Bu Türkmenler Anadolu’ya yayılacaklar, buradan tarihin en hayret verici serüvenine atılacaklardır. Bu “rampa”, kendi özündeki büyük bir potansiyel güçle, çeliğin suyunu verecek demirciyi bekliyordu.
Anadolu yarımadası, Akdeniz dünyasının hemen yanında ve onun ilerisine çıkarak Yukarı Asya’nın tektoniğini daha mutedil şekilde burada temsil eden bir yayla, Avrupa’nın yakınında yüksek Altay topraklarının nihaî tezahürü, Dünya’nın Damı’ndan sükûnet ve mülâyemete inen son sahanlıktır. Orta Asya’nın bu ileri karakolunun Avrupa’ya baktığı söylenebilir. Her ne kadar deniz etkisine kapalı gibi görünüyorsa da iklim merkezi (Tuz Gölü’nden Konya’ya kadar, eski Lykaonia dâhil) Ege dünyasının vadilerine açıktır. Doğu sıra dağları, Toros ve Anti-Toros’lar, Kuzey silsile arasında kendi içine kapanmış Anadolu, İran’ın ötesinde, coğrafî ve tarihî intihasını teşkil ettiği en Yukarı Asya’nın devamı, aynı zamanda bu derin Asya’nın âdeta durağı, Avrupa medeniyetinin temelinin zuhur ettiği daha lütufkâr iklimler, aydınlık ufuklara doğru anî intikalidir. Anadolu, Sivas, Ankara, Eskişehir’in sıhhatli baş yaylaları kadar Bursa, İzmir’in tatlılığıdır.[1]
Coğrafî vaziyetin yakından tetkiki bize ancak Anadolu’nun merkezini tam bir hâkimiyet altında bulundurabilen bir devletin tüm vaziyete ve bu arada da boğazlara sahip çıkabileceğini öğretir.
Bizans tarihinin mihrakı Anadolu’dur. Suriye ve Mısır’ı kaybetmekle Bizans, hiçbir zaman temessül edemediği bu ülkelerin karşılığında Anadolu’ya eğilmek olanağını kazanmış, IX ve X. yy.larda imparatorluğun emniyet ve refahını sağlayabilmişti. Müteakip asırda Anadolu idare teşkilâtına ademi merkeziyet tanınmasıyla Bizans devleti inhitat sathı mailine girmiştir.
VII. asırdan itibaren XI. yy.ın sonuna kadar Bizans en iyi vasıflarını Anadolu’dan almaktaydı. En iyi askerler Toros ve Kappadokia’nın dağlı halkından çıkıyor, tahtının en muktedir Basileus’ları ve onların devlet adamları hep Küçük Asya’dan neşet ediyordu: Isorien veya Amorien ailelerine mensup imparatorlar, Phocas ailesi, hep bu toprakların mahsulü idi. Komnen sülâlesi ise düpedüz Kastamonulu bir aile idi. Her konuda böyle örnekler vermek mümkün olmaktadır.
IX. yy.da İstanbul üniversitesini ihya eden Kassar Bardas, Paphlagonia’lı idi. Bu müessesenin çatısı altında toplanan âlim ve yazarların çoğu da yine bu kıtanın çocukları idi. Bu keyfiyet aslında İstanbul halkı için de varitti.
Bizans’ın sanat tarihi de bu yönde hayli müşabih telkinde bulunuyor. İstanbul’un güzel sanat şekilleri Anadolu’nun daha evvelden deneyip benimsediği motiflerdi. Bu model ve motiflerin ölçüleri başkentte belki biraz büyüdü. Ayasofya mimarları Anadolulu idiler ve mimarî temalarını çoktan beri memleketlerinde küçük mikyasta işlemekte idiler. Ve nihayet makarrı saltanatı yine genellikle Anadolu besliyordu. Bu itibarla mezkûr belde aslında bir Anadolu şehri idi.
Latin imparatorluğu, denizlere hâkimiyetine rağmen Anadolu’yu eline geçiremediğinden boğazlarda tutunamadı. Bizans da bunu takiben İstanbul’u yine payitaht yapmakla tarihî hatasını işledi. Hâlbuki Uludağ’ın arkalarında, İznik’te oturarak Osmanlı’nın gelişmesine karşı koyabilirdi. Bu sonuncular da hata zincirine dâhil oldular: Batı Anadolu’ya yerleşir yerleşmez, yarımadanın geri kalan kısmının gereği gibi tahkim etmeden Avrupa’nın fethine kalktılar. Timur da karşısında hiçbir kuvvetli idare bulmadı, hiçbir teşkilât ve tedbirle karşılaşmadı. Osmanoğlulları’nın kurdukları hükümetlerin her zaman Anadolu’yu ihmal etmeye mütemayil bulunmaları onların sonunda başını yiyen en büyük zaaf eserleri oldu.[2]
Anadolu’nun Türk tarihi 1081’de başlar. O tarihte Bizanslı Türk’ü kendi iç meselelerine müdahale etmek üzere davet edince Büyük Selçukludan kopan bazı ileri karakollar bir nefeste Marmara’ya vardılar. Bu yayılma İran’ın fethinin aksine, hiç de sistemli olmadı. Hiçbir kumanda birliği yoktu. Herkes kendine bir yurt yontma heyecanı ile hareket ediyordu. Böylece çeşitli emirlikler teşekkül etti; bunlardan bir tanesi payidar olacaktı: tamamen Anadolulu bir devlet, Selçuk ailesinin bir küçük kolu tarafından kurulan “Rûm Sultanlığı”, yani o zaman tesmiye edildiği gibi “Romanie Sultanlığı” (1081-1302). İran’daki ağabeylerinden kopma kıyasetini gösterebilmeleri sayesinde genç Anadolu Türkiye’sine Türk kalma olanağını sağlamış oldular. Aksi halde burası da kolaylıkla İranlılaşabilirdi.
Makarlarını Marmara civarında İznik’te (Nicea) kurmakla fazla hızlı gitmiş olduklarını anlayacaklardı. Nitekim birinci Haçlı Seferi burasını kısa zamanda Bizans’a iade etti (1097). Onlar da başkenti, sonuna kadar hâkimiyetlerinin merkezi olarak kalacak olan Konya, eski Iconium’a çektiler. Ne Godefroi de Bouillon (1097), ne de Frédéric Barberousse (1190) Konya surlarını yenebildi. “Lycaonia dörtgeni” gözlerini korkuttu, çabuk çekilip gittiler. 1176’da “ikinci Malazgirt”, imparator Manuel’in Myriakephalon (Hoyran gölü civarında) hezimeti ile 1190’da Haçlıların Ankara civarındaki büyük bozgununun hatıraları Frédéric’i ihtiyata sevk etmişti. Güneydoğu’nun tuzlu çölü kadar Galatia bozkırı da müstevliye karşı tabii bir müdafaa sathı teşkil eder. Bu baş yaylada Haçlıların bozgunu 1921’de Sakarya üzerinde Yunan ordularının felâketini önceden temsil eder.
Bu vakıalar teemmüle şayandır. 1921’de, Türk ırkının yayla ile imtizacından dokuz asırdan fazla zaman geçmişti; artık o toprakla yekvücut olmuştu, onu hiçbir kuvvet oradan sökemezdi. Fakat Haçlı Seferleri’nin başlangıcında oraya yerleşeli sadece yüz yıl olmuştu. Ne Batı Haçlılarının, ne de Komnen’lerin “Bizans Haçlı Seferi”nin onu oradan atamayışının sebebi ne idi?
Anadolu bozkırı ile Türk hayvancı kavimleri arasında derhal bir ahenk teessüs etmişti. Bu kere de beşer coğrafyası tarihe emredecekti. Bu kadar sülâlenin tevalisine rağmen Türk ırkının İran’da ancak bazı çevresel bölgede (Azerbaycan, Hemedan etrafı v.s.) tutunabilmiş olması sair oturulabilir yerlerin göçebe hayvancı yaşantısına elverişsiz bağ bahçe, sulanan bostan, mezru arazi ile tıkanmış olması, yani yeterli vüsatta mera bulunmaması ile izah edilir. İran’ı da yarıp geçenleri Anadolu’nun cezp edip tespit etmesi keyfiyeti daha Çağrı beyin istikşaf hareketinde saptadığı “yurt imkânları”na, eski Hitit ve eski Galat’ların ardından kendi bozkırındaki hayat tarzını bulmuş olmasına bağlanır.
Anadolu yaylası ile Türkmen arasındaki derin vifakın temin ettiği Türk salâbeti Haçlı Seferi’ne olduğu kadar Moğol tufanına da karşı koyabilmişti.[3]
Türk muhaceret yolu üzerinde Türkleşme nüvelerinin kuruluş ve bunların sınırlı kalış sebeplerini kısaca görmüştük. Selçuklular başlangıçta Anadolu’nun fethini düşünmemişlerdi. Önünde uzun yollar açabilecek Malazgirt’ten Alpaslan alabildiğine itidalle istifade etmişti. İslâm kültürünün aşı merkezi İran’ı tercih ettiler. İlk ağızda bu ülkenin Oğuzlara yeni mekân olması tabii gibi görünürken bunların orasını ve etrafını benimsememiş olmalarının nedenleri aşikâr gibi görünüyor: İran’ın Güneyi ve Irak’ı mizaçlarına uymayacak kadar sıcak bulmuşlar (daha sonra Cengiz’in aynı sebepten Hindistan’ı fethetmekten vazgeçmesi gibi), Doğu Anadolu’nun dağlık bölgesinde ve Mezopotamya’da sırasıyla Kürt ve Arap gezgincilerle çatışmayı göze almamışlardı. Bunun dışında, yerleşik devletin baskısı onlara boğucu geliyordu. Bizans’ın ise boğaza sarılacak elleri takatten hayli düşüktü. Ama ondan evvel Azerbaycan’da şartnamelerine uygun bir adacık bulmuşlar, sapabilenler buraya sığınmıştı. Arkada, bu talan sever haşarı unsuru, onunla teması kaybetmeden, kendi sınırları dışına, Anadolu’ya sevk eden Selçuklu idaresinin havada şaklattığı kamçı vardı.
Transkafkasya’ya bu sapma sonunda burasının Türkçe konuşması XI. yy.dan çok önce başlayıp XII.de az çok tamamlanan bir süreç sonucudur: bu bölgelere Türkçe konuşan aşiretlerin duhulü milâdî ilk senelerde ve hatta bir çok tarihî, linguistik, etnik, etnografik ve toponimik verilerin tanıklık ettikleri gibi daha da evvel başlamıştı.[4] Oğuz dilini konuşanlar, Selçuklu fütuhatı neticesinde hayli kalabalık olarak XI. yy.da Kafkasya’da belirdiler. Müteakip asırda da Kıpçakça konuşanlar çoktu. Keyfiyet Azerbaycan Atabek’leri İldeğniz’liler, Irak’ın Selçuklu sultanları ve bir dereceye kadar, Gürcistan Bagratî’lerinin (bilhassa kral Banî David IV) faaliyetlerine bağlanabilir. İkta tevdii yolu ile iskân edilen uç’ların rolü de mütebarizdir. İkta’ların geniş ölçüde tevzii, gezgincilerin kısmî yerleşmesiyle neticelendi. Daha göçebe kaldıkları devirlerde bile ülkenin dil bakımından Türkleşmesi sonucunda yerli halkla hayli kaynaşma vaki olmuştu.
