İslâm Ansilopedisi’nde F. Buhl, “Kur’an” sözcüğünün kökeni hakkında bize şunları söylüyor: “… Bazıları onu, hemzesiz olarak, Kuran telâffuz ediyorlar ve bu şekli Tevrat ve İncil gibi bir has isim sayıyorlar yahut karana (toplamak)’tan iştikak ettiriyorlardı. Başkaları ise, haklı olarak, hemzeli Kur’an‘dan hareket ediyorlar… bazen kara’a (toplamak)dan müştak bir tavsif sıfatı ile izah ediyorlardı… Doğru manayı kara’a fiilinin sık sık kullanıldığı Kur’an’ın kendi dilinde aramak lâzımdır. XVII/95 (?) ayette muhakkak ‘okumak’ manasında kullanılmıştır”.[1]
“al-kitâb (yazı, kitap) adı sık sık Kur’an yerine kullanılır. Ekseriya bu iki ad birbirinin tamamıyla müteradifi olarak görülür…”
“Muhtevası bakımından Kur’an‘a. sık sık zikr adı verilir… ve ona ‘kıymetli, parlak[2] (aziz) bir kitâb’ (XLI/41) denilir…”
Yeni Encyclopaedia of Islam’da da A.T. Welch, bu sözlerin birçoğuna katılıyor ve “kur’an tabirinin en eski saptanmış kullanılışı Kur’an’ın kendisinde olup, çeşitli manalarla burada 70 kez geçer. Batılı bilginlerin çoğu F. Schwally ve daha başkaları tarafından geliştirilmiş, Kur’ân’ın Süryanî keryânâ, ‘kutsal kitap kıraati, ders’ten iştikak ettiği görüşünü kabul etmişlerdir…”
“… İlk Medine dönemine ait birçok sibakta kur’an, al-kilâb‘ın bir Arabî tercümesi olarak ifade ediliyor… Müslüman kutsal kitap adı olarak şimdiki manasıyla kullanılmış al-kur’ân‘ın Kur’an’da en yakın kullanılışı, Torah ve İncil ile birlikte, üç koşut kutsal kitabı ima eden bir inşada zikredilir…”
“Kur’ân tabirinin ve İslâmî kutsal kitap’ın kökeni, bunlara yakından bağlı tabirlerin, özellikle âya, kitâb, ve sûra… ve sairlerinin, Kur’an’da kullanılışı dikkat nazara alınmadan anlaşılamaz…”
“Âya‘nın esas manası, bağlı bulunduğu İbranî ôth ve Süryanî âthâ gibi, bazı görünmez gerçeğin bir alâmeti anlamında işaret olup iştikakı belirsizdir. Bu Arapça şekil İbranî veya Süryanî dilinden geçme olarak izah edilemez…”
“Kitâb, 255 kez tekil ve altı kez de çoğul (kutub) olarak geçer ve Kur’an’da tefsiri en güç tabirlerden biridir…”
“Kur’an’da dokuz kez tekil ve bir kez de çoğul (suwar) olarak geçen sûra tabiri, Süryanî ‘kutsal kitap, kutsal kitap kıraati’ sûrtâ, sârthâ‘dan iştikak etmiş gibidir…” diye yazıyor.
Sözü yine Kur’an’a getirmek üzere biraz Musa’dan söz edeceğiz.
Yahudilerin kaç yıl Mısır’da esir kaldıkları pek bilinmediği gibi Musa’nın zuhuruna kadar onların herhangi bir kurtuluş hareketine tevessül ettiklerine dair tarihlerde bir kayda rastlanmıyor. Gerçekten Musa, Yahudi tarihinde en büyük olmakla birlikte en çelişkili (paradoxical) şahsiyet olarak beliriyor.
Hristiyanlıkta İsa ne ise Yahudilikte Musa’nın aynı olmasına rağmen Yahudiler, Hristiyanların İsa’nın yaşamındaki olaylara bağlı bayram ve tatil günü yerleştirdikleri gibi onun yaşamı etrafında böyle bir şey tesis etmemişlerdir. İncil’lerin İsa’nın sözlerine dayanmasına karşılık, Musa’ya izafe edilebilen Musa’nın Beş Kitabı’ında (Pentateuque) zikredilebilecek tek bir “söz” yoktur. Yahudileri Mısır boyunduruğundan kurtaran “halaskar” olmasına rağmen, “Çıkış-Huruc”un anısına her Passover bayramında Yahudilerin inşad ettikleri (ezberden okudukları) Haggadah öyküsünde adı sadece bir kez, o da “geçerken”, zikrediliyor. Musa’nın On Emir’i (Avamir-i Aşere’si), Yahudiliğin dayandığı temel direkler olmasına rağmen onun tek görünür sureti bir heykeldir; o da bir Yahudi değil, bir Rönesans Hristiyan sanatçısı, Michelangelo’nun elinden çıkmıştır (Resim 8). Musa’nın bu boynuzlu heykeli insanın vicdanına nakşolunmuş, Musa’ya, yaptıklarının ona helâl ettiği ihtişamı simgelemiştir.
Birçok tefsir, Michelangelo’nun bu heykelindeki boynuzları Kitab-ı Mukaddes’in yanlış tercümesine atfetmektedir. Ahd’i Atik, Musa’nın Sina Dağı’ndan kucağında Avamir-i Aşere ile indiğinde yüzünün “parlamakta -ışıldamakta olduğunu” ifade ediyor. Ahd-i Atik’te kullanılan kelime, “parlamak-ışıldamak”, ya da “bir ışık teli, şua” manasında olan keren kökünden koran‘dır. Ama bu sonuncusu aynı zamanda “boynuz” anlamında olmakta birlikte günümüzde kabul edilmiş çeviri “parlamakta-ışıldamakta olduğu”dur.[3]
Kur’an’a “kıymetli, parlak (azîz) bir kitâb” denmiyor mu?…
Bu konuda herhangi birşey ekleme yetkisini kendimizde görmüyoruz. İş dilcilerindir.
Kraliyet müessesesiyle tanrısallığın özdeşliği, zamanla boğa-tanrı’nın kralla “vahşî Boğa” unvanını paylaşmasına götürmüş; bu unvanı Sami alanın ünlü kralı Sargon haiz oluyor: vezirinin mühründe boğaya su veren bir kişi görülür. Bundan böyle krallar, iktidarlarının ve tanrısal mahiyetlerinin kanıtı olarak boynuzları haiz miğferler giymeye başladılar. M.Ö. 2600’a ait bir abide üzerindeki bir muharebe sahnesinde (Akkad’lı) Sargon’un torunu Naram-Sin, birliklerini zafere götürür halde görülür: boynuzlu miğfer sadece onda vardır.[4]
Boğa-Tanrı’nın alâmetleri krallara böylece lâyık görülünce, Krallarınkiler de aynı şekilde boğaya şayan olacaktır. Dolayısıyla tanrının, kralınkinden geri kalmayan sakalı vardır. Hintli Dyaus gibi Zeus, parlaklık ve gün isim değerlerini muhafaza eder (Sanskritçe diw, “parlamak-ışıldamak”, “gün” demek olup bu sonuncusuna Giritliler dia derlerdi) ve etimon itibariyle dios’a olduğu kadar Latin dies‘e de bağlıdır. Yıldırım Zeus’un silâhı olup şimşeğin vurduğu yerler (Enelysia) ona tahsis edilirdi. Sıfatları belirgin olup onun fırtına, yağmur, mümbitlikle olan ilişkilerine az çok delâlet ederler. Böylece ona Ombrios ve Hyettios (yağmurlu), Urios (yararlı rüzgârları gönderen), Astrapios (yıldırımla vuran), Bronton (gürleyen) vs. denirdi. Yağmuru yöneltip tarlaların mümbitliğini sağladığından onu Georgos (çiftçi) ve Chtonios (toprakla ilgili) tesmiye ederlerdi. Mamafih Grek pantheon’unun başı olmasına rağmen öbür tanrılara nazaran daha az kült ve bayramı vardı, Musa gibi…
Gerçekten, bütün semavî tanrılar gibi iki önemli kesime egemendi: tarım ve kefaret, iyi bir ürün sağlayan (hava koşulları, yağmur), günahlardan tasfiye eden her şey, semavi yargıya bağlıdır,[5] İslâm akidesinde olduğu gibi…
İbranî halkının yaşamı üzerine verdiği ayrıntılarla Ahd-i Atik, Yakın-Doğu’nun dini konusunda değerli bilgiler içermektedir. Başlangıçta göçebe olan bu kavim, çoktan beri dev boğa oroks (aurochs)ı tebcil etmiştir. En eski İbranî Tanrı-boğa’sı, “Yakub’un Boğası” tesmiye edilirdi. Asırlar boyunca bu ifade aynı zamanda “tanrı” anlamına gelmiştir. Yusuf gibi büyük önderlerinden bazıları, eski uygarlıklarda en şayan ve kutsal unvan olan “boğa” olarak nitelendirilirlerdi.
Musa’nın Sina dağında nasıl Yahve’den avamir-i aşere’yi gök gürültüleri ve yıldırımlar arasında telâkki ettiğini, aşağı indiğinde İsrael Oğulları’nın, ağabeyi Aaron’un (Harun) imal ettiği altın danaya tapar bulduğunu, hiddetinden On Emir’in hakkedilmiş bulunduğu tableti yere vurup kırdığını… herkes bilir. Bu göçebelerin de, dedikleri gibi boğaya tapar kişiler olduğunda bugün artık şüphe kalmamıştır. Bu itibarla Sina dağının dibinde Harun’un Altın Boğa dikmesi, bir dalâlet yoluna girme hareketi olmayıp boğa kültünün bir başrahibi tarafından icra edilen tamamen meşru bir kült tezahüründen başkası değildir. O sadece, bütün ulusunun tasvibiyle, kadim geleneğe uymuştur. Nitekim Ahd-i Atik’in Adetler (Sayılar) Kitabı (Adat) (23/22) da İsrael’in işbu Tanrı-boğa’sından söz eder:
“Tanrı onları Mısır’dan çıkarttı.
