Devam etmeden önce bazı temel kavramlarla tarihî-dinî kişi ve olayların yerli yerine oturtulması uygun olacaktır.
Kitab’ı Tekvin, İbrahim’in çocuksuz olup baba olma ümidi bulunmadığını ve bir gece Tanrı’nın onu çadırından dışarı çağırıp ona “Şimdi göğe doğru bak ve yapabiliyorsan yıldızları say” dediğini bize bildiriyor. Ve İbrahim gözünü yıldızlara dikmişken sesi duyuyor: “zürriyetin böyle olacak” (Tekvin 15/5).
İbrahim’in karısı Sara (Saray) yetmiş altı, kendisi seksen beş yaşındaydı. Saray ona, ikinci zevce olarak Mısırlı cariyesi Hacar’ı (Hacer) veriyor. Ancak hanım ile cariye arasında hissî gerginlik baş göstermiş ve Hacar Sâra’nın hışmından kaçıp Tanrı’ya elem içinde yakınmıştır; O da ona bir Melek gönderip şu haberi iletmiş: “Senin zürriyetini çoğalttıkça çoğaltacağım ve çokluğundan sayılmayacaktır”. Ve Rabb’in meleği ona ayrıca şunları söylüyor: “İşte sen gebesin ve bir oğul doğuracaksın, onun adını İsmail koyacaksın çünkü Rab sana olan cefayı işitti” (Tekvin 16/10-12). Bunun üzerine Hacar İbrahim ve Sara’ya geri dönüyor ve onlara Melek’in söylediğini anlatıyor ve doğum vaki olduğunda, İbrahim oğluna İsmail adını veriyor ki bunun anlamı “Rab işitecek”tir.
Öyküyü sürdürmeden önce bir koşutluğa işaret edelim. Müslümanlarda çocuğu olmayan kadının kocasını eliyle evlendirmesi ona cennetin kapısını açacağı inancı cari imiş ve bu bapta bu kitabın yazarının evinde olmuş bir olay anlatılırdı. Dedemizin evinde evlendirilmiş bir Çerkez halayık, çocuğu olmayınca bizzat arayıp bir kız bulmuş, bütün düğün yemeklerini eliyle yapmış ama sıra kocasının gerdeğe girmesine gelince kendini yerden yere atmaya başlamış, “cennet tutuştu a dostlar!” âvâzesiyle… Kitab’ı Tekvin’e göre Sara’nın da cenneti tutuşmuşmuş… Devam edelim.
Çocuk on üç yaşına geldiğinde İbrahim yüz yaşına, Sara da doksanına varmıştı; ve Rab yine İbrahim’e seslenmiş ve ona Sara’nın İshak adı verilecek olan bir oğul vereceği vaadinde bulunmuş. Büyük oğlunun Rab nezdinde gözden düşmesinden korkan İbrahim, dua etmiş: “Keşke İsmail senin önünde yaşayabilse!” Ve Allah cevaben “gerçek senin karın Sara sana bir oğul doğuracak ve onun adını İshak koyacaksın[1] ve onunla ve ondan sonra zürriyetiyle ahdimi ebedî ahit olarak sabit kılacağım. Ve İsmail’e gelince, seni işittim; işte, onu mübarek kıldım ve onu semereli edeceğim ve onu ziyadesiyle çoğaltacağım; on iki beyin babası olacak ve onu büyük millet edeceğim. Fakat gelecek yıl bu muayyen vakitte Sara’nın sana doğuracağı İshak’la ahdimi sabit kılacağım” demiş.[2] Ufukta bir “Ahit” görünür oluyor…
Gerçekten Saray İshak’ı doğuruyor ve bizzat emziriyor; çocuk sütten kesilince İbrahim’e Hacar ve oğlunun bundan böyle bu evde kalmamalarını söylüyor. İbrahim bundan çok müteessir oluyor, zira İsmail’i çok seviyor; ama Tanrı ona yine hitap ediyor ve Sara’nın arzusunu yerine getirmesini ve üzülmemesini söylüyor ve yine ona İsmail’in mübarek kılınacağını vaat ediyor.
