Dionysos, kâmil bir Oğul-Tanrı tipini temsil eder. İlk vasfı onun necmî (astral) tabiatıdır. O, güneşi tecessüm ettirir; ateşten erguvanî peplos (Grek kadınlarının yünden giysisi)u lâbis ve sağ omzuna yıldızlarla müzeyyen bir ceylan derisi atılmış olarak temsil edilir. Lacivert taşlı altın kemeri, yıldızların içinde yattıkları deniz dalgalarını ifade eder. Euripides, onun gök ve yerde mukaddes ateşin şaşaasını idame ettirdiğini nakleder.
Onun bir başka temel vasfı da sulara olan hâkimiyetidir. Şarap akıtan çeşmeler mucizesinin ona atfedilmesi, Dionysos kültünün nişanesidir. Şarap çeşmesi, muhtemelen, günahtan tathir edici suyun şaraba değil, balla karışmış süte, yani tanrı taamına, anberiyyeye dönüştüğü bir resmi ayinin ikinci halidir.
Yeni doğanların içkisi olan süt aynı zamanda ezelî sırra vâkıf olanlarınkidir de. Bu ölümsüzlük şerbeti ile serinlemekle yeniden doğarlar. Bunların nihai ikamet yeri olan Saadetler Adası’nda derelerden süt ve bal akar. Bu inanç Dionysos kültü ile ilgili olup mezkûr tanrı, Brisaios namı altında balın mucidi olarak bilinir.[1] (Müslüman cennetinde de “akan sular şarap, uçan kuşlar kebap” olmaz mı?)
Kitabın son kısmında kendisinden çok sık bahsedeceğimiz tanrı Dionysos’un böylece ilk marifetlerinden birini, balın “icadını” görmüş olduk. Bu maddenin, Küçük Asya’nın besin tarihçesinde önemli bir yer işgal ettiğinde şüphe yoktur. Çatal-Hüyük duvar resimlerinde çiçekler üstünde böcekler görüldüğüne göre balın M.Ö. yedi ilâ altıncı binlerde bilindiği tahmin edilir.[2]
Hitit ceza kanununda arı (NIM.LAL) sirkati için hususi madde bulunuyor: hırsız arılara teslim ediliyor!… Zamanla kanun yumuşamış ve ceza 6 gümüş sikle inmiş.[3]
İnançlar sisteminin ana temalarından biri, baharda tabiatın uyanmasını temsilen güzde kaçmış, kaçırılmış, yerin dibine hapsedilmiş veya derin uykuya dalmış verim tanrısının kurtulması, dönmesi, uykudan uyanmasıdır. Hitit Büyük Tanrı’sının oğlu Telepinu’nun kaçışı, başta ilâhlar olmak üzere herkesin aç kalması sonucuna götürüyor: yemekler yeniyor, kimsenin karnı doymuyor; içkiler içiliyor, susuzluk giderilemiyor. Ne Büyük Güneş Tanrı, ne kartal, yaramaz Telepinu’yu ele geçirebiliyor. Bunun üzerine Ana Tanrıça arıya “git, Telepinu’yu ara ve bulduğunda onu yerinden kaldırmak için el ve ayaklarını sok. Sonra onu yıka ve kurula, onu temiz ve saf kıl ve bana getir!” emrini veriyor.
Baharda faaliyet göstermeye başlayan arının haberci olarak kullanılması ve uyuyan ilâhı uyandırmak için iğnesinden faydalanılması Hitit dünyasının yeniliklerindendir; esasen Kanunname’lerinden bunların büyük arıcı oldukları anlaşılıyor.[4]
Kaniş’i (Kültepe-Kayseri) komptuarlar merkezi ittihaz etmiş olan Asurlu tüccarlardan (M.Ö. XIX. yy.) birinin merkeze yazdığı bir “mektup”ta (tablet) “burada (Mamma, şimdiki Göksün) bal yok. Ursa’ya (Gaziantep ile Birecik arasında bir mahal) yazıp ihzar ettireceğiz…”[5] diye yakınıyor adam.
Lydia’da bir Sardes rahibesi için kazılmış bir fahir yazıtta Μελιτίνη adı okunuyor. Gerçekten Grek dünyasında bu kabil isimler mutat olup kadın, cilt rengi itibariyle bala teşbih edilirdi. Bazı memnun kocalar da tatlı huylarını beğendiklerinden hatunlarına Mέλι μου, “balım” diye hitap ederlerdi, şimdiki “şekerim”in biraz değişik bir şekli olarak. (Ballı) Μελιτίνη, Μελιτίϛ, Μελίτιον’un[6] yerini şimdi Güllü tutuyor.
