Hürriyet, 29.10.1983
Hürriyet’in 60. Yıl Eki için (29.10.1983) yazmış olduğum “Eğitimde seferberlik sürüyor” makalemi, herhangi bir yorum yapmadan aynen derç ediyorum.
15 Temmuz 1921’de Maarif Kongresi, Türkiye eğitiminde en önemli hareket oluyor, kadın ve erkek öğretmenlerin karma olarak katılmaları Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey’i istifaya sürükleyebiliyordu.
Cumhuriyet eğitiminin temelinde, Türk ulusunu uygarlık düzeyinde en ileriye götürmek, milliyetçi, halkçı, inkılâpçı ve laik yurttaşı yetiştirmek yatıyordu.
Yıl 1924, kız ve erkek öğrencilere birlikte aynı eğitim programının takip edileceği maarif vekilince açıklanıyor ve Gazi Paşa tarafından da destekleniyor.
Daha çıkan yüzyılın son çeyreğinden itibaren kültür, “içine bilgi, inanç, sanat, ahlaki kaideler, yasa, âdet ve toplum üyesi olarak insan tarafından edinilmiş yetenek ve alışkanlıkları alan çapraşık bir bütün” olarak tanımlanmış olduğuna göre, bu üç konunun aslında birbirleriyle ilişkileri içinde irdelenmesi gerekir. Gerçekten bir toplumun üretim düzeyi eğitim, kültür ve bilimin fonksiyonu olduğu gibi bilmukabele bu üç öğe de üretim düzeyi ile orantılı olarak gelişir. Şimdi bu temel veriden hareket ederek her birinin ayrıntılarına kısaca değineceğiz.
1923 yılında A.Mithat, Durkheim’in “İçtimaî Taksim-i Amel — De la division du travail social” adlı kitabını, T. Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin yayını olarak dilimize kazandırıyordu. 1924’te de T.C. Hükümeti Maarif Vekâleti, 2 sayılı yayını sunuyor, ulusun yararlanmasına: Charles Texier’in Ali Suat hoca tarafından çevrilmiş “Küçük Asya”sını. Anlaşıldığı kadarıyla bu yapıtlar daha en az Sakarya savaşları sırasında çevrilmeye başlanmış olmalıdır. Zaferden sonra kurulacak yeni devletin sosyoloji ve tarih bakımından yerinin saptanması amaçlanmıştı. Gerçekten Mustafa Kemal Paşa daha Samsun’a çıktığı günden beri ulusun ekonomik geleceğini düşünmektedir. “Asıl Kurtuluş Savaşı bundan sonra başlıyor” diyecektir, Dumlupınar’dan sonra. Yani “gelenekten geleceğe” yönelinecek, Kartezyen yola girilecektir.
HAZIRLIK DÖNEMİ
1920 – 24 arası, Cumhuriyet döneminin hazırlık eğitimi oluyor. Meclis’te Hamdullah Suphi Bey’in başkanlığında, içlerinde Necati Bey’in de bulunduğu 12 kişilik “Maarif Encümeni” kuruluyor.
1920 Mayıs başlarında T.B.M.M.’nin ilk Maarif Vekilliği’ne Rıza Nur Bey seçiliyor. Böylece de İstanbul Hükümetine bağlı “Maarif-i Umumiye Nezareti”ne karşılık Ankara’da “Maarif Vekâleti” faaliyete geçiyor. İki ay sonra da Ankara’da bir “Muallime ve Muallimler Cemiyeti” kuruluyor ki bu dernek 7 Mayıs 1921’de “Türkiye Muallime ve Muallimler Birliği” adını alıp bakanlığın da desteğiyle geniş bir örgütlenmeye gidiyor.
Rıza Nur Bey’in yerine geçen Hamdullah Suphi Bey, uygulanacak eğitim politikasında bazı yüksekokulların ve sultanilerin (liselerin) dışında bütün ilk ve ortaöğrenimin amacının “işçi” yetiştirmek olduğunu, programların değişeceğini ve öğretmenlerin de askerleştirileceğini beyan ediyor.
Bazı tutucu önerilere karşı da “maarifimizin ruhu milliyet, istikameti garp, hedefi milli iktisattır” diyordu. Atatürk’ün sağlığında H. Suphi bir devrimci görünümünde yürüyor, gerçek yüzünü gösterme cesaretini kendinde bulmuyordu…
Türkiye eğitiminde en önemli hareket 15 Temmuz 1921’de Muallime ve Muallimler Birliği’nin toplandığı “Maarif Kongresi” olmuş, açılış Konuşmasını Mustafa Kemal Paşa yapmıştı. Meclis’te Kongre’ye kadın erkek öğretmenlerin karma olarak katılmaları sert eleştirilere neden olmuş, bunlar H. Suphi Bey’i istifaya sürüklemişti. Ama Mustafa Kemal Paşa Birlik başkanına, bundan sonraki Kongre’nin de yine karma olmasını tembih ederek birliği desteklemişti.