XIII. asırdan itibaren, yeni kabullenilmiş Türk dili Transkafkasya milletleri arasında edebî bağlar kurmaya vesile olmuştu. Bu asrın Ermeni şairlerinden Bluz Ohannes Yerznikatzi Azerbaycan Türkçesi ile yazardı. Yerli feodal çevreye, göç etmiş gezginci askerî asaletin mümessillerinin duhulü neticesinde idareci sınıfın yenilenmesi keyfiyeti Azerbaycan’ın Türkleşme vetiresine hadim oluyordu. Selçuklu sultanları ve İldeğnizî Atabek’ler bu yolda önemli rol oynadılar. Her ne kadar XI ve XII. yy.larda Arapça ve Farsçanın hâkim olduğu Batı Asya’nın Müslüman ülkelerinde Türkçe resmî dil değil idiyse de askerî çevrelerde faik durumda idi; zira askerî üst sınıf ve Sultanlarla İldeğnizî’lerin Selçukî ordusu, bilhassa Abbasî halifeliği ve Gürcistan’da, Türkçe konuşuyordu. Transkafkasya ve bilhassa Azerbaycan’ın Selçuklu ve İldeğnizî ordusunda hizmet eden yerli halkı Türk diline intibak etmiş ve bunu aile çevresine ithal etmişti.
Transkafkasya’da bugünkü yer adları arasında uç’ların hatıraları yaşamaktadır: Azerbaycan’da Uçar, Uçarlı; Ermenistan’da Uçan; Gürcistan’da Uçarma. Aynı şekilde 18 Oğuz boyunun adlarına da rastlanmaktadır: bayât, bayundur, begtili, ıgdır, yive, yayırlı, karabölük, kinik, kırık, peçenek, salur, tutırga, tüker, caruk, çepni, cuvaldar, eymür. Aynı şekilde, Selçuklu hareketine dâhil olmuş sair Türk boylarının etnolojik adları da yer almaktadır: ağaç-eri, kanglı, karluk, kıpçak, kalaç; toponimi, oğuz ve türkmen isimlerini muhafaza etmiştir.[5]
Bütün kitapların Cermen ve Slav muhaceretine müşabih kıldıkları veya onlardan çok vasi veya şümullü olarak gördükleri Orta Asya Türk muhacereti, tarihin bir nirengisidir. “Dünya Türkleri taşımaya kâfi gelmiyordu. Onlar birbirlerini garba doğru püskürttüler. Önlerinde köpek gibi (Oğuz destanının boz kurdu) bir hayvan yürüyor; fakat ona yetişemiyorlardı. O hareket edince “göç” diye bağırıyor; Türkler onu takip ederek durduğu yerde çadırlarını kuruyorlardı. Bu hayvan uzun müddet onlara rehberlik ettikten sonra bir daha görünmedi. Ülkelerin ortasına geldikleri vakit kendilerine yetecek yerler bulunmadığından üç kısma ayrıldılar. Bir kısmı Hindistan’a gitti. Bir kısmı şimale doğru ilerleyerek Rûm’lara komşu (Balkanlarda) oldular. Bunlar Kuman’lar (Kıpçak’lar)dı… Meskûn dünyanın ortasından garba doğru gidenler (yani Selçuklular ve Türkmenler) Arapların dinini kabul ettiler. Onlar, halife Araplardan olmak üzere, Müslümanların hükümdarı oldular” diyor Süryanî Mikael.[6] Körfezleri doldura doldura ilerleyen sel Küçük Asya yarımadasında intihasını bulacaktı. Derin bir çukurdu burası, dolması dört asır sürdü. Körfezler, esas şartnameye uygun olmaları halinde dolduruldu, aksi halde önünden geçip gidildi. Azerbaycan’da “zengin otlak ve su membaları, Türklerin hayvancılık mahsullerini kendilerine elzem olan ziraî ve sınaî mahsuller karşılığında mübadele edebilecekleri önemli sanaat ve ticaret merkezleri” bulmuşlardı.[7]
Anadolu’da Türk fütuhatının en mütebariz vasfı belki hadisenin uzun bir süreye yayılmış olması keyfiyetidir: temadiyet arz eden dört asır süreli bir vetire. Arap istilâsının hızı ile Türk ilerlemesinin ağırlığı arasındaki dikkate değer tezat coğrafî, etnografik ve siyasî amillerle izah edilir. Anadolu sadece geniş bir ülke olmakla kalmayıp müstevliye karşı tabii müdafaa vazifesi gören vasi dağlık bölgelerini haizdir. Ayrıca Anadolu, Arapların işgal ettikleri yerlere nazaran Bizans imparatorluğunun merkezine daha yakın olup daha büyük mukavemet gücüne sahipti. Burası, evvelce ifade ettiğimiz gibi Bizans’ın şah damarı idi; Türk istilâsına kolaylıkla rıza gösteremezdi.
Bu uzun vadeli, kısım kısım giriş neticesinde, hiç değilse Trabzon-Kayseri-Tarsus hattının Batı’sında ve hatta Antakya, Malatya ve Ani’ye kadar varan Doğu’da görülen nispî siyasî istikrar ve vahdet bozuldu, istilâlar ve uzun süren inkıyat altına alma faaliyetleri Anadolu’da bir sürü siyasî birliğin doğmasına yol açtı: XIII. yy.ın ortasına kadar geçen süre içinde Ege ve Karadeniz kıyılarında Grek devletleri, Kilikya’da bir Ermeni devleti, Orta ve Doğu bölgelerde de Türk Selçuklu, Danişmendli, Saltuklu, Mengücekli, Artuklu emîrlikleri ortaya çıktı.
Halk kime kulluk edeceğini şaşırdı. Kent ve kasabalar yağma ediliyordu. Ancak tam tahrip bahis konusu değildi; bu iskân ve faaliyet merkezleri yaşamlarını devam ettiriyorlardı, kilise ve umumi binalar az veya çok zarar görmüş olarak. Daha Malazgirt’ten evvel Artze (Erzurum’un Kuzey’inde), Perkri (Bargiri-Muradiye), Malatya, Sivas, Ani, Kayseri, Niksar, Amorium, Konya, Chonae (Denizli’nin Doğu’sunda Honaz) gibi önemli merkezler Türklerce talan edilmişti.
XI.yy.ın sonu ve bütün XII. yy. zarfında Küçük Asya Batı’sının bir çok kısmı Türk istilâları, Bizans mukabil taarruzları ve arızî olarak da Haçlı ordularının harekâtına sahne oldu. Türkler Ege denizine dayanmışlardı. İkinci Haçlı ordusu Anadolu’ya geldiği zaman Türklerin Grekleri “Romania”nın büyük bir kısmından sürmüş oldukları, Ege sahil şehirlerinden tamir edilip sur ve kulelerle tahkim edilenlerde Greklerin yaşamaya devam ettiği, tahkim edilmeyen kentlerin etrafındaki köy arazilerini boşalttıkları, Ephesus ve Philadelpheia’nın (Alaşehir) Bizanslılarca geri alınmış olmasına rağmen bu sonuncu şehir etrafında, bu şehrin daha Doğu’da bulunması itibariyle, Türkmen baskısının devam ettiği kayıtlardan saptanmaktadır.
Antalya da XI. yy.da yağma edilip yeni baştan ihya edilen kentlerdendir. Grek, Türk ve Ehli Salib askerinin devamlı tahribatına maruz Eskişehir-Konya arasındaki dağlık bölge bir “non-man’s land” (insandan arınmış bölge) haline gelmişti.[8]
Doğu’da kaos daha da vahimdi şöyle ki burada, Grek ve Haçlılardan başka yukarda mezkûr emirlikler de, boş kaldıklarında, birbirleriyle uğraşıyorlardı. Bizans ordularında her gün Norman, İngiliz, Rus, Gürcü, Alan, Ermeni, Peçenek, Arap ve sair yabancı paralı asker sayısı artıyor, bunlar çoğu zaman ekseriyette bulunuyorlardı. Karışıklıkların artmasında bunların dahli büyük oluyordu. Tabii olarak da Bizans’ın mukavemet kabiliyeti o nispette azalıyordu. Ayrıca bu ordular tıpkı Doğu İran’da Gaznevî ordusu gibi, büyük hareket kabiliyetini haiz, müstahkem mevkilerden kaçınan, hızla derinlere dalan, daima seferi olan bu göçebelerle mücadeleye hazır değildi. 1071’e kadar talan hareketleri ile yetinen bu Türkmenler, Malazgirt’ten sonra, büyük ağalarının kontrolün elden kaçabileceği mülahazasıyla pek taraftar olmamalarına rağmen, Küçük Asya’da kendi hesaplarına bir hanlık kurdular.
Bu yeni Türk mülkü Bizanslı olmayan ve olan halkın bir kısmının yardımıyla teşekkül edip yayılacaktır. Bizanslı olmayan halk, Doğu Anadolu’da, Grek olmayan Hristiyan unsurlar, bilhassa Ermeniler, sevmedikleri Bizans rejiminin sukutunda Türklerin yanında olmuşlar ve Konstantinopolis’in memleketi müstevliye karşı korumadan aciz olduğu aşikâr olunca onlarla anlaşmayı tercih etmişlerdir. Bizanslı tefrikalardan bir kısmı ve haris kumandanlar da, uzun zamandan beri saflarında bulundurdukları Türklerde olduğu gibi bu Türkmenleri de temessül edebileceklerini sanıp bunları, tacı ele geçirmek için yardıma çağırmaktan çekinmemişlerdir. Böylece Türkler, kendi başlarına çok zor veya uzun zamanda kat edebilecekleri bir mesafeyi kısa yoldan almış, Ege kıyıları ve boğazlara dayanmışlardı. XI. yy.ın sonunda Küçük Asya esas itibariyle tam bir Türk devleti toprağı olmamış idiyse de Türk serbest inkişaf alanı haline gelmişti.[9]
Türk mülkünün kuruluşuna yardımcılardan Bizanslı halkların başında, yukarda işaret ettiğimiz gibi, tacın namzetleri bulunuyordu. Ancak, bunun dışında, ortada olan bir siyasî manevraya aynı gözle bakmamak gerekir. Meydanda çok gerçekçi, zarurî olarak oportünist, Machiavel’e yaraşır bir tutum var: Süleyman’ın Anadolu’da “sultan”lığının tanınması. Bunu Süleyman ne kendini tek sultan bilen Melikşah, ne de onun himayesinde unvan dağıtan Halife’den koparmıştı. Kendi adamları bir yanda, Türkmen’i zaptı rapta alıp onun başıboş talan hareketlerini durduracak bir iradenin kurulmasını arzulayan Aleksis diğer yanda, sınırları tamamen müphem bir sultanlığı ona tevcih ettiler. Bir de payitaht “verdiler” ona, Nicaea-İznik’i. Adamları, kabiliyetine inandıkları başbuğ ile çok ileri gidebileceklerini, Aleksis de, Bizans tarihi boyunca olduğu gibi, bu Türkleri de temessül edebileceğini hesaplıyordu. Ama tarih köşeyi dönmüştü.
