Yeni Gündem, 01-15.07.1985
Aşağıdaki makaleyi sosyal-demokratlığı, solculuğu kimseye bırakmayan ama fincancı katırlarını da ürkütmemeye azami özen gösteren Cumhuriyet gazetesi basmaya yanaşmadı. O ise ki Yeni Gündem (01- 15.07.1985) buna hemen sahip çıktı ve Tan Oral’ın nefis karikatürü ile süsleyerek onu sahifeleri arasına aldı. Bu yazıda gerçek burjuva olmanın çok uzağındaki ağa çerçilerimizin burjuvacılık oynamaya kalkışmalarının öyküsü var.
Batı’da, kapitalist burjuvazi daima iktidara talip olup, bunu “sol”un elinden koparabildiğinde tümüyle onu kavrar, tıpkı “sol”un da yaptığı gibi, hazırlamış olduğu ayrıntılı plan ve programını uygulamaya koyar.
Ülkemizde ise, bugüne dek kendine “sağ” damgasını vurmuş ve toprak ağalığı-aşiret reisliği ikilisi üzerine oturmuş bir “esnaflık”, sürekli iktidara gelmiş olmakla birlikte buna hiçbir gün Batı burjuvası anlamında sahip çıkmamış, işi kendi doğrultusunda geliştirdiği bürokrasiye bırakmıştır; hele “büyük” esnaf, günlük çıkarına göre hep dışarıdan gazel okumakla yetinmiştir: şöyle yapılmalı, böyle edilmeli!… Ama bu dediklerini bizzat yapma girişimine hiç yanaşmamıştır.
Bugün ise tümden değişik bir görünüm seriliyor önümüze: yukarda tanımlamasını yaptığımız “sağ”, iktidara el atmıştır. Esasen bunun ilk belirtilerine daha 12 Eylül hükümetinde tanık olmuştuk: Bir holding, bünyesinden önemli bir elemanını ayırarak hükümete ödünç vermişti. Oysa bu “sağ” bundan sonra, Türkiye’yi kendi “ülkü”leri doğrultusunda getirme çabasına girişmiş, aralarında organik bağın bulunduğu MHP-MSP ikilisinin öğelerini de katarak, iktidarı gerçekten ele almış, büyük iş çevreleri, başta Sayın Başbakan olmak üzere kendi bünyelerinden hükümete bakanlar, müsteşarlar verip bu çevrelerin en büyük temsilcileri de bizzat hükümet danışmanlığına gelmişlerdir. Bu aynı çevreler bilim ve sanat patonajı yapmakta, spor faaliyetleri organize ederek işçi kesiminin potansiyel enerjilerini bu yola kanalize etmektedirler. Bütün bunlara bir de uygulanan liberal serbest piyasa ekonomisi eklenince bir burjuva iktidarı görünümü tamamlanmış olmaktadır. Gerçekten Osman Ulagay arkadaşımızın söylediği gibi “Özal, Türkiye’nin kapitalist dünya sistemiyle kesinkes bütünleşme kararını yürekten alkışlayan uluslararası sermaye çevrelerinin sağladığı destekle… Türkiye için çizdiği stratejide en önemli rolü…” özel sektöre yüklemiş, Türk girişimcisini dünya çapında girişimci olmaya itmiştir.
BU NASIL BURJUVAZİ?
Ama ne çare ki, bütün bunlar bir burjuva olma özentisinden, bir aldatıcı görünümden öteye gitmiyor. Çünkü:
Nitekim özel sektörün hükümete gönderdiği bir bakan, en sevdiği kişiler olarak Abdulhamid ile Atatürk’ü, karanlıkların örümceğiyle aydınlıklara kucak açmış kişiyi yan yana sıralayabiliyor. (Bize öyle geliyor ki, aslında Atatürk adı, Abdulhamid sevgisini “hafifletmek” için kullanılmıştır…) Bugüne dek hükümetten hiçbir ciddi sanayi atılımı hakkında söz işitilmedi. Sadece özel sektörden tek bir boğuk, adeta çekingen, bir kez daha tekrarlanmayan bir ses çıktı: “Üretim olmadan enflasyon önlenemez” (Sayın İbrahim Bodur).
Devletin her türlü işlevini özel sektöre aktarmayı amaçlayan bir hükümet ve onun Ulu Hakan muhibbi bakanı, örneğin daha “ekonomik” olacağı mülâhazasıyla, pekâlâ vergi toplama işini de müteahhide (iltizama) verebilir, bu mantık çerçevesi içinde!…
Madenler, endüstrinin vazgeçilmez önkoşullarıdırlar. Sanayileşmeye kararlı bir toplum madenlerine kıskançlıkla sarılır, bunların hammadde şeklinde dışa gitmesini, hele yabancıların eline geçmesini hiçbir surette hoş görmez ve devlet bu konuda bütün ağırlığını ortaya koyar. Savunma stratejisinin de bir koşuludur bu.
