hayvanın ismini taşır…”
Türklerin dörtlü tasnifi şu şekilde özetlenebilir.
| Cihetler | Mevsimler | Yersular | Unsurlar | Hayvanlar |
| Doğu | İlkbahar | Gök Han | Ağaç | Koyun |
| Güney | Yaz | Kızıl Han | Ateş | Horoz, tavuk |
| Batı | Güz | Ak Han | Demir | İt |
| Kuzey | Kış | Kara Han | Su | Domuz |
Bu tasnif, Türklerde cihetlerin, mevsimlerin ve tanrıların renkleri olduğunu gösteriyor. Mevsimlerin rengi “kara kış” tabirinde hâlâ yaşamakladır.
M.Ö. 199’da Hiong-Nu Türk devletinin hakanı Mete Çin imparatorunun karargâhını dört yüz bin süvari askerle muhasara ettiğinde bu askeri tugaylara ayırmıştı. Her biri dört cihete yerleştirilmiş olan bu dört süvari tugayı Türk mantığına göre teşkil edilmişti (o devirlerde dört yüz bin kişilik bir orduyu örgütleyebilmek için bu mantığın haylice kuvvetli olmuş olması gerekir).
Şark cihetindeki süvarilerin atları Gök (bakla kırı),
Cenup cihetindeki süvarilerin atları kula (açık sarı).
Garp cihetindeki süvarilerin atları kır (beyaz),
Şimal cihetindeki süvarilerin atları yağız (siyah) renklerinde olmak üzere seçilmişlerdi.
Kutadgu Bilig dört fasla taksim edilmiştir ki konuları adalet, kudret, akıl ve itidaldir. Ordunun tertibi de şöyle olurdu: sağ kol, karavul, sol kol ve çağdavul (ihtiyat?). Büyük hükümdarların oğulları veya kardeşleri de dörttür ve bunlardan Türklerin en eski taksimatı olan “dört uruk” vücuda gelmiştir.
Türklerde bundan başka ikili tasnif de vardır ki bu da iki türlüdür. İlki, Çinlilerden mülhem “ak” ve “kara” tasnifidir. Diğeri ise zümreleri ve fertleri (evvelce sözünü ettiğimiz) sağ ve sol namlarıyla iki kola ayırır. Ancak Türklerde bu sağ ile sol değer olarak eşit ve birbirinin mütemmimidir.
Aşağıda göreceğimiz Boz-Oklar sağ, Üç-Oklar da sol kolun mümessilleri olmaktadırlar. Oğuz kelimesinin aslı ok-uz’dur.[112]
Gelelim şimdi Oğuzların tertibine. Bunlar esas itibariyle iki kola, mezkûr Boz-Oklar ve Üç-Oklar olarak ayrılır. Bunların her biri de üçe bölünür şöyle ki (Reşid-üd-Din’e göre):
I. — Boz-Oklar:
a) Gün-Han Oğulları (Kün)
b) Ay-Han Oğulları
c) Yıldız-Han Oğulları (Yulduz)
II. — Üç-Oklar:
a) Gök-Han (Kök)
b) Dağ-Han (Tağ)
c) Deniz-Han (Tengiz)
İşbu “Han”ların her biri de dörder boya ayrılır:
Ia — Gün-Han Oğulları
| Boyun adı | Anlamı | Ongunu | Yiyecekleri et kısmı | |
| 1 | Kayı | Muhkem | Şahin | Sağ karı yağrın |
| 2 | Bayat | Devletli ve nimeti bol | “ | “ |
| 3 | Alkaravlı | Nereye varsa başarı gösterir | “ | “ |
| 4
|
Kara-İvli
|
Kara otağlı
|
“ | “ |
Ib — Ay-Han Oğulları[113]
| 5 | Yazır | Çok ülkeye hâkim | Kartal | Sağ aşığlu |
| 6 | Döğer (Yasır) | Toplanmak için |
“ |
“ |
| 7
8
|
Dodurğa
Yaparlı (Duker)
|
Ülke almak ve hanlık
yapmak ……….
|
“
“ |
“
“ |
|
|
|
Ic — Yıldız-Han Oğulları
| 9 | Avşar |
Çevik ve vahşi hayvan avına hevesli |
Tavşancıl | Sağ umaca |
| 10 | Kızık | Kuvvetli, yasakta ciddi | “ | “ |
| 11 | Beg-dili | Büyükler gibi aziz | “ | “ |
| 12
|
Karkın
|
Çok ve doyuran aş
|
“
|
“
|
IIa — Gök-Han Oğulları
| 13 | Bayındır | Daima nimetle dolu olan yer | Sunkur | Sol karı yağrın |
| 14 | Beçene | İyi çalışır gayret gösterir | “ | “ |
| 15 | Çavuldur | Şerefli, ünü yaygın | “ | “ |
| 16
|
Çebni
|
Nerede yağı (düşmanı) görürse hemen savaşır | “ | “ |
IIb — Dağ-Han Oğulları
| 17
|
Salur
|
Nereye varsa kılıç ve çomağı iş görür | Uc
|
Ucayla
|
| 18
|
Eymur
|
Son derece iyi ve zengin | “ | “ |
| 19 | Ala-Yuntlu | Hayvanları iyi | “ | “ |
| 20 | Üregir | Daima iyi iş ve düzen kurucu | “ | “ |
IIc — Deniz-Han Oğulları
| 21 | Yigdir | İyilik, büyüklük, yiğitlik | Çakır | Aşığlu[114] |
| 22 | Bügdüz | Herkese tevazu gösterir ve hizmet eder | “ | “ |
| 23 | Yıva | Derecesi hepsinden üstün | “ | “ |
| 24
|
Kınık
|
Nerede olsa azizdir
|
“
|
“
|
Yine Reşid-üd-Din’e göre Oğuzeli’nin hâkim kolu Boz-Oklar olup alâmetleri yay, tabi kol da Üç-Oklar ve alâmetleri de oktur. Tuğrul Bey 1038’de Nişabur’a giderken kolunda gerilmiş bir yay ve belinde üç ok vardı ki bu, bütün Oğuzeli’nin hâkimiyetini ifade ediyordu (burada, her iki kolun müsavatını ileri süren Z. Gökalp’le çelişki beliriyor).
Pelliot[115] bu boy adlarının bir kısmının kökenleri ve ifade ettikleri mana üzerinde uzunca mütalaa yürütüyor. Konumuzu gereksiz şekilde uzatacağından bunları derç etmedik.
Yukardan beri gördüğümüz gibi ikili-dörtlü düzen Türk ellerinde, Osmanlılar dâhil, değişmez bir kaide halindedir: Sağ kol, sol kol. Moğolların aksine Türklerde sağ kol daha şerefli sayılırdı — Gökalp’in ifadesiyle çelişki— (Moğollarda muteber misafir, “şarap fıçısının soluna” oturtulurdu).
Denildiğine göre Oğuz yabguları başlıca Kayı, Yazır, Avşar, Beg-Dili ve Eymür boylarından çıkmış olup bunlardan sadece sonuncusu Üç-Ok koluna mensuptur. İslâm ülkelerinde ise Selçuklu hanedanı (Kınık), Salgurlular (Salur), Berçem-Oğulları (Yıva), Ak-Koyunlular (Bayındır), Ramazan-Oğulları (Yüregir) ve Kadı Burhaneddin (Salur) hep Üç-Oklar’dandı. Diğerlerinden de Artuk-Oğulları (Döger), Şumla-Oğulları (Avşar) ve yine Avşar hanedanından Nadir Han çıkmıştır.
Reşid-üd-Din her bir boyun damgasını ve ongun’unu veriyor. Ongunların hepsi eti yenmeyen avcı kuşlardır. Kendisi Moğolca olup Türkçesi töz olan ongunun temsil ettiği hayvan veya kuş kutlu sayılır, incitilmez, eti yenmez; “ongun”un Türkçede kutluluk demek olan “oynuk”tan geldiğini ünlü tarihçi ilâve ediyor.