Böylece iki büyük ulus İbrahim’e babaları gözüyle bakacaklardır, Rahmin İradesi’ni yürütecek iki vasıta, iki yönlendirilmiş güç olacak iki büyük ulus. Gerçekten İbrahim, beraber akmayacak olup her biri kendi yolunda gidecek iki ruhanî-manevî akımın kaynağı olmuştu. O da Hacer’le İsmail’i Allah ve Melekler’e emanet etmişti.
İki ruhanî-manevî akım, iki din, Allah için iki dünya; iki çevre, dolayısıyla iki merkez: Bir mahal, insanların seçimiyle kutsal olmaz; bunu Tanrı’nın istemesi gerekir. İbrahim’in çevresinde iki kutsal merkez vardı; bunlardan biri elde idi; öbürünü belki henüz bilmiyordu; Hacer’le İsmail bu öbürüne yöneltilmişlerdi; Arabistan’ın çorak bir vadisi, Ken’an’dan kırk deve günü kadar uzakta bir yerdi burası. Vadinin adı Beer-şeba[3] idi; kimi bu adı, darlığı dolayısıyla aldığını söylüyor: tepelerin çevrelediği vadi, dışa sadece üç mecra ile bağlanıyordu: biri Kuzey’e, biri Güney’e, biri de Kızıl Deniz’e doğru.
Kitaplar bize Hacer’le oğlunun Beer-şeba’ya nasıl vardıklarını söylemiyorlar; belki bazı seyyahlar onları himaye etmiştir şöyle ki vadi, “buhur yolu” tesmiye edilen bir kervan yolu üzerindeydi; ıtriyat ve buhur bu yolla Güney Arabistan’dan Akdeniz’e ulaşırdı. Buraya vardığında Hacer’e kervanı terk etmesi mutlaka telkin edilmiş olmalıydı. Ama biraz sonra ana oğulu susuzluk bastıracaktı o derece ki Hacer İsmail’in ölmesinden endişeli hale gelmişti. Ahfadın rivayetine göre İsmail, oturduğu kumun üstünden Tanrı’ya sesleniyor, bu arada anası herhangi bir yardım olanağını görebilmek üzere yakındaki bir tümseğin dibinde bir kayanın üstünde bulunuyor. Hiçbir şey göremeyince kadın daha müsait bir yere yöneliyor ama oradan da hiçbir canlı varlık belirmiyor. Yarı çılgın bir halde “bu iki nokta arasında yedi kez gidip geliyor ve yedinci gidişten sonra dinlenmek üzere ilerdeki kayaya oturduğunda Melek ona hitap ediyor. Bunu Tekvin’den dinleyelim:
“Ve Allah çocuğun sesini işitti ve Allah’ın meleği göklerden Hacer’i çağırıp kendisine dedi: Nen var Hacer? korkma, çünkü bulunduğu yerden çocuğun sesini Allah işitti. Kalk, çocuğu kaldır ve onu kendi elinde tut, çünkü onu büyük millet yapacağım. Ve Allah Hacer’in gözlerini açtı, o da bir su kuyusu gördü“[4]
Su, İsmail’in topuğunun dokunduğu yerde, kumdan fışkırmıştı; vadi, bundan hemen sonra suyun iyilik ve bolluğu yüzünden kervanların bir durak yeri haline gelecekti. Kuyunun adı da Zemzem olacaktı.[5]
Kitab’ı Tekvinin kendisi ise, İshak ve ahfadının kitabı oluyor, bunda İbrahim’in öbür neslinden çok az söz ediliyor. İsmail hakkında “ve Allah, çocukla beraberdi ve o büyüdü ve çölde oturdu ve büyüyerek okçu oldu. Ve Paran çölünde oturdu ve anası ona Mısır diyarından bir kadın aldı” (21/20-22) diyor. Bunun dışında adı nadiren zikrediliyor, sadece iki kardeş İshak ve İsmail’in babalarını Hebron’da gömdüklerini, birkaç yıl sonra da Esav’ın İsmail’in amca kızı ile evlendiği zikrediliyor.
