Deve

Şubat 11, 2017
Kültür Eserleri > > Deve

M.Ö. 3000’lerden itibaren vaki olmuş tarihî olgular, insanlık öyküsünde devenin rolünün makul bir betimlemesini sağlıyor ve devenin kullanılışının, özellikle Orta Doğu ve Kuzey Afrika tarihi süreci üzerindeki derin etkisini izah ediyor; bu etki, M.S. III. ya da IV. yy.dan itibaren mezkûr alanların kültürlerine çıkmaz bir mühür basmış oluyor. Ortaya, yük hayvanı olarak deve ile tekerlekli naklin rekabeti çıkıyor. Deve yetiştirilmesinde uzmanlaşmış topluluklar, normal olarak göçebe kabileler ile deve yetiştirmeyenler arasındaki ilişki ve bu sonuncuların iş için kullandıkları hayvanlar aracılığı ile vaki karşılıklı etkiler bahis konusu oluyor. Keyfiyet, sırasıyla ekonomik tarih ile tarihî antropoloji olarak belirleniyor.

Geleneksel bilgi, tekeri insanoğlunun en akıllı icatlarından biri, deveyi de, Tanrı’nın en hantal yaratığı olduğunu kabul ediyor. Ortada çok önemli bir soru yatıyor: Niçin devenin (tek hörgüçlü), Fas’tan Afganistan’a kadar uzanan bölgelerde standart nakil aracı olarak tekerlekli vasıtanın yerini aldığı sorusu. Tekerlekli nakil aracının yokluğu hususunda deliller mevcut olup bunlar, seyyahların doğruca ifadeleri, resimli temsiller ve nihayet Acem ve Arap lügatçeleridir: XVIII. yy.da Alexandre Russel Halep’te, bazen büyük taşları taşımakta kullanılan bir hantal araba dışında hiç arabanın görülmediğini ifade ediyor. Yine XIX. yy. ortasında Xavier Raymond, Afganistan’da araba kullanışı bilinmiyor diye yazıyordu. Son zamanlarda bilginler, İslâm ülkelerinde tekerli araçların yokluğu üzerinde dikkati çekiyorlar. Söylediklerinin ayrıntılarına girmiyoruz. Ve nihayet, linguistik bir belge bulunuyor: Bu sözcük “ajala” (acele) olup hızı ifade ediyor. Buna, nadir vesilelerle Ortaçağ Arap eserlerinde rastlanıyor[1].

Bir başlıca uygar toplum, zamanın belirli bir anında, nakliyat için tekeri terk etmişti. Bunun ne zaman ve niçin vaki olduğu birçok ihtilâfı ve teknik tartışmaları mucip olmuş ama bunlar her zaman bir kesin sonuca götürmemişler; tarihî bağlam içinde deve yetiştirme, beşerî faaliyetlerin yanında tekerin terk edilmesini mantıkî kılıyor gibi. Ama artık bunun ne fark ettiğinin sorulması zamanı gelmiş. Günümüzde genellikle kabul edilmiş olduğu gibi, tekerlek ilkel insanın önemli bir icadı idiyse, bunun terk edilmesinin böyle bir geriye büyük adım atmış toplumun kültürü üzerinde belirgin ve uzun vadeli bulunacağı düşünülür. Ancak, Ortaçağ Orta – Doğu’su ve Kuzey Afrika’sı için işbu düşüncenin gücünü iki özel mülâhaza azaltır. Önce, tekerin ve de genellikle dönel sistemlerin nakil vasıtalarında kullanılmaması, herhangi bir gerilemeyi intaç etmemiş. Tam aksine; sulama, değirmen, çömlekçilik ve sair teker kullanan faaliyetler, İslâm hilâfeti döneminde teknik ıslahat yaşamışlardı. İkinci olarak, yük hayvanı diye devenin daha büyük ekonomisi onun tekerlekli nakil aracının yerini alması bir geri adım olmayıp bir teknolojik ilerleme olmuştu[2].