Oğuzlarda bir totem devri görülmediğine göre bunlar çok eski zamanlarda yaşanmış bir hayatın hatıraları olmalıdır. Nitekim her dört boyun bir onguna sahip olması bunu gösteriyor. Ongun olarak gösterilen avcı kuşlar başlıca şahin, kartal, tavşancıl, sungur, uc ve çakır’dır. Bunlardan şahinin Türkçe olduğuna dair delil yok. Houstma sözlüğü de kartal adının Türkmenlerce akbabaya verildiğini yazıyor. Tavşancıl kartala benzeyen fakat ondan daha küçük, kara renkli bir kuştur. Uc’a dair malûmata rastlanamadı.
Reşid-üd-Din ve onun gibi bütün bu boyları zikreden Yazıcı-Oğlu’ndan anlaşıldığına göre boyların toy’larda (ziyafetlerde) yiyecekleri koyun etinin kısımları da bir kaideye bağlanmıştır. Buna göre Gün-Han Oğulları sağ karı yağrın, yani sağ kürek kemiği; Ay-Han Oğulları sağ aşıglu, yani sağ aşığın bulunduğu bud; Yıldız-Han Oğulları sağ umaca, yani kalça (sağrı) kemiği kısmını yiyecekler (ucayla—sol umaca?). Sünük’lerin, yani yenen et kısımlarının (Reşid-üd-Din’de endâm-i goşt) her dört boy için aynı olmasından bu âdetin de hayli eski, Oğuzların altı boya munkasım bulundukları devirlerden kalma olduğu anlaşılıyor.
Yine yirmi dört rakamına dönelim. Osmanlılarda Rumeli ve Diyarbekir eyaletleri 24 sancağa bölünmüştü. Otluk Beli savaşında (1473) Anadolu Beğlerbeği Davut Paşa’nın kumandasında 24 sancak beği vardı. Kütahya sancağı 24 kadılıktan müteşekkildi. Osmanlı mali teşkilâtında Yörüklerden birinin koyun adedi 24’den az olursa ona kara, yani yoksul gözü ile bakılır, vergisi ona göre alınırdı.[116] Bu misaller çoğaltılabilir. Bu “iki düzine” konusuna, ak ile kara’ya olduğu gibi, yine döneceğiz.
Şimdi bu boyların başlıcalarından kısaca söz edelim.
Bir ara bahsettiğimiz Kayı’lar hakkında her şey, bunların Oğuzların en eski ve köklü boyu olduklarını belgeliyor. Bunların şöhreti ayrıca Osman Beyin bu boya mensup olmasıyla da tümden damgalanmış oluyor. Buna karşılık bu boydan bahseden vesikaların XVI. yy.a kadar susmaları tarihin bir cilvesi oluyor.[117] Mezkûr devirde Şebin Kara-Hisar ve Kemah’tan Muğla ve Manisa’ya kadar yayılmış 94 yerde bunların adını buluyoruz. Kayı adlı oymakları da yine en fazla teşekküle sahip olanlarıdır. Ondan sonra Avşarlar gelir. Bu Kayı oymakları, Avşar, Bayat ve diğer birçok boyun aksine olarak Yörükler arasında, yani Orta ve Batı Anadolu’da bulunuyor.[118]
Dede-Korkut ve Fuzulî Bayat boylarındandırlar.
“Hazret-i Resûl Aleyhi’s-selâm zamanına yakın Bayat boyundan Korkut Ata derler bir er koptu, Oğuz’un ol kişi tamam bilicisiydi, … ne derse olurdu…”
“Korkut Ata ayıtdı: âhır zamanda hanlık gerü (sonra) Kayı’ya dege, kimsene ellerinden almaya, âhır zaman olup kıyamet kopunca.”
“Ve dedüğü Osman neslidür, işde sürülüp gideyürür” diye anlatıyor Korkudun Kitabı.[119]
Çoğu zamanımıza kadar gelmiş Bayat yer adlarından XVI. yy.da 42 tanesine rastlanıyor, bunların tümünün yine Orta ve Batı Anadolu’da olduğunu görüyoruz. Böylece Bayatların fethe iştirak ettikleri anlaşılıyor. XIV. yy.dan beri Kuzey Suriye’deki Türkmenler arasında pek önemli bir Bayat kümesinin yaşamakta olduğunu biliyoruz. Gerçekten bu Türkmenleri Boz-Ok kolunun Bayat, Avşar ve Beg-Dili boyları teşkil ediyor. Mezkûr asırdan itibaren şöhret bulmaya başlayan Dulkadir-oğulları, İnal-Oğulları, Köpek-Oğulları, Gündüzlüler, Kut-Beği Oğulları, Bozca-Oğulları gibi aileler bu üç veya iki (Bayat, Avşar) boydandı ve Dulkadir-Oğulları’nın hizmetinde daima Bayatlar görülmektedir. Ak-Koyunlu Uzun Hasan Beg de Bayatlardandı.
Boz-Ok kolunun en büyük boyu olan Avşarlar, Oğuzların İslâmiyet’ten önceki tarihinde de önemli rol oynamışlardır. XVI. yy.a ait tahrir defterlerinde Kayı’dan sonra en çok Avşar adlı yere rastlanıyor. Bunlar da yine hep Orta ve Batı Anadolu’da bulunuyor. Hatta Rumeli’de de bu boya ait birkaç yer adı görülüyor. Böylece bunların da, Kayı ve Kınıklar gibi Anadolu’nun fethinde birinci derecede rol oynadıkları anlaşılıyor. Kuzey Suriye Avşarları Köpek-Oğulları (Antep bölgesi), Gündüz-Oğulları (Amik ovası) ve Kut-Beği Oğulları (Halep dolayları) adlı ünlü ailelerce yönetilmişlerdir. Bunlardan Köpek Oğlu ile biraz evvel adını zikrettiğimiz İnal Oğlu, devleti ihya faaliyeti içinde olan Çelebi Mehmet’in başına dert olmakla tebarüz etmişlerdi. İnal Oğlu, Kazova ovasında sayı üstünlüğüne rağmen kolay yenilmişti, Türkmenleri Osmanlılar gibi zırh ile mücehhez değildi.[120] H. Hüsamettin, “Çünkü Amasya erkân ve askeri Bursa harbi ile meşgul iken meşhur Köpek Oğulları Hasan, Hüseyin, Sülü beyler Tokat havalisine musallat olmuşlardı. Bunlar Kadı Burhan’ın ümerasından meşhur Körpe beğin oğullarıdır” diyor.[121] Daha gerilere giderek, Alâattin Keykubad zamanında “meş’um bir şahsiyet” olan saray tercümanı Sadettin Köpek adında birine de rastlıyoruz.[122] Bugün tezyif mahiyetinde sarf edilen “köpekoğlu köpek” lafzının, o devirlerde Köpek Oğlu’nun Osmanlılar beyninde bıraktığı kötü hatıranın bir devamı olabileceği akla geliyor.
Buna benzer bir başka hikâye de Cimri’ninkidir. Yine Avşarlardan Karaman Oğlu Mehmet Bey Konya’yı zapt edip tahta Cimri adında bir Selçuk şehzadesini oturttu (1277). Şehzadeliği şüpheli görülen bu zatın Baba İshak’ın şeyhi olup yine aynı yılda öldürülen Baba İlyas’ın başına toplanan Babalılardan olduğu anlaşılıyor. Evvelce derviş olduğunu ve buna uyanların “kızıl külâhlı, çarıklı ve kara kilimli Türkmenler” olduğunu İbn Bibi söylüyor.[123] Orthodox anlayışa karşı bu gibi heterodox davranışın idareci sınıfta uyandırdığı nefret, “hasis, pinti, şerefsiz” anlamları karşılığında işbu “cimri”nin kullanılmasının menşeini teşkil etmiş olmalıdır.