“Bal” sözcüğünün çok erken devirlerde bir Hint-Avrupalı dilden, daha başka örneklerde de görüldüğü üzere m-b değişmesiyle, alınmış bulunduğunda dilciler genellikle müttefiktirler. En yakın Hint-Avrupalı muadil Latince mel olup bunun Sanskrit şekli madhu’dur. Uygur Türkçesinde ise, Çince mir-mi’den geçme (o dahi Tokharca mit’den muharref) mır-mir kullanılmış: “mır bilen yuğurup = onları balla yuğur”.[7] Bu sonuncular bugün Anadolu Türkçesinde tamamen kaybolmuştur.
M.Ö. 1700-1600’larda Mısır’dan Hyksos’ları def etmek üzere harekete geçen Thebes kralı Kames, zaferini anlatırken “… duvarlarını indirdim, adamlarını öldürdüm, kadınlarını tutsak ettim. Askerlerim, düşmandan alınan ganimet üzerine aslanlar gibi çöktüler: ırgatları, sürüleri, yağları, balı gönül rahatlığı ile pay ettiler” diyor.[8]
639 senesinde Halife Ömer’in ordusu Raqqa’yı zapt ettiğinde Hristiyan ahaliye cizye vaz ederek kadınlar ve çocuklar hariç olmak üzere her erkeği senede bir dinar ve bundan başka da birkaç Qafîz[9] hububat, bir miktar yağ, sirke ve bal vermekle mükellef tutmuş.[10]
Osmanlıların İstanbul’da kurdukları ilk ticaret merkezlerinden biri, Mısırçarşısı ile Tahtakale (Tahtül kal’a) arasındaki Bal Kapanı[11] olup Dersaadet’e dışarıdan gelen yağ (Galata’daki Yağ Kapanı kurulmadan önce), bal ve sabun gibi maddeler buradan saraya gider, fazlası kentin ihtiyacı için yine buradan tevzi edilirdi.[12] Bayburt’ta XVI. yy.da satılan mallarla buradan transit olarak geçen emtianın cins ve nevilerini ve bunlardan alınacak vergi miktarlarını gösteren 1516 tarihli ilk Kanunname aslında Akkoyunlu Uzun Hasan (1453-1478) tarafından tertip edilen Kanunname’lere dayanmakta idi. Buna göre “baldan ve yağdan her batmanda 200 dirhem”, “ve resm-i asel (bal) hâsıl olan baldan öşr üzere alalar” deniyor. 1530 tarihli muaddel Bayburd Livâsı Kanunnamesi’nde de “ve öşr-i aselden bedel a’lâ kovandan iki akça ve ednâsından bir akça alına” denilip satış narhı da şöyle tayin ediliyor: “Bal ve yağ ve şîr-rugan (susam yağı) ve peynir ve dûşâb (gördüğümüz gibi pekmezin Farsçası) ve sâyir bunun emsali nesnelerden bakkal alur satar olsa onu onbir üzere narh verile” (yani perakendeci kârı olarak % 10 tanınıyor).[13]
1540 tarihli Diyarbekir Kanunnamesi’ne göre Birecik ve Ayıntab yöresinde resm-i kovan adı ile yılda bir kovan için iki akçe vergi alınmakta idi. Mardin’de ise, onun yerini resm-i asel tutmaktadır ki bu da, üretilen balın öşrü, yani onda biri kadardı.[14]
Bütün bu hikâyeler başta Anadolu olmak üzere Orta Doğu’nun bala verdiği önemi belirtir.