İlk İslâmî dönemde maddî olanaksızlık, Peygamber’in Bedir üzerine yürüyüşünde, üç yüz muharibe karşılık sadece yetmiş devenin bulunmasıyla aşikâr oluyor. Mekkelilerde bile Bedir’de ve Hendek Muharebesinde erden az binek bulunuyordu.

Mamafih, deve ganimet olarak alındıkça durum önemli ölçüde değişmiş, bunun dışında, hecinsüvar (tek hörgüçlü deveye binen) bedevîlerin İslâm’a gelmeleriyle, muharip sayısına göre deve oranını artırmaya yardımcı olmuş. Çölde uzun mesafe kat edilmesi, devesiz düşünülemezdi. Bu hesaba göre dış fütuhat zamanında Müslümanların büyük çoğunluğunun kendi öz develeri bulunduğu düşünülebilir.

Develere değgin bazı belgeler, Arabistan, Suriye, Irak ve Mezopotamya’daki Arap kuvvetlerinin deveyi bir taşıma aracı olarak kullanmış olduklarını gösteriyorlar. Mısır’ın istilâsı sırasında Amr b. al–Âs’ın ordusu, Tabarî’de bir süvari kuvveti olarak gösteriliyor. Başka bir yerde de Müslümanlar hiçbir zaman deveye değil, ata binmiş olarak tarif ediliyorlar. Mısır’a girdiklerinde Müslümanlar, ganimet olarak deve almayı bekliyorlardı ve (tek hörgüçlü) hecin devesi uzun zamanlardan beri Mısır ve Kuzey Afrika’da ehlîleştirilmiş olması itibarıyla, ihtiyaçlarını karşılayabileceklerinde şüphe yoktu. Amr’ın kuvvetlerinin, başka savaş sahnelerindeki Müslüman ordularından çok daha yüksek süvari içerdiği şüphesiz idiyse de, Mağrib’e sefer ve istilâ kuvvetlerinin, taşıma için deveye dayandıkları biliniyor.

Arabistan’la kesintisiz kara ulaşımı olan, araya girmiş deniz engeli ya da büyük dağ silsileleri bulunmayan bütün çöl ve bozkır bölgeleri, Arap istilâsından çok öncesinden beri hecin devesini evcilleştirmişlerdi[3].

Cengiz Han’ın gençlik zamanında yayladığı yaylaların esas kısmını teşkil eden Onan, Kerulen ve Tola ırmaklarının yukarılarında yaşayan Moğollar için deveden faydalanmaya imkân yoktu; buraları dağlık ve ormanlık arazi olduğundan, at sinekleriyle dolu idi. Filhakika, “Moğolların Gizli Tarihi” ancak geniş bozkırlarda göçen kabilelere dair malûmat verirken deveden bahsediliyor. Moğollar, develere yalnız yük yüklemezler, onları arabaya da koşarlardı[4].

Arap’a sormuşlar, “Tanrı’nın yarattığı en güzel ve en mükemmel yaratık nedir?”, “tabiî ki devedir” demiş[5].

“Kalktı göç eyledi Afşar illeri” dediğinde şair (Orhan Veli), “katar dutan” (katar oluşturan, sıra sıra dizilen) yük hayvanı olarak deveyi kastetmişti (Resim 36). Ona Anadolu’nun her yerinde rastlanır: Hakkâri dağlarından Ege’ye (Resim 37, 38), Karadeniz’den Akdeniz’e (Resim 39, 40) kadar kaytaban’ın, sırtında keleter (harar, sepet), tepmediği yol kalmamış. Onu, bir Egeli çiftçinin sabana koştuğu da görülmüş[6].

Yukarda söylediğimiz gibi deve, her zaman için yol ve tekerleğin büyük rakibi olmuş. Roma devleti ile birlikte yol ve araba kervanı da yok olmuş. Buna ek olarak devenin yayılması, dolayısıyla araba imali, yol inşa ve bakımına gerek kalmadan önemli miktarda yükün taşınabilmesi, uzun süre bunların ihmal edilmesine yol açmış. Döneceğiz bu hususa.