Yine tarihin bir özel adı, bu kere Bizans kanalıyla olmak üzere, Türk argosuna bir sözcük vermiş olmalıdır: Kalın kafalı, laftan anlamaz vs. gibi anlamlara gelen “mangafa”. Hikâyesi de şöyle: Philadelphia (Alaşehir) Bizans’a başkaldırıp Konya Selçuklularına yakın olan kendi beyi Theodor Mankafa’nın arkasından gidiyor. Böylece de Mankafa Bizans beyninde “laftan anlamaz” bir adam oluyor… (Räsänen kelimeyi “man” = büyük, kafa = baş terkibi ile izah ediyor).[124]
1738’de, eşkıyanın tenkili için Rakka (Suriye) valisi vezir Ahmet Paşa’ya yazılan hattı hümayunda “…izalei ikdam-ı tam zımnında Rakka iskânından İlbeylû ve Bektaşlû ve Avşar aşayirinden ve bazı muhtelif kabail eşkıyalarından nice şeki-i bed tıynet…” deniliyor.[125]
3 Mayıs 1838’de von Moltke de Malatya’dan şunları yazıyor: “Kayseri’ye kadar köyden köye değiştirdiğim silâhlı muhafızları almaya beni zorlamışlardı. Bunlar bizi Avşarların, … ufak tefek ihtiyaçlarını başkalarının sırtından çıkarmak âdetinde olan bir Türkmen kabilesinin talanlarından koruyacaklardı. Avşarlar az önce posta tatarlarına saldırmış, yolcuları soymuşlardı… Elimde Hacı Ali Paşa’nın Develi müsellimine bir yazısı vardı, bunda müsellimin, yoluma devam etmem hususunda şahsen mesul olduğu bildiriliyordu. Müsellim, arzu edilen istikamette seyahatimin sorumluluğunu üzerine alamayacağını bildirdi; fakat eğer Tomarza Piskoposuna müracaat edecek olursam, onun Avşarlara en iyi amannameyi verebilecek adam olduğunu… söyledi… Ermeni tercümanım… Ermenice bir yazı kaleme aldı… Müsellim bu yazının altına mührünü bastı… On sene önce bütün Tomarza halkı, Türk makamlarının tahammül olunmaz tazyikinden kurtulmak için hicrete karar vermişler. O zaman Piskopos araya girmiş, halkı kalmaya ikna etmiş ve iltizamı, yani vergi müteahhitliğini kendi üzerine almış… Piskopos bundan başka bana, Avşarlardan o kadar korkmama lüzum olmadığını söyledi…”[126]
Zamanımıza kadar gelmiş boylardan Çepnilerin Hacı Bektaş-ı Veli’nin ilk müritlerinden olmaları bunların birçoğunun Kızıl-Baş olarak damgalanmasının nedenini teşkil eder. Bunlar 1240 Baba İshak Türkmenleri isyanına katılmış olmalıdırlar. 1277’de Çepni’den mühim bir topluluğun Sinop yöresinde yaşayıp daha sonra bunların Samsun-Giresun arasındaki sık ormanlık Canik dağlarını yavaş yavaş fethettikleri görülüyor. Müteakip yy.da beğleri Hacı-Emîr, Trabzon imparatoru Aleksis’e güvey olmasına rağmen kayınbabası imparatorla hayli mücadele ediyor, 1396-97’de oğlu Süleyman beğ Giresun’u zapt ediyor. Daha sonraları bu Çepnilerden bir grubun Ak-Koyunlu Uzun Hasan beğ ile Bitlis’in fethine iştirak ettiklerini görüyoruz. Kanunî devrinde Halep Türkmenleri arasında üç kola ayrılmış bir Çepni oymağı bulunuyor. Bunlardan ikisini teşkil eden Başım-Kızdılu Çepni kolları ile Ankara’nın Keskin kazasında yaşayan Boz – Ulus oymağına bağlı Kan-Temir kolu bugün Balıkesir, İzmir (Bergama), Manisa ve Aydın vilâyetlerinde yerleşmiş haldedir.[127] Çepni ilçesine ne demeli?
Osmanlı-Türk devleti çok genişlemiş, özellikle imparatorluğun son zamanlarında kültürünün rengi de hayli “açılmıştı”. Mekân içinde yayılma, keyfiyetten fedakârlık sonucuna götürmüştü. Sonunda “ilticagâhı” Anadolu’ya toplanınca, Türkiye halkının kültürü de “toplandı” ve gördüğümüz gibi zahiren de mihraklaştı. Zahiren diyoruz çünkü hepsinin temeli müşterek: Anadolu. Yaşları aynı olmayabilir ama bir süreden sonra “ağabeyi, abla”lık kalkar, herkes birbirini adı ile çağırır.
Terakki hareketlerinin zamana bağlı olarak muntazam bir yükselme münhanisi resmetmediklerini tarih bize anlatıyor. Anlatıyor ama sebebi üzerinde de susuyor. Ancak şu anda “terakki”den kastımızın teknik gelişmeden ibaret olduğunu hemen belirtelim. Her ne kadar teknik kültürün bir parçası ise de onun tek mürekkibi olmadığı hususu tartışmasız teslim edilir. Gerilemeler sırasında ana çekirdek salim kalmışsa ondan koskoca bir ağaç yeniden yeşerir. Aslında, çöken fertler değil, o fertlerin kurdukları “şirket”tir. Bir Rönesans için yepyeni bir teşkilâtlanma gerek, çekirdeğin hareket noktasını teşkil ettiği teşkilâtlanma.
Arızî vakalara aldanmamak. Bunlar tarihî mantığın yolunu sadece keser, değiştirmez. İlliyet kanunu, bir nevi determinizm gibi görünür: tarih, deniz ve buharı görememiş Osmanlı toplumunun ölüm fermanını imzaladığında infazı tesri edecek zevatı da iktidara getirmeyi ihmal etmemiştir. Yol kesmeye yeltenenler ise Taif’te boğdurulmuştur.
Newton, “Ben Galile ve Descartes gibi devlerin omzuna basarak yükseldim” demiş. Her büyük adam da, yol kesen olsun, olmasın, her şeyini içinde yaşadığı fikrî ve ahlâkî ortama borçludur. Ortam hayatiyetini muhafaza ettiği müddetçe Rönesans’ı gerçekleştirecekler bulunur: çekirdek yeterli dal salar.
Anadolu tarihi, zaman içinde devamlılık arz eden iştiraklerin hikâyesidir. Şerik ne kadar çok olursa ortaya konan sermaye de o kadar mebzul ve mütenevvi olur. Anadolu, çok çeşitli büyük zenginliklerle mücehhezdir. Tarihin fecrinden itibaren en kudretli devletler ya doğrudan doğruya bu topraklarda kurulmuş ya da buralarda uzun süre misafirlik etmişlerdir. Hepsi dillerinden, dinlerinden, tekniklerinden, müesseselerinden, örf ve âdetlerinden, inançlarından rüsup bırakmışlar, bugünün Türkiye’sinde aksiyoner olmuşlardır.
“Anan atan varsa mihr ile mâhtır cânâ
Ki bir bakışta mihre, bir bakışta mâha benzersin”
dediğinde Nedim beş bin senelik güneş ve ay kültünü devam ettirdiğinin farkında mıydı? Mısır’da aynı fizikî tabiatı rutubetli ve soğuk, ruhi (psychic) tabiatı müphem ve değişkendir. O, “dişi”dir. Güneş ise kuru ve sıcak olup tarafsız adaleti temsil eder. O, “erkek”tir.[128] Yine Nedim “kâfir” mahbubesini kâh kız’a, kâh oğlana benzetmez mi?…
Divan şairinin lâfbazlığı kendiliğinden ortaya çıkma, bir “sıçrama” (mutation) ürünü değildi. O da, bahsettiğimiz devamlılığın bir müntehası idi: bir VIII. yy. Uygur (Budhist) metnindeki “közlüg kurınçımıznı seni körmeklig yağmur üze kanturalım” (seyrinin yağmuruyla gözlerimizin kuruluğunu giderelim) ifadesi[129] daha eski “lâfbaz”ların devamı, sonrakilerin de kaynağı olmuyor mu? Dil aracılığı ile çoktan maddî kavramların kıskacından kurtulunmuş.