IX. yy.da yaşamış Arap lisaniyat ve tabiiyecisi Abu Hanîfa Ahmed bin Daud al-Dînavarî’nin Kitab an-Nabat adlı nebatat kamusunda çok çeşitli konular arasında “diş fırçaları”, “arı ve bal”, “şaraplar, bunların değişik adları, bunları ta’tir etme yolları” gibi bahisler bulunuyor.[15]
Arı, Anadolu’da Telepinu’yu ısıradururken öte yanda Asyalı adama da ağız tadı vermeyi ihmal etmemişti. BTL’na göre “bal” sözcüğü Çağatay, Uygur, Kazan, Azerî Türkçelerinde bulunmakta olup Kaşgarlı bunun Suvarlar, Kıpçak ve Oğuz dillerinde kullanıldığını, öbür Türklerin buna “arı yağı” dediklerini kaydediyor ve aşağıdaki beyti veriyor:
“Bardı sanğa yek otru tutup bal
Barçın kedhiben talu yuwga bolup kal”
“Şeytan bal tutarak sana vardı, ipek elbise giyerek yufka akıllı, deli olarak kal” (Şeytan sana karşı çıktı, sana bal sundu —bununla dünya lezzetini murat ediyor — ipek elbise giydirdi, sen ona kıvandın. Onun hilesini bilmedin, artık sen delilikle yaşa).[16]
Arı bugün halk dilinde, cins ve özelliğine göre birçok isim almıştır. Biz evvelâ bu sahib-ül hasenat böceğin barındığı hücreyi, onu bir basit tasnife tabi tutarak, tasvir edelim.
Kovanların büyük çoğunluğu ağaçtan, çoğu kez de kavaktan oyma ve ufkî olarak yatırılan kütüklerden oluşur. Böylece üst üste yığılmış arı kovanına (fot.28) Kn’da küren adı verilir ki bu ad aynı zamanda hayvan sürüsü (Or, Mr, Ky, Ada, İç), kızılcık (İz, Ba, Çkl, Brs, Ed) karşılıklarında kullanılır. Küre, düzgün odun yığını (Kn, Ant); kürem-kureen, küme, bölük, sürü (Isp, Ada, İç); kürem kürem, yığın yığın, küme küme (Isp, Dz, Yz, Krş, Nğ, Kn); küremlemek, toparlamak, yığın yapmak (Kn), iki elle avuçlamak’tır (Isp). Daha evvel, küriyen-güriyen’in Moğolca kamp, küren’in de sahrada halka olmuş çadırların tümü demek olduğunu görmüştük. Zaman içinde manalarda az çok inhiraf vaki olmuş olmakla beraber topluluk kavramı devam etmiş. Hemen göreceğimiz gibi kütükten oyma arı kovanları ile aynı şekilde elde edilmiş yayıklar ekseriyetle aynı ismi taşımaktadırlar: daldız (Uş, Dz), futun (arı kovanı — Ank; yayık — Zn), hotun (arı kovanı — Bo, Zn; yayık — Zn, Çkr, Çr, Ank), kabran (arı kovanı — Kü, Bil; tahta tekne, yalak — İst; iki üç kiloluk, içine yağ, pekmez vs. konulan yuvarlak tahta kutu — Çr, Sn; hayvanlara yem dökülen, ağaç dallarından örülerek yapılmış sepet, sele — Kc). Bu sonuncunun varyantlarından gavan (yerli arı kovanı — Gm) ile gavran (arı kovanı — Or, Ar; un konulan tahta kutu — Çr, Or, Gm; içi çürümüş olan ağaçlardan yapılmış fıçı — Or) sayılır. Kobran da içi boşalmış, kof ağaç, meyve vs.yi ifade eder (Brs, Or, Ar). Kavran ise, boş arı kovanı (Or, Tr, Ar) oluşunun yanı sıra ağaçtan oyulmuş kapaklı kavanoz (Ks, Or), içi boş ağaç fıçı’dır (Tr). Kabran’ın sepet, sele tarifi hemen aşağıda göreceğimiz örme tip kovanları da içine almış oluyor. Bunlardan başka hızman Isp’da arı kovanı, Ky ve Ada’da çiriş kökünden yapılan yağ kabıdır. Kotara-kotarga-kutarga[17] Muğla’da arı kovanı olup kotar (Brs) — kotara (İz, Brs, Krk) — kotra (Bulgaristan göçmenleri Ed, Krk) koyunları sağmak için kullanılan üstü kapalı ağıldır. Kotarmak, Anadolu’nun ve Trakya’nın çok yerinde bir kaptan başka bir kaba yemek boşaltmak, yemeği kaplara dağıtmak; yemeği hazırlayıp yenecek duruma getirmek demektir ki bu da arının yaptığı işi kapsar. Görüldüğü gibi kovanlara verilen adlar özgül olarak arı kovanını ifadeden çok, zarfın şekli ile içerdeki faaliyetin tarifi ile ilgili oluyor. Aynı şekilde kuru, Ant’da arı kovanı, Seyhan’da da kara topraktır (bundan anlaşıldığına göre Ant’daki kuru, fot.29’daki tiptendir, eğer aşağıda anlatacağımız tüm topraktan yapılmış cinsten değilse).