Onlar için O, bir mandanın gücüdür (Yaban öküzü gibi kuvveti var)”
Hattâ Musa’nın kendisi bile Tanrı-boğa’nın tecessümü gibi kabul edilmiş olması mümkündür, zira Kitab-ul Huruc’un bir yerinde “Musa Sina dağından indiğinde Yüzü parlıyordu” deniliyor. İbrani dilinde aynı kelime hem “parlamak“, hem de “boynuzla bezenmiş olmak”, manalarına geldiğine göre dağdan inen, hâleli bir Musa değil, başı boynuzlu bir Musa olmuş olmalıdır. Aslında iki kardeş arasında vaki olduğunu aynı Kitap’tan öğrendiğimiz ayrılma, boğaya tapan iki rakip fırka arasında ihtilâf ya da iktidarı ele geçirmeye çabalayan iki rakip önderin mücadelesi şeklinde tefsir edilebilir.
Buraya kadar bu söylediklerimiz acaba, sonradan Hristiyanlık ve İslam’a ilham verecek olan ilk tek tanrılı dini benimsemiş olan orthodox Yahudi dünyasının bu anlattığımız Musa’ya karşı göstermiş olduğu “lâkaydi’yi izah eder mi?… Devam edelim.
Musa’nın hiddetinin fazla etkisinin olmadığı da anlaşılıyor: İsrail kabileleri nihayet Mev’ud Toprak’a, Ken’an ülkesine vardıklarında önlerinde Ephraim kabilesinden Joşua vardı ki mezkûr kabile, çölde tapındıkları yabani boğanın adını taşıyordu. İbraniler, seferleri sırasında rastladıkları uluslardan bir başka Tanrı daha almışlardı. Bu, sesi gök gürültüsü gibi gürleyen bir kasırga ve savaş Tanrısıydı. Adı Jahve idi ve Kenaan Tanrılarıyla, Baal ve Adad’la, kolaylıkla kaynaşmıştı. İbraniler bölgeye yerleşir yerleşmez önceleri kuvvet üzerine müesses kültleri, mümbitliğe doğru bir evrim gösterdi: Ahd-i Atik’in birçok metninin işbu Baal kültürün Jahve’ninkiyle nasıl uyuştuğunu göstermesi dışında Saul dahi oğullarından birine bir Jahve adı, Jonathan, bir başkasına da bir Baal adı olan Ich-Baal’ı verdi. Böylece Davud, birleşmiş İsrail ve Yuda devletlerinin resmi dini olarak Jahve kültünü ilân ettiği zaman dini syncretism o derecede itiyatlara yerleşmişti ki Davud’un oğlu ve halefi Süleyman’ın saltanatı sırasında, bu “hazret”in ünlü mabedi, bu itiyatların devamının nişanesi olarak, bronz ve zeytin ağacından sayısız boğa ve insan başlı kanatlı boğalarla süslenmişti,[6] “orthodox” Museviliğe dönüşülmüş olmasına rağmen.
Aradan bir iki bin yıl geçecek ve Osmanlı (İslâm) dünyasında “yeni bir anlayışa göre Müslümanlarda hayal suretlerinin çok oluşu, yani insan başlı doğan, yedi başlı ejder, çifte melekler, dört ayaklı, çiçek yüzlü kuşlar, çiçek başlı atmacalar, suretin suret olduğunu göstermemek için başvurulan çareler, tevilli yollardır, bunlar halılarla camiye kadar girerler, üzerlerinde de ibadet dahi edilirdi,[7] tıpkı Süleyman’ın Mabet’te yaptığı gibi…
Sami alanda kalmaya devam edelim ve de boğayı biraz daha boynuzlarından tutalım.
İbranî pâr sözcüğü “boğa”yı ifade ediyor. Boğa, doğurganlık sembolü olup nihaî doğurganlık gerçekten söz, kelâmın doğuşudur. Birbirini takip eden ölüm ve dirilmelerde İnsanoğlu bu boyuta erişecektir. Perû da “artınız” emir kipi, rebû, “çoğalınız” tanrısal emre takaddüm ediyor.
Sepher ise “Kitâb” olup “doğurganlığın dayanıldığı şey” oluyor. Tevrat-Gelenek-İbranî’nin hayatını üzerine aşıladığı belkemiği oluyor.
“Böğürtlen” ve mecazî olarak da “sıkıntı”nın karşılığı, dardar! oluyor. “Dor” sözcüğü ise, “tevlid”, “hayatın süresi”, “devri-cycle”dir. Harfi harfine bu kelime “kapı ve kafa-baş”tır.
Ama bu işin ötesi var: Aynı Dor-Tôr sözcüğü Aramîce “inek”, “boğa”yı ifade ediyor. Böylece de üç aynı harfin[8] etrafında bir yandan “boynuzlu hayvan”, öbür yandan da derinliklerde saklanmış bilginin adını buluyoruz.
Tıpkı aleph-elif’te olduğu gibi, boynuzlar öğretiyi almak için uzanırlar ve sadece bunu alan doğurgan olur. Pâr sözcüğünde doğurganlık, “harfi harfine”, “başın kurtuluşu” oluyor. Tôr kelimesinde baş, burada iyice belirgin olarak doğurganlığın “sembolü” oluyor.[9]
Her ne kadar şer’î hükümlere göre teslis küfür sayılırsa da Şia’da “Hakk, Muhammed, Ali” üçlemesinden tevhide kayma eğilimi açıkça görülür. İşin başını Ali çeker. Yani Ali Allah’tır, Muhammed’dir ve kendisidir. Bu üç adı taşıyan Bektaşî yazı-resim’lerinde “Ali”nin daima öbürlerine göre çok daha büyük yazılmış olması bunu kanıtlar. Ali güneştir, aslandır, Hızır’dır, narası gök gürlemesini andırır, kılıcı yerine göre ateş olur, dağları eritir, ejderha olur, uzadığı zaman yüz kulacı bulur; Zülfikar’ı çaldığında depremler olur, narasını attığında şimşekler çakıp gök gürler!…
Bütün bunlar Ali kavramının da, Musa’da olduğu gibi Tanrı-boğa’nın bir tecessümü şeklinde devam ettiğine delâlet eder. Anadolu halk hikâyelerinde Battal Gazi, Şah İsmail ve hattâ Köroğlu’nun bile bu Ali tipinin etkisinde kaldıkları görülür.[10]
İlerde üzerinde uzunca duracağımız hurûfilik babında İbranî “sin” harfi, bu alfabede yukarı doğru üç kollu bir işaretle gösterilir. Zohar (Göz kamaştırıcı parlaklığın Kitabı) bu işaretin, üç kolu, üç (Tufan öncesi) Peygamberi simgeler. Yüksek Kabbala’da “sin”, her şeyden önce ilk üç derecenin vahdetinin sembolü olmaktadır, zira bu üç derece gerçekte tek bir derece, Yaşayan Tanrı’nın Sırrı’dır. “Yahuda çölünde bulunduğu zaman” Davud’un şu Mezmuru bize bunu öğretiyor:
“Ey Allah, benim Allah’ım sensin;
seher vakti seni ararım;
Canım sana susamıştır; kurak, yorucu
ve suyu olmayan bir diyarda,
Bedenim seni özler” (LXIII/1),
tıpkı Yunus’un “… Bana seni gerek seni” demesi gibi…
Elôhîm, Elî, Athâ (Elôhim, benim Allah’ım, sen) tekrarı, üç dereceyi gösterir. Teslis ile Tevhid, her üç tek tanrılı dinde az çok değişik şekilleriyle aşikâr oluyor.