Kültürel vakıaya dönelim.
Bugünün tarihçisi artık ağırlığını bir yandan illiyetlerin, bir yandan da günlük yaşantının ayrıntılarının araştırılmasına koyuyor: Kayı’dan Korkut Beğ sabah kahvealtısında ne yedi, 40 000 atlısının hareket saiki ne olurdu, hazer ve seferde bu kuvvetin levazım örgütü nasıl kurulmuştu? İlliyetleri, kıymet ölçülerini meseleye dâhil etmeden bulmaya imkân olmadığına göre Korkut Beğ’in sabah “mönü”sü kadar süvari kolordusunun harekât stratejisi (tâbiyesi demedik ama bu dahi mantıkî silsileye girebilir), netice itibariyle, bir kültürel mesele oluyor. Baştan beri ifade ettiğimiz gibi örgütlenme de kültürün tarifine giren başlıca kavramlardan biridir, tekniği ile (okun yapımı ve hareket halindeki askere ulaştırılması), müesseseleriyle.
“Bir günlük bir sentez, senelerce analizi gerektirir”[130] vecizesi sanki konumuz olan Türkiye halkı için söylenmiştir. Anadolu sentezi, ana unsurlara ayrılması kadar bunların teşhisi bakımından da hayli güç, alabildiğine muğlâk (kompleks) bir zincirdir. Değer ölçüleri, bir başka deyimle milletin “ruhu”, her şeye rağmen belirli odaklarda birleşiyor, zincirin hangi halkasında olunursa olunsun. Bir uçta, dere tepenin tarla, bütün ağaçların saban olduğu zaman ahlâkın nasıl altüst olacağını önceden haber verip o günü görmektense ölmeyi tercih eden bir Dede Korkut[131] torunu (Cengiz de tarla’yı süfli bulurdu), öbür tarafta yazılı yasa sahibi, Hattusa sakini adamın hafidi, bir noktada buluşuyor. İşbu psişik hayat da kendi yolundan kültürü hâsıl ediyor. Ortada vaz geçilemeyen bir miras vardır: tevarüs edilmiş dinî, ahlâkî ve hukukî âdetler; bunlar günlük yaşantının maddî ve manevî veçhesine yön verir, bölgelere göre tali farklarla. Bu arada unutulmaması gereken bir husus da ahlâkî kaide ve bilgiler sisteminin istihsal şekli ile istihsal vasıtalarının temellük tarzını tayin edip bunların dahi insan davranışlarının en ince ayrıntılarını etkilediğidir. “Asya üretim tarzı” ve hususiyle Osmanlı üretim tarzının derinlemesine araştırılmasının önemi beliriyor.
Fizyolojik ana gereksinimlerin tatminini müteakip yeni gereksinimlerin doğacağı doğaldır. “Kültürel âmir” diye adlandırmanın isabetli olacağı işbu müştak ihtiyaçların gereği gibi tanımlanması lâzımdır. Yaşantının ıslah ve teshili ve emniyet altına alınmasına matuf bu kültürel âmirler insana cebredilmiştir. Yani ekonomik hadise, insanlar arası ilişkiler (hukuk), inançlar, sanatlar, hep fizyolojik ihtiyaçların bir gereği oluyor. Yaşamak için doğayı istismar ederken bunun neye malolduğunun, davranışlar üzerinde nasıl bir determinizmin çöktüğünün araştırılması kültürel vakıanın etüdü için elzem hale geliyor. İçtimaî işbirliğine, daha umumi olarak kültürel mekanizmaya boyun eğilmesi hayatın bir lâzım-ı gayrı müfarig koşulu (conditio sine qua non) olarak tezahür ediyor. Dolayısıyla bellenmiş davranış kaideleri anane ile intikal ediyor. Bunlara ters düşmenin manası, o şartlar içinde, mahvolmaktır. Dil, sözlü ve yazılı gelenekler, bazı dogmatik mefhumlar ve hayli ince ahlâkî kaidelerin toplum davranışları arasına nereden ve nasıl girdiklerinin araştırılması da konumuzun önemli meselesidir. Bir âlet veya itiyat, topluluğun bütün fertlerinde müktesep bir davranış hali meydana getirmediği müddetçe onu kültürel vakıanın içine sokamayız. İtiyadın âdete inkılâbını, gelişigüzel gereçlerin gelenekle intikal eden mamul eşya takımları haline gelmesi, münferit fiilin daimî şekilde örgütlenmiş grup davranışı karşısında silinmesi koşullarıyla ancak, kültür dediğimiz faaliyetlerin istikrarlı ve devamlı örgütlenmesine geçirebiliriz. Gelenekler, tekrar edelim, şuurlu, pahası kesilebilen bir değerler, idealler kümesinden oluşurlar.
Anadolu insanının hayatında ciddî yer tutan estetik hadise onun sosyal faaliyetinin büyük kısımlarından, homo ludens’in başlıca “oyun”larından birini teşkil eder. Bununla yaşantının her safhasında karşılaşacağız.
Estetik hadiseleri teknik hadiselerden tefrik etmek, bir kesin sebepten dolayı çok zordur: bir teknik daima bir geleneksel hareketler silsilesi, bir silsile ki dinde olduğu gibi sadece sui generis bir etki olmayıp bir fizikî etkiyi meydana getirmeye matuf bir organik teselsüldür. Hâlbuki çoğu zaman estetik eserin kendisi bir eşyadan ibarettir. Dolayısıyla tekniklerle sanatlar arasındaki tefrik, bilhassa yaratıcı sanatlar bahis konusu olduğunda, sadece müşterek psikoloji ayırımıdır: bu takdirde eşya, fizikî amacına göre imal edilip düşünülmektedir. Sanatta teknik olduğu kadar bir teknik mimarî de vardır; ancak estetik hedef fayda kavramından daha muğlak bir kavramın varlığından anlaşılır. Fayda mefhumu teknik mefhumunu, (İzafî) faydasızlık mefhumu da estetik mefhumunu tavsif eder.[132]
Kilimdeki ıttırat, arabanın bezemesi, izafî dahi olsa tümden faydasız mı? Bediî eşya, seyredilebilen eşya olup işbu estetik vakıada, derhal istifade ihtiyacının dışında bir seyir ve temaşa unsuru, hissî fakat menfaatsiz bir meserret mevcuttur.
Bediî hadiseyi güzellik mefhumunu dâhil etmeden tanımlamaya olanak bulunmadığı gibi güzelliğin de enfüsî olmayan tarifi yoktur. Mamafih onu zevk ve meserret, bazen delice bir şiddetle aranan “sürur için sürur” kavramı ile de anlatmak mümkün olabilir. Güzelliği ıttırat (ritm) ile de tarif edenler var. Buna göre ıttıradın bulunduğu yerde bedaat da oluyor. Batılı yazarlar estetik hadisede eski uygarlıkların çok daha ilerde olduklarını ifade ediyorlar. Robertson Smith, tek tanrılı dinlerin mahzun vasfı ile paganizmin sürurunu karşılaştırmıştır.[133] Acaba estetik hadiseden uzaklaştıran bu hüzün mü oluyor?
Esteti daima kendi içinde bir hissî zevk kavramını taşır. Hissî zevk olmadan bedaat olmaz. Önemli olan estetik hadisenin içtimaî veçhesini, bayramların toplum yaşantısındaki yerini saptamaktır: neşe ve oyun mefhumları ele alınmış olur.[134] Güzelliğin mücerret (somut) mefhumu bir hads (intuition) olarak tarif edilen sanata ait faaliyetlerin esas itibariyle ilk temelini teşkil eder.[135]
Çarşıya arz edilen eşyanın sanat değerinin zamanla düşmesi, iktisadî bağımlılıkların, işin gayesi ile işçinin gayesi arasında tebayün hâsıl etmesi sebebine bağlanır.