Gaz’in güneyinde, ağaçtan yoksun bölgelerde yaşayan Türkmen, Barak, Elbeyli, Berelli ve Beydilli oymakları bu kütükten oyma yayık biçimindeki kovanları, gölgede kurutulan ve içine bir miktar ince saman kattıktan sonra iyice yoğrulan kırmızı çamurdan imal etmektedirler. Ancak bu kovanlar bir günde yapılmaz, ince tabakalar halinde kuruta kuruta meydana getirilir. Yine aynı şekilde küren halinde arı damı’nın altına istif edilir.[18] Bu tip kerpiçle yapılmış kovanlara Bt’de kever tabir edilir. Arı damı da Brd’da ketenek’tir.m
Ve nihayet fot.29’da görülen, söğüt ve sair dallardan örülüp üzeri toprak veya mayıs’la sıvanan kovanlar vardır ki bunlara Gm’de zı, Ezm’da da zıgı denir (onomatopeia?).
Gerek kütükten oyulmuş, gerekse bunlara benzer şekilde topraktan yapılmış kovanlar ilkbaharda merkeplere yüklenerek yaylaya çıkarılır, arılar orada açmış güzel çiçeklerden faydalanırlar. Yolculuk esnasındaki sarsıntıdan arılar pek hoşlanmazlar ve kovan sahibinin ihmali yüzünden o arada kapak açılacak olursa ihmalin bedelini zavallı merkep hayatıyla öder.
Arının kovana girdiği delik Ank’da çişme adıyla anılır. Kovanın kapağı Rz’de anihter tesmiye edilmekte olup àνοιϰιή “açık” manasınadır (àνοιϰιήϱιον “anahtar” sözcüğünün kökenini teşkil eder).[19] Daldan örme ve üstü sıvalı sepetlerde arılar, fot.29’dan görüldüğü gibi alttan kovana girerler: sepetin dikme’leri uzunca olup böylece altta bir aralık sağlarlar. Ky’de, dış görünüşü itibariyle bunlara benzeyen kovanlar sığır tezeğinden (mayı — Türkiye’nin her tarafında) imal edilip bunlar mayıslık adıyla anılırlar.
Kışın arıların kovan deliklerini kapatmak için sıvadıkları mumlu maddenin hayli çok ismi vardır: egir mumu — eğer mumu — eğil mumu — eğin mumu — eğir mumu — eğri mum (Gm, Ezc, Sv, Nğ, Ky, Ml, Ezm), girabolu-girebo (Isp, Ama, To, Krş, Nğ, Kü, Or, İç), kirebeli-kirebolu (İst, İç, Ank), pirebolu (Isp, Ama, To, Krş, Nğ, Kü, Or, İç), kirebeli-kirebolu (İst, İç, Ank), pirebolu (Isp, Ant, Çkr, Mğ, Brd, Es). Bu sonuncular Rumca πϱόπολιϛ’ten galattır.[20]
Ankara yöresinin halkı bu hayvancıklarla diyalog dahi kurmuş: gongola! gongola! diye diye oğul verirken bunların birbirlerinden ayrılmaları önlenip bir yere konmaları sağlanıyor. Anlaşılan, bu kelimeyi teşkil eden sesler arının kulağına hoş geliyor. Keza onun burun zevkini de okşayan ilâcı bulmuş Rz’li: mahıt’la onu kovana alıştırıyor. Oğul, dikilen tol (çalı, dal — Ank) üzerine kondurulup oradan vaskal (sepet — Gm) ile alınıyor. Latince vasculum küçük kâse, kap, bazı meyvelerin kapsülü — ulbesi manasınadır.
Bazen de arıyı kovandan kaçırmak gerekiyor, balı almak için. Bu zaman mantar gibi bir ağaç, kavrak (Gr) yakılıyor (bu sözcük aynı zamanda, yine aynı yörede, balsız peteği de ifade ediyor). Bu tedbir çoğu kez yetmediğinden başa göççek (İç), gözçek (İç), gözene (Ky), gözlük (Af, Mğ), yani telli başlık geçirilmesi ihmal edilmez. Kovandan petek ağış (İz, Ed) ile çıkarılır ki Kamus Tercümesi’nde (XVIII-XIX. yy.) Asım efendi “El-hâtır (Ar.): koğandan gömeci kesip balını sağacak âlete denir ki anış tabir olunur” diyor[21] BTL’na göre bu sözcük Batı Türkçesine aittir. Göktürk’lerde ağış, hazine; mal, servet, varlık karşılığında kullanılıyor.[22] DLT’de aynı kelime yükseliş, ağış anlamına geçiyor.[23] Acaba bal gerçekten servet, varlık mı ifade ediyordu? Yine petekten bal almak için demir kepçe, demir bıçaktan daldız (Isp, Dz, Ay, Kn, İç) ile eğri uçlu olması sebebiyle eğdi (Or) denilen araçlar kullanılmaktadır. Bunun yassı olanına da kovancı ısranı (Mğ) deniyor.
