Türk kültürünün oluşmasında Çin’in büyük katkısı bir vakıadır. Buna her vesileyle tanık olacağız. Çin’in Araplarla da ilişkileri İslâm, öncesi temaslarının bir devamı olmaktadır. Hicret’in 14. yılında Utba bin Gazvân Ubulla (Eski Basra)yı fethedince Halife Ömer’e olayı şöyle bildiriyor: “…Emmâba’d; Oman’dan, Bahreyn’den, Fars’tan, Hint’den ve Çin’den gelen yelkenlilerin uğradıkları deniz limanı bulunan Ubulla’yı bizim elimize nasip ettiğini…” Masudî de Çinli tüccarların mallarını yelkenlilerle Doğu Arabistan’a kadar getirdiklerini, Oman limanlarını ziyaret ettiklerini ve Ubulla’ya kadar mallarını yükleyip taşıdıklarını kaydediyor. Daha eski bir müellif olan İbn el-Kalbî, Oman’daki panayırlar hakkında bilgiler veriyor: “…Oman’da Suhâr panayırı mevcuttu… ve kral el-Culânda İbn el-Mustakbir, orada gümrük aşarını toplardı. Bundan sonra Arabistan’ın iki büyük limanından biri bulunan Dabâ panayırı gelirdi. Sind’den, Hint’den, Çin’den tacirler. Doğu milletleri ve Batı halkı hep oraya gelirdi…”[1] En müsmir kültür alışverişlerinin panayırlarda vaki olduğu bir gerçektir.
Çin bürokrasisinin temelini bir “danişmend”ler kategorisinin oluşturduğunu ve mansıpların sınav esasına göre tevcih edildiğini ilerde, Çin’in toprak mülkiyeti düzenini irdelediğimizde, ayrıntılarıyla göreceğiz. Şimdi bu literati kategorisinin eğitim şekline kısaca değineceğiz.
İki bin yıldan fazla bir süre Çin imparatorluğu Konfiçius doktrini ve işbu “danişmend”ler bürokrasisi tarafından idare edilmişti. Konfiçiusçuluğun bir din olmayıp, müstakar ve dengeli bir toplum bina etmeye matuf bir siyasî felsefe olduğu bilinir. “Hayatın ne olduğu bilinmezse, neden ölümün ne olduğu sorulacak?… Tanrıları gerçi tazim etmek gerekir ama onlardan uzak durulacaktır” demek itiyadındaydı Konfüçius. İstenilen toplumun yaratılmasının birinci koşulu, her şeyden önce, insanların eğitimidir. Büyük tetkik’in bir ünlü cümlesi Konfüçiusçu kültürün dört ideal merhalesini özetler: “Kendini tekâmül ettirmek, evini idare etmek, imparatorluğu idare etmek, dünyayı barışa kavuşturmak.” O ise ki bu eğitim başlıca tetkik-etütle elde edilir. Ünlü feylosof Çin eğitim sisteminin banisi olmuştu (ondan önce sadece okçu okulları bilinirdi). “Öğretimin sosyal sınıf tanımadığı”nı ifade eden ilk kişiydi. Her recül, doğru eğitim ve gerekli fazilete sahip olmak kaydıyla, kökeni ne olursa olsun, Devlet’e hizmet etmeye lâyıktır: bu, bir feodal tedhiş ve halkın ezilme döneminde gerçekten devrimci bir düşünce oluyordu. Mandarinler bürokrasisi ve doğal yasalarla ahenk üzerine müesses hükümetin yolunu açmıştı. Hükümdar faziletli ise, halk da öyle olur: kiuntseu (iyiliğin adamı) rüzgârın, halk otun faziletine sahiptir. “Rüzgârın estiği yerde at eğilir.” Ama hükümdar, barış ve refahı sürdürme görevinde kusur edecek olursa halk isyan etme hakkını elde eder…
Bireyin, onu sosyal gruba sıkıca tabi kılmakla birlikte, ahlâkî ve fikrî eğitimini vurgulamakla Konfüçiusçuluk, Antik Çağlarla Ortaçağın sair eğitim sistemlerine, ezcümle Yunan’ın, Roma’nın veya Hristiyanlığınkine yakın olmaktadır şöyle ki bunlar da insanla üyesi bulundu siyasî ya da dinî site arasında belli bir ilişkiler zincirini idame ettirmeyi amaçlamaktadırlar.[2]
Önce eğitimden, bir grup öğrenciye bir program takımı gereğince kurslar sağlayan bir kurumlar sisteminin anlaşıldığını belirtelim. Bu eğitim tamamen literati dünyasına münhasır olup az sayıda istisna dışına, yine aşağıda ayrıntılarıyla göreceğimiz Konfuçianist düşüncelere dayanmaktaydı. Çağlara ve barış ya da savaş durumunda olunmasına göre farklar arz etmişse de teknik bilgi ve fayda kaynağı eğitim daima bir hükümet otoritesiyle özel teşebbüs karışımı olmuştur. Ama her iki halde de muallimi babayla aynı düzeyde tutan (“eti senin, kemiği benim”…) bir saygıyı telkin etmiş olup müderris, sosyal hiyerarşide en üst mevkii işgal etmiştir.
Sınavların başlıca amacı kültürlü, faziletli ve ehliyetli kişi yetiştirmek olup dersler Konfuçianist klasiklerin öğrenimi, bunların yorumu ve günlük hayatın sorunlarına uygulanması esasına dayanıyordu. Bu tür bilgi, dilin zarif şekilde, ustalıkla kullanılmasını; iyi düşünülmüş iktibasların tefrikiyle bu amaç için esas olan hüsn-ü hat talimini gerektirirdi.