Anadolu’nun bediî geçmişi herhangi bir ilâveye gerek göstermeyecek kadar bilinir. Onun son Asyalı öğesi, esteti kavramının yerleşik toplumların inhisarında olmadığının en güzel delilini teşkil eder: gönüllerde “estetik potansiyel” olmaya görsün. Günlük yaşantıdaki eşyaların şekil ve bezemeleri ile bunu çoktan ispat etmişlerdi. Ama ayrıca, Çin imparatoruna doğruca muhatap olacak güce eriştikleri gün ondan bedzet, bedizci, yani dekoratör, ressam istemekte gecikmemişlerdi: “Tavğaç kağanta bedizci kelürtim” (Çin imparatorundan bir dekoratör getirttim) cümlesini Orhon yazıtlarında okuyoruz.[136]
Gelelim ekonomik hadiseye. O, kıymet kavramına sıkı sıkıya bağlıdır: Sadece değeri muayyen bir içtimaî kitle tarafından tespit edilmiş mal ve hizmetler ekonomiktir. Kentleşip diş fırçasına alışmış bir topluma misvak arz etmenin hiçbir ekonomik yönü yoktur, zira o toplumun bu kabuğa artık ihtiyacı kalmamıştır. Şu halde ihtiyaç ve fayda kavramları da devreye giriyor demektir. Gerçekten bir pazar, emtia kitlesinin ihtiyaç ve faydalarından oluşur. İhtiyaç ise çok izafî ve çoğu zaman fizyolojik gerekliliğin çok ötesindedir ve daha çok, fena yaşamak istemeyen toplulukların zevkleri tarafından tayin olunur: hiçbir mantık onun sınırlarını tespit edemez. İzafiyet dahi içtimaî durum ve belirli bir devire göredir.
M.Ö. 174’de Çin’den Türk hükümdarına gelin getiren Çung-Yang-Yue adlı Çin elçisi, sonradan Türkleri çok sevdiğinden Çin’e dönmeyip Türkler nezdinde kalmıştı. Ev sahiplerinin Çin’in yaşayış tarzına karşı gösterdikleri temayülü endişe ile görüyor, durumun yaratacağı tehlikeye şu sözlerle işaret ediyordu: “Türk’ün bütün işi gücü, ya sık ormanlarda ava gitmek yahut ovalarda sayısız sürülerini otlatmaktı. Böyle hayat yaşayanlar için Çin’de dokunan ipekli kumaşlar değil, kendilerinin yaptıkları deriden ve kürkten elbiseler elverişliydi. Yoğurt, kımız, peynir, tereyağı, kaymak gibi sütten yapılan yiyecekler, leziz av etleri, sürülerinin besili hayvanları, Çin yemeklerinden daha faydalı ve daha güzeldi. Eğer Türkler, Çinlilerin âdetlerine uyarlarsa, onların hububat ve zahirelerine, ipekli elbiselerine alışacaklarından, bir gün Çin devletinin hâkimiyeti altına girmeyi, o kadar fena görmeyeceklerdi.”[137]
Misalini son konularımızdan alalım: Köy ile mera arasında senelik hareket, mevsimlik göç (transhumance) uygulayan grupların mütebariz özelliğidir, müteharrik sığınakların gezgincilerin karakteristiği olduğu gibi. Dünyanın her tarafında hayvancı-gezginci grupların asil ve hür bir düşünce çerçevesine sahip bulundukları söylenir. İstisnasız, yerleşik hayat ve tarım çalışmaları, kendileri veya kadınları mahdut derecede tarımla uğraştıkları hallerde dahi, bu insanlar tarafından gerçekten istihkar edilmektedir.[138]
Nitekim Selçuknâme müellifi de kitabında şunları yazıyor: “Dayım daima bize nasihat ederdi, derdi ki: sakın olmaya ki, şehirlerde oturasınız, yerleşesiniz. Zira şehirlerde oturanların il’i ve boy’u malûm olmaz. Asalet ve şerafeti kalmaz. Beylik ve asalet ancak göçebelikte ve Türkmenliktedir”[139]
Ayrıca, özgül olarak ekonomik sandığımız bazı hadiselerin aslında ekonomik olmayıp çoğu zaman hukuk veya ahlâk kaideleri kategorisine dâhil olduklarını belirtelim. Buna en güzel örnek işbölümü, görevleri cinsiyet ve yaşlara göre dağılan işbölümüdür. İlerde, Denizli yöresinde yünün erkekler tarafından eğirildiğini göreceğiz. Elazığ yöresinde Hal köyünde de inşaatın bütün sıva işleri kadınların görev cümlesindendir.[140] Bunda bir rasyonellik aramak beyhudedir. Mesleğin, hatta çalışmanın örgütlenmesi son tahlilde bir teknik hadise oluyor: muayyen bir içtimaî durum olmaksızın, toplum tarafından görev atamaları yapılmadan işbölümü olmaz. Cemiyet laikleştikçe ahlâkın rolü artar. Sosyal teşkilâttan umumiyetle politik teşkilât anlaşılırsa da bu sonuncusu hukukun ancak en derin olmayan kısmını teşkil eder. Hukuk, örf ve kanunların tümünü oluşturur; bu haliyle de cemiyetin belkemiği sayılır; o, “bir milletin rüsubu” olup bir insan topluluğunu ne dini, ne teknikleri, ne de hukuktan gayrı şeyler tarif eder. Şu halde hukuk hadisesi bir cemiyetin mahsusî (özgül) hadisesidir.
Birinde bir ahlâkî varlık mefhumu, diğerinde de kıymet mefhumu bulunmasına rağmen sırasıyla hukukî ve iktisadî hadiseleri ayırt etmek çoğu zaman güçtür. Evlenmede başlık verme bir iktisadî, yoksa bir hukukî hadise midir?
Hepsinde mevcut zorunluluk vasfı, hukukî ve ahlâkî hadise ile dinî hadiseyi tefrike kifayet etmiyor: Bazı esas bilgilerin öğretilmesi, rehberlik, meselâ sağdıçlık, yengelik vs. hem hukukî, hem de dinî bir hadise oluyor; mesele bir genç adamı maddî, ahlâkî, dinî yönden “imal etmek”tir. Hukuk ile din, mecburiyetlerin kökü itibariyle ayrılırlar: Güneydoğu illerimizde (özellikle Hakkâri’de), kısaca sözünü ettiğimiz sağ-sol ayırımı bu iki kolu birbirine düşman kılmış olup küçük çocuğa ilk öğretilen şeylerden biri de bu düşmanlıktır. Çocuk “kendisinin sağcı olup solcu’ların (veya tersi) onun düşmanı olduğunu” zorunlulukla beller. Keza kan davası dahi bir ahlâkî-manevî mecburiyet, cezalandırma ahlâkî-manevî mecburiyetidir.[141]
İnsanları gerçekten birbirlerine bağlayan kültürleri, müştereken haiz oldukları fikir ve standartlar oluyor. “Ferdi, kendi kültürü içinde yaşadığı gibi; kültürü de, fertlerin içinde yaşadıkları gibi anlamalıyız” diyor F. Boas.[142] Sosyolog için kültür, “öğrenilmiş ve intikal ettirilebilir, teknolojik gereçlerle olduğu kadar zihnî hayatın şekilleri ile de ifade edilebilen ve toplu halde, mevcudiyetle ilgili problemlerin tümüne cevap veren bir kıymetler sistemidir. Fert tarafından iç âleme sevk edilen kültür, içinde yaşadığı âleme yabancı olmamaya olanak sağlayan müktesebattır”.[143] R. Mcmurry daha da vazıh olarak: “Bir milletin kültürü, gerçekleştirdiklerinin tüm toplamıdır; özgü şahsiyetinin ifadesidir; düşünme ve davranma şeklidir” diyor.[144] Tarih kitapları Anadolu halklarının gerçekleştirdikleri ile doludur.