CUMHURİYET YURTTAŞINI YETİŞTİRMEK
Cumhuriyet eğitiminin kuruluş döneminin en güçlü bakanı olan İsmail Safa (Özler) Bey, “Birinci Mustafa Necati” olmuştu. Ona göre barış döneminin eğitimi üç amaca göre tertiplenecektir: Terbiye, tahsil ve ihtisas. “Misak-i Millî”ye koşut bir “Maarif Misakı” belirlemişti: Türk ulusunu uygarlık düzeyinde en ileriye götürmek; milliyetçi, halkçı, inkılâpçı ve laik Cumhuriyet yurttaşı yetiştirmek: İlköğretimi yaygınlaştırmak, herkese okuma-yazma öğretmek; yeni nesilleri bütün öğretim kademelerinden geçirmek, onları ekonomik yaşamda başarılı kılacak bilgilerle donatmak; toplum yaşamında lâik ahlâk ve erdemi başat kılmak, ekonomik devrimin yakın olması dolayısıyla gençliğe çalışma düşüncesi, üretim amaç ve yollarını öğretmek.
İ. Safa Bey bu arada halk eğitimine de büyük önem vermiş, illere gönderdiği bir genelgede halkla öğretmenleri birbirlerine yaklaştırıcı önlemlerin alınmasını istemiştir.
İ. Safa Bey’in yeniden oluşturduğu bakanlık merkez örgütü arasında bulunan Birinci Hey’et-i İlmiye’nin 15 Temmuz 1923’de ilk toplantısı, hazırlık dönemi Cumhuriyet eğitiminin en olumlu çalışması, Maarif Şûraları’nın öncüsü oluyordu. O günkü konuşmasında İ. Safa Bey, son düşman askerinin denize dökülmesinden itibaren bütün gözlerin eğitime çevrildiğini ve ülkenin “hakikî kurtuluşu”nun eğitimden beklendiğini vurgulamıştı. Çalışmalar sırasında İ. Hakkı (Baltacıoğlu) Bey, öğretimin birleştirilmesinin yurdun birliği için gerekli olduğunu ileri sürüyor ve “Hangi milletin iptidai mekteplerinde yeni yetişen neslin üzerinde müezzin, imam gibi sarıklı hocaların nüfuzu görülür?…” diye soruyordu.
Bu hazırlık ve kuruluş sırasında kültürel yaşantımız açısından çok önemli bir atılım da heykel yasasının kaldırılmış olmasıdır. 12 Kasım 1922’de “Tedkikat ve Te’lifat-ı İslâmiye Hey’eti” kurulup bu yönde bir talimatname hazırlanıyor. 5 Ocak 1922’de yetimlerin eğitimi için “Darüleytam talimatnamesi” yayınlanıyor.
VASIF VE MUSTAFA NECATİ DÖNEMLERİ
1924 – 28 arası bir eğitim devrimleri dönemi oluyor. Vâsıf Bey’in başlattığı bu dönemde artık ulus Mustafa Kemal Paşa’nın gösterdiği hedefe yönelecektir. Öğretmenlerin önderliğinde yeni bir iman ve ruhla uygarlık fikriyatı benimsenecektir. Vâsıf Bey, özellikle maddî hayatta başarılı bir genç, bunu sağlayıcı bir eğitim sistemi öngörüyordu.
Millî eğitim tarihimizde unutulmaz adlardan biri de Mustafa Necati Bey olup, ilk işi on yıllık bir eğitim planının yapılmasını istemek olmuştu. Yeni eğitim örgütünün yasasını çıkartıp bu örgütü kurmaya var gücüyle çalışmıştı. 1924’te davet edilen Amerikalı felsefe profesörü John Dewey’in önerilerini uygulayacak, özellikle teknik eğitim alanında yeni uzmanlar çağırıp raporları değerlendirmeye koyulacaktı. Güzel sanatlar, program, beden terbiyesi konularında komisyonlar, Talim ve Terbiye Hey’eti kurulacak, Maarif Şûrası’nın yasal hazırlıkları yapılmıştı.