Bal, esas itibariyle, arının biriktirdiği kendi yiyeceğidir. İnsanoğlu bu üretimin “artık değer”ini alır veya alması gerekir. Aksi halde “tezgâh”ı yitirir. Bu ana kavramı tarih boyunca Küçük Asya nasıl uygulamış, bugün Anadolu nasıl uygulamakta? Bu kavram ne dereceye kadar belirgin? Kovana şekerli su veya pekmez konduğunu biliyoruz; ancak bu davranış, son tahlilde, bir tağşiş amacından başka bir anlam taşımıyor. Arının, bal yapmak için yediği kineyit’tir (Çkl).
Toros Yörük’leri arasında yapılmış aşağıda derç ettiğimiz araştırma, arıcılığın ciddî müşahedeye dayandığını gösteriyor: “Mart ve Nisan ayında hava iyi giderse arılar oğul vermeye başlar. Eğer hava bu aylarda iyi gitmezse hıdırilyas’[24]dan yirmi beş gün sonra başlar. Gündönümünün nihayetine kadar oğul verme devam eder. Arının oğul vereceğini farsak su sakası tabir edilen arıdan anlarız. Bu arı diğerlerinden biraz büyüktür (σαϰϰοϱáφα, büyük iğne demektir?—). Oğuldan on iki gün evvel çıkar. On sekiz gün sonra oğul çıkar. Havada uçan oğula bir çan veyahut ses çıkaran sahan çalınır. Bu sese oğul kanar, kovan oğulun yanına getirilip kovanın içine şerbet yahut ayran püskürtülür, oğul kepçe ile kovana konur. Arı, bal yapışına göre kalbur, kılıç diye iki isim alır. Bal alma Kasım’dan sonra yapılır. Kovana tütsü verilir, bıçaklarla alınır. Süzme yoktur. Oğulun verdiği bala oğul balı denir. Tekrar oğul verirse torun balı denir.”
“Güve beyaz bir kurttur, petek içinde örümcek gibi ağ yapar. Güve beyaz (kangalak) kelebek içine girip yumurtlar. Kovanın önce açık kapağı açılıp güvenin işlediği petek kesilir, içi temizlenir. Katran tütsüsü verilir. Çaputu katrana batırıp kovan silinir. Kovanın yanık yerleri ocak külü ve mayısla sulanır. Arının idare’si yoksa kovandaki sağlam peteğin gözlerine bal, şeker kestirmesi doldurulup kovana konur. Arı işleyince petek alınır. Ayrıca üzüm ezmesi ve tereyağı yahut zeytinyağı ile kızarmış tavuk konursa bunu da yer. Bunu yiyen arı çok kuvvetli olur.”
“Arı işlemeye başlayınca haftada bir defa ve iki üç günlük yakıp arıya tütsü vermeliyiz…”.[25] Bu son günlük tütsüsü nazarlık olmalı.
Torun balı’nı cur-cura-cüra-cüre (Sv, Ank, Ky), yani arıların baş oğuldan sonra verdikleri oğul (torun) yapar. Arının üçüncü oğuluna da kırnak denir (Brs).