Sınavlar üç dereceden ibaretti: İlki doktora (chü) tevcihine götüren seri olup bu unvan mandarin’lik mevkiine yol açmakla birlikte memuriyet sağlamazdı; İkincisi, göreve atanacak memurları ahzetmede kullanılırdı. Bu sınavlar sadece doktora sahiplerine değil, soylular sınıfına, saraya, memur oğullarına ve yine sarayın göstereceği mümtaz kişilere açıktı. Üçüncü sınav derecesi ise asıl eğitim alanını işgal ediyordu ve liyakat’li (k’ao) kişiler içindi. Yılsonu raporlarının takdirinden ibaret olup liyakat, dört ana nitelik ile yirmi yedi mükemmeliyet veya ehliyet esası üzerinden saptanırdı. Bu yöntemle elde edilen toplamlar terfi cetveline rehber olurdu.
Nizamî doktoralar, en üst derecede değerlendirilen kemale ermiş bilgin ve klasiklerdi; bunlardan sonra hukukunkiler, hat sanatı ve matematikler gelirdi. İlk üç doktora eski gelenekleri, VII. yy.da vazolunmuş son üçü ise yine teknik gereksinmeleri ve memuriyet uzmanlıklarını temsil ederdi.
Sınavlara hazırlık mükemmel, kusursuz bir klasikler bilgisi ve idari derslere devamı gerektirirdi. Evlerinde kendi olanaklarıyla eğitim görenler önce ilçelerinde, sonra da illerinde sınavdan geçerler şöyle ki vali tarafından takdim edilebilirler. Valiler, illerinin boyuna göre her yıl bir ilâ üç müstait kişiyi başkente göndermekle yükümlüydüler; keza istisnaî olarak 737 tarihli iradeden beri, hak olarak ulusal okul ya da üniversitelerde öğrenci olan soylularla memur oğulları, hocaları tarafından takdim edilirdi. Bu imtiyazlı kişilere tahsis edilmiş belli sayıda müessese mevcuttu.
Üç üniversitenin her birinde yaklaşık yirmi müderris, bunların beherinin bir ya da iki asistanı bulunuyordu ve çağına göre, 500 ilâ 1000 öğrenciye ders verilirdi. Bu sonuncular yatılı olup her bakımdan çok sıkı bir disipline tâbi idiler. Bunun dışında talebe ile hoca arasındaki ilişkileri tanzim eden kesin bir ritüel uygulanırdı. Bu ritüel sadece ilişkilerin mahiyeti ile ilgili olmayıp aynı zamanda ders konusuydu. Mütemmim konularda öğrenciler T’ang Ritüeli, tarihî metinler, etimolojik sözlükler üzerinde dersleri takip ederlerdi. Her ders müderris için manevî faziletler üzerinde hem uygulamak, hem de kuramsal eğitim için bir vesile olurdu. Ancak derslerin çekirdeğini klasikler oluştururdu.
Tedris yılı sömestrlere ve arada tatil ve istirahat günleriyle ayrılmış onar günlük sürelere ayrılmıştı. Derslerin içeriği ne olursa olsun, on dörtle on dokuz yaş arasında başlayan bunlar, dokuz yıl ya da daha fazla sürerdi.
Bunları okuyunca akla Osmanlı Enderun’u gelmiyor mu?… Devam edelim.
Her gün artan çeşitli gereksinmeleri karşılamak üzere imparator, işbu üniversitelere ek olarak 741’de yüz kadar öğrenci için bir Taoist okul tesis edip Tıp Dairesi’ne koşut olarak tedrisatı geliştirmişti: Genel tıp, akupunktur, masaj ve (cinleri) dua ile defetme yöntemleri okutuluyordu, bu okulda. Ufkun bu genişlemesiyle müterafik olarak enstitü ve kitaplıkların tevsiine gidilmişti. Yaşlı bilginlerin okuma odası geleneğinde kitaplıklar aynı zamanda bir etüt ve tedris merkezi olarak kullanılırdı. İmparator sarayı her zaman bir arşiv ve kitap deposunu haiz olmuş olup mevcut eserler sürekli olarak istinsah edilirdi. VI. yy.da Liang sülâlesinin sarayında 67000 cilt yazmanın bulunduğu kaydediliyor; Suis’ler zamanında 51000 cilt istinsah edilmiş olup Buddhist nüshalar etkileyici bir yekûna baliğ olmuştu.
Buddhist Uygurlar, bu geleneklerden hiç mi bir şeyin Osmanlı sarayına aktarılmasına vasıta olmamışlardı?… Devam edelim.
Eğitimin değerli aleti kitap, Scu-Chuan’da güngörmüş olup bu kentte, IX. yy.da Buddhism ve Taoismin halk gereksinmelerini karşılar olmuştu. Saray, yayın tekelini elinde tutuyor ve imparatorluk Üniversitesini tüm telif haklarıyla donatıyordu. Bu imtiyaz 1064’de geri alınacaktı. Kitap aracılığı ile Çin, bilginin halk arasında yayılmasının mutat aşamalarını atlayarak modern çağlara ayak basan ilk ülke olmuştu.[3]
[1] Muhammed Hamidullah. – Çin ile ilk devir Müslüman ülkelerinin teması, Çev. Y. Z. Kavakçı, in İslâm Tedkikleri Enstitüsü Dergisi VI/1
-2, İst. 1975, s.. 139-146.
[2] Lê Thânh Khôi. – L’industrie de l’enseiguement, Paris 1967, s. 355.
[3] Gaston Wiet and all. – The Great Medieval Civilisations. (UNESCO) History of Mankind: Cultural and Scientific Development, Vol. III/l.,
s.429-33.