“Ön Asya iki ânı (moment’i) bir tekinde birleştiriyor: burası çok şekilli dış görünüşler memleketidir… Güneş Doğu’da doğar… Fecirde ışığın geldiğini ve güneşin de bütün ihtişamı ile tulu ettiğini gören adamın haleti fehmiyyesi çoğu zaman tasvir edilmiştir. Böyle bir suret hayret, tahsin, doğan aydınlıkta kendini mutlak unutmayı hâsıl eder. Mamafih güneş yükseldikçe bu takdir azalır, nazar, gittikçe ziyade tabiata ve kendisine teveccüh eder. Espri’nin görmek istediği kendi nurudur; böylece kendini bulma yoluna gidecektir; ilk hareketsiz takdiri yerini aksiyona, kendi öz olanaklarının ürünü bir eserin vücuda getirilmesi keyfiyetine terk edecektir. Ve akşam, bitmiş bir büyük binayı inşa etmiş halde, bir derunî güneşe sahip olacak, kendi öz şuurunun güneşine, dış güneşten daha yüksek telakki edeceği, kendi sâyi ile meydana gelen güneşe”.[145]
“— Merhaba amca, Amerikalı mısın sen?
— Hayır, İngiliz’im.
— Keşke Türk olsaydın be amca!
— Niçin?
— Türk olmak daha iyidir de ondan.”
Bu muhavere bir Batı Anadolu kentinde on yaşlarında, “derunî güneşe sahip” bir çocukla bir İngiliz müdekkik arasında geçiyor.[146]
Yukarda sözünü ettiğimiz kolektif ahlâkın bir diğer veçhesi de bütün şekillerinde, nezaket kaidelerine kadar, fertlerin mütekabil davranışlarıdır. “Osmanlı” katının “Efendim, veli-i nimetim, çakeriniz, azad kabul etmez köleniz vs.” gibi ifadelerini bir yana bırakarak, halk arasında mutat karşılıklı tevazuun ifadesini ancak, her türlü aşağılık kompleksinden azade, nazik bir “hissiyat sistemi”nin tezahürü olarak düşünebiliriz.
Sosyal ahlâk kaideleri manzumesinin Anadolu’nun son Asyalı öğelerinin yaşantı rehberi olduğuna dair kanıt eksik değil. Kutadgu Bilig bunlardan biri: “Bak, doğan ölür; ondan, eser olarak, söz kalır; sözünü iyi söyle, ölümsüz (ölgüsüz) olursun” (180). Ve yine “Büyüklerin küçüklere selâm vermesi lâzımdır…” (5060) (“Uluğlar kerek kim kiçigke salâm aşundursa”). Biraz önce sözünü ettiğimiz “Atebetü’l-Hakayık”taki “senin malın ol mal aşındurdukun”, yani “senin (gerçek) malın senin peşinen (öbür dünyaya) gönderdiğin maldır”[147] ibaresi, mülkiyet münasebetlerine yakından değinmektedir.
Tekâmül kanunu, tarih felsefesinin ana konusudur. Bu kanun, birçok münferit hadiseye tatbik edilen devirler kanunu’na karşı çıkmaz.
“…
Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar,
Hiç ibret alınsa idi tekerrür mü ederdi?”
diyor Akif. Tekâmül vetiresi içinde daima bir sabit unsur vardır. Keza tekâmül kanunu, bazı olayların belirli bir yöne mütemayil olmaları keyfiyetini de hariç bırakmaz. Başka ters temayüller tarafından yolundan çevrilen bir tekâmülün taslağı veya gerçekleştirilememiş bir tekâmül, temayül tesmiye edilebilir.
Tarihî yaşantının bütün tezahürleri, tekâmül kanunu olan bu cihanşümul sentez içinde toplanmıştır. Bu yaşantı üç çeşit amilden müteessir olur: tabiat, insan, gelenek. Bu amillerin her biri, kendini tekrar eden bir sabit unsurla, tekâmül eden bir mütehavvil unsur arz eder.[148]
İbn Haldun “Örf ve müesseseler arasındaki fark, insanların vasıtalarını elde etme şekline tabidir” diyor ve kentlerde oturan insanlarla köy sakinleri arasındaki farkı izaha itina ediyor. Uygarlık kentte doğuyor. Köy sakinlerinin gereksinimleri lüzumlu asgari ile sınırlıdır; şehirlerde oturanlar ihtiyaçlarını çoğaltmaya ve yaşama şekillerini tekemmül ettirmeye say ederler. Kentliler septisizme eğilimli olup, din hususunda ilgisizliğe kayarlar; gıdalarının kesreti keyfiyete önemli derecede dahleder.[149]
Ünlü Arap tarihçi, içtimaiyatçı ve filozof umumi olarak iddiasında haksız değilse de Anadolu’nun çok yerde kaide bozan bir cezire olduğu da kesin bir vakıadır. Buradaki “şükr” müessesesi hiçbir surette Arap yarımadasındaki gibi mutasavvıf bir tevekkülün mahsulü değildir. Tasavvuf burada orthodox kentin mesleği olup köy, oldum olası bu topraklarda ve Asya’nın göçebe halkı beyninde cari tanrılarla samimi münasebeti devam ettirmektedir.
Bu samimiyetin tezahürlerine XVI. yy.da bile tanık oluyoruz:
“Bilirsin ben kulum sen sultanımsın
Kalpte zikrin dilde tercümanımsın
Sen benim canımda can mihmanımsın
Gönlümün yârısın yabancı mısın?” diyor Azmi Baba Tanrı’ya.
“İlâhlar cemiyetlerin aynasıdır. Samîlerinki Pederlerdi; sonradan ebedî ve tek, kendinden Peder oldu. Hint-Avrupalılarınkiler ne halik, ne müvellid, fakat mutlak bir nizamın bekçileri idiler. Moğollar ve Türkler, din olarak sadece Şamanizm’e sahiptiler; her türlü gerçek tanrıdan mahrum oluşları bunların hakem, en mutantan kültlerin koruyucusu olmalarına olanak sağlamıştır”[150]
Büyük hoşgörü ve müsaadekârlığa bir örnek göstermiş olmak için Ankara Şer’iye Sicili’ne başvuracağız. Önce bir kilisenin tamiri hakkındaki fetvadan başlayalım:
“Bu mesele beyanında ne buyurulur ki,
Bir kasaba kurbünde vâki’ kenîsenin üstü tamire muhtaç oldukda
kadim olmağın tamir olunmak cayiz olur mu? Beyaniyle müsâb oluna.
Allahü-a’lem El-cevab: olur”
“Ketebehu El-fakir Hâmid”
Bundan sonra “Ankara’da Mehriyar nâm mahalde olan Surbnişan nâm kenisenin” tamirine icazet verilmesi için emir geliyor. Emir şöyle: “Emr-i şerif: (Ankara kadısına). Ankara’da Surbnişan kenisesinin aslı gibi tamirine izin verildiği. Evail-i Saffer 986. Be-makam-ı Kostantıniyye.”[151]
Türk milleti Konya Selçuklularına çok borçludur. Haçlı seferinin hızını kesip Birinci Haçlı Seferi’nin fasılasız mukabil darbesi sayılan Komnenler tarafından İyonya’nın yeniden fethi hadisesini kaçınılmaz asgaride tuttular. Türklük, bunların hâkimiyeti altında Anadolu’nun geri kalan kısmında toprağa kesin olarak tesahup etti. Münhasıran Anadolulu kalmak istemişler, Suriye ve Mezopotamya işlerine müdahale etme temayülünden kendilerini men etmişlerdir. Dinî harbi yürütmekten daima içtinap ettiler. Kendi memleketlerinde Haçlı seferlerine muzafferane karşı koydular fakat dışta hiçbir mukabil sefere, hiçbir cihada iştirak etmeyi arzulamadılar. Bu müspet Türkler her türlü sergüzeştten itina ile kaçındılar. Türkmen aşiretlerinin göçebe-hayvancı hayat tarzına hürmet etmekle beraber kendileri bakımından saraylarında Müslüman dünyasının hümanizması olarak bildikleri İran kültürünü ciddî olarak himaye ettiler. Sultanlar adlarını Şahnâme’den iktibas ettiler, Hristiyan (meselâ Gürcü) prenseslerle izdivacı tabii görmekle taassupla ilgili olmadıklarını ispat ettiler.