Tekvin, İbrahim’den önce hep Abram olarak söz ediyor ve “Abram doksan dokuz yaşında iken, Rab Abram’a göründü ve ona dedi: Ben kadir Allah’ım; benim önümde yürü ve kâmil ol. Ve ahdimi seninle benim aramda edeceğim[6] ve seni ziyadesiyle çoğaltacağım. Ve Abram yüzüstü düştü ve Allah onunla söyleyip dedi: Ben ise işte, ahdim seninledir ve birçok milletlerin babası olacaksın. Ve artık adın Abram[7] olmayacak, fakat adın İbrahim[8] olacak…”[9]
Bu vesile ile aşağıda ayrıntılarıyla irdeleyeceğimiz Yahudi hurufîliğine değineceğiz.
“Bütün israil, Abram‘ın karısı Sâray‘ın adında mündemiç yod (ye) harfinin tarif edilmez sırrında hareket noktasını alacaktır. Harekete geçirilen, kısır çiftin yod‘u, enmuzecî YHWH kanunu gereğince ikiye ayrılıyor. İki he‘den biri, adı Abraham‘a dönüşen Abram‘a veriliyor; öbürü de, Sarah‘a dönüşen Saray‘ın adı oluyor. Bundan böyle velut çift Abraham-Sarah‘tır.[10]
Hacer’le İsmail mahall-i maksud’a vardıklarında İbrahim’in önünde daha yetmiş beş yıllık bir hayat vardı ve oğlunu, Hacer’in yöneltildiği kutsal yerde ziyaret etmişti. Tanrı ona, Zemzem Kuyusu’nun yakınında, İsmail ile birlikte bir mabedin inşasını emrediyor. Bunun nasıl olacağını da emirname içeriyor. Bunun adı, sonradan Kâbe (ka’ba = mik’ab, küp) olacaktı. Bunun dört köşesi pusulanın dört noktasına yönelmiştir. Ancak işbu kutsal yerin en kutsal şeyi bir semavî taş olup rivayet edilen bir hadîs’e göre cennetten düştüğünde sütten beyazmış, Âdem oğulları’nın günahları onu karartmışmış. Bu taş bir Melek tarafından yukarda bulunan Abû Kubays tepesinden getirilmişmiş. Bu da, bildiğimiz Hacer-i Esvet oluyor:
İbadethanenin inşası hitam bulduğunda Tanrı yine İbrahim’e seslenip Bekka-Mekka (Mekke)ye hacc’ı tesis etmeyi emrediyor: “Hani Biz İbrahim’e (mukaddes), Ev’in yerini göstermiş (ona demiştik ki): “Bana hiçbir şeyi eş-ortak koşma, evimi tavaf edenler, ibadet için duranlar, rükû edenler, sücut edenler için temizle! İnsanları hacca davet et…”[11]
Ve “Tavaf”, yedi kez olacaktır, Hacer’in gelip gitmeleri gibi…
Kervan yolları, hususiyle ıtriyat ve buhur yolu üzerinde olup da öneminin buna bağlı bulunduğu keyfiyeti tartışmalı olan[12] ve Ptolemaios’un Makoraba olarak yazdığı Mekke, her halükârda, Muhammed’den çok önce, hem bir ticarî merkez, hem de mümtaz bir kutsal mahal olmak niteliklerini haiz bulunup dokunulamaz bir arazi (Harim) ile çevriliydi. Bu sonuncusu tek bir kabilenin harimi değil, dinî uygulamaların yanı sıra, yakınında çeşitli yerlerde yıllık fuarların kurulduğu bir ziyaretgâh idi.
Gerçekten, dışında göçebe güruhunun bulunduğu bir kentte ticaret ancak dinî müeyyide ve yılın dört ayında savaşı men eden kutsal mütareke sayesinde mümkün olabilirdi ki bir dört ayın üçü, hacc ayı oluyordu.[13]
Sonraları İbrahim, belki Ken’an’da, zengin mer’a ve tahıl tarlalarına bakarak dua ediyor: “(Ulu) Tanrımız! Zürriyetinden bazısını[14], Mukaddes Evinin[15] yanında ekinsiz bir vadide yerleştirdim. (Ulu) Tanrımız! Namazı dosdoğru kılmaları için insanlardan bir kısmının kalplerine onlara karşı muhabbet koy, onları meyvelerle ışıklandır ki şükredeler”.[16]
Ve Yunus’tan:
“Tıfl-ı nâreste[17] gibi
Eteğin at edinip
Ele çevgân[18] almadan
Meydan arzu kılarsın”
“Bilmedin sen seni
Sedefte ne cevhersin
Mısır’a sultan iken
Ken’an arzu kılarsın”
…
Devam edelim.