Küçük Asya dağ ve bayırlarının bu müşekkel yolcusunun bura insanına Milâdî XI. yy.dan önce daimî olarak hizmet ettiğine dair herhangi bir belgeye rastlamadık. Bu çok mafsallı yaratık, mezkûr devrin Asyalı göçmenleriyle birlikte bu topraklara yerleşip buraların sayılı yük hayvanları arasına girmiş olmalı. Bununla birlikte Herodotus bize M.Ö. VI. yy.da Lidya’lı zengin kral Karun’un, ün salmış süvari kıtalarını, Med başbuğu Kuruş – Kirus’un öne develeri sürmek suretiyle dağıttığını anlatır. İlk kez deve görmüş atlar hem ürkmüşler, hem de kokusundan hiç hoşlanmamışlar[7].

Bu develer aslında İran ordusunun ağırlıklarını taşımakta kullanılırmış. M.Ö. VI-II. yy.da Asur kralı II. Sargon’un bir casusu Urartu ordusunun durumu hakkında bilgi veriyor: “… isimlerini saydığım zevat, üç deve katarı ile birlikte Mesi’ye girdiler”[8]. Bu itibarla antik dönemde deve, Küçük Asya’nın sadece Doğu’sunda günlük hayatın bir rüknü olmuş.

Bunun dışında ona, tarih içinde hep Türkiye’nin bugünkü sınırlarının Güney’inde rastlıyoruz: M.Ö. 833’de, saldırgan Asur kralı Shalmanaser, birleşmiş Hama ve Şam Hitit prenslerinin 63.000 piyade, 2000 hafif süvari, 4000 araba ve 1000 deveden oluşmuş kuvvetlerinin karşısında ricat etmiş[9]. Bu develerin ne amaçla kullanılmış olduklarını bilemiyoruz. Ancak bu sayıda devenin bir marşandiz katarı kadar yük taşıyabileceğini hatırlatmak yerinde olur.

Buna karşılık ayınga, celep gibi anlamdaşlara sahip bu hayvanla ilgili olarak halk dilinde, aşağıda bazı örneklerini vereceğimiz hayli uzun bir lügatçe, onun çok eskiden beri Asya’nın sayılı yük hayvanları arasında olduğunu gösterir. Onun buralarda huyları dikkatle takip edilmiş, meselâ gebe devenin erkek deveyi görünce nasıl kaytak getirdiği, yani işediği gözlenmiş.

Rusya’nın Batı steplerinde M.Ö. III. yy.lardan itibaren (Geç Tripole dönemi) deveye rastlanmış olmakla birlikte onun Doğu’dan ithal edilmiş olduğu sanılır[10].

Buğra sözcüğü eski Türk metinlerinde, ezcümle Dede Korkut Kitabı’nda “deve aygırı – aygır ve güreşçi deve” karşılığında geçiyor. “Bin buğra getirin kim maya görmemiş ola” mısraı okunuyor. Bu sözcük, Kazak ve Kırgızlarda bura, puğra şeklinde olup deve, bozkır halklarının yaşantısında önemli yer işgal etmiş. Düğün ve bayramlarda güreştirilmek üzere[11] özel bir itina ile yetiştirilip eti de hayli makbul tutulmuş. Yine Dede Korkut: “(toy edip) attan aygır, deveden buğra, koyundan koç kırdır (öldür)”, yani: “(ziyafet verip) at, deve, koyunun erkeklerini kestir” der. Buğra’nın “erkekçe” vasıflarına telmihan buğralan, yani onun gibi ol ve buğrağu (deve aygırı gibi) tabirler halk dilinde dolaşır[12].

Kaytaba’m güdende sarvan’ım (devecim) misin?” diyor Dede Korkut Kitabı[13].