Bütün evrensel büyük dinlere geçişte az çok her zaman, bu dinlere veya bunlarla doğmuş folklora ait bazı şahsiyetler, bu dinlerden önceki temaların bir kısmını muhafaza etmiş olurlar. Tahtacı’larda Ali ve ailesi, doğal olarak, eski geleneklerin eklenmesiyle en zengin folkloru arz etmişlerdir. Öbür taraftan, örneğin nûr-u Muhammedî kuramı, eski Türk-Moğol “ışıktan mucizevî şekilde doğma” temasının İslamlaştırılmış şekli olup işbu nûr kuramı tabii olarak Anadolu Şiîliğinde daha gelişmiş haldedir. Mademki Halik olan Allah’ın nurudur, Bektaşi-Alevi kozmogonileri de O’nu hareket noktası olarak almak suretiyle tertiplenmiştir.[11]
Orthodox İslâm’ın tekvinden (genesis) önce neler olduğuna dair fikirlerinin az çok tümü sırası geldikçe Bektaşi nefeslerinde yer almıştır. Bektaşilere göre Allah, bu nûr-u Muhammedî dolayısıyla dünyayı halk etme yolunu tutmuştur; ancak onlar bu ‘ışık’ta ifşa edildiği gibi Ali’yi Muhammed’le ayniyet haline getirerek ve ışığın içinde her ikisinin adının baş harflerini bularak mutat ana fikirden sapmışlardır. “Allah kâinatı halk etmeden önce kendi öz nurundan, şanlı Dost olan Efendi’mizin nurunu halk etmiştir. Sonra da Muhammed’in Nur’undan peygamberlerin ruhlarını ve bütün mahlûkatı var etmiştir”…[12]
Altın çayırlar‘ın müellifi, X. yy.da çok faal Şiî daîlerden (mezhep propagandacılarından) Mas’udî, Peygamber’in yaşam öyküsünü (sırat sayyidi-nâ) çizerken işi hilkatten başlatıyor. Allah Âdem’i halk ediyor, o da alnında bir karıncalanma, aslında Peygamber’in tespihini hissediyor ve Allah’a Muhammedî tohumu ancak saf göbeklere tevdi edeceğini vaat ediyor. Bu ışık Havva’nın alnında parlıyor, sonra Kitab-ı Mukaddes’teki sırasıyla, Seth, Enos, Caïnan, Malale’el, Jared, İdris (=Nenoch), Mathusalem, Lamech, Nuh’a geçiyor. Muhammed’in bu en uzak atalarının halefleri de şunlar oluyor, Masudî’ye göre: Sem, Arphaxad, Heber (Hûd), Phaleg, Sale… İbrahim. Buradan İsmail ile Araplara geçiliyor ve… Abd Manâf, Hâşim, Abd al-Muttalib, Abdullah ve Muhammed’e varılıyor. Görüldüğü gibi nûr-u Muhammedî sadece kan yoluyla intikal ediyor. Peygamber’in ataları arasında bazı peygamberler varsa da bunlar vüsat’tan (intermediary) ibarettirler. Muhammed’in vefatında, gasli ve gömülmesini müteakip Ali uzun bir hutbe okuyor ve Âdem’den itibaren Muhammed’in tohumunun intikal sürecini çiziyor. Abd el-Muttalib İbrahim’le kıyaslanıyor…[13]
Bu arada nûr-u mübin (hayrı ve şerri ayırt eden; açık, besbelli), nûr-u nuhustin’nin (ilk, birinci) de Peygamber’e verilen adlardan olduğunu hatırlayalım.
Bunun dışında Kur’an’ın, yukarda gördüklerimizden başka yirmi kadar adı vardır: el-Furkân, el-Mev’ıza,-el-Hükm, el-Hikme… Bunların arasında bizi şu anda yakından ilgilendiren En-Nûr var: “Onlar ki (Muhammed’le) birlikte gönderilen ışığa uymuşlardır…” (A’raf Suresi, 156); bu ifadeye göre Kur’an, nurdur. Ve bu nur bütün dünyayı aydınlatacak, bütün dünyayı kaplayacaktır: “Hak Teâlâ, nurunu mutlaka bütünleyecektir”.
“Nûr” (ışık) ateşten zuhur ettiğine göre burada konunun merkezini ateş teşkil ediyor. Ünlü matematikçi ve feylesof Pascal’in (1623-1662), hırkasının astarı arasında bulunmuş anılarında (Mémorial), büyük majüskül harflerle yazdığı ATEŞ sözcüğüne şu şerhi eklemiş: “İbrahim’in Tanrı’sı, İshak’ın Tanrı’sı, Yakub’un Tanrı’sı, feylosofların ve âlimlerinki değil”! Ateşle bu cümle arasında ilişki, formel mantık ve şüpheli iman açısından hiç de açık değildir.
Yasa’nın Muktedîleri, Kitâb’ın ilk sözcüğünün bir gizli gramerini bırakıyorlar. Denenmiş en yüksek dil mistik’inin öğreticiliğini ifade eden bu “mücevher”, altı boyutlu olup hayat çekirdeği olarak, hava değil ateşi, su değil ateşi haizdir.
Sefer Ha-Zohar, Beit (be) harfinin (ב) Kitâb’ın başında bulunmasını, bir tarafının açık olup bunun yukarı çevrilmesi halinde ışıklar sokulabileceği, öbür tarafının kapalı olmasının da “ve elini kaldıracağım ve arkamı göreceksin; fakat yüzüm görülmeyecek” (Çıkış XXXIII/23) ayetine uygun düştüğü şeklinde anlatıyor.
Kitâb’ın ilk sözcüğü Berechît, altı harfi haiz olup bara ehît, “altı (ları) halk etti” şeklinde okunabilir ki bu nedenle Berechît kelimesinden sonra Hilkat’in bütün eseri altı kelime ile ifade ediliyor: “Başlangıçta Allah gökleri ve yeri yarattı” (Tekvin l/l).
“Çünkü Allah’ın Rabb yiyip bitiren bir ateştir, kıskanç bir Allah’tır” (Tesniye IV/24) ayeti, Lem Yezl’in ateşin, âteşnak (ateşli, yakıcı), âteşnisar (ateş saçan ve mecazî olarak da çok öfkeli) tabiatını vurguluyor ki bunu “Ve Rabb’in önünden ateş çıkıp onları yiyip bitirdi…”. (Levililer X/2), “Seni terbiye için göklerden sana sesini işittirdi ve yer üzerinde sana büyük ateşini gösterdi ve ateşin içinden sözlerini işittin” (Tesniye IV/36); “Çünkü Rabb bütün beşere ateşle ve kılıçla hükmü icra edecek” (İşaya LXVI/16); “çünkü ben, Rabb’in sözü, çepçevre ona ateş duvar olacağım…” (Zekarya II/5) ayetleri ve ilerde göreceğimiz daha başkaları doğruluyor.
Hadîslere göre Lem Yezl dünyayı, Tevrat’a bakarak halk etmiş. Tevrat, Beyaz Ateş üzerine Siyah Ateş‘le yazılmış. Siyah ateşle beyaz ateş, Yasa’da Rahmet ile Şiddet’in ittihadı için gerekli olmuşlardır. Yasa (Tevrat) ateştendir; “… Onlar için sağında ateşli ferman vardı” (Tesniye XXXIII/2); “Benim sözüm ateş gibi ve kayaları paralayan külünk gibi değil mi? Rabb diyor.” (Yeremya XXIII/29).
Rabb’in, ilerde irdeleyeceğimiz tahtı da ateştendir: “…tahtı ateş alevleri ve tekerlekleri yanan ateşti” (Daniel VII/9).
“Çünkü mezbah üzerinden alev göğe doğru çıkarken vaki oldu ki, Rabb’in meleği mezbahın aleviyle beraber çıktı…” (Hâkimler XIII/20) diye yazıyor Kitâb. Bu nedenle de ilerde sözünü edeceğimiz Kabbala’nın Bahir Kitabı, İsrail’in meleklere benzer oldukları gün, artık ateşten korkmayabilecektir. Zira ateş, eril Prensip tesmiye edilen bölgeden çıkan üst derecedir ve İsrail Rabb’in, dişil Prensip tesmiye edilen bölgeden ona görünmesini istiyordu”.[14]
Gördüğümüz gibi ateş, Yahudi Yasa (Tevrat)ında olduğu kadar mistik’inde(Kabbala) merkezî bir yer tutuyor.
Kur’an’da “dünya ateşi”, “cehennem ateşi” olarak çok yerde geçer.[15] Bunların üzerinde durmayacağız. Buna karşılık “Nur”, ışık, aydınlık, parlaklık, iman, hidayet, hakkı yakinen bilme – marifetler, hakikatler (akideler hususunda şüpheyi ortadan kaldırıp yakini celbeden deliller) – semavî kitap – Peygamberler -Peygamberlik müessesesi ve din – mecazen aydınlatıcı, nura iletici anlamlarında geçiyor[16] ki bunlar konumuz itibariyle önemli oluyorlar.
“Allah, Müminlerin yârıdır. Onları karanlıktan ışığa çıkarır…” (II/257). “Ey Kitap ehli!… Size Allah tarafından bir nur[17] ve apaçık Kitap geldi.” (V/16-17). “Elif, Lâm, Ra. Bu öyle bir kitaptır ki onunla insanları, Tanrılarının izniyle karanlıktan aydınlığa çıkarıp…” (XIV/1). “Sizi karanlıktan aydınlığa çıkarmak için üzerinize rahmetlerini gönderen O’dur. Melekler de (öyle yaparlar)…” (XXXIII/43). Hak Teâlâ’nın, gönlünü Müslümanlığa açtığı için Tanrı’sı tarafından nura kavuşan kimse…” (XXXIX/22). Ve LVII/9 ve LXV/10…
“Ey nâs! Size Tanrı’nız tarafından burhan geldi, size apaçık bir ışık gönderildi” (IV/173). “Biz böylece öz emrimizle, sana bir ruh, (mülhem bir kitap) vahyettik… Biz bunu kullarımızdan dilediğimizi doğru yola iletmek için bir nur yaptık. Sen muhakkak ki (bu nur ile insanları) dosdoğru yola” (XLII/52).
Ve peygamberlik müessesesi olarak nur: “Onlar, Allah’ın nurunu, ağızlarıyla söndürmek isterler. Allah’sa nurunun tamamlanmasından başka bir şeye razı olmaz” (IX/33). “Onlar ağızlarıyla. Allah’ın ışığını söndürmek isterler. Allah ise nurunu tamamlayacak. Kâfirler karşı gelse de (istemese de!) (LXI/8).
“Aşk bir şem-i ilâhidir, benim pervanesi” (Hayalî).
“Dünya ateşi”, “cehennem ateşi” (nâr) ile Tevrat’ın “yiyip bitiren” ateşi arasındaki koşutluklar üzerinde eğlenmeyeceğiz. Sadece ateşin, Kur’an’da da bir yaratma vasıtası olarak geçtiğini vurgulayacağız:
“Biz insanı, kuru çamurdan, biçim verilmiş kara balçıktan yarattık. Ondan evvel cini, dumansız ateşten yarattık” (XV/26-27). “insanı, ateşle yoğrulmuş gibi, kuru çamurdan yarattı. Cini halis alevden yarattı” (LV/14-15).