Osmanlı serüveni tarihin en hayret verici olaylarından biridir. Başlangıçta, Osmanlıların sahneye girişi Anadolu Türklüğünün bir takviyesi, bir yenilenmesi gibi görünür.
Yükselmekte olan bir milletin her destanı kısmen önünde bulduğu boşluktan doğar. İskender’in baş döndürücü serüveni çürümüş bir Ahmenî imparatorluğu, Roma fütuhatı kokmuş bir Helen dünyası ile izah edilir. Bizans da, aynı şekilde, süpürülmeyi hak etmişti. Kader, bir cemiyete bütün lütuflarla birlikte bütün ihtarları da dağıtmasına rağmen bu topluluğun intiharda sebat etmesi halinde onun tahribi, tefekkür için bir itminan olmuyor mu? Çoktan çürümüş ve gerçek Türk milletini maskeleyen Osmanlı imparatorluğu binası çöktüğünde dünyanın hayret dolu bakışları altında Türk milleti sapasağlam ortaya çıktı.[152]
————————————————-
Dipnotlar:
[1] M.E. Meeker. — The Black Sea Turks: Some Aspects of their Ethnic and Cultural Background, in IJMES, II/4.
[2] Bkz. madde “Laz”.
[3] M. Fahrettin Kirzioğlu. — Lazlar/Çanarlar, in VII.TTKg., sah. 420-445.
[4] Amasya Tarihi II, sah. 54.
[5] Favius Arrianus, Bithynia’da Nicomeadia’lı (İzmit) tarihçi ve filozof.
[6] Abhaz, namı diğer Abaza’lar. Arrianus bunlardan Abasgoi, Pliny de Abasgi diye bahsediyor. Bkz. EI, mad. “Abkhaz” (Barthold-Minorsky).
[7] Of kazası da halen Türkiye’nin her tarafına imam yetiştirmekte Eskişehir’in merkez Muttalip köyü ile rekabet halindedir.
[8] Strabon, XII/C548-549.
[9] P. Minas Bıjışkyan (Trabzonlu). — Karadeniz Kıyıları, sah. 1.
[10] İA, mad. “Laz’lar” (Minorsky).
[11] DELT
[12] M.E. Meeker. — op.cit. Laz dili ve grameri için bakz. Georges Dumézil. — Documents Anatoliens sur les Langues et les Traditions du Caucase IV — Récits Lazes (Dialecte d’Arhavi), Paris 1967.
[13] M. Sonat. — Trabzon Yöresinde Bir İnceleme, in Halk Bilimi, 1, Eylül-Ekim 1973.
[14] O. Türkdoğan. — Türkiye’de Etnik Yerleşim ve Kars, in Milliyet, 14 Temmuz 1975.
[15] İA, mad. “Kürtler” (Minorsky)
[16] ibd.
[17] Mad. “Kürdistan.”
[18] M. Fahrettin Kirzioğlu. — Kürtlerin Kökü, Ankara 1963, I. Bölüm (Diyarbakır Tanıtma Derneği yayınlarından Sayı 9)
[19] Gerçekten, Şerefnâme’nin birçok yerinde bu “Yezidi takımı”ndan fazlaca riayetkâr olmayan ifadelerle söz edilmektedir. Bkz. Şeref Han. — Şerefnâme, Kürt Tarihi, çev. M. E. Bozarslan, İstanbul 1975, sah. 17, 24, 344, 386 ve ilâh.
[20] M. Şerif Fırat. — Doğu İlleri ve Varto Tarihi, Ankara 1961. U. Şehri’nin “Doğulu Aşiretlerimiz ve Menşei” adlı risalesi, Kirzioğlu’nun mezkûr çalışmasından derlenmiştir.
[21] Sah. 25, 26. Tırnak içine alınmış ibareler tercüme edenin notlarıdır.
[22] Sah. 29.
[23] Sah. 122. Böylece Hakkari adının da bir aşiret adından geldiği anlaşılmış oluyor.
[24] Sah. 148. Botan suyu da adını aşiret adından almış oluyor.
[25] Sah. 385.
[26] Sah. 395.
[27] Sah. 77-78.
[28] Bu kelimelerin birçoğunun sair dillerden Türkçeye geçmiş bulunduğunu ilerde göreceğiz.
[29] Almancada toprak manasına gelen Erd’i ve evvelce bahsettiğimiz Doğu illerinde paralı Alman askerlerini hatırlatıyor.
[30] Bu homa’ya ilerde tekrar değineceğiz.
[31] N.Göğünç – XVI. Yüzyılda Mardin Sancağı, İstanbul 1969, sah 79-80.
[32] Şora B. Noghumuka. — Adige-Hâtikhe Çerkeş Tarihi, Istanbul 1974, sah. 16.
[33] Tarih-i Cevdet, III, sah. 176.
[34] El, mad. “al-Kabk”, sah. 350.
[35] Amasya Tarihi, II, sah. 54.
[36] op.cit., sah. 86-87.
[37] ibd., sah. 69.
[38] ibd., sah. 79-80.
[39] ibd., sah. 83-85.
[40] O.Ş. Gökyay. — Dedem Korkudun Kitabı, sah. LXXXV.
[41] Kamus-ül Âlâm, mad. “Çerkesler”.
[42] EI, mad. “Çerkes”; İA, mad. “Çerkesler”
[43] G. Dumezil. — Documents Anatoliens sur les Langues et les Traditions du Caucase, I, Paris 1960, sah. 9-10.
[44] Mehmet Arif. — Başımıza Gelenler, Mısır 1321, sah. 191
[45] ibd. sah. 96
[46] B.Ö. Büyüka. — Abhaz Mitilojisi Anaç mı?, İstanbul 1971, sah. 46-47.
[47] ibd., sah. 226-227
[48] ibd., sah. 254-256.
[49] Ch. Burney and D. M. Lang. — The Peoples of the Hills. Ancient Ararat and Caucasus, London 1971, sah. 43.
[50] ibd., sah. 47.
[51] A. M. Mansel. — Urartu Tarihi ve Medeniyeti, in Üniversite Haftası: Van. İstanbul Üniversitesi Yayınları 241, 1945, sah. 113.
[52] Ch. Burney and D. M. Lang. — op.cit., sah. 48.
[53] ibd., sah. 49.
[54] R. Grousset. — Histoire de I’Armenie, Paris 1973, sah. 65.
[55] Ch. Burney and D. M. Lang. — op.cit., sah. 178.
[56] VII/73.
[57] R. Grousset. — op.cit., sah. 67-68.
[58] Efsanevî kahraman.
[59] Grek efsanesinde Tesalya’da Iolcus kralı Aeson’un oğlu.
[60] Geography, XI/14-12.
[61] III/95.
[62] R. Grousset. — op.cit., sah. 70-71.
[63] Ch. Burney and D. M. Lang. — op.cit., sah. 177.
[64] N. Adontz. — op.cit., sah. 317.
[65] Ch. Burney and D. M. Lang. — op.cit., sah. 87-89, 178.
[66] ibd., sah. 214-215.
[67] J. Karst. — Mythologie Armeno-Caucasienne, sah. 23
[68] H. Massé. — Croyances et Coutumes Persanes, Paris 1938, I, sah. 163.
[69] Kuzey-Doğu İllerimiz Ağızlarından Toplamalar, İstanbul 1946.
[70] V. M. Masson and V. I. Sarianidi. — Central Asia, Turkmenia before the Achaemenids, Thames and Hudson, 1972, sah. 11, 33, 45, 96, 112-114, 119, 125, 136, 165.