Orta – Doğu’da deveye ait en eski atıf M.Ö. XI. yy.a ait oluyor. Bazı şüpheli suretler onu III. binlere kadar geri götürebiliyorlar. Bununla birlikte Neolitik ve Kalkolitik devirlerde yabani devenin Kuzey Afrika ve Güney – Batı Asya’da yaygın olduğu da kesindir. İlk yabani devenin Kuzey Afrika ve Güney – Batı Asya’da yaygın olduğu da biliniyor. İlk yabani devenin III. binlerde Mezopotamya sınırlarında yok edildiği ve Arabistan’ın birçok ücra köşesinde III. binlerde ehlîleştirildiği ve böylece bu dönemlerin sonuna doğru birdenbire büyük sürüler halinde ortaya çıktığı sanılır. Bununla birlikte kesin vesikalar devenin ehlîleştirilmesi tarihini M.Ö. XII. yy.ın gerisine götürememektedir[14].

Halen deve güreşi, Anadolu uşağının hayli heyecanla seyrettiği “maç”lardan biridir (Resim 38). Burada felfen (rakipleri birbirine düşürecek fettan dişi), ısırmayı önlemek üzere ağızları bağlı musabıkları (peserenk)leri[15] kızıştırır. Devenin hayat hikâyeleri de şöyle kelimelendirilmiş: Altmışı aşkın adı olan yavru (bu adlar serisi, yeni doğmuştan bülûğ çağına kadar olan “yavru”ları kapsar), (batalaç, bocuk, daylak, doli, dombuluç, dopru, girinci, köşek havudu, hortuk, kaylak, kipindi, semek, türün…) gelişir, arvana (dişi ise), cımızlanır – cibizlenir – çimdirir, pohur, erkek ise girginleşir, tırlaklaşır zavzaklaşır, yani her ikisi de karşı cinsi arzuladığını hal ve tavrı ile (“zevzekleşerek”) belirtir… Tercihan hopa – puhur (damızlık) şartını haiz olan delikanlı “damat”, maya (cins dişi) de “gelin” olarak seçilir. Avurna (doğurmamış), kayambortlacı (gebe), sonunda bodlayıp (yavrulayıp) “loğusa” (avrana) haline gelir… Yaşlarına, hörgüç sayısına, tüyünün şekil ve rengine göre her iki cinsten deve, yine ayrı isim alır: Bahor (iki hörgüçlü erkek), besrek – puğar (tek hörgüçlü), burcu (dört ilâ beş yaşında erkek), ergeç (üç ilâ yedi yaşında erkek), kirinci (iki ilâ üç yaşında boz dişi), kükürt – nacır (anası tüylü, babası boz) vs…

Deve, yüklenmek ya da üzerine binmek için ıharılır (çökertilir). Bu eylemden fazla hoşlanmadığını deve, Resim 41’de olduğu gibi, bozlayarak – ımırarak (bağırarak) anlatır. Canı sıkıldığı zaman da gıygırdar (homurdanır).

Keskin Türkmenleri devenin üstüne bir mahfe (hevdeç) yerleştirirler. Göç başladığında kadınlar hevdeç içinde, delikanlılar da atlarla ya da yaya olarak yola çıkarlar. Deve semerine de havut denir.

Resim 36’da, böyle bir mahfe görülür. Ancak semerler, Resim 42’de şematik olarak çizilmiş tiplerden biraz farklı görünüyorlar.

Devenin bekası göçebe veya yarı göçebe hayat tarzının varlığına bağlı olduğu, Antalya ilinin bütün ülkede mevcut deve miktarının beşte birini barındırması ile de anlaşılır. Bu hayvan, büyük yer değiştirmelerde adı geçen gezgincilere veya büyük kış kervan ticareti geleneğine sahip bölgelere hizmet eder, dakan’lar (deve katarları), özellikle yolu izi olmayan semtlerde katır nakliyatının gerçek bir rakibi olur. (1952’ye kadar, Arslan Kapanları – Başkale yolu yapılmadan önce Hakkâri ve yöresinin ihtiyaçlarının önemli kısmı, 3200 rakımlı ve yılda en çok 3 – 3,5 ay geçit veren Karadağ’ın patikalarını aşan işbu kervanlarla karşılanırdı).

Kaçan deve heyha! nidalarıyla çağrılır (Amerikan “cow-boy”unun yine çağrı için kullandığı heyho’su ile yakınlığı dikkati çekiyor). Hayvan davete ya icabet eder veya hoylaya dombalaya (sıçraya koşa) avran – savran’ı (deveciyi) peşinden terletmeye devam eder.