Bu hususta Ö. R. Doğrul’un tefsiri ilginç oluyor: “Burada hayatın menşeine işaret olunuyor. Kur’an-ı Kerim’de müteaddit defalar, insanın çamurdan, topraktan yaratılmış olduğundan bahis olunur. Burada çamurun salsal yani kuru olduğu, (LV/14)’te de onun ‘fahhar’ yani ateşte yoğrulmuş gibi olduğu beyan olunur. Bu tabirlerin, arz küresinin kışrı teşekkül ettiği ve ateşlerin soğumaya başladığı devre işaret ettiklerinde şüphe yoktur. Daha sonra salsal, yani kuru çamur, Hama, yani kara balçık olmuş… Cinlerin ateşten yaratıldıkları beyanı daha evvelki beyanı teyit etmektedir. Çünkü arzın kışrı teşekkül etmeden evvel, ateşten ibaretti. Bu suretle cinler de arzın o halinde yaşayabilecek bir mahiyette yaratılmışlardı”[18]
Cehennem de Kur’an’da yedi isimle anılıyor:
1 — Cehennem
2 — Leza: yani alevli ateş
3 — Hutama: yani yanıcı, ezici musibet
4 — Sair: yani yanan ateş
5 — Sakar: yani kızgın ateş
6 — Cahîm: yani şiddetli ateş
7 — Haviye: yani gayya[19] (Cehennemin beşinci tabakası olan Hutama’nın içindeki korkunç kuyu).
Bütün bunlardan sonra Ahd-i Atik’te geçen, “parlamak, ışıldamak”, ya da “bir ışık teli, şua” manasında olan keren kökünden koran‘ı hatırlamadan kendimizi alamıyoruz.
Bu önemli konuya ilerde yine döneceğiz.
Rafızîlerin İslâm’a sokmaya çalıştıkları bid’adlar (Peygamber zamanından sonra dine giren yenilikler) arasında bir tanesini zikredelim: “Rafızîler (Şiîler), Yemenli Yahudi dönmesi Abdullah bin Sebe isminde İslâm ve Müslüman düşmanı bir fâsık ve kâfirin koyduğu ve öğrettiği yollardan devam eden kimselerdir. Bu Abdullah bin Sebe ismindeki İslâm düşmanı… Hz. Osman’ın şahadetine sebep oldu. Ve Hz. Ali hakkında hâşâ ‘Allah’ diyecek kadar küfürde ileri gitti. Aynı insan kendi avenesine, Hz. Ali (R.A.) ölmemiş ve öldürülmemiştir. Onun suretinde bir şeytan öldürülmüştür. Zira Allah’tır. Hz. Ali semadaki bulutların içindedir. Binaenaleyh gök gürültüsü Ali’nin sesi, şimşek ise onun asasının ziyasıdır…[20] diyecek kadar küfürde ileri gitmiştir”.[21]
Musa da ağabeyi Aaron (Aharon-İmranoğlu Ebu Halid Harun)’a ancak bu kadar sinirlenmişti…
Bir nûr, bir ışık bahis konusudur ve bu nûr, Ahd-i Atik peygamberlerinden geçip gelerek Muhammed ve Ali’ye (daha sonra 12 İmama…) ulaşmıştır. Hal böyle olunca Sina Dağı inişinde Musa’nın yüzündekine nûr-u Musevî diyebilecek miyiz ve bu koran ile mezkur nûr-u Muhammedî arasında bir kültürel “nesep” görecek miyiz?…
Böyle bir filiation’a bir örnek verelim, Samî alanda kalarak. Nabuchodonosor I (M.Ö. XII. yy.) zamanında tanrıça İshtar-inanna kültü bir yenilenme dönemi yaşıyor. “Hışmı zapt olunamaz fırtına” adlı bir inşada tanrıça kendi şanını terennüm ediyor:
“…
Ben, ekber melike, cidalde nara attığımda,
Dağların arasında naram yükseldiğinde
Dağın Tanrıları her tarafta tökezlerler;
Dağ yollarında, dağ Tanrıları
beni karşılarlar;
Taht sahipleri önümde lerzan (titrek) olurlar.
…
Elimi kaldırdığımda, göğe varır
Ben ki ekber melike, elimle
Ölçüşecek el yoktur;
Azametli adımlarımdan biri cihanı kaplar
Ben ki ekber melike, ayağımla
Ölçüşecek ayak yoktur.
…”[22]
Sanki Ali konuşuyor!…
Başlarda ölümsüzlerden söz etmiştik. Bunlara, hemen yukarda gördüğümüzün ışığında Ali’yi de ekleyeceğiz: Ali öldürülmemiştir. O, göklerdedir”…
Gelenek sürüyor.
“Judaism’de Tora (Tevrat)’ın olduğu gibi Kur’an da insan hayatıyla ilgili bütün bilgilerin kaynağı olarak telâkki edilmektedir. Ayrıca, Sure’lerin tertibi, yeni din için ad ve terimler dizini ve İslâm’ın farzları, Yahudi arka planı haiz gibidir. Kur’an tabiri muhtemelen İbranîceden iştikak etmiş olup Kitab-ı Mukaddes gibi, “Kitâb” olarak bilinir.[23] Kur’an’ın 114 Sure’ye taksimi İbranî Tevrat’ın aynı taksimatını takip eder. Kur’an’a Müslümanlarca gösterilen büyük saygı ve onun Cuma içtimalarında vs. dini bayramlarda okunması keyfiyeti, İbranî uygulaması yolundadır”.[24] Burada Ârâmi-İbranî dil ilişkileri de daima göz önünde tutulacaktır.
***
“Filiation”, bu kitabın başlıca teması olduğuna göre Kitab-ı Mukkaddes-Kur’an (ve hadîs) osmosu üzerinde duracağız.
“Kur’an’ın minyatürü” olarak tavsif edilen 2. Bakara Suresi, vahyin esasî noktalarının bir özeti mahiyetindedir. Bunun dışında Muhammed’in Yahudilerle olan temaslarını, onlarla tartışmalarını ve büyüklüğünü onlara kabul ettirme çabalarını anlatır. Müteakip 3. Âli İmran Suresi, öncekini tamamlayıp, yine Yahudi ve Hristiyanlar’dan çokça söz eder. Aşağıda bunların ayrıntılarına gireceğiz.
Peygamberin ortaya çıktığı günlerde çok sayıda Yahudi aslında birçok yüzyıl yaşamış oldukları Arabistan’da yer tutmuştu. Ahd-i Atik, Araplarla Yahudiler arasındaki yakın ilişkiye dair çok sayıda atıf içermektedir: Filistin ile Arabistan arasında ticari münasebetler kesinlikle Süleyman dönemine kadar geri gider; mezkûr Kitap’ın özellikle Arapça sözcüklerin varlığıyla belirgin “Eyub” ve “Süleyman’ın Meselleri”nde (Proverbs) işbu irtibatın aralıksız devam etmiş olduğunu görüyoruz. Öbür yandan, bu dönemde osmoses’in iki yanlı olduğu da anlaşılıyor, şöyle ki Arap Yahudilerinin, Talmud’un inşasında dolaylı etkide bulunmuş olmalarının olasılığından söz ediliyor: Mishnâh’ın bazı paragrafları münhasıran Arabistan Yahudilerine ait oluyor. Bunların bedevi çadırlarında yaşamları meşru görülmüş olup kadınlarının da Sabbat’ta, bir peçeyle örtülü olarak dışarı çıkmalarına izin verilmiştir. Keza Talmud, Araplar arasında sünnet (hitan) âdetini zikrediyor ve iki kez Arap çorap-pabucundan söz ediyor.
Arap kaynakları, Cahiliye döneminde Yahudilerle Arapların dostane ilişkilerinin öyküsüyle doludur. Birçok Arap kabilesi, Musevîliğe atlayıp, Muhammed’in zuhurundan önce tek tanrılığı kabul etmiş gibi görünmektedir. Arap yarımadasının Güney-Batı yakası, Yemen olarak da bilinip genellikle bir Yahudi devleti olarak telâkki edilirdi. Yahudiliğe dönen son kral Dhû Nuwâs, 525’de muharebede ölüyor. Yemen Yahudileri, Muhammed’den yüzyıllar öncesinde, Arap halkının dini yaşamında çok büyük değişmelerin amilleri olmuşlardı. Hattâ denebilir ki, İslâm zuhur etmemiş olsa idi, Yahudi ve Hristiyanlar bütün Arap Yarımadasını kendi taraflarına çekmiş olurlardı.