Gerçekten Bizanslılar, daima ordularında istihdam ettikleri ve sonunda içlerinde erittikleri Türklere, Araplara olduğu gibi, tam manası ile düşman gözü ile bakmıyorlardı. Arada bir ünsiyet vardı. Bu kere gelenler ise Müslüman idi ama bunlar camisiz, ulemasız ve Arapça bilmez iptidaî Müslüman taifesindendi, kolaylıkla “yutulabilirdi”. Sahil kentleri elde kalmak şartıyla Orta Anadolu’dan fedakârlık edilebilirdi, bütün yarımadayı savunmanın olanaksızlığı karşısında.[10]
Evvelce ordu yoluyla girmiş olan Türkler, sonradan gelenlerin yerli halkla temasında kolaylık sağladılarsa da bunların, Anadolu’nun Türkleşmesi vetiresinde etkileri olmamıştır. Anadolu ise bu kere gerçekten Türkleşti. Antik devirlerden beri Helenizm ve Hristiyanlığın bu en canlı mihrakının bu tahavvüle nasıl uğradığı konusu çok zihin şaşırttı.
Bu Türkleşme sürecinde başlıca faktör kâh istilâ, kâh muhaceret şeklinde kendini gösteren toprağın fiilen işgali keyfiyeti olup bu işgalin, karakter itibariyle birbirinden farklı iki dalga halinde vaki olduğunu görmüştük. Hadisenin mukaddeması XI. yy.da vukua gelmiş, XIV. yy.lardaki esas büyük girişle de işin arkası alınmıştı. İlkinde, evvelce sözünü ettiğimiz Türk gazi gelmişti, ama bu hareketinde Orta Asya’daki bütün ırkdaşlarını sürükleyememişti. İkinci merhale, yerleşik İslâm devletleri ve bilâhare bunları da süpüren Moğolların baskısıyla tahakkuk etti. Anadolu’yu himaye (protectorat) sistemiyle idare eden bu yeni müstevlinin burada Moğol unsurunun iskânı bakımından önemli bir rolü olmadı, buna karşılık gerek önlerinden kaçarak Küçük Asya’ya sığınan, gerekse de müstevlinin ordusunda bulunan veya sonradan bu orduya iltihak eden Türkler işgali tamamladılar. Bu arada, fatihlerin ordusunda zamanla adedî çoğunluğu elde edip bunları kısmen temessül ettiklerini de zikretmek gerekir.
Gelenler kaç kişi idi ve işgal nasıl gerçekleşti? Birinci soruya kesin bir cevap vermek mümkün olmamakla beraber bazı hesaplar ileri sürülebilir.
Bir tek yer değiştirmede, çoluk çocuk dâhil birkaç on binden fazla kişiyi nakletmenin mümkün olmadığı bugün artık anlaşılmıştır. İran’ın Kuzeydoğu’suna, Horasan’a yerleşen ilk Türkmen grubu, bir kaynağa göre[11] dört bin çadırdan ibaretti. Ancak bu yönde fazla mübalağaya da kapılmamalıdır. Her başarı yenisini davet eder, dolayısıyla her muvaffak olmuş muhacereti yeni dalgalar takip eder. Bu mülâhaza ile iki üç yüz bin gibi tamamen farazi bir rakam ileri sürülebilir. Önemli olan, mutlak rakamdan çok, bunların iktisap ettikleri iktisadî ve içtimaî durum, yerli halkla müstevlinin münasebet şeklinin nasıl örgütlendiğidir. Keza, bölgelere göre izafî sayı da göz önüne alınmalıdır. Geleneklerine uygun düşüp intibak sıkıntısının çekilmediği ve dolayısıyla Türkmen’in tercih ettiği bölgelerde esasen iskân yoğunluğu düşüktü ve bu yoğunluk bunların gelişi ile daha da düşmüştü. Gerçi ne yerli halkın toptan kaçtığını, ne de Malazgirt’ten sonra işgal edilen yerlerde hiç katliam olmadığını zannetmek hatalı olur. Mamafih sulhun teessüsünden sonra, kaçmış yerli köylülerin bir kısmı eski topraklarına dönecek fakat bu kere yeni bir heyeti içtimaiyenin çerçevesi içine dâhil olacaktır.[12] Bu toplu yer değiştirmelere kısaca bir göz atalım.
Her ne kadar çetin oldu ise de Türk istilâsının yerli halkı imha etmediği bir gerçektir. Bir kısım halk baskın hareketinden korunmak için kaçtı ise de bu kaçış Küçük Asya’nın dışına değil, meselâ Toros’lar gibi dağlık bölgelerle Urfa, Malatya, Trabzon ve Tarsus gibi müstahkem kentlere veya Hristiyanların elinde bulunan sair mahallere sığınma şeklinde oldu. Batı Anadolu’da ise geniş ölçüde Ada’lara ve Konstantinopolis’e göç edildi. Ancak Batı Anadolu’nun geri alınmasından sonra Aleksis Komnenus İzmir-Antalya arasındaki kıyı şehirlerini ihya edip eski sekeneyi yerlerine iade etti. Kadıköy ve Üsküdar bu kaçmış Greklerden boşaltıldı. Her ne kadar imparator Konya, Akşehir ve Emirdağ bölgelerini tahliye etti ise de bu harekete halkın ekseriyetinin katılmadığı biliniyor. Aynı durum Kuzey’de, Kastamonu, Çankırı, Pontos’un bazı kısımları ve Erzurum’un Doğu’sunda ve Güneydoğu Anadolu’da da vaki oldu. Keza Kappadokia, Elbistan bölgeleriyle sair yerlerden de o devirlerde emin olan Toros’lar ve Kilikya’ya ciddî Hristiyan sığınma hareketleri görüldü.
Bu çekilmeler genellikle Orta Anadolu yaylasından Kuzey, Batı ve Güney sahilleri istikametinde vaki olup Hristiyan halkın hiçbir zaman ekseriyetini sürüklememiş, ilk yarım asırlık Türk istilâsında yerli halk Anadolu’da kalmıştır.
Türklerce daimi olarak fethedilemediğinden Karadeniz sahillerinin sekenesi bu hareketlerden nispeten masun kalmıştı. 1101’de Ankara’da küçük bir Türk müfrezesi bulunuyordu. Bu kent Haçlılar tarafından Bizans’a iade edildi. Doğu’da da Haçlılar yolları boyunca Hristiyanlara rastladılar (ve bunların bir kısmını katlettiler). Batı’da ise, gördüğümüz gibi Aleksis, başta Edremit olmak üzere, sahil şehirlerini tamir ve iskân etti ve halefleri de aynı yolda devam ettiler. Sardis, Alaşehir, Dinar, Lampe (Dazkırı?) ve sair mahallere devlet memuru gönderilmiş olması buralarda hâlâ Grek halkın oturduğuna delâlet eder. Aleksis Alaşehir ve Denizli’yi Türklerden geri aldığı zaman yerli halk buralarda bulunuyordu. Haçlılar İznik’ten Konya Ereğlisi’ne kadar yolları boyunca hep Hristiyan sekene ile karşılaştılar. Eskişehir’le Konya arasındaki kentler, Akşehir, Konya, Ereğli, Maraş, Antakya, Urfa, Malatya, Elbistan tamamen Hristiyanlarla meskûndu. Tarsus’ta Grek ve Ermeniler oturur, sadece küçük bir Türk müfrezesi bulunurdu.[13]
Selçuklu ve sair emîrliklerce de Hristiyan halk sık sık tehcire tabi tutulmuşsa da bunun sebebi çoğu zaman iktisadî, bazen de sevkülceyşî (stratejik) (düşmanın önünden müstahsil unsuru çekmek) olmuş, muharebe dolayısıyla boşalan yerlerin iskânı ile istihsalin tanzimi daima hedef tutulmuştur. Artuklu Kara-Arslan böyle bir tehcirin amacını şöyle izah ediyor: “Biz bu götürdüğümüz halkı esir edecek değiliz. Bunları köylere naklediyoruz. Onlar oralarda çiftliklerde bizim için (vergi ödemek üzere) çalışacaklardır”. Dânişmend Gazi de Malatya’nın fethinden sonra, Haçlılarla muharebe sırasında dağılmış halkı köylerine iade edip kendilerine buğday, çift hayvanı ve tarım âletleri dağıtmıştı. Gıyaseddin Keyhüsrev 1196’da Menderes havalisine sefer yaptığında büyük bir halk kitlesini kendi memleketine nakletmişti. Herkesin isim, aile ve memleketlerine göre yazıldığı defterler tutuldu; beşer bin kişilik gruplar halinde Akşehir bölgesine, can, mal ve ırz masuniyeti teminat altına alınmış olarak nakil ve iskân edildi. Burada bunlara köyler, arazi, tohumluk ve ziraat âletleri dağıtıldı ve on beş senelik vergi muafiyeti tanındı. Hatta sonradan, arzu, edenlerin eski yerlerine dönmelerine bile müsaade edildi. Dönen olmadığı gibi ağır vergilerinden bizar olmuş nice Hristiyan da Selçuklu ülkesine göç etti.[14]
Daha evvel az çok tafsilâtlı olarak gördüğümüz gibi Türkmen ufukta belirdiği gün Küçük Asya halkı mütecanis bir kitle olmaktan uzaktı. Bir iskân unsuru olarak kabul edilmesi gereken Bizans orduları, hiçbir şeyin halklara ve hatta merkezî hükümete bağlamadığı bir serseriler Babil’i teşkil ediyordu. Memleketin ırkî veya millî bir mukavemet cephesi kuracak hali yoktu. Halk ise doğrudan doğruya bir devletin tabii olma yerine sadece ulu kişilerin yan ırgatı halinde idi. Toprak sahipleri bile Bizans maliyesinden bezmişti ve bürokrasisi olmayan müstevlilerin idaresinde biraz nefes alabileceklerini umuyorlardı. Kaba hatlarıyla Türkler kâh şekilsiz, kâh parçalanmış bir kitle içine dalmışlardı. Bu kitle, ortalama bir hesapla on milyonluk bir toplum teşkil ediyor, dalanların sayısı ise birkaç yüz bin mertebesinde bulunuyordu. Bu itibarla Türkleşmiş Anadolu’nun etnik yapısında Türkmen kanının büyük ölçüde azınlıkta olduğu bir vakıadır.
Yeni egemen öğe kendi sayı oranını arttıracak koşulları yaratmıştı. Bendolmanın ortaya çıkardığı ruh haleti ve belki de ümitsizliğin yerli halkın doğurganlığını muhtemelen düşürmüş olmasına karşılık çocuk adedini, yaşamda yeni açılan olanaklar karşısında, bir zenginlik ve güç ifadesi olarak görme eğiliminde bulunan Türkmen’de doğum oranı artmış olmalıdır. Ayrıca gerek zor kullanılmasıyla (meselâ kaçırma) veya bunda türlü menfaat görmeleri itibariyle mağlupların, kızlarının birçoğunu galiplerin koynuna gönül hoşluğu ile verdikleri kabul edilebilir. Hâsıl olan kan karışması, sadece baba nesebini (filiation) nazarı itibara alan galipleri hiç ilgilendirmiyordu: Türk cemiyeti çerçevesi içinde yetişen çocuk adedi her an artıyor, yerli halk camiasında gelişen çocuk adedi de her an azalıyordu. Her ne kadar bu kabil ırkî karışma Türk tipinin kısmî tahavvülünü intaç ediyor idiyse de keyfiyet çocukların kendilerini gönülden Türk hissetmelerine veya böyle görülmelerine mani olmuyordu.[15]
Daha XII. yy.ın başında, Türklerle Hristiyanların birleşmesinden hâsıl olmuş ve Grek kaynaklarının μιξοβάϱβαϱοι (yarı barbar) diye bahsettikleri bir nesil türemişti. Bunların Türk ordularında mevcudiyetleri kaynaklardan anlaşılıyor.[16] Yukarıdaki “yarı barbar” ifadesi keyfiyetin, her şeye rağmen Hristiyan taassubuna dokunduğunu belli ediyor.