Karapınar (Konya)’lı avran, deve üstünde iken resminin çekilmesini o hayvanla bir tutulma anlamında alıp bunu tabiî olarak hakaret telâkki eder.

I. Dünya Harbi’nde Osmanlı ordularının ağırlıklarını kum ve buz çöllerinde taşıyan deveye, o tarihlerdeki talimatname gereği, 180 kg yük vurulurmuş[16]. “Hecinsüvar” kıtalarının da 4. Ordu kuvvetleri arasında önemli yer tutmuş olduğu biliniyor. Koşuda kullanılan ve pek yörük olan hecin[17] devesine mehari devesi de denir. Sümerli de ona “denizin (yani Güney’in) eşeği” demiş[18].

Firdevsî’nin “Şahname”sinde Behram ile Azade beraberce bir çift hörgüçlü Asya devesine rakiben ava giderler (X. yy.) (Resim 43). Rubruquis de Moğolların nasıl deve güttüklerini anlatır (XIII. yy.)[19]. XIX. yy.ın ilk yarısında von Moltke, Dicle kıyılarından dostlarına, bugün bile değişmemiş aşağıdaki manzarayı tasvir ediyor: “Kervanımız 600 deve ve takriben 400 katırdan mürekkep… Develer ondan yirmiye kadar bir ipe bağlı olarak arka arkaya tek sıra halinde ilerliyorlar; önde, küçük bir eşeğin üstünde… sahipleri… ilerliyor… Eşeğin kılavuzluğu olmadan develer oldukları yerden kımıldamazlar; eşeğin arkasından uzun, temkinli adımlarla ilerler ve ince, hareketli boyunlarını yoldaki devedikenleri ve çalılara uzatırlar… Kervan, geceleyin konaklanacak yere gelince, kervan başı önden gidip konak yerini işaret eder. Hayvanlar buraya (çökek = deve çökürtülen yer) eriştikçe yükleri indirilir… Bundan sonra develer ve katırlar tamamıyla başıboş olarak yüksek çayırlara sürülürler ve sularını kendileri ararlar… Fakat ortalık kararır kararmaz, çok defa yarım saatlik yerlere kadar dağılmış olan develer toplanır. Deveciler onlara avazları çıktığı kadar seslenirler. Her hayvan efendisinin “Poah! Poah!”ını tanır ve uslu uslu gelir… Muntazam bir şekilde sıralanırlar; en küçük bir oğlan bu iri, kuvvetli fakat tamamıyla zararsız ve müdafaasız hayvanları idare edebilir. “Krr! Krr!” diye bağırır ve kocaman hayvanlar sabırla ön dizleri üzerine çökerler, sonra uzun arka bacaklarını katlarlar ve bir sürü acayip çalkantılı hareketlerden sonra birbirinin yanında, uzun boyunlarını döndüre döndüre, etrafı seyrederek, yatarlar. Devenin boynunun devekuşuna benzeyişi daima dikkatimi çekmişti. Türkler de bu kuşa “devekuşu” diyorlar. Develerin bükülü olan dizlerinden biri, ince bir ip sarılarak bağlanır, ayağa kalkacak olursa üç ayak üstünde durmak zorunda kalır ve yürüyemez. Sabahleyin yüklenirken develer homurdanarak ve acıklı acıklı bağırıp inleyerek yüklerini almak için yere çökerler, sonra da yolculuk devam eder”[20].

Bugün Anadolu’da rastlanan develer çoğu kez Asya ve Afrika develerinin kırması olup dağlık bölgenin hayvanında Asya, yaz sıcağına dayanacak olanında da Afrika kanı hâkim kılınır. Bunlar yaylalarda, insan topluluklarından uzakta yetiştirilirler, horum’larda (deve ahırı) yatarlar. Böven –çökelek’leri de yine tezek olarak yakılır. Eşek önde, cundar (katarın sonuncu devesi) arkada, maya ve düye (dişi) harar – haşa – sırga’yı (büyük yük kıl çuval) sırtlamış gider, ekonomik koşulların baskısıyla sayısı her gün azalan kervan.