Kur’an’da geçen bu “namaz”ları genel olarak “ibadet” manasına almamız gerekir zira bunda geçenler İslâm’ın zuhurundan öncesine ait olaylardır. “Namaz”, (Farsça) İslâm’dan sonra “Allah’a ibadet” manasında kullanılmış olup bunun Arapça karşılığı “salât”tır. Bu sonuncusu ise Ârâmîce selôtâ‘dan iştikak etmiş olup bunun kökü olan s,l Ârâmî dilinde “katlamak, bükmek ve gezmek” anlamındadır. “Namaz ile Yahudilerin ve Hristiyanların dinî ayinleri arasında benzerlikler göze çarpar. Salla fiili salât isminden müştak olup “namaz (salât) kılmak” manasına gelir”.
“…Peygamberin mütemadiyen daha evvelki peygamberlerin misalini takibe, onların sabırlarını örnek almaya teşvik edildiği devirde, ona muntazaman eski peygamberlerin de çevrelerini namaz (salât) kılmaya davet ettikleri hatırlatılır (msl. Kur’an XXI/73; XIX/32, 56; XIV/40; XX/132)”.
“… İslâmî ananelere göre, günlük namazın (salât) beş vakit olarak tespiti İslâmiyet’in başlangıcında vukua gelmiştir. Bu, Peygamberin miracı ile ilgilidir. Peygamber göklerin en yüksek yerine, Allah’ın huzuruna varınca, Allah günde 50 namaz farz etti. Peygamber bu emri alarak, Allah’ın huzurundan ayrıldı; dönüş yolunda Musa’ya tesadüf etti; Musa müminler için Allah’ın neleri farz kıldığını kendisinden sordu ve emri duyunca ‘Rabb’inin yanına dön, çünkü ümmetin bu emri yerine getirecek halde değildir’ dedi. Allah o zaman 50 namazı 25’e indirdi. Peygamber dönüşünde Allah’ın yeni emrini Musa’ya bildirdi ve Musa da ona aynı cevabı verdi. Allah namazların sayısını 5’e indirene kadar bu gidiş-geliş devam etti… Bu sahne İbrahim’in Sodome ve Gomorhe lehine müdahalesini tasvir eden Tekvin XVIII/23 ve dev. ile bir dereceye kadar benzerlik gösterir. Diğer taraftan çok yayılmış bulunan bir hadîste, Cebrail’in bir günde beş defa indiği Peygamberin huzurunda namaz kıldığı ve onun da meleği taklit ettiği söylenir…”
“Houstma, kısa, fakat çok derin bir incelemesinde şu neticelere varmıştır…: Mekke devresinde namazın nasıl tanzim edildiği Kur’an XI/114’den anlaşılmaktadır; ‘gündüzün iki tarafında (taraftan), gecenin de yakın saatlerinde namaz kıl’. Kur’an XVII/78-80 buna uymaktadır; burada bir sabah namazı, bir akşam namazı ve bir gece namazı (tahaccud) emredilmektedir; Medine devresinde nazil olan ikinci Sure’de (ayet 239) birdenbire bir ‘orta namaz’ (al-salât al-vustâ) zikrediliyor…”
“Böylece Peygamber’in hayatında namaz sayısı üçe çıkmıştır. Bu sayının beş olarak nasıl tespit edildiği meselesine gelince Houstma bu suale şöyle cevap veriyor: gün ortasında iki namaz (salât al-zuhr ve al-asr), bir de akşam kılınan iki namaz (magrib ve isâ), vustâ ile isâ’nın iki kere tekrarından meydana gelmiştir. Bu tekrarlama kolayca izah edilir; çünkü Peygamber, hayatında salâtların saatlerini katî olarak tespit etmiş değildir… Goldziher, bilâkis, beş sayısını izah etmek için İran tesirine müracaat eder.[19] İbn Abbas’a göre Peygamber, Medine’de seyahatte olmadığı veya yakın bu tehlike mevcut bulunmadığı takdirde, muhtelif namazları… ‘bir arada kılmıştır’… Aynı hadîsin başka bir rivayetinde şu ifade bulunmaktadır: Peygamber hayatta iken, biz namazları ikişer ikişer birleştirmeyi itiyat edinmiştik…”[20]
***
Allah, İbrahim’in yukarıdaki duasını yanıtsız bırakmamış, her gün artan sayıda Mekke’ye gelen hacılar Kutsal Ev (Kâbe)’ye değerli hediyeler de getiriyorlardı. Büyük Hacc da yılda bir kez yapılıyordu. Menasik (Hicaz’a hacı olmaya gidenlerin uyacakları davranışlar, yapacakları haller) İbrahim ve İsmail’in tesis ettikleri gibi yerine getiriliyordu. İshak’ın ahfadı da Kâbe’ye, İbrahim tarafından inşa edilmiş olması itibariyle tazim gösteriyordu. Onlar için Kâbe, Cenab-ı Hakk’ın merkez dışındaki mabetlerinden biri idi.