Judaismi kabul etmiş olan Cahiliye devri Arapları Yahudi uygulamalarına büyük ölçüde sadık kalmışlardı. Yahudi âdet ve gelenekleri birçok Arap tarafından biliniyor ve uygulanıyordu ve işbu yasa ve âdetlerden birçoğunu bilen Muhammed bunlardan epey kısmını dini öğretisine ithal etmişti.[25]
“Pek erken bir devirde Monofızit tipte bir Hristiyanlık yavaş yavaş kuzey bölgelerden, bilhassa Suriye’den buraya (Yemen’e) sızmaya başlamıştı. Herhalde eziyet ve işkenceden kaçan Suriyeli Hristiyan misyonerler, bizim için bilinmeyen bir tarihte Yemen’e gelip yerleşmişlerdi… Monofızit Hristiyanlığın bura halkı tarafından kabulü, Milâdî yaklaşık 500 senelerine rastlar… İkinci Halife Hz. Ömer, 635-36 senelerinde, bunlardan kalan ahaliyi Irak’a nakledip yerleştirmiştir…”
“İkinci Himyerî hükümranlığı devrinde Yahudilik, Yemen’de geniş surette yayılmıştır. Bu inanış zümresi, belki de M.S. 70 senesinde Romalı kumandan Titus tarafından Filistin’in istilâsı ve Kudüs’ün tahribi neticesi, Kuzey Arabistan’da pek erken bir safhada kendine imkân bulmuş olmalıdır. Arabistan’daki Yahudilerin isimlerinin tetkikinden çıkarılan bir sonuca göre bunlar peygamber Hz. İbrahim’in ahfadı olmaktan çok, Yahudileşmiş Ârâmiler ve Araplardı.[26] Altıncı asrın başlangıç safhasında İbranî dini Yemen’de öyle bir vaziyete sahipti ki en sonuncu Himyerî kralı Zû-Nuvâs… Yahudi olmuştu. Milâdi 1948 senesi gibi en yakın bir zamanda dahi Yemen’de yüz bin kadar Yahudi bulunuyordu”[27] derken Philip K. Hitti, A.I. Katsh’ı doğrulamış oluyor. Nitekim kitabın başlarında “Arabistanlıların dini (İslâm), Yahudilik ve Hristiyanlıktan sonra üçüncü ve sonuncu vahdaniyet dinini teşkil eder. Tarihi görüş açısından bakacak olursak bu din, evvelki diğer iki dinin devamı veya uzantısı mahiyetindedir ve umumiyetle itikat ve inançlar yönünden onlara yakın akraba durumundadır. Bu dinlerden her üçü de aynı ruhî-manevî hayatın, yani Samî hayatın bir görüntüsüdür. Mü’min ve mu’tekit bir Müslüman, bir iki kayıt ve tereddüt müstesna, çoğunlukla Hristiyan inançlarının ana hatları üzerinde bulunmaktadır…”[28]
“Araplar, halen yaşamakta olan Samî ırkın iki temsilci kolundan biri olarak, Yahudilerden daha de geniş nispette, hem fiziki hatları ve hem de düşünüş tarzları itibariyle bu ailenin karakteristiğini taşımaktadırlar. Onların dilleri, edebiyat nokta-i nazarından Samî diller kümesi içinde en genci olmakla beraber, fiil çekimleri de dâhil, İbranice ve bununla kardeş diğer dillere kıyasla ana Samî lisanın hususiyetlerini daha çok taşımaktadır… İslâm dini de kendi orijinal bütünü içinde, Samîler arasında görülen semavi dinlerin mantıki bir devamı ve tekâmülünden ibarettir…”[29] diyor ve devam ediyor: “Tevrat’ta İbranilerle ilgili olarak geçen bazı isimler Arapçadır; yani Esav’ın hemen hemen bütün oğulları böyledir (Tekvin 36/10-14; Birinci Tarihler 1/35-37). Güneyli bir Arap, İbranice Tekvin’in ilk cümlesini pek az güçlük duyarak anlar. İbranilere has dinin ana ilkeleri, günümüz araştırmalarının gösterdiğine göre, çölde oluşmuştur”.
“M. Ö. yaklaşık 1225 yılında İbranî kabileleri (Raşel), Mısır’dan çıkıp Filistin’e doğru yola koyulduklarında takriben kırk sene Sinâ ve Nufûd’da oturdular. Sinâ’nın güney kısımlarında ve bunun doğu taraflarında yani Medyen’de (Midian) ilâhî emirler oluştu. Musa, Medyenli bir din adamının kızı olan bir Arap hanımla evlendi (Çıkış 3/1. ve 18/10-12). Kayınpeder ise, Tevrat’taki kayda göre, yeni dinde Hz. Musa’yı yetiştiren Yehova‘ya tapıyordu. Yahu (yani Jahve yahut Yehova) anlaşıldığına göre, Kuzey Arabistan veya Medyen’e has bir kabile tanrısı olup gösterişsiz bir çöl ilâhıydı…”[30]
Döneceğiz bu Yahu‘ya…
Hitti’nin yukarda sözünü ettiği Yemen’de, Yahudi-Müslüman yakınlaşmasına bir örneği, aşağıda Mehdi bekleme temayüllerini irdelerken ayrıntılarıyla vereceğiz.
İslâm’ın temel direkleri olan beş farz ile Kur’an’da rastlanan çok sayıda isim ve nakil ya da hikâyenin Kitab-ı Mukaddes ve Aggada’da mukabilleri bulunmaktadır.
Aşağıda biraz ayrıntılı olarak göreceğimiz gibi Âdem, Nuh, İbrahim, 70’er kez zikrediliyor; İsmail, Lût, Yusuf, Saul, Davud, Süleyman, Elijah, Eyub ve Jonat’a belirgin olarak rastlanıyor. Musa, 34 Surede yer alıyor. Hilkat ve Âdem’in sukutu öyküsü beş kez, Tufan ile Sodom da sekiz kez zikrediliyor.
Yahudi gibi Müslüman da Tanrı’nın vahdetini iddia ve tasdik eder. Allah tektir (ahad), ezelî ve ebedîdir, rahmandır, rahimdir, ihsan sahibidir, kadir-i mutlaktır… Yahudilik’te (Judaism) olduğu gibi İslâm, bireyle Hâlik’i arasında, mutavassıt olan azizleri tanımaz. Yahudi ve İslâm dininde, herhangi bir salih kişi ibadet ayinini yönetebilir. Yahudi gibi Müslüman da ruhun ölümsüzlüğüne ve dünyevi fiillerden sorumluluğuna inanır ve aslî günahla İsa’nın ölümüyle bunun affedildiği akidesini reddeder…
İslâm’a göre Muhammed Allah’ın Resulü olup Allah O’na emrini Cebrail vasıtasıyla iletmiş. Bu melek Kur’an’da, Tevrat’taki Mikail ile aynı boyuttadır. Bu fark bilginleri şaşırtmış olup bunlar Muhammed’in muhtemelen, Yahudilerle arası açıldıktan sonra Mikail yerine Cebrail’i ikame etmiş olduğunu ileri sürmüşlerdir. İddiaya göre İslâm’da Cebrail Yahudilerin hasmı ve Müslümanların dostudur…
A.I. Katsh’a göre ise Peygamber’in vahiy meleği olarak Cebrail’in tayin edilmesindeki başlıca neden, bu meleğin Yahudiliğin iki mümtaz şahsiyetini, İbrahim ile Musa’nın hayatında oynadığı rolde aranacaktır. Hahamlık yazınında Cebrail, İbrahim’le Musa’nın koruyucu meleği olarak gösterilir ve bu büyük Yahudi önderlerin yaşamlarında genellikle Mikail’den daha belirgin durumdadır. Böylece de Muhammed’in vahiy meleği olarak Cebrail’i seçmesine, onun “İslâm’ın babası” İbrahim ve bütün peygamberlerin en ululananı olan Musa ile yakınlığı amil olmuş olmalıdır.[31]
“Ayet-i aşkı eylesek tertil (Kur’an-ı- iyi ses ve kuralla okuma)
Can atardı zemine Cebrail” (Muallim Naci)…
Bu Cebrail (Cibril) — Mikail ikiliği üzerinde biraz daha duracağız. “Her kim Allah’a, meleklerine, peygamberlerine ve Cibril’e ve Mikail’e düşman olursa bilsin ki Allah da kâfirlerin düşmanıdır”. Bu ayet’in tefsiri babında iki öykü anlatılıyor. İlkine göre, Muhammed’in risaletinin doğruluğunu tahkik etmek üzere ona, hepsini doğru yanıtladığı birçok sual soruyorlar. Sonunda ona vahyi kimin naklettiğini soruyorlar. O da, “Cibril” deyince Yahudiler bu meleğin kendi düşmanları, harabiyet ve kıtlık meleği olduğunu söyleyip buna karşılık Mikail’in onların koruyucusu ve mümbitlik ve necat meleği olduğunu ileri sürmüşler. Aslında Yahudilerin bu inançları Ahd-i Atik’le tevafuk etmemekte olup bunda “Ve senin kavmin oğulları için durmakta olan büyük reis, Mikael, o vakit kalkacak…” (Daniel XII/1) sözleriyle bu meleğe büyük paye verilmiş oluyor.
İkinci rivayete göre bir gün (Hz.) Ömer, Medine’de sinagoga (midrâs) giriyor ve Yahudilerden Cebrail hakkında bilgi istiyor. Onlar da yukarıdaki rivayetin aynını söylüyorlar. Bunun üzerine Ömer, bu iki meleğin Allah indindeki yeri nedir? diye soruyor. Onlar da Cebrail O’nun sağında Mikâil de solundadır ve aralarında husumet vardır yanıtı veriyorlar. Bunun üzerine Ömer, Allah’ın yanında olan bir meleğe düşmanlığın Allah’a yönelik olacağı cevabını vererek çıkıyor midrâs‘tan. Mikail’in insanlığın (Yahudiler, Hristiyanlar) sözde hamisi olması keyfiyeti, Ahmed ibn Hambal’ın kaydettiği bir Hadîs’e göre, onun, Cehennemin halk edilmesinden sonra hiç gülmediği rivayetine dayanıyor olmalı.[32]
Brockelmann, “Muhammed ve ashabı Mekke’de günde iki kez ve Medine’de de, Yahudi örneğine göre de üç kez namaz kılarken, muahhar usul, İrani etki ile, beş namaz vaktini zorunlu kılmıştı. Goldziher de işbu beş vakit namazı, İran etkisine bağlıyor. Buna karşılık ünlü Cezayirli din bilgini Simon Duran (1361-1444), işbu beş vakit namaz uygulamasını Yahudi Yom Kippur, Kefaret Günü uygulamasına atfediyor. Aynı şekilde Prof. Torrey, ashabın zühtte Yahudileri geride bırakmak kaygısıyla günlük beş vakit namazı kabul ettiğini ifade edip “bunun Muhammed tarafından tesis edildiği kesin değildir. Hattâ haftada bir gün için bile beş vakit namazı emretmek ona uymazdı” diyor.