Burada, öne sürülen bir faraziyeden de söz etmeden geçemeyeceğiz. Richard Lee’nin fikrine göre yerleşik hale geçmekle, kadının hareket alanını kısarak onun doğurganlık oranı üzerinde göçebe hayatın hâsıl ettiği menfi biyolojik etkiler ifna oluyor, dolayısıyla bir nüfus şişmesi, besin maddeleri istihsal artışının önünde gidiyor.[17]
Bu mixobarbaroi’erden başka Selçuklu devlet teşkilâtında iğdiş-iğdişbaşı veya emîrülegâdişe tesmiye edilen bir kumanda mevkii vardı. Bu kelime, kısırlaştırılmış insan veya hayvan dışında, karışık soydan gelen insanları da tarif ediyor. Kesin olarak bilinmemekle beraber Türkle Türk olmayanların veya İslâmiyet’i kabul etmiş ve Türk kadını ile evlendirilmiş yerli Hristiyan’ın çocukları olabilir.[18]
Çeşitli unsurlar arasında ciddî karışmanın nereye kadar vardığını bilmek ilgi çekici olmalıdır. Bazı Kürtlerle bunun vaki olmuş olması mümkündür. Bunlardan başka Toros’larda Bulgar ve tamamen yok olması düşünülmeyen Mardait kolonileriyle de aynı şey vukua gelmiş olabilir. Burada da problem sadece vaz edilmektedir. Tümü ile verilebilen karışma misallerinde, Türkleşme kati üstünlük sağlanmış olup Türklerin yerli unsurlarca massedildiklerine dair hiçbir emare yoktur.
Nasara unsurunun azalmasına saiklardan biri olarak da bunlardan bir miktarının köle olarak götürülmesi zikredilebilir. Daimî yerleşme olmadan evvel Türkler bunları İran ve sair mahallere sevk ediyorlardı. Emirliklerin teessüsünü müteakip bunlar artık Anadolu’da muhafaza edildi. İslâm cemiyetinde bunlara gördürülmesi mutat olan işlerin yanı sıra genç köleler özel eğitimle gulam teşkilâtına dâhil ediliyordu; bu teşkilât zamanla Selçukluların en önemli askerî birlikleri haline geldiği gibi sultanlar bu adamlara mühim idarî ve askerî mansıplar tevcih ediyordu. 1097’de Türkler çekilirken bu amaçla Eskişehir ile Konya arasındaki kentlerin erkek çocuklarını beraberlerinde götürmüşlerdi. Bunların büyük kısmı ihtida ediyordu.[19]
İslâmiyet’i kabul ederek yerli halk egemen unsurlarla bütünleşiyordu. Bu mühtediler işbu Türk ve bilâhare Osmanlı tarihinde son derece önemli rol oynayacaklardır. Emîr Danişmend’in başarılarında bilhassa Ermenlerin dahli çok büyük olmuştur. Bunlardan, mumaileyh emîr adına Ankara’yı fetheden Ahmed-i Serkis, güzel bir örnek teşkil eder.[20] Danişmendnâme, bu zata ait şöyle bir vaka hikâye eder: “Çeri başılarının adı Panos idi. ‘Müslümanlar geldi!’ deyu haber verdiler, tiz gerü dönüb Müslüman’lara hamle kıldılar. İki çeri birbirisiyle azim cenk etdiler. Nagâh cenk arasında lâin Panos Ahmed-i Serkis’e uğradı dahi çağırdıkim ‘senün bunda ne işün vardur?’ dedi. Ahmed eytdi: ‘ben Müslüman oldum, kâfire düşman oldum’ dedi. Hemandem Panos lâin kılıcile Ahmed’i çaldı. Ahmed dahi men eyledi. Bu gez nevbet Ahmed’e değdi: ‘Ya Allah!’ deyüb…[21]
Böylece kanı saf Türk olmamakla beraber yeni teşekkül eden heyeti içtimaiyeye dahil olup Türk sistemiyle bütünleşen kişi adedi artıyordu.
Müslüman yazarların Küçük Asya ve bilâhare burada kurulan Selçuklu devleti için Rûm adını kullanmaya devam etmelerine karşılık en geç Frédéric Barberousse Haçlı seferi zamanında Batılı yazarlar bu ülkeyi ancak Turchia ismiyle yâd ediyorlardı. Bu ismi, Türk egemenliği altında bulunan ülkelerin hiçbiri için kullanmıyorlardı. Küçük Asya’nın Türk görünümü nasıl takdir edilirse edilsin, Turchia’nın sınırları ne kadar müphem olursa olsun, devrin yazarları ülkenin Türk veçhesini derinden hissetmiş ve tümüne bir mahsusî hüviyet tanımış olmalıdırlar.
Coğrafî bakımdan Türkleşmenin her mıntıkada aynı vüsatta vaki olmamış olması muhtemeldir. Daha çok sınırlardaki hikâyeleri nakleden vakayinamelerde okunduğu üzere Türkleşmenin, Greklere Batı ve Kuzey’de, Ermenilere Güney’de cephe tutan Türk siyasî mülkünün hudutları boyunca önemli olduğu saptanmaktadır. Gürcüler ise bu konuda daha çok Azerbaycan sınırında hassas durumda idiler. Ancak, iç bölgelerde Türk yerleşmelerinin varlığı bir gerçektir. Buralarda, Bizanslı yazarların verdikleri yer isimleri, eski hallerinden hiçbir şey muhafaza etmeksizin tamamen yeni seslerle ifade edilmekte idiler. Bu iskân faaliyetini, Türkmen unsurunun faikıyetine rağmen ne sadece köylü (zürra) ne de sadece göçebe mahiyetinde sanmak ve çeşitli öğeleri tefrik etmek gerekir. Çoğunluk gezgincilerde olmakla beraber bunlar arasında, bugünkü Yürük’ler gibi gerçek büyük gezgincilerin yanı sıra küçük yaylacı’ları da zikretmek lâzımdır. Meselenin güç tarafı Selçuklu devrinin bu Türkmen’inin nasıl tafsil edilebileceği hususudur. Münhasıran gezginci mi idi, yoksa yerleşip zürra durumuna geçmiş olanlar da var mı idi? Cevapta çok ihtiyatlı olmak gerekiyor.
Bu arada ne ziraatçı, ne de hayvancı olan bir ormancı ve ağaç kesici Türkmen zümresinin mevcudiyetini de belirtelim. Bunlara daha çok, o zamanlar hâlâ kesif ormanlarla kaplı Toros’ların Türkmen’leri arasında rastlanıp ağaç eri denirdi. Bu ad bir geleneksel Oğuz boyunun adı olmayıp bunun sahiplerine sadece XIII. yy. kayıtlarında, merkezî Toros’lar ve Doğu’da Malatya kapılarına kadar uzanan dağlarda, merkezî idarenin başına dert, ele avuca sığmaz kişiler olarak rastlanıyor. Aksarayî’de, Sultan Gıyasüddin Mesud’un ölümü sıralarında Anadolu’da vezirliğe gönderilen Ağaçeri adında bir zata rastlıyoruz.[22] Konuya biraz ilerde döneceğiz.
Diğer taraftan şehre yerleşmiş kumandanlar, müfrezeler vardı, şehir hayatına alışmamış. Bunlar vazife icabı bu duruma katlanıyorlardı. Günlük yaşantının sahneleri arasında bir kent veya kalenin fatihinin, çadırını mücavir açık araziye kurdurup gazilerinin yanına varmakta istical göstermesi mutattı.[23] İstisnalar arasında Kılıç Aslan, birinci Haçlı seferi sırasında İznik’te oturuyordu ve atlanıp sefere çıktığında ailesi bu kentte kalmıştı.
Şehirlerin bu yeni sekenesi tedricen arttı. Ne kadar yavaş olursa olsun “Rûm” Selçuklu devleti teşekkül etmekte idi. Bu, başbuğun sarayında yetiştirilen kumandan çocukları, bu sarayın bütün bir müstahdem kadrosu, idarî memurlar zümresi, ruhanî önderlerin varlığı demektir. İranlılar kentlere gelip saraylarda, konaklarda bu yeni yerleşiklere idare usullerini ve İslâm kültürünün zenginliklerini öğretiyordu. Devlet çarkında kendine yer edinmek isteyen mahallî ayan, ihtida etmek için bu kentlerde kâfi derecede teşvik görüyordu. Başkent Konya’nın yanı sıra Kayseri ve Sivas, XIII. yy.da sadece önemli merkezler olarak kalmayıp yeni teşekkül etmiş toplumun temessül mihrakları olmuşlardı. Mevlânâ’nın “gel, gel, her kim olursan ol, gel…” çağrısı aslında, ilerde ayrıntılarıyla göreceğimiz gibi, bir ırklar yelpazesi teşkil eden yerli halkı Türk Selçuklu hegemonyası altına girmeye davetten başka bir mana taşımaz. Konya yöresine ait Altun-Aba vakfiyesi (1201) kayıtlarında çok miktarda “kefere”den söz ediliyor. Kayseri’nin Güney’inde Karatay vakfiyesininkilerden de, bu kere iskân sahası nahiyelere ait olmak üzere, Müslümanlarla Hristiyanların yan yana bulunduklarını öğreniyoruz. Seyyahların ifadelerine göre de açık arazide gerçek köylünün büyük ekseriyeti Hristiyan’dı. Rubruckus, bu asırda Küçük Asya’da yerli Hristiyan unsurun Türklerden on misli kalabalık olduğunu anlatıyor.[24]
Bir ölçüde iki şeyi tefrik etmek gerekir: Türkleştirme ve İslâmlaştırma; ikincisinde mutlaka Türkleştirme olmadan daha genel manada imtisas vaki oluyor. Yaylalarda, sınırlarda “Türk’lük”e sadık kalan Türkmen’ler var. Kentlerde de, çok karışık kanlı, daha ince uygarlığa sahip, geniş ölçüde İranlılaşmış ve bu “Türk”lere hor bakan bir sekene var. Bu sonuncu topluluğun kültürü eski dillerde, biraz Arapçada, biraz Farsçada ifadesini buluyor. Bir gerçek “millî” birlikten bahsetmek güç: Türkmen’ler çoğu kez Selçuklu idaresinin şehirlileşmiş, Türklükten ayrılmış Müslüman unsurlarını düşman gibi görmüşlerdir. XIII. yy. sonunda vaki Baba İshak olayı bu zıddiyetin bir sonucudur. Konuya ilerde yine değineceğiz.