20 Mart 1926’da kesinleşen Maarif-i Umumiye kanunu ile Eğitim Bakanlığı bünyesinde iki bilimsel kurum öngörülüyordu: Birisi “Dil Hey’eti”, diğeri de “talim ve Terbiye Dairesi” idi.
Necati Bey’in henüz adliye vekili olduğu 3 Mart 1924 tarihinde T.B.M.M. Şer’iye ve Evkaf Vekâletlerini ilga ediyor, Tevhid-i tedrisat yasasını görüşmeye başlıyordu. Kabul edilen yasanın 1. maddesi şöyleydi: “Türkiye dâhilinde bütün müessesat-ı ilmiye ve tedrisiye Maarif Vekâleti’ne merbuttur (bağlıdır)”. Buna göre Vâsıf Bey Mekteb-i Kudat (Kadılar mektebi)’ni kapatırken Necati Bey de, Şer’iyye Mahkemeleri’ni lağvediyordu. Medreseler de ortadan kalkacaktı. Medrese-i Süleymaniye yerine İstanbul Darülfünunu’nda bir İlâhiyat Fakültesi kurulmuştu.
Daha Mart 1924 başlarında Maarif Vekili, kız ve erkek öğrenciler için ayrı eğitim düşünmediğini “Türkiye’nin kız çocukları, erkek çocuklarıyla beraber aynı terbiye ve tedris programını takip edecektir” sözleriyle belirtecek, Gazi Paşa da 28 Ağustos 1924’teki konuşmasında bunu destekleyecektir. 1926 başlarında toplanan 3. Hey’et-i İlmiye, yatısız ortaokullarda öğretimin karma olarak yapılmasını kabul edecektir.
KÖY ÖĞRETMENİ YETİŞTİRME ÇABALARI
Aslında bir makale çerçevesine sığmayacak kadar uzun olan Cumhuriyet Millî Eğitim tarihimizin yine bir nirengi noktası da köy öğretmeni yetiştirme çabalarıdır. Meşrutiyet dönemine kadar geri giden köye uygun öğretmen yetiştirme düşüncesi, Cumhuriyet döneminde büyük bir canlılık kazanmıştır. Üniversitenin deneysel psikoloji hocası Ali Haydar (Taner) Bey, 1924 sonlarında verdiği bir konferansta, köylere öğretmen yetiştirmek için daha basit öğretmen okulları kurulmasını öneriyordu:
Türkiye’de köy ve kent yaşamları birbirlerinden hayli farklıydı ve kentte yetişmiş kişiler köyde başarılı öğretmenlik yapamazlardı. İlkokul çıkışlı köy çocuklarının alınacağı üç yıllık “Köy Muallim Mekteplerinde köy yaşamına yakın biçimde yaşanmalıydı. 1-20 Mayıs 1925’te Konya’da toplanan Maarif Müfettişleri Kongresi’nin gündemine girmişti bu öneri. Bakanlıkta bir “Köy Mektebi Dairesi” kurulmasını isteyenler ise köylüyü köyden ayırmayacak, üretimden ayırmadan çağdaşlaştıracak bir okul istiyordu. Bu arada J. Dewey, köy okullarına öğretmen yetiştirecek çeşitli tipte öğretmen okulları kurulmasını öneriyordu.
Bu döneme damgasını vurmuş Vâsıf ve Necati Bey’ler, bakanlık makamına öğretmen örgütlerinin başkanlıklarından gelmişlerdi. Bu örgütlerin toplantıları da Türk eğitimine yön verecekti.
YAZI DEVRİMİ
Laik Türk eğitim tarihimizin unutulmaz adlarından birinin de Sadrettin Celâl (Antel) olduğunu zikrederek geliyoruz. Yazı devrimine Türk dili için Arap harflerinin yetersizliğine ve ıslah edilmesi gerektiğine ilk işaret edenler 1862 – 63 arasında Münif Efendi (Paşa) ile Azerbaycanlı Ahunzâde Feth Ali oluyor. O günlerden beri Arap harflerinin ıslah edilmesi önerilerinin karşısına Latin harflerinin kabul edilmesi alternatifi çıkarılmıştır özellikle 2. Meşrutiyet döneminde. İzmir 1923 İktisat Kongresi’nde ortaya atılan bu öneri, Kongre Başkanı Kâzım Karabekir Paşa’nın buna kesin muhalefetiyle gündeme dahi alınmamıştır.