Talmud üzerinde büyük ihtisas sahibi Prof. Louis Ginzley, Arabistan Yahudilerinin o zamanlar günde beş kez dua ettiklerini iddia ediyor, ama bu, sonradan, sabahkilerden ve akşamkilerden ikişer tanesini birleştirerek, üçe indirilmiş ve böylece cemaatin yükü hafifletilmiş.[33]
Muhammed’in amcası Ebu Talib’in kızı Hind’in evinde (621 yılında) vaki olan Miraç olayının öyküsü, işbu namaz sayısı üzerine ışık tuttuğu gibi kitabın genel konusuyla ilgili hususları da içermektedir. Bu itibarla bunu, Peygamber’in ünlü biyografı Mehmet Hüseyin Heykel’in (Paşa) kitabından[34] aynen aktarıyoruz; Ömer Rıza Doğrul’un haşiyesi (dipnotu) ile birlikte:
Siret kitaplarına göre Mirac
Müsteşrik Dermenghem muhtelif siret kitaplarının anlattıklarını şu şekilde hülâsa ediyor:
“Sükûnetin ortalığı kapladığı bir gece yarısı, gece kuşlarının sustuğu, canavarların da seslerini kıstıkları, derelerin uyukladığı ve rüzgârların dinlendiği bir gece yarısı, biri Muhammed’e seslendi: “Ey uyuyan kişi kalk!”
“Muhammed de kalktı ve ferişteh Cibril ile karşılaştı. Feriştehin kar gibi beyaz yüzü, nurdan parlıyor ve sarı saçları ensesine dökülüyordu. Esvabı altın ve mücevherdendi, yanlarındaki kanatları bin bir rengi aksettiriyordu. Elindeki Burak’ın, kartal kanatlarına benzeyen kanatları vardı. Bu Burak, Peygamberin karşısında eğildi, Peygamber, onun sırtına bindi. Burak, ok gibi fırladı, Mekke dağlarını ve çölleri aşarak şimale doğru ilerledi. Melek, ona refakat ediyordu. Sinâ’da Musa’nın İlâhi vahye nail olduğu yerde durdular, Sonra ilerlediler; İsa’nın doğduğu yere uğradılar. Daha sonra ilerlediler. Gizli bir takım sesler Peygamberi durdurmak istediyse de, Burak’ın ancak Allah emriyle duracağını bilen Peygamber, arkasına bile bakmadı. Gide gide Kudüs’e vardılar. Muhammed burada Burak’ı bağlayarak Süleyman mabedinin enkazı üzerinde namaz kıldı ve İbrahim ile Musa ve İsa ona cemaat oldular. Daha sonra Hazreti Peygamber Ya’kub kayasına bastı ve Gökyüzüne yükseldi. Uğradığı ilk sema gümüştendi; yıldızlar altından zincirlerle asılıydı. Her yıldızın bir melek bekçisi vardı, vazifesi cinlerin, şeytanların gökyüzü esrarını çalmasına karşı gelmekti. Muhammed, birinci semada Âdem’le selâmlaştı ve buradaki halkın hepsi de Allah’ı takdis ediyorlardı. Muhammed, diğer altı semâda Nuh ile, Harun ile, Musa ile, İbrahim ile, Davud ile, Süleyman ile, İdris ile, Yahya ve İsa ile buluştu. Ölüm feriştehi olan Azrail’i gördü. Bu melek o kadar iriydi ki iki gözünün arası yetmiş bin günlük yolculuktu. Emrinin altında yüz bin fırka bulunuyordu. Doğanların ve ölenlerin adlarını büyük bir deftere kaydediyordu. Gözyaşı feriştehinin gözlerinden insanların günahları akıyordu. Azap feriştehinin yüzü bakır rengindeydi. Alevden bir taht üzerindeydi. Yarısı buzdan, yarısı alevden yaratılmış bir melek de gördü. Etrafındaki melekler “Ya Rabbi, diyorlardı, ateş ile buzu bir araya getirdin ve bütün kullarını kanunlarına itaat esası üzere birleştirdin”. Yedinci semâ, adaletin karargâhıydı. Burada bütün arzdan büyük bir melek vardı ki yetmiş başı ve her başında yetmiş bin ağzı ve her ağızda yetmiş bin dili vardı ve her dili yetmiş bin dil ile konuşuyordu. Bütün bu diller Allah’ı takdis ve tenzih ediyordu.”
“Muhammed, bu garip manzaraları temaşa ede ede Sidre’ye vardı. Bu ağaç Arşı Âlânın sağında ve milyonlarca, milyarlarca meleğin ruhunu barındırıyordu. Bir lâhzada, müthiş denizleri, ziya mıntıkalarını ve karanlık mıntıkaları, milyonlarca perdeleri aştı. Cemâl, Kemâl, Celâl ve Vahdet sırrına erdi. Daha ilerde meleklerden yetmiş bin fırka gördü ki hepsi de secde etmişlerdi. Bunlara izin verilmediği için hiçbiri de bir şey söylemiyordu. Daha sonra Mevlâ’nın huzuruna yükseldiğini hissetti ve ürperdi. Yerle gök öyle birleşmişti ki birbirinden ayırt edemiyordu. İkisi de fani olmuş bir geniş tarlada bir susam tanesi kadar küçülmüştü. İnsanın Kibriya huzurunda böyle olması icap eder.”
“Muhammed, daha sonra huzura girdi, huzura yaklaştı ve lisanın anlatamayacağı, aklın kavrayamayacağı şeyler gördü. Göğsüne bir elin, omzuna bir elin dokunduğu ve bütün varlığını derin bir hoşnutluğun kapladığını hissetti.”
“Daha sonra mevsukiyeti şüpheli görülen konuşmalar oldu ve Müslümanlara elli vakit namaz farz edildi. Muhammed geri dönerken Musa’ya rast gelerek farz edilen namazların sayısını anlattı. Musa, bunların ifa edilemeyeceğini anlattı ve Allahtan bunları eksiltmesi için yalvarmasını söyledi. Müteaddit müracaatlardan sonra namazların sayısı beşe indi.”
“Daha sonra, Cebrail, Peygamberi cennete götürdü ve dünyada kötülükten sakınanlara ahrette hazırlanan nimetleri gösterdi. Sonra Muhammed, yeryüzüne döndü, Kudüs’te bıraktığı Burak’a bindi ve bu kanatlı hayvanla Mekke’ye döndü”.
İbn Hişam’ın rivayeti:
Müsteşrik Dermenghem, miraç hakkında siret kitaplarının yazdıklarını bu şekilde hulâsa eder. Siret kitaplarının rivayetleri arasında bir takım fazlalıklar ve eksiklikler vardır. Meselâ İbn Hişam’ın kaydettiği rivayete göre: “Hazreti Peygamber, ilk semâda Ademle buluştuktan sonra öyle bir takım adamlar görmüştü ki ağızları deve ağızlarına benziyordu. Ellerinde ateşten toplar vardı. Bunları ağızlarına atıyorlar ve bu toplar arkalarından çıkıyordu. Hazreti Peygamber, Cibril’e bunların kim olduklarım sormuş, o da bunlar nâhak yere öksüz malı yiyen kimseler, demişti. Daha sonra Hazreti Peygamber, Fir’avun soyunun yolunda karınları son derece şişkin kimseler görmüştü. Karınları o kadar şişkindi ki ayakta yürü yemiyorlar ve kımıldanamıyorlardı. Onun için bunları ateşe doğru sürüklüyorlardı. Hazreti Peygamber, bunların da kim olduklarını sordu. Hazreti Cibril, bunların ribâ yiyen kimseler oldukları söyledi. Hazreti Peygamber daha sonra önlerinde temiz ve güzel et bulunduğu halde onu bırakıp çirkef ve kokmuş et yiyen kimseler gördü ve bunların da kim olduklarını sordu. Hazreti Cibril, bunların meşru karılarını bırakıp zina eden kimseler olduklarını anlattı. Hazreti Peygamber, daha sonra memelerinden asılmış kadınlar gördü, bunların da kim olduğunu sordu. Hazreti Cibril, bunlar kocalarına ihanet eden ve onlara kendilerinden olmayan evlâtlar ekleyen kadınlardır! dedi”.
İbn Hişam’dan başkaları da daha başka manzaralar ve sözler kaydederler. Bu rivayetler ve kayıtlar içinde hangisinin doğru, hangisinin hayal mahsulü yahut hangisinin tasavvuf neş’esiyle yazılmış sözler olduğunu ayırt etmek çok güçtür.[35]
Evet, “…Muhammed’in esaslı bir vasfı düşünmekti… Muhammed, Arapların kendi putları hakkında ne söylediklerini, Yahudilerle Hristiyanların bunu karşı neler dediklerini dinliyor ve derin derin düşünüyordu…”[36]
Yahudi Sabbat (sebt) ve Hristiyan Pazar’ının yerini almak üzere Peygamber Cuma’yı seçmişti. Yahudilerin Arabistan’da Sabbat uygulamasına Cuma sabahı başladıkları biliniyor.
Sadaka
Sadaka itası da yine İslâm’ın temel rükünlerinden biridir. Kur’an fakire, dul ve yetime sadaka verilmesinin önemini belirten ayetlerle doludur. Bu dahi Yahudi kökenli olup Kitab-ı Mukkades ve Talmud, Zedakah‘ı, sadece bir insanî ya da ümmetçe davranış olarak değil, bir dinî vecibe olarak görür. Tüm zenginlikler Hâlik’e ait olup insan sadece bunun Tanrı’nın daha az kısmetli çocuklarıyla bölüşmekle mükellef bir bekçisidir.