“Havâidir deli gönül havaî

Alıcı kuş yüksek yapar yuvayı

Türkmen kızı katarlamış mayayı

Bürce (bürce (usul usul) basıp gider yaylaya” (Mersin Türküsü).

Resim 42’de, havut, yani deve semeri ile ibi (semerin üst ve arka tarafındaki püsküllü çıkıntı), tarak’lar (semerin tahta kısmına geçirilen sırık) görülür. Semerin altına, sırtın yaralanmasını önlemek üzere konan keçe ya da çul’a da selverce adı verilir.

Kim oluşturmuş bu lügatçeyi?…

XVI. yy.da Musa Merkez Efendi oğlu Ahmed Efendi’nin iki ciltlik “Babusü’l vâsıt”ında (Arapça – Türkçe sözlük) “sifar” sözcüğünün karşılığında “Deve burnuna aykırı geçirirler uyan (gem) halkası gibi bir demür” izahını veriyor[21]. Biz Anadolu’da böyle bir uygulamaya rastlamadık.

Çayırda otlamasının yanı sıra deveye top, yani kepek ve undan yapılan “deve hamuru da verilir.

Yine von Moltke’nin “Mektuplar”ı arasında şu satırlar okunuyor: “Türkler at veya eşeği olan bir insanın yaya yürümesine aslâ akıl erdiremezler; durur bakar ve hayretle ‘yürir’ derler… Bir gün Malatya’da cemaatiyle birlikte şehre dönen bir eşekçiye rastladım. Adam beni herhalde paşanın yanında görmüş olacak ki… ben daha neye uğradığımı bilmeden beni kolumdan tuttu ve eşeğini önüme çekti; ‘bin gözüm’ dedi. Ben teşekkürle yoluma gitme müsaade etmesini rica ettim, ‘vallah sana yazıktır, yaya yürüme!’ dedi. Ben ona bir ahır dolusu atım ve katırım olduğunu söyledim ama adam aklına koyduğundan vazgeçmedi…[22].

XIX. yy.ın ortalarından itibaren Anadolu’yu karış karış gezmiş ve birçok konuda son derece değerli bilgiler toplamış olan Fransız Akademisi üyesi Rus bilgini Pierre de Tchihatchef, gözlemlerine dayanarak yine bu hayvan hakkında ilginç bilgiler veriyor.

“Belki hiçbir yerde bu hayvanın (devenin) ırkından ayrılmaz olarak bilinen niteliklerinde bu denli beklenmedik ve şaşırtıcı değişikliğe Küçük Asya’da olduğu kadar rastlanmaz. Gerçekten, varlığı istemeyerek düz yüzeyleri hatırlatırken ve de kum çöllerini aşan devenin beynimizde yarattığı izlenim onun hayat tarzının esas koşullarını özetlerken, Küçük Asya’da bu hayvan dağlık bir ülkenin tüm ihtiyaçlarıyla o denli özdeşleşmiş ve at ile katırın niteliklerine o derece tecavüz etmiştir ki işbu çöl gemisi, adetâ, Alp’lerin dağ keçisinin rakibi kesilmiş”.

“Ağırca yüklenmiş çok sayıda deve dizilerinin yüksek dağlara tırmanışını ve buralardan inişini ve uçurumların kenarında emniyetle salındığını görmek kadar ilginç bir şey olamaz. İnsanın, tırmanmakta o denli mahir ülke atının zorlukla ayakta durabileceği sarp patikalarda bu kervanlara rastlaması şaşırtıcı oluyor. Küçük Asya’da, dağları aşmada devenin çevikliğine ihtiyaç duyulan çok sayıda vesile bulunuyor…”[23].