Türkmen’lerle şehirliler arasındaki kuvvetler münasebeti Moğol istilasıyla değişecektir. Selçuklu idaresinin tedricen yok olması ve yerini, muayyen merkezler dışında Moğol idaresinin müessir şekilde almaması keyfiyeti, müstakil Türkmen beyliklerinin doğmasını intaç etmiştir. Bunların büyümesi bir nevi “Türklüğün büyümesi” manasını istilzam ediyor. Karaman beyi 1277’de Türkçeyi yeniden devlet dili yapıyor (beyliğin çapı, o günkü Türkçe ile yetinme olanağını sağlamış olmalı).
Kaba hatlarıyla ters yönde iki süreç tebarüz ediyor: Selçuklu devletinin merkezî bölgelerinde ve bilhassa büyük şehirlerde İslâmlık (“Selçukluluk” – İranlılaşma) taşkın ve çoğu zaman Türkleşmeye takaddüm etmiş; bozkır yaylalar ve Bizans sınırlarında Türklük belirgin ve İslâmlaşmanın önünde gidiyor. XIV. yy.da Beyliklerin ve özellikle Osmanlı’ların Batı’ya doğru açılması Türkmen cephesinin eseri olmakla beraber bu Türkmenler, kuracakları imparatorluğun teşkilâtı için elzem olan bu İslâmlaşmış unsurları da beraberlerinde sürüklemişlerdir.
Moğol istilâsı ve himaye sisteminin teessüsü ile ve bilâhare Ankara Muharebesi’nin kahramanı olarak meşhur olmuş Timurî Tatar’lara gelince bunları her şeyden evvel Orta Asya menşeli gruplar olarak tanımlamak gerekir. Hâl böyle olunca geri giderek bunların büyük selini teşkil eden unsurları görelim ve hemen, tarihçilerin bunlardan “Türk-Mogol kabileleri” şeklinde söz ettiklerini belirtelim. İnkıyat altına aldıkları Orta Doğu bölgelerini idare etmek amacıyla İran merkez olmak üzere kurdukları ve “İran Moğolları” olarak da bilinen İlhanlı devleti hakkında B. Spuler “…Gazan (1295-1303) çoğunluğun dinini kabul etmiş ve… fatih unsurla tabi unsur arasındaki uçurumu ortadan kaldırmıştır. Belki bu suretle, uzun bir süre için, o zamana kadar mevcut devlet sistemlerine hiç uymayacak bir Türk-İran (zira Moğol unsuru Türk unsuru içinde günden güne eriyip kaybolmakta idi) cemaati teşkil edebilecek ve belki de kültür ve sanat bakımından daha çok İranlılığı, askerlik bakımından da Türklüğü temsil eden ve Yakın Şark’ın inkişafını başka bir yöne çevirebilecek olan büyük bir devlet kurulmuş olacaktı” diyor.[25]
Türkçeden Mogolcaya geçmiş birçok uygarlık ve kumanda terimi Türklerin Mogollar üstündeki kültürel üstünlüklerinin delilidir. Türklerin entelektüel sahada Mogollardan ileri durumu her iki dilin birbirine nazaran tekâmülü ile ifade edilir. Barthold, “genellikle, Türk dilleri Mogol dillerine nazaran daha üstün bir inkişaf derecesine varmıştır. Dünyanın herhangi bir diyarındaki Mogolca, bilinen en eski Türk dillerinden daha iptidaîdir…” diyor.[26]
Cengiz Han, muhtemelen, yalnız ana dili Mogolcayı değil, aynı zamanda Türkçeyi de biliyordu; halefleri ise daha başka lisanları da konuşuyorlardı.[27] Çoğu kez “mogol” sözcüğü yerine Greklerin Tartaros’undan müstear Tatar veya Tartar adı Doğu ve Batı kitaplarında geçer. Buna, geri giderek, Orhon yazıtlarında, yani VIII. yy.da bile rastlıyoruz (bu konuda Ziya Gökalp’in ileri sürmüş olduğu varsayımı da burada hatırlayalım). Yani XIV. yy.da Büyük Han’ın sarayında konuşulan “Tatarca” aslında Mogol dili idi. Ancak son zamanlarda “Tatarca” kelimesi dil bakımından Türkçe ile bir tutulmuştur. Çünkü Mogol’larla Türkler bir arada kaynaşmışlardı. Mahmut, Tatar’lar için “Türklerden bir bölük” diyor.[28]
Mogol’ların Batı’ya doğru hareketlerinde Türkler başrolü oynamışlardı. Cengiz Han ordusu askerinden çoğu Türktü. İbn-ül Asîr yarıdan fazlasının Türk olduğunu söyler. Buna dair hayli de misal zikredilebilir.[29] O devirlerde Orta Asya’nın Doğu tarafında olduğu kadar Batı bölgelerinde de Türkleşmiş Mogol kabilelerinin önemini belirtmek gerekir.[30] Altınordu’nun da İslâmlaşması bahis konusu olduğunda daima Türk-Mogol çevreleri, özellikle göçebeleri kastedilmiştir. Bilhassa Hârizm Altınordu gezgincilerinin (ve her şeyden önce hâkim feodal çevrelerinin) İslâmlaşmasında bu çevreler çok etkili olmuştu.[31]
İslâmlık Mogol’ların Türklük içinde eriyip gitmesini tamamladı. İlhanlı devleti inhilâl ettiği gün bir Türk devleti olarak göçtü.[32]
Keza, bugünkü Rusya’yı teşkil eden Kıpçak bozkırlarında (Deşt-i Kıpçak) Coci’nin Altın Ordu hanlığının büyük kısmı Türklerden kurulu olup dil ve kültürde Türk unsuru galipti.[33]
Mogol’lar ve Türkler kolonize etmediler. Eşsiz bir ansızlık ve şiddetle tahrip ve katlettiler ve hâsıl olan dehşetten istifade ederek sülâleler kurdular. Böylece bu politik rolü büyüklükle oynadılar, kendilerini heveslendiren uygarlığı imha edemeden onu çoğu zaman ihtişamla himaye ettiler.[34] Bağdat yakıldı yıkıldıysa devrin ünlü Meraga rasathanesi ve dört yüz bin ciltlik kitaplığı yine bu aynı Türk-Mogol’lar tarafından kuruldu.[35] Ogöday (Oktay), cömertliğine itiraz edenlere “şu dünyada kaç gün kalacağız? Hiç olmazsa insanların kalbinde iyi yer tutalım… madem ki servet bizi ölümden kurtaramaz ve öte taraftan geri gelemeyiz, o halde biz hükümdarlar, hazinelerimizi tebamızın kalplerine tevdi etmeliyiz” diyecek kadar insancıldı.[36] Nankin ve Penyan’da açtırdığı iki büyük kolej – medresede tarih, coğrafya, hesap, necümiyat okutulur, prens çocukları buralarda tahsil görürlerdi.[37]
Nayman’lar ve daha Kuzey’deki komşuları Oyrat’lar Mogolca konuşurdu. Oyrat’ların adı sekiz müren (“sekiz nehir”) olup burada Türkçe sekiz’le Mogolca müren birbirine girmiş durumdadır. Oyrat’ların da Kuzey’inde Yenisey civarında Türkçe konuşan Kırgız’lar oturur, İrtiş’de Nayman’ların komşusu olan Kanglı’lar, Kıpçak’lar ve belki de Karluk’lar hep Türkçe konuşurdu.[38]
Türklerin Mogol’lar üzerinde kültürel etkisi de birçok hadise ile teyit edilebilir: Mogol menşeli milletlerin kullandıkları çok sayıda Türk özel ad ve unvanları buna ayrıca misal teşkil eder. Uygar Türk Uygurlarla Karluk’ların han’ı Müslüman Arslan Han Cengiz’in tabiiyetine girmişlerdi.[39] Ayrıca Cengiz’in kıtaları arasında birçok Türk tümeni vardı: Orta Asya milletlerinde müşterek bazı göçebe gelenekler Türklerle Mogol’ları birbirlerine yaklaştırıyordu. Kıpçak’ları Alan’larla çatıştırmak için Mogol’lar “siz ve biz aynı menşedeniz; Alan’lar ise bizlere yabancı…” gibi dil kullanmışlardı.[40]
Türk dilinin sahip olduğu önemi Reşid-üd-Din, Cengiz’in ailesini zikrederken Mogol tabirlerinin yanı sıra Türk tabirlerini de kullanarak ifade ediyor: yeke (büyük) noyan’ın yanında ulu noyan’ı da buluyoruz.[41]
Tatarlarca taşınmış kelimelerden Rus dilinin benimsediği “başmak (pabuç), kaftan, sunduk (sandık), tarif, zenit, kolpak (kalpak)” gibilerinin Türkçede mevcut olduğu, “bazar, magazin” gibilerinin ise Tatarlara da Arapçadan geldiği anlaşılır.[42]
Cengiz Han’ın Mogol’ları katiyen fena insanlar değillerdi (bedenen çok kirli olmaları keyfiyeti dışında); namus ve şerefin düsturu olan yasa’ya itaat ederlerdi. Bu yasa dolayısıyla çok kontrollü ve ahlâkî kaidelere çok bağlı idiler. Seleflerinden daha gaddar olmamakla beraber çok daha fazla tahribe tevessül etmeleri, uygarlık yolunda gecikmiş olmalarındandır. Tarihlerinin tezadı, bir Cengiz hükümetinin akil, hesaplı, ahlâklı idaresiyle, ancak umumi bir dehşet havası içinde düşmandan tabiiyet bekleyen vahşiyane aksülamellerinde yatar.[43]
Orta Asya göçebelerinin geleneksel silâh ve tabiyesine bağlı kalmakla beraber geliştirdikleri askerî teşkilât ancak İkinci Dünya Harbi’nin olanaklarıyla geçilebilecektir. Geniş ölçüde bir stratejik plana dayanan Mogol harbinin “lojistik” karakteri gerçekten şaşırtıcıdır. Seferlerin inceden inceye örgütlenmesi, bir istihbarat servisinden lâyıkıyla istifade edilmesi, birbirinden bazen binlerce kilometre uzaktaki kıtaların harekâtının, telsizin olmadığı bir devirde, koordinasyonu sadece hayranlık uyandırır.
Doğrudan doğruya ilgili milletlere Mogol egemenliği ağır gelmişse de objektif tarih gözüyle bunun sair zaman ve mekânlarda başka milletlerin tatbik ettiklerinden daha zor tahammül edilir cinsten olmadığı görülür. Mogol idare sistemi, tabilerini Mogollaştırmaktan uzak olup bilâkis onlar tarafından massedilmişti.[44]
Anadolu çok istilâ görmüştü. Selçuklu ve Mogollarınki bunların en berbatı olmadı. Sonunda “Türk kavuğunu Katolik ikliline tercih” etmemiş mi idi Bizanslı?
Bu Mogol’ların Anadolu’da Türkmen’ler ölçüsünde ciddî bir yerleşme hareketine tanık olmuyoruz. Çelebi Mehmet I, Samsun’un fethini müteakip Bursa’ya dönerken İskilip’te yerleşmiş bir Tatar kolonisi ile karşılaşır ve beylerinin kim olduğunu sorar. Minnet bey o gün bir düğüne gitmişmiş. “Ben cenklerde dolanırken Tatar beyleri düğünlerde eğleniyor. Haydi Rumeli’ye!” deyip topunu Filibe civarına, adı sonradan Tatarpazarı olacak mahalle sürmüş.[45]
Türkler kısa zamanda kıtalar ölçüsünde devletler kurmakla iştihar etmişlerdir. Ancak muammer de olmamışlardı, bu devletler. Selçuklularınkiler de bu kaideyi bozamamıştı. Ama ister göçebe, ister yerleşik, bu devletlerin, devrin ölçüsünde son derece tekemmül etmiş bir örgütlenmeye malik bulundukları da bir vakıadır. Bu örgüt, gelenekten olduğu kadar mağlup içtimaî bünyeninkinden de mülhemdi.