[71] L. Krader. — Social Organisation of the Mongol-Turkic Pastoral Nomads, The Hague 1963, sah. 1-3.
[72] ibd., sah. 5.
[73] Moğolların Gizli Tarihi, Terc. A. Temir, Ankara 1948.
[74] L. Krader. — op.cit., sah. 184.
[75] I/93.
[76] III/7.
[77] III/258.
[78] G. Clauson. — op.cit., sah. 958.
[79] TS, sah. 4733.
[80] DLT I, sah. 86.
[81] TS, V.
[82] DELT.
[83] BTL.
[84] B. Y. Vladimirtsov. — Moğolların İçtimaî Teşkilâtı. Moğol Göçebe Feodalizmi, Ankara 1944, sah. 61-62.
[85] A. İnan. — Türk Etnolojisini ilgilendiren birkaç Terim-Kelime üzerine, in Türk Dili Araştırmaları Yıllığı, 1956.
[86] O. Ş. Gökyay. — Dedem Korkudan Kitabı, sah. XLV.
[87] ibd. sah. 83.
[88] ibd. sah. 122.
[89] R. Giraud. — L’Empire des Turcs Celestes, sah. 55.
[90] ibd. sah. 106.
[91] F. Demirtaş. — Osmanlı Devrinde Anadolu’da Kayı’lar, in Belleten 47, 1948.
[92] DLT I, sah, 64. Dip notunda Besim Atalay “Batı Anadolu’da bugün bile hısım ve akrabaya “uruk derik” dendiğini kaydediyor. Bkz. Clauson op.cit, sah. 214.
[93] Z. Korkmaz. — Güney Batı Anadolu Ağızları, Ses Bilgisi (Fonetik), Ankara 1956, sah. XXXVII — XXXIX.
[94] op.cit., sah. 766.
[95] M. Räsänen. — Versuch eines etymologischen Worterbuchs der Türksprachen, Helsinki 1969, sah. 326.
[96] BTL, mad. “yorık”.
[97] III, sah. 45 ve 175.
[98] G. Clauson. — op.cit., sah. 914.
[99] ibd., sah. 963.
[100] DLT, III, sah. 15.
[101] X.de Planhol. — De la Plaine Pamphylienne, sah. 202.
[102] DLT, I/139.
[103] ibd. 70.
[104] J.-P. Roux, op.cit. sah. 11-12.
[105] Z. Velidi Togan. — Umumi Türk Tarihine Giriş, sah. 163.
[106] F. Sümer. — op.cit. sah. 174 not.
[107] J.-P. Roux. — op.cit. sah. 15.
[108] C. Hakkı Tarım. — Kırşehir Ansiklopedisi, Tarih-Coğrafya-Etnografya ve Bibliyografya Sözlüğü, fas. 1, sah. 31, Ankara 1960.
[109] A. Yılmaz. — Tahtacılarda Gelenekler, Ankara 1948, sah. 11-15.
[110] Türk Töresi, sah. 34.
[111] Bkz. F. Kirzioğlu. — Köroğlu Boyları’nda Oğuz Düzeni Sayıları (İkili-Dörtlü Altılı-On ikili – Yirmi dörtlü Düzen), in Reşit Rahmeti Arat İçin, sah. 323 ve dev.
[112] Z. Gökalp. — Türk Medeniyeti Tarihi 2. İstanbul 1974, sah. 227.
[113] A.Dilaçar (Türk Diline Genel Bir Bakış, Ankara 1934, sah.88) Ay-Han Oğullarını biraz değişik adlarda veriyor. Tırnak içindekiler bu uzmanın verdikleridir.
[114] Z. Gökalp’te (Türk Töresi sah. 55) “Yiyecekleri et kısmı”nda bazı farklar görülüyor. “Karı” yerine “kuru”, Yıldız-Han’da “sağ umaca” yerine “Uyagû (Uyâmâ), Dağ-Han’da “Ucayla” yerine “Uca yele” verilmiş. Ona göre “Uca”, DTL’ten, sırt etidir. “Uyagû” kaburga tarafıdır. “Aşıglu” (aşıklı) demektir ki bu da aşığı olan bacak” manasınadır.
[115] P. Pelliot. — Notes sur l’Histoire de la Horde d’Or, suivi de quelques Noms Turcs d’Hommes et de Peuples finissant en “ar”, Paris 1950, sah. 188 ve dev.
[116] F. Sumer. — Oğuzlar, sah. 204-210.
[117] F. Demirtaş, op.cit. sah. 576 ve F. Sumer. — Oğuzlar, sah. 216.
[118] ibd.
[119] op.cit. sah. 1.
[120] Hammer, I, sah. 148. Köpek Oğullar için bkz. Oğuzlar, sah. 266-269.
[121] Amasya Tarihi III, sah. 181.
[122] O. Turan. — Selçuklular Zamanında Türkiye, sah. 354, 390.
[123] TA, mad. “Cimri” ve F. Sumer. — Oğuzlar, sah. 160.
[124] M. Räsänen. — op.cit., sah. 326.
[125] M. Çağatay Uluçay. — XVIII ve XIX. Yüzyıllarda Saruhan’da Eşkıyalık ve Halk Hareketleri, İstanbul 1955, sah. 183.
[126] H. von Moltke. — Türkiye’deki Durum ve Olaylar Üzerine Mektuplar, Ankara 1960, sah. 244-245, 253-255.
[127] Oğuzlar, sah. 327-335.
[128] Livre des Morts des Anciens Egyptiens, sah. 32.
[129] G. Clauson. — op.cit., sah 661, mad. “kurınç”.
[130] F. Stern. — The Varieties of History, From Voltaire to the Present, N.Y. 1956, sah. 190.
[131] M. Kaplan. — Oğuz Kağan Destanı ile Dede Korkut Kitabında Eşya ve Aletler, in Jean Deny Armağanı, sah. 144.
[132] M. Mauss, — Manuel d’Ethnographie, Paris 1967, sah. 85.
[133] W. R. Smith. — Lectures on the Religion of the Semites, London, 2nd ed., 1894. M. Mauss tarafından zikredilmiş.
[134] M. Mauss. — op.cit., sah. 87-88.
[135] H. Read. — The Meaning of Art, London 1951, sah. 21-23.
[136] G. Clauson. — op.cit., sah. 310.
[137] Ziya Gökalp. — Türk Medeniyeti Tarihi 2, haz. F. Şahoğlu, İstanbul 1974, sah. 377.
[138] P. Bohanan. — Social Anthropology, N.Y. 1963, sah. 215.
[139] Ziya Gökalp. — Türk Medeniyeti Tarihi 1, sah. 17.
[140] N. Erdentuğ. — Hal Köyünün Etnolojik Tetkiki, Ankara 1956, sah. 27 not.
[141] P. Bohanan. — op.cit., sah. 135-137.
[142] R. Benedict. — Patterns of Culture, London 1966, Introduction, sah. X.
[143] G. Burdeau. — Quelle Culture pour quelle Démocratic? in Comprendre, No. 33-34 1969.
[144] M. Dérobert. — Des “Relations Culturelles” aux “Politiques Culturelles”, in CHM, XIII/4.
[145] Hegel. — La Raison dans l’Histoire, sah. 274-280.
[146] D. Hotham. — Türkler, İstanbul 1973, sah. 183.
[147] G. Clauson, — op.cit., sah. 264, mad. “aşundur”.
[148] Ch. Rappoport. — La Philosophie de l’Histoire comme Science de l’Evolution Paris 1925, sah. 27-28.
[149] ibd., sah. 87.
[150] P. Masson-Oursel. — La Pensée en Orient, sah. 15.
[151] H. Ongan. — Ankara’nın 1 Numaralı Şer’iye Sicili, Ankara 1958, sah. 20, 37, 39.
[152] R. Grousset – G. Deniker. La Face de l’Asie, sah. 60-65.