“Devenin Küçük Asya’ya ithali, Klasik Antikçağdan sonraki dönemlerde vaki oluyor ve bu keyfiyet bu hayvanın, uygarlığın bir ürünü olmasından uzak, ama buna rağmen uygarlığın sadece beşiği ya da gerilemesinin simgesi olduğunun kesin delili oluyor. Bu ilginç olgu, birçok tarihî tanıklarla saptanıyor. Nitekim Herodotus (I, 80) bize Kuruş’un Lydia kralı Karun’la savaşmak üzere Küçük Asya’ya taşındığında işbu hükümdarın süvari kıtalarının kendisininkinden üstünlüğü karşısında şaşırıyor ve hasmının bu gücünü etkisiz hale getirmek için bir hileye başvuruyor: Kendi İran süvari birliklerini ordunun gerisine çekip cepheye develerini koyuyor; bunların alışılmamış görünümleri Lydialılar arasında karışıklığı mucip oluyor; o ise ki Herodotus bu sonuncuları Asya’nın en cesur halkı olarak gösterip uzun mızraklarla müsellâh süvarilerini büyük beğeni ile zikrediyor. Yaşlı Plinius, atın deveden tiksinmesinin bütün dünyaca bilinen bir şey olduğundan söz etmekle kalmayıp, M.Ö. V. yy.da Procopius da Roma süvarileri üzerinde Mağriplilerin ordusundaki develerin yaptığı tesire işaret ediyor. Nihayet XII. yy.da yaşamış Glycas, kendi yıllıklarında Herodotus ve Xenophon’un anlattıklarını aynen alıp eski tarihçilerin, Bizanslı yazarın yaşadığı çağda zikrettikleri işbu hayvanların itiyat ve huyları ile bir aşikâr zıtlık olması halinde bunu mutlaka zikredeceğine inanılıyor. O ise ki Küçük Asya’da seyahat etmiş herkes, deve ile atın birbirleriyle beraber olmaya o denli alışık olup birinin ötekinde, bir köpek ya da keçinin görünümünden fazla bir tiksinti yaratmadığını bilir. Bu itibarla her şey Küçük Asya’da devenin nispeten yeni bir çağda ve belki de XII. yy.dan sonra yaygın bir hayvan olmuş olduğunu ispat ediyor…[24].



[1] Richard W. Bulliet. – op. cit., s. 1-15.

[2] ibd., s. 216-217.

[3] D. R. Hill. – The role of the camel and the horse in the early Arab conquests, in Coll. – War, technology and society in the Middle East, s. 32-33.

[4] B. Y. Vladimirtsov. – Moğolların içtimaî teşkilâtı. Moğol göçebe feodalizmi, terc. Abdülkadir İnan, Ank. 1944, s. 65.

[5] Cumhuriyet BİLİM – TEKNİK 304, 16.01.1993.

[6] Bkz. Kültür Kökenleri C. II/3, Resim 45.

[7] Herodotus, I/ 82 .

[8] N. Adontz. – op. cit., s. 111.

[9] O. R. Gurney.- op. Cit., s.44.

[10] K. Jettmar. – Les plus anciennes civilisations d’éleveurs des steppes d’Asie Centrale, in CHM I/4, s. 771.

[11] Bkz. Resim 38.

[12] İA, mad. “Buğra”.

[13] TS, mad. “kaytaban”.

[14] William Foxwell Albright.-op. cit., s. 206-207.

[15] Dilimizde “miskin, hareketsiz…” manasında kullanılan “pısırık” tabiri, işbu peserenk’le bağlantılı olmalı.

[16] Ali Fuad Erden. – op. cit., s. 97.

[17] Hecin, Arabî “hecune” = kusurlu, hatalı kökünden gelir. Herhalde düzgün yeri bulunmadığına telmihan olacak.

[18] G. Contenau. – La civilisation des Hittites, s. 91.

[19] A. Y. Yakubovsky. – Altın Ordu ve inhitatı, İst. 1955, s. 79 .

[20] H. von Moltke. – op. cit., s. 195-196.

[21] TS., Mad. “Uyan”.

[22] von Moltke. – op. cit., s. 269 .

[23] Pierre de Tchihatchef. – Une page de l’Orient. L’Asie Mineure, Paris 1877 – J. B. Baillère et Fils, s. 269.

[24] op. cit., s. 191-195.