Hacc
Hacc fikri Kitab-ı Mukaddes’te iyice bilinmekte olup her İsraillinin yılda üç kez Kudüs’e hacca gitmesi burada emredilmiştir. Ancak İlk Mâbed’in M.Ö. 586’da tahribinden sonra Yahudiler Kudüs’e gidemez olunca, sinagog (havra) tesis edilmiştir. Bunun ayrıntılarını ilerde göreceğiz.
Oruç
Muhammed başlarda Kefaret Günü’nü oruç günü olarak kabul etmişti. Bu, Aşûrâ (onda birin orucu) olarak bilinip Yahudi Kefaret Günü’nün müteradifi (anlamdaşı) oluyordu ki bu sonuncusu, İbranî, takvimine göre, Tişri’nin[37] onuncu gününe tesadüf ediyordu. Ancak Yahudilerle arası bozulduktan sonra Muhammed, İslâm kamerî yılının dokuzuncu ayı olan Ramazan orucunu ihdas etmişti. Bununla birlikte Aşûrâ bir gönüllü oruç olarak muhafaza edilmiş ve ilk başta olduğu gibi Tişri‘nin onunda değil İslâmî Muharrem’in onunda tutulur olmuştur. Döneceğiz ilerde bu konuya. Ramazan, bilginlerce Hristiyan Lent’e (Paskalya’dan önce gelen büyük perhiz) mukabil tutulmuşsa da bu, aynı zamanda Teshubah ya da nedamet dönemi olarak Yahudi Elûl[38] ayı âdetine benzemektedir. Günümüze kadar, mutekit Yahudiler hâlâ Elûl başından Yom Kippur’a[39] (Kefaret Günü) kadar geçen kırk günü oruç ve dua mevsimi olarak telâkki ederler. Bu uygulamanın Hahamlıkça izahı, Musa’nın Israel’e Tora’yı vermeden önce Sina Dağı’nda geçirdiği kırk günün tes’idi şeklindedir.[40]
İnsanın aklına “Ramazan pidesi”nin “hamursuz-mana“nın bir, çok uzak hatırası olup olmadığı geliyor…
Sair müşabehetlere, yukarıdakilerin ayrıntılarına girdiğimizde değineceğiz.
***
[1] Osmanlıcada “kıraat”.
[2] Tarafımızdan belirtildi.
[3] Max I. Dimont. – Jews, God and History, N.Y. 1962, s. 34-35.
[4] J.R. Conrad. – Le culte du taureau, Paris 1978, s. 39-40.
[5] Mircea Eliade. – Traité d’histoire des religions, Paris 1975, s. 66.
[6] J. R. Conrad., op. cit., s. 115-126.
[7] Malik Aksel. – op. cit., s. 133.
[8] İbranî hurûfiliği alanında olduğumuzu belirtelim.
[9] Annick de Souzenelle. – La lettre, Chemin de vie. Le symbolisme des lettres hébraïques, Paris 1978, s. 193, 195,
225.
[10] bkz. B. Oğuz., op. cit., II/l, s. 714.
[11] Jean-Paul Roux. Les traditions des nomades de la Turquie méridionale, Paris 1970, s. 112 ve Faune et flore sacrées dans les sociétés altaïques, Paris 1970, s. 289.
[12] John Kingsley Birge. The Bektashi order of dervishes. London, 1965, s. 114.
[13] Charles Pellat,- Mas’ûdi el l’Imamisme, in Charles Pellat.- Etudes sur l’histoire socio-culturelle de l’Islam (VIIe-XVe s.), Variorum Reprints. London 1976, s. XV/69, 82-3.
[14] A.-D. Grad., La Kabbale du feu, Paris 1985, s. 8-36.
[15] Bkz. Mahmud Çanga. El-miftah. Kur’an Kelimelerinin anahtarı.Timaş yay. 1986, s. 526 (nâr).
[16] ibd.
[17] “Burada Resul-i Ekrem’e “ışık” deniliyor…” (Ömer Rıza Doğrul’un notu)
[18] Tanrı Buyruğu II, s. 422, dipnot 10 ve 11.
[19] ibd. s. 423, dipnot 13.
[20] Tarafımızdan belirtildi.
[21] Muzaffer Uysal. – İslâma sokulan bid’at ve hurafeler I. İst. 1974, s. 81-3.
[22] René Labat et all. – Les religions du Proche-Orient asiatique. Textes et traditions sacrés babyloniens – ougaritiques – hittites, Paris 1970, s. 248.
[23] Tarafımızdan belirtildi.
[24] A. I. Katsh. – op. cit. s. XVIII-XIX.
[25] Abraham I. Katsh. – op. cit., s. XVII-XVIII.
[26] Tarafımızdan belirtildi.
[27] PhiIip K. Mitti. – Siyasi ve Kültürel İslam Tarihi I, çev. Salih Tuğ, İst. 1980, s. 96-7. Ayrıca bkz. Hulûsi Yavuz. – Yemen’de Osmanlı hâkimiyeti, İst. 1984, s. 24.
[28] ibd., s. 19.
[29] ibd., s. 23-4. (Son cümleler tarafımızdan belirtildi).
[30] ibd., s. 67.
[31] A. I. Katsh. – op. cit., s. XX.
[32] A. J. Wensinck. – Mikâl, in EI.
[33] ibd.,s.XX-XXl.
[34] Mehmet Hüseyin Heykel – Hazreti Muhammed Mustafa, çev. Ömer Rıza Doğrul, İst. 1948, s. 184-189.
[35] Mirac, Kur’an-ı Kerimde İsrâ kelimesiyle ifade olunur. İsrâ, geceleyin yürümedir. Bu hâdise de geceleyin vukubulduğu için ona isra denilmişti. Miraç, urûctandır. Urûc, yükseğe çıkmaktır.
Peygamberlerin ruhani halleri tetkik edilince bunların has bir devirde veya has bir anda bir miraca erdikleri görülür. Bu erişi “Asr-ı Saadet”te şöyle tarif ediyouz: “Bu devir veya anda kalb gözü önünde maddî perdeler ortadan kalkmakta, zaman, mekân kayıtları kırılmakta,, arz ve semânın bütün sırları ve bütün içyüzü aydınlanmaktadır. O zaman peygamberler, feriştehlerden müteşekkil bir mevki ve nurdan kisveler içinde en yüksek huzura çıkarlar. Orada makamlarına göre mevki alırlar. Allah’ın nurundan ve feyzinden hissemend olurlar, sonra geri dönerler. Kur’an Hazreti İbrahim’e, “arz ve semâ melekûtunun seyrettirildiği”ni anlatır. Tevrat, Hazreti Yakub’un yerle gök arasında kurulan, bir merdiveni gördüğünü, bu merdivenden meleklerin inip çıktığını, bulunduğu yerin kendine ve nesline ihsan olunduğunu merdivenin başında akseden bir sesten öğrendiğini bildirir. Kur’an, Hazreti Musâ’nın Tur’da Hakkın tecellisindeki heybetle karşılaştığını izah eder. Onun miracı buydu. Biz, bütün bunlara “Seyri melekût” yani semavi bir seyahat, semavi bir temaşa diyoruz.
Hazreti Peygamber, peygamberlerin serveri olduğu için bu “semavi temaşa” sırasında en yüksek makama erişmiş; Kibriya barigâhında, başka bir kimsenin ermediği yakınlığa nail olmuştu, Hazreti Peygamberin miracı hakkındaki bütün rivayetler tetkik ve tenkit olunmuş ve hakikat bütün vuzuhu ile aydınlanmıştır. Bir kere muhakkak olan bir nokta, miracın bir kere vuku bulduğudur. Sonra miraç hâdisesi risaletten sonra ve hicretten önce Mekkede vuku bulmuştur. En eski ravilerin ittifakına göre miracın, hicretten bir veya bir buçuk sene evvel vuku bulduğudur. Kur’an-ı Kerimin ifadesi de, miraçla hicret arasındaki müddetin uzun olmadığını gösteriyor. Belki miraç, hicretin yaklaştığını da ilân ediyordu.
Hadîse göre Miraç:
İmam Buhari ile İmam Müslim, miraç hâdisesini Hazreti Ebu Zer, Hazreti Malik bin Sa’saa, Hazreti Enes bin Malik, Hazreti Cübeyr bin Abdullah, Hazreti Abdullah bin Abbas, Hazreti Abdullah bin Mesu’ud’a istinad ederek naklederler.
Bütün bu rivayetleri ve bu rivayetlere ait bütün tenkitleri tetkik ettikten sonra vak’ayı şu şekilde tesbit etmek mümkündür:
İslâmiyetin tehlikeler ve mihnetler içinde geçirdiği günler son bulmak ve Hazreti Peygamberin hicreti, İslâm tarihinde yeni devir açmak üzereydi. Bu sırada Hazreti Peygamberin melekût âlemini temaşa edecek, Barigâhı Kibriyadan yeni emirler alacağı mübarek gece hulûl etti. Cibrili Emin, Lâhût âleminde seyredecek olanları taşıyan, ziyadan, şimşekten sür’atli olan Burak’ı getirdi. Cihanda hâkim olan bütün unsurlar, bütün maddî kanunlar, zaman, mekân, rü’yet, kelâm, hazar, sefer gibi bütün kayıtlar bir ân için muattal kaldı.