Ama gelin görün ki, devlet şimdi elindeki madenleri özel sektöre (ve çoğu da bunun kamuflajı altında yabancılara) geri vermekle kalmıyor, ilerde yapılabilecek kamulaştırmalara karşı da bu sektöre güvence veriyor. Yabancılara toprak satma olgusu da aynı konum içinde irdelenebilir.
Bağımsızlığa giden tek yol ciddi sanayileşmeden geçer. Savunma gücü de bu sanayiye dayanır. Yoksa taşıma suyla değirmen dönmez. Oysaki “yapısal değişme ve sanayileşme (son) planın amaçları dizisi içinde, ‘dışa açılma’ ve enflasyonun dizginlenmesinden çok sonra geliyor” (Dr. Oktar Türel-Milliyet); “istikrar, büyümeden vazgeçmenin bedeli değildir…” derken Prof. Erdoğan Alkin (Milliyet), büyümeden vazgeçildiğini de vurgulamış oluyor.
DÖRT TABAN
Devletin laiklik ilkesinin her gün çiğnenmesine göz yuman ve durmadan “maneviyat” şarkıları söyleyen ANAP’ın dayandığı dört taban ise bu feodal düzenden kan alan milliyetçi/mukaddesatçı birliği ile sadece kravatı ve Marmara’yı bir aşağı bir yukarı yaran kotrasıyla burjuvaya benzeyen iş çevreleridir.
Hiçbir gerçek burjuva kendini bir numaralı sosyalist ilân edip, işçi ücreti söz konusu olunca kendi “fakrü zaruret”inden söz etmez, malına garanti belgesi vermekten kaçınmaz, Yalçın Doğan arkadaşımızın dediği gibi ekrana çıkıp “üretim, üretim” diyerek üretim ilişkilerini unutturmaya çalışmaz, temel sanayi konularına hiç yanaşmadan “tarıma dayalı sanayi” gibi sudan laflarla işi geçiştirmez. Çünkü gerçek burjuva, kendi varlığının ancak ciddi üretime bağlı olduğunu bilir ve dolayısıyla tutum ve sözleri bu gerçek doğrultusunda tutarlıdır.
Özetle, bir büyük temel çelişki açık ve seçik olarak ortadadır: Burjuva olma niteliğinin çok uzağında bulunan kişi ve kuruluşlar, burjuvaziye özgü oyunlara kalkışmaktadırlar!
İş çevrelerimizin her gün kulaklarımızı dolduran AET türküsü sürerken “AET’ye üyeliğimizi sanayiciler engelledi” diye ifşaatta bulunuyor, Sanayi eski Bakanı Sayın Kocatopçu. Öbür yandan, devletin geleceğinin eline teslim edilmesi istenen özel sektöre bu aynı devlet para bırakmıyor, yüksek faizle sermaye piyasasının bütün parasını kendi kasasına pompalıyor. Bir de kalkıp özel kesimin Doğu’ya yatırım yapacağını ilân ediyor, bunun için gerekli özel kaynağı hazine bonosuyla emerek; hiçbir altyapı oluşturma girişiminden de söz edilmiyor, Doğu bölgelerimiz için.
Zamanında, verilerin açıklanmasına şiddetle karşı çıkmış olan İstanbul Ticaret Odası bu kez altın madalya dağıtır oluyor, ama bu arada vergi rekortmenini görmezlikten gelerek…
Nereden bakılsa görünüm tek kelimeyle tanımlanabilir: kaos!
SONUÇ
Bu arada, kendine “sol” süsü vermiş muhalefet de, bütün prensipsizliği, dağınıklığı, plan ve programsızlığın dışında, en az iktidar kadar temel çelişkilere boğulmuş durumdadır: Sadece örnek vermiş olmak için bir HP milletvekilinin halkımızın büyük bir bölümünü oluşturan bir zümreye karşı ağız dolusu aşağılayıcı söz sarf ettiğini hatırlatalım. Sayın Calp’in eşi de, Maden-İş karşısında işveren safında yer almakta %30’da direnmektedir.
Kimden yana oluyor bu “sol”?… Bu “sol” bugünkü görünümüyle, yukarda açıklanan “sağ”la birlikte bir orkestranın maden nefesli çalgılarıyla tahta nefeslileri gibi bir “armoni” içindedir…
Temel çelişkiler, her sistemi eninde sonunda bir absürde sürükler. Absürde girmiş bir sisteme yaşama şansı tanıyan bir felsefe mektebini de hiçbir kitap yazmıyor.