Ama zamanla Tek Tanrı ibadetinin safiyetine geldi. İsmail evlâtları Mekke vadisine sığamayacak kadar kalabalıklaşmışlardı ve başka yere yerleşmeye gidenler beraberlerinde Kâbe etrafından topladıkları taşları götürüyor ve bunlara ayinler tertipliyorlardı. Daha sonra, komşu pagan kabilelerin etkisiyle, bu taşlara putlar da eklenir olmuştu. Ve nihayet hacılar da Mekke’ye putlar taşımaya başlamışlardı. Bunlar önceleri Kâbe’nin civarına yerleştirilmişti ve bundan böyle Yahudiler artık İbrahim’in mabedini ziyaret etmez oldular.
Artık kimse Zemzem Kuyusu’na varmıyordu; hattâ yeri bile unutulmuştu. Bunun sorumluluğu Yemen’den gelen Jurhumililer’e aitti. Bunlar Mekke’yi kontrol altına almışlardı ve İsmail’in ikinci karısının Jurhumlu oluşu itibariye ahfadı buna göz yummuştu. İşi azıtan bu kişiler sonunda Mekke’den kovuldular ama giderken Kuyu’yu körletip mabedin yıllarca birikmiş hazinesini buraya doldurmuşlar ve üstünü kumla örtmüşler. Geri döneceklerini sanıyorlarmış…
Bunların yerini, İsmail ahfadından önce Yemen’e hicret etmiş ve halefinden daha hırlı olmayan Khuza’ah kabilesi almış. Bunların şeflerinden biri, Suriye’den Hubal putunu getirecek ve bu kez onu Kâbe’nin içine yerleştirecekti.[21] (Bu tanrıça aslında Ana-Tanrıça Kybele’den başkası değildi).
İbrahim soyundan en güçlü Arap kabilelerinden bir diğeri Kureyş idi. M.S. 400’lerde bunlardan Kusayy adlı biri, o zamanlar Khuza’ah şefi olan Hulayl’ın kızını alıyor. Şef, damadını kendi oğullarından fazla seviyor ve öldüğünde epey mücadeleden sonra Kusayy’ın Mekke’yi idare ve Kâbe’ye bekçilik etmesi takarrür ediyor.
Böyle başlıyor, ayrıntılarına girmeyeceğimiz Kureyş’in öyküsü: Haşim, kardeşi Muttalib, sonradan Abdül Mutlalib adını alacak olan, Muhammed’in büyük babası Shaybah’la başlıyor İslâm tarihi. Ama arada, bizim için çok ilginç bir de olay var: Abdül Muttalib’in kurban adağı:
Mekke’de sevilip sayılan Abdü’l Muttalib her yönüyle buna lâyık bir kişi olup serveti de ona Zemzem Kuyusu’nu yeniden “işletmeye açma” olanağını vermişti. Tanrı’ya şükürler olsun her şey iyi gidiyordu ama o, sadece tek bir oğula sahip olma “fakirliği” içinde hissediyordu kendini, Zemzem’in gelirine rağmen. Bu duruma rıza gösterir gibiyken ona Zemzem’i bağışlamış olan Allah’ın onu başka yönden de “zenginleştirebileceği” aklına geliyor; bir fikrinden cesaret olarak O’na daha fazla oğul vermesi için yalvarıyor ve… on tane oğul sahibi olup da bunların hepsinin büyüdüğünü gördüğünde içlerinden birini ona kurban edeceği adağında bulunuyor.