Selçukluları Bey’ler devam ettirdiler. Bunların arasında Osman Bey vardı. O da, görünüşte kısa ömürlü, eşine çok rastlanmış çadırlı topluluklardan birinin reisi idi. Ama onun “karnından ağaç çıkmıştı”…[46] Ankara bozgunundan sonra ayakta kalabilmiş ve düşmanın girememiş olduğu bir nüveden tekrar canlanabilmiş olması bu devletin diğerlerinden farklı, bir siyasî varlıklar kategorisine girdiğini gösterir.[47]
“Ağaçsın imtiyazı nereden geliyordu? Diğer beyliklerin kendi aralarında sıkışmış olmaları, önlerinde “yaban”dan fetholunacak ve ganimet toplayacak yer kalmamış olmasına karşılık Osman Bey’in önünde Bizans vardı ve bu büyük tarihî varlığın başkentine giden bütün yollar da onun arazisinden geçiyordu. Bu yolların öbür ucu da gerideki İslâm ülkelerine ulaşıyordu ve böylece, başlangıçtan itibaren gazilerinin fütuhatını istikrarlı bir devlet halinde teşkilâtlandıracak unsurlara sahip bulunuyordu. Bu unsurlar, yani ulema, tabiiyet altına alınmış halkı ihtida ettirmedense bunları oldukları gibi bırakıp özel bir vergiye bağlama yolunu seçen barışçı ve müsamahakâr bir İslâmiyet’in idarî prensiplerini genç Osmanlı devletine getirdiler. İşgal edilen Bursa, İznik ve İzmit gibi büyük şehirlerde derhal medreselerin kurulduğunu, buralara Ahî tarikatlarının yerleştiğini ve civardaki Müslüman bölgelerden birçok şehirli, tacir ve sanaatkârın aktığını görüyoruz. Böylece de istihsal ve ticaret yüksek seviyede olmak üzere teminat altına alınmış oldu.[48]
Osmanlı gelişme vetiresinin esas konumuzu ilgilendiren kısımlarına vuzuh kazandırmak için olayları yine geriden ele alalım. XI ve kısmen de XII. yy.larda kesif Türkmen muhacereti hususunda Selçuklu idaresinin düşünce ve davranışını görmüştük. Bu idare Oğuz Türklerinin Kınık, Afşar, Bayındır, Salur, Bayat, Çepni ve sair boylarını dağıtmış, onları “parçalayarak iskân” etmişti. Bunların arasında, azınlıkta olmakla beraber, Karluk’lar, Kalaç’lar, Kıpçak’lar, Ağaçeri’ler de vardı. Bunlar Anadolu’da, Bizans’ın Rumeli’den getirip hudutlara yerleştirmiş olduğu bazı Hristiyan veya putperest Oğuz ve Peçenek kitleleriyle de karıştılar. İlhanlıların hükümranlığı sırasında da (özellikle istilâ teşebbüsünden sonra) garnizon kurmak üzere kadınları ve çocukları ile beraber çok miktarda Türk-Mogol aşiretinin iskân edildiği mukayyettir. Akkoyunlu ve Kalakoyunlu Türkmenlerinin de Argun zamanında (1284-1291) doğu Anadolu ve Azerbaycan’a sevk edildikleri biliniyor.
Tarihî kaynaklar yedi Türk-Mogol kabilesine mensup kitlelerin yerleştiğini kaydediyorsa da ancak bunlardan üçü hakkında bilgilerimiz var: Aksaray, Kayseri, Konya civarına Bisvut’lar; Sivas yöresine Uygur’lar; Ankara, Eskişehir Kütahya bölgesine Çavdar’lar (Kütahya-Gediz yolunun Emet kavşağında Çavdarhisar köyü).[49] Bunlardan başka yine Orta Anadolu’da Samagar, Çaykazan, Barımbay, Alagöz’leri görüyoruz. Barımbay’ların bir aralık Diyarbakır civarında bir beylik bile kurdukları anlaşılıyor. XIV ve XV. yy.larda sık sık adları geçen Turgut’lar, Varsak’lar, Timur’un tekrar Doğu’ya sürdüğü Kara Tatar’lar da hep bu garnizon kuranlar arasında…[50]
XIII. yy.ın sonunda kuvvetli bir siyasî teşekkül halinde tezahür eden bu Anadolu Türklerini üç ayrı grup olarak mütalaa edeceğiz.
Yazı yayla, kışı kışlaklarda geçiren, yolları üzerinde yerleşik köylere ara-sıra sataşan ve kafilelere hücum etmekten geri durmayan ve bu yüzden müstahkem kervansarayların inşasının mucip sebepleri arasında zikredilen yarı gezginci aşiretler, genellikle Müslüman olmakla beraber her türlü taassuptan yoksun, dinin karışık ve kendilerince uygulanması mümkün olmayan ahkâmına riayetten çok, üzerine ince bir İslâmî cilâ vurulmuş eski kavmî geleneklerine uyan kişiler olup Türk Şamanlarının haricen İslâmlaşmış bir devamından başka bir şey olmayan müfrit Alevî ve hétérodoxe Türkmen babalarının manevî nüfuzu altında idiler. Dolayısıyla yerli halkla bunlar arasında iktisadi ve içtimaî olduğu kadar dinî ayrılık da barizdir.[51] İlerde bu konuların ayrıntılarına gireceğiz.
Anadolu’ya gelen Türkler arasında, Orta Asya’da çok eski zamanlardan beri köy ve şehir hayatını benimsemiş zümreler de vardı. Garbî Türkistan’dan gelen köylü sınıfı, İran’a olduğu gibi Anadolu’ya da eski tarım kültürlerini taşımışlardı. Kentleri ise, evvelce gördüğümüz gibi muhtelif dinlere mensup değişik etnik öğeler iskân ediyordu. Bunlar arasında derin bir kültür kaynaşması vaki olmuştur. Konya’da Mevlâna öldüğünde, cenaze merasimine Gayrimüslim unsurlar da iştirak etmişlerdi. Bunlar yeni bir “millet” kurmakta yarar görmüşlerdi. Kökleri çok eskiye dayanan mahallî kültler, ister Müslüman, ister Hristiyan olsun, o mahal halkı arasında yaşıyordu (yukarda Osman Bey’in “karnından çıkan ağaç”la Dionysos kültündeki mümasil tema arasındaki müşabehete işaret etmiştik). Herkes birbirinin dilini konuşuyordu. Dinî husumet bahis konusu değildi. Türklerin mahallî Gayrimüslim halk kadınlarıyla izdivacı bu kaynaşmaya ayrıca müessir oluyordu.[52]
Selçuklular devrinde vaki ihtidalardan bir nebze bahsetmiştik. Selçuklu ricali arasında, içlerinde Komnen’ler ailesi gibi Bizans aristokrasisine mensup birçok mühtedinin bulunduğunu, âlimler, sanatkârlar, hatta ünlü mutasavvıflardan birçoğunun ya kendisinin, ya da daha evvel babasının ihtida etmiş olduğunu biliyoruz. Çeşitli ekonomik ve psikolojik sebepler bu din değiştirme keyfiyetine amil oluyordu. Mamafih bu hususta edilecek tahminlerde ihtiyatlı olmak da gereklidir zira Selçuklu ve İlhanlı devirlerinde Doğu ve Orta Anadolu’daki ihtidaların, sanıldığı kadar geniş ölçüde vaki olmadığı görülüyor. Aksarayî’nin, XIII. yy.da Anadolu Hristiyanlarından alınan cizye’nin mühim yekûn tuttuğunu söylemesi keyfiyeti doğruluyor. Bununla beraber XIV. yy.ın ilk yarısında Hristiyan öğelerden bir kısmının İslâmlaştığı da inkâr götürmez. Hétérodoxe zümreler bunların başında geliyordu.
Türk fütuhatı neticesinde Bizans kilisesi hâd bir müzayakaya düşmüş, müessir içtimaî ve iktisadî müdahaleden geri kalmıştı. Kilise idarî teşkilâtının zaafı da maneviyatı bozulmuş Hristiyan cemaatini, bu büyük psikolojik ve iktisadî buhran devresinde başsız bırakmıştı. Buna karşılık, kurulan İslâm müesseselerinde ulema ve dervişler ruhanî, iktisadî-içtimaî vazifelerini büyük bir zarafet ve etkiyle icra etmeye başlamışlardı. İslâm’ın temel iktisadî müessesesi olan vakıf bütün hayatiyet ve verimi ile faaliyet gösteriyordu. Aslı itibariyle mühtedi olan Selçuklu emîri Celâleddin Karatay, Kayseri’nin Doğu’sunda vakfettiği kervansarayın masraflarını karşılamak üzere Hristiyan Sarahor ve Likandon köylerinin istihsalinin beşte birini (aşağıda göreceğimiz pençik) buraya tahsis etmişti. Bu kabil örnekler çoğaltılabilir. Osmanlı belgeleri ayrıca kilise emvaline, askerî müesseselerin idamesine sarf edilmek üzere, geniş ölçüde el konulduğunu da gösteriyor. Bu arada önemli bir hususa işaret edelim: İslâm’ın “ehli kitab’a müsamaha” ilkesini, gelirlerini düşürmeme, fütuhatın tüm meyvesini rahatça yeme yolunda kullanan Araplar, İslâmlaştırmayı menfaatlerine aykırı bulduklarından bu yola pek tevessül etmeyip cizye almayı tercih etmişlerdi. Türkler, her ne kadar İslâm akidesi icabı “ehli kitab”a riayet ettilerse de, dervişler, ulema ve saray beyninde İslâmlaştırma ideali eksik olmadı ve bu içgüdüyü tatbik mevkiine koymaktan pek geri kalmadıkları bilinir. Bütün bunlara karşılık da Hristiyanlar maddî menfaat, Türklerin daha üstün uygarlık ve kültürü, yüksek ahlâkî fazilet ve adaletleri saikıyla ihtida ediyorlardı. Bunlar arasında taaddüdü zevcat ve “odalık” alma olanaklarının cezp ettiği sefaperestler de vardı. Türkler Anadolu’nun İslâmlaşmasına hiçbir surette karşı koymadılar; dinî hamiyetleri cizye gelirine galip geldi. Kaldı ki halk itikadında zıt ilkelerin bağdaştırılması (syncretism) keyfiyeti bu dönüşüme rahat kapılar açıyordu. İşbu “syncretism” akımı Şeyh Bedreddin, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal hareketleri gibi içtimaî-siyasî hadiselerin zuhuruna yardımcı oldu.
Kılıç tehdidi altında ihtidalar da eksik olmadı.[53]
Anadolu’nun Hristiyan halkının önemli kısmının İslâmlaştığı ve evleviyetle Türkleştiği bir vakıadır.