Şimdi imam Buharî’nin rivayetini dinleyelim:
Malik oğlu Enes diyor ki: Resûl-i Ekremin miraç kıssasını şöylece haber verdiğini Hazreti Ebu Zer anlatırdı:
“Ben Mekkede iken evimin (bu ev kendi haneleri değil, amcasının kızı Ümmü Hânî’nin eviydi.) tavanı ansızın yarıldı. Cibril (a. s.) indi. Göğsümü yardıktan sonra içini Zemzem suyu ile yıkadı. Sonra hikmet ve iman ile (ağzına kadar) dolu altın bir leğen getirip içindekini göğsümün içine boşalttı ve göğsümü kapayıp üzerini mühürledi. Sonra elimden tutup beni semâya doğru çıkardı. Dünya semasına (yani yere en yakın semaya) vardığımda Cibril (a. s.), o semâ’nın bekçisine: ‘aç!’ dedi. O: ‘kimdir o?’ dedi. ‘Cibril!’ (tekrar soruldu): ‘Beraberinde kimse var mı?’ ‘Muhammed (a. s.) benimle beraberdir’. (Ve tekrar soruldu): ‘Ona gelsin diye haber gönderildi mi?’. ‘Evet’. Kapı açılınca, dünya semasının üstüne çıktık. Bir de ne göreyim: bir zat oturmuş, sağ tarafında bir takım karaltılar, sol tarafında da bir takım karaltılar var. Sağ tarafına baktıkça gülüyor, sol tarafına baktıkça ağlıyor. Bu zat: ‘Hoş geldin, safa geldin Ey nebiyyi sâlih, hoş geldin, safa geldin oğlum’ dedi. Cibril’e: ‘bu kim?’ diye sordum. ‘Âdem’ (a. s.) dedi. Sağında, solunda olan bu karaltılar da evlâtlarının ruhlarıdır. Sağında olanlar, cennetlikler, solunda olanlar da cehennemliklerdir. Cennetlik olanlara baktıkça güler, cehennemliklere baktıkça ağlar, dedi. Derken Cibril, beni ikinci semâya doğru çıkardı, bekçisine: ‘aç!’ dedi. Bu bekçi de evvelkinin söylediklerini söyledikten sonra kapıyı açtı. (Enes der ki: Ebu Zer, Hazreti Peygamberin semâlarda Âdem, İdris, Musa, İsâ, İbrahim Peygamberlerle buluştuklarını söylediyse de herbirinin menzilini, makamını, ayrı ayrı söylemeyip yalnız Âdem’i dünya semâsında, İbrahim’i altıncı semâda bulmuş olduğunu söyledi). Yine Enes der ki: ‘Cibril, Hazreti Peygamber ile birlikte İdris’e uğradıkları zaman, İdris: ‘Hoş geldin, salih nebî, hoş geldin, safa geldin salih kardeş’ dedi (Hazreti Peygamber buyuruyor ki) Bu kim, diye sordum. Cibril: Bu İdris’tir, dedi. Sonra Musâ’ya uğradım. O da: ‘Hoş geldin, safa geldin, salih nebî, hoş geldin, safa geldin salih kardeş, dedi: bu kim diye sordum. Cibril: ‘ Bu Musa’dır dedi. Sonra İsa’ya uğradım. O da: ‘Hoş geldin, safa geldin, salih kardeş, hoş geldin, safa geldin, salih Peygamber’ dedi. ‘Bu kim?’ dedim. Cibril: ‘Bu İsa’dır’ dedi. Sonra İbrahim’e uğradım. ‘Hoş geldin salih nebî, hoş geldin, safa geldin salih oğlum’ dedi. ‘Bu kim?’ dedim, Cibril: Bu İbrahim (a. s.)dır’ dedi.”
(Zührinin İbn Hazm tarikinden rivayetine göre) İbn Abbas ile Ebu Habbet-ül Ansarî: “Hazreti Peygamberin: ‘Sonra Cibril beni yukarıya götüre götüre, nihayet kalemlerin (kaza ve takdirin) cızırtılarını duyacak yüksek bir yere çıktım’, buyurduklarını söylerlerdi.” Yine İbn Hazm ile Enes bin Malik demişlerdir ki: “Resûli Ekrem buyurdu ki: (O zaman Cenabı Hak, ümmetime elli vakit namaz farzetti. Bu farzı yüklenerek döndüm, derken Musa’ya rastgeldim. ‘Allah, ümmetine neyi farzetti?’diye sordu: ‘Elli vakit namaz’ farzetti dedim. ‘Rabbına dön de şefaat et, zira ümmetin buna takat getiremez’ dedi. Müracaat ettim. Allah’ü Taâlâ, şıtrını (nısfını, yarısını) indirdi. Ben de Musa’nın yanına dönüp ‘şıtrını indirdi’ dedim. O, yine ‘Rabbına müracaat et, zira ümmetin takat getiremez’ dedi. Bir daha müracaat ettim. Cenabı Hak da: ‘Namazlar beştir, fakat yine ellidir (yani beş vakti kılan, elli namaz sevabına nail olur). Benim nezdimde, hüküm tebdil olunmaz’ dedi. Musa’nın yanına döndüm. O yine: ‘Rabbına dön’, dedi. Ben de: ‘Artık Rabbımdan utanır oldum’ dedim. Sonra Cibril tâ Sidretül Müntehaya (semaları, cennetleri gölgesi altına alan bir ağacın ismidir. Peygamberlerin ve meleklerin erebilecekleri ilmin müntehasıdır. Yalnız Resûli Ekrem daha ileriye gitmiştir. Sidretül Münteha Arş-ı Âlânın altıdır. Ondan ilerisine ne bir melek, ne de bir peygamber yaklaşabilir, ilerisi gayb âlemidir ki Allah’tan başka bir kimse ilim dairesine giremez) götürdü. Sidreyi öyle garip renkler kaplamıştı ki, bilemem. Sonra Cennete götürüldüm. İçinde birçok inciden kubbeler vardı ve toprağı da misk kokulu idi”. (Buharî, miracda namazın farzedilmesi babı).
Hadîs kitaplarında miraca ait en eski ve en muteber rivayet budur. Fakat bu rivayette Hazreti Peygamberin hâdise esnasında uykuda mı, uyanık mı olduğu tasrih edilmiyor. Hazreti Malik bin Sa’saa bu noktaya ehemmiyet vererek Hazreti Peygamberin bu sırada uyku ile uyanıklık arasında olduğunu söylüyor. Ona göre Resul-i Ekrem miraç gecesi “Hatim” mevkiindeydi.
Diğer sahih rivayetlerden bu rivayete katabileceğimiz malûmat şundan ibarettir:
Resûl-i Ekrem evvelâ Burak’a binerek Mescidi Aksâ’ya vardı. Burada iki rekât namaz kıldı. Mescid-i Aksâ’dan çıkınca Cibril biri süt, diğeri şarap dolu iki kadeh sundu. Hazreti Peygamber sütü aldı ve Cibril: “Fıtratı seçtin” dedi. Daha sonra Resûl-i Ekrem semâlara çıktı. Enbiyayı ziyaret etti. Daha sonra Hazreti Peygamber kudret kaleminin cızırtısını duyduğu bir yere vardı. Sonra Sidret-ül Müntehaya vardı. Burası Allah’ın emriyle aydınlanmıştı. Burasının renk renk ışıkları tarife sığacak gibi değildir. Burası zeminden semâya yükselen, semâdan yere inen her şeyin merkeziydi. Buna müteakip (Şahidi Mestur-i Ezel) esrar perdesini kaldırdı. Peygamberi Harem-i Akdese kabul ederek ona istediği vahyi etti. Resûl-i Ekreme bu makamda üç hediye verildi Birincisi Bakara suresinin sonundaki üç âyet ki İslâm itikatlarının kemalini ifade etmekte ve müslümanların çektikleri ıstırap ve işkence devrinin son bulduğunu müjdelemektedir. İkincisi Muhammed ümmeti içinde Allah’a eş ortak koşmayanlara cennet Va’di, Üçüncüsü namaz farîzanının ifası. Hazreti Peygamber, semâlardan Kudüse indi. Burada Peygamberlere imam oldu ve daha sonra Mekkeye döndü.
İşte miraca ait en sahih rivayeter bunlardır. Buna birçok uydurma rivayetler de katılmıştı. Fakat en derin ve en ciddi tetkikler neticesinde miraca ait en sahih rivayetleri bundan ibaret görüyoruz.
Şimdi başka bir bahse geçebiliriz: Bu hâdise cismanî miydi, ruhanî mi? Fakat bu bahis üzerinde uzun uzadıya konuşmaya lüzum yok. Çünkü Kur’an miracın bir “rüya” olduğunu apaçık anlatıyor. Demek ki miraç bir rüya idi. Yani ruhanî bir müşahedeydi.
Şah Veliyyullah, bunun ne demek olduğunu anlatmak için ecsam âlemiyle ervah âlemi arasında üçüncü bir âlem bulunduğunu söyler ve buna berzah âlemi yahut misal âlemi der ve miracın berzah âleminde vuku bulan bir temaşa olduğunu anlatır ve bu berzah âleminde cismin ruhanî hassalar iktisap ettiğini ve mânaların muhtelif şekil ve suretler aldığını söyler. Meselâ yukarıya naklettiğimiz hadîste Hazreti Cibril’in Hazreti Peygambere süt ve şarap takdim ettiği, Hazreti Peygamberin sütü tercih etmesi üzerine “Fıtratı seçtin” dediği beyan olunuyor. Şah Veliyullah bunu esas tutarak bütün vak’alara ona göre mâna veriyor. Ö.R.
[36] ibd., s. 119.
[37] Teşrin
[38] Eylül
[39] “Yom” gün karşılığı olup bunun Arapçası “yevm”dir.
[40] A. I. Katsh. – op. cit., s. XXI-XXIII.