Ümitsizlik içinde yapılmış bu adağın yerine getirilme zamanı gelip çatıyor şöyle ki hiç beklemediği halde Abdü’l Muttalip on oğulun babası olmuştu. Çekilen kur’aya göre zebiha, en sevdiği oğlu, Muhammed’in babası olacak olan Abdullah olacaktı. Ayrıntılarına girmeyeceğimiz olay ve müdahaleler sonunda[22] develer kurban edilip Abdullah kurtuluyor, tıpkı İbrahim’in, oğlu İsmail’i kurban ederken gökten koçun inmesi gibi…
Yine Yahudi Hurûfî itikadına göre her ulusun gücü Adı’nda yazılıdır. İbrahim’in Hacer’den olan büyük oğlu yişmâ’ê’l’in adı, “dinlemek” anlamında olan sama’ fiili üzerinde odaklanır (Osmanlıca “sem”, işitme, dinleme, kulak asma, kulaktır):
“Dinle, ey İsrail: Allah’ımız Rabb Bir olan Rabb’dır” (Tesniye VI/4). Bu dua, İsrail’in gönde üç kez tekrarladığı ve bütün manevî varlığını odaklaması istenen duadır.
Yakub bir gece sabaha kadar bir adam (melek)le güreşiyor ve galebe çalıyor. Sonunda melek ona “Artık sana Yakub değil, ancak İsrail denilecek; çünkü Allah ile ve insanlarla uğraşıp yendin” (Tekvin XXXII/28). “İsrail”in manası ise “Allah’la uğraşan”dır. Bu ad “güreşmek-mücadele etmek”i ifade eden sarah fiili üzerine yapılanmıştır. Abraham’ın karısı Sarah aynı kelime olup “prenses” manasındadır.[23]
***
[1] İbranî dilinde “gülmek” mastarından alınmıştır.
[2] Tekvin 17/18-21 (tarafımızdan belirtildi).
[3] Bir üs-Saba.
[4] Tekvin 21/17-20. Tarafımızdan belirtildi.
[5] Martin Lings.- Muhammad. His life based on the earliest sources, London 1983, s. 1-3 Yazar, Bir üs-Saba’yı Bekka olarak gösteriyor.
[6] Tarafımızdan belirtildi.
[7] Yüce baba manasındadır.
[8] Cumhurun babası manasındadır.
[9] Tekvin 17/1-6.
[10] Annick de Souzenelle. – La lettre, chemin de vie, Le symbolisme des lettres hébraïques, Paris 1987, s.96-7
[11] Kur’an, Hacc Suresi, XXII/26-27.
[12] Konumuz dışında kaldığından bu ayrıntıya girmiyoruz. Bkz. Patricia Crone. – Meccan trade and the rise of Islam, Princeton Nev Jersey 1987.
[13] P. K. H; X.- Mecca, in EB.
[14] Bunlar İsmail ile zürriyeti olup Arabistan’da yerleşmişlerdi (Ömer Rıza Doğrul’un notu).
[15] Hz. İbrahim’in zürriyetini Kabe civarında bırakması, onların namazı eda edeceklerine delildir. Hz. İbrahim’in sülâlesinden olan Hz. Muhammed’in, namazı daimî bir müessese yapması da bu duanın kabulünü gösteriyordu (Ö. R. Doğrul’un notu).
[16] Kur’an, İbrahim Suresi, XIV/37.
[17] Bülûga ermemiş çocuk.
[18] Cirit oyununda topu idare eden eğri uçlu sopa. Tasavvufta, Tanrı’nın ezeldeki takdiri.
[19] Tarafımızdan belirtildi.
[20] A. J. Wensinck.- Salat, in İ.A.
[21] Martin Lings. – op. cit. s. 4-5
[22] Bkz. ibd. s. 12-4
[23] Annick de Souzenelle. – La lettre, chemin de vie, s.213.