Osmanlı imparatorluğunda büyük ölçüde ihtidalar, Osmanlılar Balkanlara yerleştikten sonra, yani daha çok XV. yy.da Balkanlarda olmuş, müteakip asırlarda da devam etmiştir. Osmanlı devletinin kuruluşu sırasında Batı Anadolu’da Hacı Bektaş mensupları bulunuyordu. Bunlar Hristiyan halkı ihtida ettirmede faal ve kesin rol oynamışlardır. Aynı şekilde Balkanların İslâmlaştırılmasında da bu heterodoxe dervişler zümresinin büyük payı katidir.[54]
XIV. asrın ilk yarısında Anadolu Beylikleri’nde ganimetten “kazanç vergisi” alınırdı: harpte elde edilen esirlerin, pençik tabir edilen humsü şer’î yani beşte biri devlet tarafından vergi olarak alınırdı.[55] Geri kalan için de “mükellef” para öderdi.
Orhan Bey zamanında kurulmuş yaya ve müsellem denilen piyade ve süvari teşkilâtına ilâveten I. Murat devrinde hükümdara merbut daimî maaşlı bir yaya ve atlı ordusu vücuda getirilmek suretiyle Yeniçeri, Cebeci ve Sipahi denilen Kapıkulu ocakları meydana çıktı.
Yeniçeri, Topçu, Cebeci ocaklarına ve diğer bazı hizmetlere mahreç olmak üzere esir ve devşirme Hristiyan çocuklarından müteşekkil bir Acemi Ocağı tesis olundu.
Acemi oğlanı ya erkek esirlerin beşte, biri (pençik oğlanı) veya Osmanlı sınırları içindeki Hristiyan çocuklarındandı (devşirme). Bu sonuncular mutlaka Yeniçeri ocağına gönderilmezlerdi; bazıları toplanıp yetiştirildikten sonra saraya alınır oradan da Kapıkulu süvari ocağına verilir, bir kısmı da sarayda yükselerek Yeniçeri Ağası, Beğlerbeyi ve Vezir olarak vazife görürlerdi.
Acemi ocağı XIV. yy.ın son yarısında Gelibolu’da tesis edildi. Ondan evvel ilk Rumeli fütuhatında alınan esirler kısa bir terbiyeden sonra iki akçe yevmiye ile Yeniçeri yapılıp sefere gönderilirlerdi; Murat I zamanında harp esirleri evvelâ, Lâpseki ve Çardak ile Gelibolu arasında işleyen ve süvarileri hayvanlarıyla birlikte nakleden at gemilerinde birer akçe gündelikle çalıştırılır, beş on sene hizmetten sonra Yeniçeri olmalarına karar verilirdi.
Sair esirlerin Anadolu’da Türk çiftçilerine verilerek (Torba hizmeti) Türkleştirilmeleri suretiyle acemi örgütü genişletildi.
Bunlardan başka ordunun çeşitli hizmetlerinde kullanılan çoğu Gayrimüslim Voynuk’lar, Martolos’lar, Cerehor’lar gibi kuvvetler de vardı.[56]
Acemi oğlanları bahriyede kalafatçı ve kumbaracı olarak da vazife görürlerdi.[57]
Rumeli Türkleşiyor. Bunda, hikâyesini ettiğimiz ve Osmanlılardan evvel Güneydoğu Avrupa’nın çeşitli bölgelerinde tavattun etmiş Peçenek, Oğuz-Guz-Uz, Kuman, Kıpçak vs.nin tali olmakla beraber herhalde bu yolda, Selçuklu Konya’sından gelmiş Konyar’lar, Osmanlıların teşvik ve şevki ile Çanakkale boğazından geçip Rumeli’ye ayak basan Yürük, muahhar (XVIII. yy.) adı ile “evlâdı fatihan” ve ayrıca gerek Anadolu içinden, gerekse Kırım’dan celp edilen Tatar’lara hayli yardımcı oldukları bir gerçektir. Bunların çeşitli kabile adlarını ve iskân mahallerini saymak konumuz dışına çıkar.[58] Ancak bu insanlar, zaman içinde, İslamlaşıp ve Türkleşip iktisadî yönden Osmanlı bünyesine bağlanmış olan esbak Gayrimüslimlerle birlikte Anadolu’ya geri döndüler ve konumuz olan “Türkiye Halkı”na dâhil oldular.
XIX. yy.ın başından ve bilhassa Tanzimat’tan itibaren Osmanlılar, dünyada gelişen ve önünde aciz kaldıkları iktisadî ve siyasî durum (kapitalizm, endüstriyelleşme, kolonializm) karşısında Rumeli’de tutunamayacaklarını ve tek ümidin ilk hareket noktası olan Anadolu’da bir mütecanis yurt kurabilmekte olduğunu sarih olarak idrak etmişlerdi. 1294 (1878) Rus harbi sırasında Şark Orduları başkumandanı Gazi Ahmet Muhtar Paşa’ya saraydan mabeyin başkâtibi — müstakbel sadrıazam (Küçük) — Sait (Paşa) imzasıyla gelen bir telgraf bu keyfiyeti hiç şüphe bırakmayacak şekilde belgeler: “…Hâlbuki zatı devletlerine katiyen hafi değildir ki Devlet-i Aliyye’nin nokta-i istinadı müstakbeli olan Asya kıtasının kilidi Erzurum olduğundan bir kere oraya düşman girecek olursa artık millet-i İslâmiyenin duçar olacağı tehlikenin derecatı azimesini Mevlâ’dan başka kimse kestiremez…”[59] Yurdun “tecanüs”ünü de saray, millet-Osmanlılıktan uzak, İslâm birliği şeklinde anlıyordu ki tasfiye, II. Abdülhamid devrinde, sistemli şekilde, “tabayı sadıka”dan başladı. Yanlışlıklar faciasının son perdesini oynamak da İttihat ve Terakki hükümetine düştü. İstiklâl Harbi ve onu takip eden “mübadele” sonunda da yine Müslim-Gayrimüslim iki yönlü kitle hareketine şahit olduk.
Böylece yerine oturdu Türkiye toplumu. Onun da, her yaşayan varlık gibi, bazı genel kanunlara uygun olarak gelişmesi doğaldır. Yaşayan varlıklar ise çeşitli uzuvlar gibi birbirine benzemeyen, gayrı mütecanis (hétérogéne) unsurların içtimaından hâsıl olur. Bu itibarla bir taraftan birlikte yaşama (coexistence), diğer taraftan itmam ve devamlılığın temini kanunları hükmünü icra etmektedir. Topluluğun böylece çeşitli aza ve fonksiyonları bütünleşir, tarihî inkişafının yönü belli olur. Bu inkişafı coğrafî ortamlarla ırkî karakterlerin müşterek etkisi tayin eder, yani her ayrı karakter bir yerde bu genel etkiye gayrı ihtiyarî uyar, özgü davranışlar onun tarafından sınırlandırılır. Toplu halde mütalaa edildiklerinde bu farklı karakterler bir müşterek sonuçta odaklaşır. Hiç kimse doğa kanunlarına ters düşecek bir girişimde bulunamaz.
Oluş sürecini kısaca çizmeye çalıştığımız Türkiye toplumu bir “oturmuş karışımlar”dan meydana gelmiş etnik gruplardan müteşekkildir. Bu gruplarda kadim (autochtone) sekenenin kendini muhafaza etme nispeti nedir? Anadolu için “iklimin sertliği, sühunetin değişmesi, yağmur azlığı o insanlar üzerinde derin iz bırakmıştır. Bu zor ikametin meşakkate alıştırdığı insanlar, temessül edilmeye hayret verici şekilde mukavemet ederler. Eski Phrygia’lı veya Hititler, başka namlar altında hâlâ yaylaları işgal etmektedir. Anadolu üzerine çöken müteakip Grek, Türk, Mogol, Tatar istilâları aslında hiçbir şey değiştirmemiştir. Daha doğrusu, kadim sekene müstevliyi sonunda tamamen bel’ edip İslâm da, bu milletler karışımından, Türkçe konuşan Anadolu’yu meydana getirmiştir…”.[60] Bir başka yerde de “…uzak dedelerinin dil ve dininin tarih boyunca, Orta Asya’dan gelmiş ve adetleri mahallî kitlelere nazaran önemsiz olan fatihlerinki ile değiştirilmiş olmasına rağmen eski temel karakterlerin devamı, bugünkü Türk Küçük Asya’da görülür” deniyor.[61] Bu ifadelerde gerçek payı ne kadardır?
Geleneksel Mendel-Morgan genetiği, irsiyet ile intikal eden karakterlerin değişmezliği prensibinde ısrar ediyor, çevreye sadece, tesadüfî bir “mutasyon”un derunî sürecini hızlandırma veya geciktirme yeteneğini tanıyor. Hâlbuki Michurine mektebinin bugünkü mümessili Lysenko, müktesep karakterlerin irsiyetle intikal ettirilebilip bunun normal bir hadise olduğunu ispat ediyor.[62] Bütün bu verilerin ışığında genetik, ethnoloji, anthropoloji, arkeoloji ve sair disiplinler mensuplarının Anadolu’da yapacak çok işleri bulunduğu aşikâr oluyor. Saha tamamen bakirdir.
Irk karışımı sonunda ortaya çıkan yeni ürünün karakteri, mürekkiplerin (bileşenlerin) cins ve oranı ve aynı zamanda yeni ürünün içinde yaşamak zorunluluğunda bulunduğu çevre koşullarına göre değişir. Aynı bölgede, çeşitli terkipler, farklı halklar, zıt mizaçlı kitleler meydana gelebilir; gelmiştir de Anadolu’da. Burası, halitasındaki unsurların oranına göre değişen sayısız sulp mahluller (katı eriyikler) memleketidir. Ama bir noktada ötektik (eutectic) teşkil etmişlerdir. Bu da Türkiye milletidir.
Bu sulp mahlullerde, mürekkiplerin şahsiyeti ne oranda belirir? Sual ihtiyatsız gibi görünüyor zira çok kişi şahsiyet ve kültürden artık bahsedilmeyeceği görüşünü savunuyor. Kroeber de R. Benedict’in bu konudaki fikrini şöyle özetliyor: “her kültürel topluluğa, kültürden menşeini alıp bir şahsiyet tipi içinde ifade edilen, kültür tarafından şartlandırılan ve onu yansıtan bir psikolojik görüntü tekabül eder…”.[63] ilk görüşe bağlı olanlara göre “kültür ve şahsiyet”in “şahsiyet” mürekkibi, bir tecrit (soyutlama-abstraction) ifade eder. O, müşahhas bir “nesne” değildir: sıkı veya gevşek şekilde birbirine bağlı ve bize belirli bir kültür içinde insanları tarif eden bir fikirler takımını temsil eder.[64]
Kültürel anthropoloji kültürün, doğanın bir devamı olmadığını, bilakis kültürün doğaya ilâve olduğunu söylüyor; binaenaleyh tek bir doğa varsa birbirinden hayli farklı çok sayıda kültür olabilir.[65]
Etnik karakterolojinin amacı etnik grupların oldukları gibi müşahedesi olup davranışların tenevvüünü aramak ve bunların özgünlüğüne inebilmektir. Bu bize etnik grupların her birinin, özelliği müesseselerde, inanç, âdet, fikir, hukukî veya pedagojik uygulamalarda, aile hayatının teşkilinde, âmir kaide vs.de tezahür eden muayyen bir kültür arz ettiğini öğretir.[66] Hepsi, işbu özelliğin türediği bir özgü aklî yapıya sahiptir. Değişmeye, en çok fizikî karakterler karşı koyar. Kafatası endisi sabit kalsa da beyin fikir akımlarına açıktır.