“Büyük Millet Meclisi’nin kararıyla Türk harflerinin katiyet ve kanuniyet kazanması, bu memleketin yükselme mücadelesinde başlı başına bir geçit olacaktır…” diyordu Gazi Mustafa kemal, 1928 yılı T.B.M.M.’yi açış konuşmasında. Büyük kitlenin nasıl okutulacağı konusundaki önerilerin başında “Halk Dershaneleri”nin kurulması geliyordu. Bu arada Türk Ocakları’nın “Halkevi” olması, gece okullarının ve seyyar dershanelerin kurulması da vardı bunlar arasında. Mustafa Necati’nin bakanlıkta bir Halk Eğitimi Birimi oluşturması ve J. Dewey raporunda teşkili önerilen Halk Dershanelerini gerçekleştirme çalışmaları, 1927’de ürünlerini verecekti. Yazı Devrimi’nden sonra bu dershaneler “Millet Mektepleri” adı altında halka yeni harfleri öğretme görevini üstlendi.
EĞİTMENLER
Sayısı 40.000 civarında bulunan köylerin tümüne öğretmen göndermenin olanaksızlığı karşısında Tarım bakanlığı ile işbirliği yapılarak askerlik görevini bitirmiş, okuma-yazma bilen, tarım işleriyle meşgul ve hayvan sahibi köylüler bir ders yılı süren kurslara tabi tutularak eğitmen adı altında, çoğunlukla kendi köylerinde görevlendirilmişlerdir. Bunlar ayrıca tarım işlerinde de rehberlik edeceklerdi. Tarım Bakanlığı eğitmenlere tarım aletleri, tohumluk ve hayvan vermek yoluyla bu örgüte önemli katkıda bulunmuştu.
Bu arada, 1945’ten sonra kaldırılan bir “mektep vergisi”, 20 Nisan 1925 tarihli bir yasa ile ihdas edilmişti.
ÜNİVERSİTE REFORMU
Ve Atatürk, Darülfünun’u kültür hareketinin önemli bir parçası ve bunun devamlılığının simgesi olarak üniversiteye dönüştürecektir. Darülfünun hocaları arasında bile birçoğunun Kemalizm’in karşısında olması nedeniyle Üniversite Reformu başlı başına bir sorun yaratmıştı. Bunun 1929’da Maarif Vekili olan Dr. Reşit Galip üstesinden gelecekti. İstanbul Üniversitesi’ni o düzenleyecekti. İyi bir rastlantı üzeri olarak da, üniversitenin açılacağı 1933 yılında, Hitler’in iktidara gelmesiyle Almanya’dan büyük bir beyin göçü başlayacak, üniversitemiz de bundan büyük bir nasip alacaktı. Ve felsefe öğretimi yerleşecekti buraya, sosyolojinin de, teknolojinin de itici gücü olan felsefe. Atatürk kültür hareketinin birbirinden ayrılmaz, organik parçaları arasında dil ve tarih kurumları, Hindemith ve K. Ebert’in eseri Ankara Devlet Konservatuarı, Gazi Terbiye Enstitüsü, bir doğa bilimleri üniversitesi niteliğindeki Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsü’nün kurulması, başkentte bir üniversite açma hazırlıkları sayılabilir.
DİLİ BOYUNDURUKTAN KURTARMAK
Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır diyordu Gazi Mustafa Kemal, 2 Eylül 1930’da. Bir başka konuşmasında da “Türk demek dil demektir. Milliyetin çok bariz vasıflarından birisi dildir…” şeklinde açıklıyordu düşüncesini, ulusa.
Yazı devrimi, Arap ve Fars dillerinin büyük yükünü kaldırmış olmasıyla sorun, bir ölçüde, kolaylaşmıştı. Savaş sırasındaki “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz!” komutunu Türk’ün cihanı hayrette bırakan bir hızla yerine getirmesi gibi dil konusuna da gösterilen yön, aynı şevkle izlenecekti.
Atatürk’ün dil ve tarih konularıyla ilgisi, en azından 1. Dünya Savaşı sıralarından başlar. Büyük Önder, yaz aylarında Dolmabahçe’ye götürülecek kitapları kitaplıkçısı Nuri’ye boş cephane sandıklarına doldurturdu. Bu, derin bir heyecan uyandıran görkemli bir semboldü. Askerî savaş kazanılmış şimdi bilim savaşına girilmişti.
ATATÜRK’TEN SONRA
Büyük Önder’in ölümüyle Atatürk Dönemi kapanacaktı. Ama onun büyük uyarısı, çarkın daha bir süre eski hızıyla dönmesini sağlamıştı…