Yukarda sözünü ettiğimiz sulp mahlûllerde birbirlerine göre birçok farklılık göze çarpar. Birçok aletin şekli, bu aletleri işaret eden kelimeler değişiktir, sosyal gelenekler gibi. Bu farklılıklar insanlarda daha küçük yaşlardan itibaren kendini gösterir: çocuk da bir sosyal geleneğin varisi olarak doğar. Kullandığı aletler de yine bu geleneğin bir somut ifadesidir.
Alete verilen isimler de itibarîdir. Yani topluluğun mensupları arasında bir nevi zımnî anlaşma ile kelimelere sunî olarak bir mana izafe edilmiştir.
Bugün Anadolu’ya, hele diyalektler de göz önüne alınırsa, bir diller Babil’i denebilir. Gerçekten her dil bir içtimaî ananenin ürünü olup kendisi dahi davranış ve düşünce şekillerine ait sair ananeleri etkiler. Farklı geleneklerin hatta maddî kültürü etkilemesi bile bir vakıadır. Bir Karadenizli ile bir Orta Anadolulu çapa ve küreği farklı şekilde kullanırlar ve bu kullanma farkı bu çapa ve küreklerin şekillerindeki küçük farklarda ifadesini bulur. Ancak her iki bölgenin bu iki aleti de aynı işi görürler. Bunlar arasındaki fark, bunların yapılış ve kullanılış usullerini tayin eden sosyal gelenekteki ayrılıklar üzerine oturmaktadır. Belli bir alanda kürek ya da çapa tiplerinin toplamı bir “kültür” tesmiye edilir. Bu itibarla bundan böyle konumuz “kültür” değil, “kültürler” olmaktadır.
Tip çokluğu, bunların imal ve istimaline âmir sosyal geleneklerin çokluğuna delâlet eder. Muayyen bir kronolojik süre içinde bir mevziî alet grubunun büyük yeknesaklığı bunları imal edenleri etkileyen geleneklerin yeknesaklık ve keskinliğini ortaya koyar, iki kürek tipi arasındaki ayrıntı farkı gördükleri işten doğmayıp sadece bir itibar farkından ibaret olduğuna göre kültür, fariğ teamüle bir nevi kutsiyet izafe edip sosyal geleneği sırtlanmış bir sosyal gruba tekabül eder.
Dil de işbu sosyal geleneğin teşekkül ve intikalinde bu derece önemli bir araç olduğuna göre farklı bir “kültür”e sahip olmakla tebarüz eden grubun farklı bir dil kullanacağı da tabiidir: çatalı bıçağı Türkmeninkinden değişik olan Osmanlı gerçekten, Türkmenin anlamadığı bir dil kullanır.
Yararlı aletler linguistik sınırlar içinde kalırlar. Ancak “kültür” mutlaka bir linguistik grubu temsil etmiyorsa genellikle sürekli bir coğrafî alanı işgal, eden bir mevziî tipten ibaret olur. Kültürler coğrafî birimler olarak ele alınacak olurlarsa bunlar arasındaki ayrılıklar daha az itibarî ve daha manalı görünürler. Bunlar kısmen farklı çevrelere intibak şeklinde izah edilebilirler. Bu takdirde maddî kültür geniş ölçüde çevreye bir tepki olur: ormanlık bölgelerin sakinleri ağaç işçiliğini geliştirecek, bozkırın adamı da kemik, sepetçilik ve deriden daha geniş ölçüde faydalanma yolunu tutacaktır.[67]
İnsan her şeyden evvel hassas bir mahlûk olduğundan tabiatla hissî bağıntısında hürriyeti tefekkür yolu ile fethetmeye muktedir olmalıdır. Hâlbuki tabiatın çok güçlü olduğu mahallerde kendini azat edebilmesi zordur. Hassas varlığında olduğu kadar kendi içine dönüşünde de insan, kendi tabii oluş şekline göre hareket edip kemiyetin kararına boyun eğer. Bu nedenle tabiatla bağıntı fazla güçlü olmamalıdır.[68] Aksi halde teknoloji onun çok gerisinde kalır.
Dipnotlar:
[1] R. Grousset et G. Deniker. — La Face de l’Asie, sah. 57-58.
[2] S. Runciman. — Anadolu’nun Ortaçağlardaki rolü, in Belleten 27, 1943.
[3] La Face de l’Asie, sah. 59-62.
[4] R. Housseinov. — Superpositions ethniques en Transcaucasie aux XIe et XIIe Siécles, in TURCICA II, 1970.
[5] ibd.
[6] O. Turan. — Selçuklu’lar zamanında Türkiye, Istanbul 1971, sah. 13.
[7] R. Housseinov. — op.cit.
[8] S. Vryonis. — op.cit., sah. 141-155.
[9] Cl. Cahen. — Le Problème ethnique en Anatolie, in CHM II/2, 1954.
[10] Cl. Cahen. — Pre-Ottoman Turkey, sah. 76, 77.
[11] Cl. Cahen. — Maliknameh et l’Histoire des Origines Seldjukides, in Oriens, 1949.
[12] Cl. Cahen. — Le Problème ethnique ve Pre-Ottoman Turkey, sah. 143.
[13] S. Vryonis. — op. cit., sah. 169-172; O. Turan. — Selçuklular Tarihi ve Türk -İslâm Medeniyeti, Ankara 1965, sah. 197.
[14] O. Turan. — Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi II, sah. 155-157 ve S. Vryonis. — op.cit., sah. 183-184.
[15] Le Problème ethnique ve Pre-Ottoman Turkey, sah. 144.
[16] S. Vryonis. — op.cit., sah. 176.
[17] M. Godelier. — Anthropology and Biology: towards a new Form of Cooperation, in ISSJ, XXVI, 1974, sah. 630.
[18] Pre-Ottoman Turkey, sah. 192-193; M. Akdağ. — Türkiye’nin İktisadî ve İçtimaî Tarihi, 1974, I, sah. 22-23; 1. H. Uzunçarşılı. — Osmanlı Devleti Teşkilâtına Methal, İstanbul 1941, sah. 115.
[19] S. Vryonis. — op.cit., sah. 174-175.
[20] I. Melikoff. — La Geste de Melik Danişmend, Paris 1960, I, sah. 128-129.
[21] ibd. sah. 190. Ermeni’lerin müstevli Türk’lerle evvelce de sözünü ettiğimiz işbirliği konusunda bkz. yine I. Melikoff. — Gazi Melik Danişmend et la Conquête de Sıvas, in Selçuklu Araştırmaları Dergisi, IV, 1975 sah. 190, 194.
[22] Aksaraylı Kerimeddin Mahmud. — Selçukî Devletleri Tarihi, Ankara 1944, sah. 334-337.
[23] I. Melikoff. — Gazi Melik Danişmend et la Conquête de Sıvas, sah. 187.
[24] Pre-Ottoman Turkey, sah. 147, 154.
[25] B. Spuler. — İran Moğolları, Ankara 1957, sah. 8.
[26] R. Grousset. – L’Empire des Steppes, sah 251.
[27] B. Spuler – op. cit. sah 490.
[28] DLT I, sah 411.
[29] Bkz. T.H.Balcıoğlu – Edremit Civarında Türk Aşiretleri, in II. TTKg. sah 925 ve dev.
[30] W.Barthold – Histoire des Turcs d’Asie Centrale, sah. 168.
[31] A.Y. Yakubovskiy – Altın Ordu ve İnhitatı, İstanbul 1955, sah. 145.
[32] B. Spuler – op. cit, sah 494 – 498.
[33] Aziz Ahmad. — The Shrinking Frontiers of Islam, in IJMES, VII/2, 1976.
[34] P. Masson – Oursel. — La Pensée en Orien, sah. 15.
[35] Aksarayî. — Selçukî Devletleri Tarihi, Ankara 1944, sah. 142 not, HM III/1, sah. 249, A. Mazahéri. — La Vie quotidienne des Musulmans an Moyen Age Xe. au XIIIe. Siècle, 1951, sah. 149.
[36] M. D’Ohson. — Mogol Tarihi, Istanbul 1341-1343, sah. 207.
[37] ibd. 203.
[38] W. Barthold. — op.cit., sah. 118.
[39] ibd., sah. 120, 121.
[40] ibd., sah. 126, 127.
[41] ibd., sah. 155.
[42] A. M. Sakharov. — Les Mongols et la Civilisation Russe, in CHM. Contributions à l’Histoire Russe, No. Spéciale, 1958.
[43] R. Grousset. — L’Empire des Steppes, sah. 291.
[44] Denis Sinor. — Les Relations entre les Mongols et l’Europe jusqu’à la Mort d’Arghun et de Bela IV, in CHM III/l, 1956.
[45] M. Von Hammer – Histoire de l’Empire Ottoman, trad. M. Dochez, Paris 1844, I/64.
[46] Sonradan kainpederi olacak Şeyh Edebali’ye anlattığı meşhur rüyası. Dionysos’un mürebbisinin de, üzerine asmanın tırmandığı bir “ağaç” olması garip bir tesadüf oluyor (Bkz. J. Karst – op. cit., sah. 46).
[47] P. Wittek – Ankara Bozgunundan İstanbul’un Zaptına, in Belleten 27, 1943.
[48] ibd.,
[49] Yazarın notu.
[50] F. Köprülü. — Osmanlı Devletinin Kuruluşu, Ankara 1959, sah. 40-44.
[51] ibd., sah. 47, 48.
[52] ibd., sah. 58.
[53] S. Vryonis. — op.cit., sah. 351-403. Gariptir ki “zor”, “zoraki”, “zorba” kelimeleri, zorla ihtida ettirilmişlerin dilinden Türkçeye geçmiştir: (sırasıyla) ζόϱι, μέ τό ζόϱι (“metozori” – argo), ζοϱμπᾶς.
[54] F. Köprülü. — Osmanlı Devletinin Kuruluşu, sah. 80-84, 102.
[55] İ. H. Uzunçarşılı. — Osmanlı Devlet Teşkilâtına Medhal, sah. 156.
[56] İ. H. Uzunçarşılı. — Osmanlı Devleti Teşkilâtından Kapıkulu Ocakları I, Ankara 1943, sah. 2-30.
[57] İ. H. Uzunçarşılı. — Osmanlı Devletinin Merkez ve Bahriye Teşkilâtı, Ankara 1948, sah. 410.
[58] T. Gökbilgin. — Rumeli’nin İskânında ve Türkleşmesinde Yürük’ler, in III. TTKg, sah. 648 ve dev.
[59] Mehmet Arif. — Başımıza gelenler, Istanbul 1321, sah. 430.
[60] J. Boulos – Peuples et Civilisations, sah. 72.
[61] ibd., sah 47.
[62] D. Michie – The Moscow Institute of Genetics, in Discovery XVIII. Oct. 1957.
[63] K.O.L Burridge – Culture and Personality and History, in JWH IX/I.
[64] ibd.
[65] R. Bastide – Anthropologie appliquée, sah 178.
[66] P. Griéger – Caractérologie ethnique, sah 16.
[67] G. Childe – What happened in History, Middlesex 1975, sah. 16-29.
[68] Hegel – Raison dans l’Histoire, sah. 220.