Arılar, lütufkârlıklarının yanı sıra, bazen oyun da oynarlar insanoğluna: yaptıkları bal ağılı olabilir (basıra Dz) veya sarhoş ya da hasta edici maddeler içerebilir. Pompeus’un üç bölüğünün nasıl deli bal yiyip Heptacomitae’lerce imha edildiğini anlatmıştık. Buna yakın fakat çok ucuz atlatılan ve çok daha evvel geçmiş bir hadiseyi de bize Xenophon hikâye ediyor: “Kolkh’ların boşaltıp kaçtıkları bol erzak dolu birçok köyde Yunanlılar konakladılar. Bu köylerde onları şaşırtan bir tek şeyle karşılaştılar: birçok kovan vardı ve bu kovanlardaki peteklerden bal yiyen askerler kustular, ishal oldular ve içlerinden hiçbiri ayakta duramıyordu; az yiyenler körkütük sarhoş olmuş insanlara, çok yiyenleri ise azgın çılgınlara, hatta can çekişen insanlara benziyorlardı. Bu durumda birçoğu bir bozgun sırasındaymış gibi yere serilmiş büyük bir umutsuzluk başlamıştı. Ertesi gün kimsenin ölmediği görüldü ve sarhoşluk yaklaşık olarak bir gün önce başladığı saatte geçti. Üçüncü ve dördüncü gün müshil almış gibi bitkin düşmüş halde ayaklandılar.”.[26]
Bazen de arılar peteklerin bazı gözlerine bir acı madde (kızamuk — Brd) doldururlar.
Bal her zaman pekmezlerden üstün tutulmuştur. Balın kaynatılmasıyla elde edilen pekmeze benzer bir tatlı olan karakoyu (Ant) dahi böyledir. “Zengin helvasını baldan pişirir, fakir derman için pekmez bulamaz”[27] derken, sınıf farkını belirtmenin yanı sıra balın pekmeze göre kıymetini de ifade etmiş oluyor, bu Selçuklulara kadar varan halk deyimi. Bal, şeker kaynağı olarak önemine muvazi olan halk deyişlerinde de çok sık geçmektedir. Mecazî manaya da hayli yatkın olan bal ile ilgili sözlerden birkaçını verelim:
“Bal belâsız olmaz.”
“Lâl’in gâmını çekmeyen irmedi sefaya,
Bâl’ı yoğ idi zevki belâsı yoğ ise” (Muhitî).
“Bal dimekle bal bilinmez
Lezzetini bilen bilûr “ (Kaygusuz Abdal)[28]
“Balı parmağı uzun olan yememiş, kısmeti olan yemiş.”[29]
“Türkmen’e – arı alır mısın? – demişler, – paramla vızıltıyı nidem? – demiş.[30]
İddiaya göre Türkmen balın kıymetini bilmiyor!…
Arılara özelliklerine göre verilmiş çok sayıda isim de, bunların asırlar boyunca çok ciddî tetkike tabi tutulmuş olduklarını kanıtlar. Bal yapan arılar: çok faal ve usta olanlar meliz-miliz (Nğ, Ku, İç, Ada) (bunlarda μέλισσα = arı, μελίσσι = oğul ve kovan’ı görmemek mümkün mü?); kılınç-kılıç, peteğini uzunlamasına ve beyaz yapan titiz arı (Af, Ama, Hat, Nğ, Kn, El, Dz, İç, Mğ); köstengi, peteğini kovana eğri olarak yerleştiren arı — “köstengi uslu olur” — (Isp); kurban, peteğini yatay yapan usta arı (Isp).
Erkek arılar: boruzan (her halde çok vızıldadığından olmalı — İç), hordan (Isp), puları (πουλάϱι = tay, sıpa) (Ezc), saka (Ky, Çkl); bunların içinde bal yapan: bodat (Isp, Brd, Dz, İz, Mğ, Ed) vs. sıralanabilir.
“Petek” Ermenice olup[31] bunun en yaygın anlamdaşlarından gömeç (Tr-El hattı ve Batısı), dalak-arı dalağı-ardalak (aşağı yukarı bütün Türkiye’de), yapı (Ank), keç (Rz), kirek (Sn), cec-çeç (dalak halinde balsız petek — Rz, Ar, El, Ml, Sv; Kn), cüpre-cürep-çür (balı alınmış petek — Or) (bu kelimelerin “cibre” ile ilişkisi olmalı), kavara (balı alınmış petek, kovanda arıların yemesi için bırakılan bal — Kn), kavran (boş petek — Rz), deval (arıların balla doldurdukları petek gözleri — Kn), köfere (boş bal gömeci — Nğ, Ky) (ϰυψέλη = kovan -?-), anafol (ana arının büyüdüğü özel petek — Rz) ( φωλεά = yuva olup “folluk” dahi buradan gelir) zikredilir. Çec, çeç ve çok sayıda varyantının hayli yaygın birçok anlamı daha vardır ki bunların başında savrularak samandan ayrılmış tahıl yığını, kabuğu çıkarılmış fındık, ceviz ve mısır, üzümün suyu alındıktan sonra kalan posası, koni şeklinde taş yığını vs. gelir. Farsça câç-câş, samanı temizlenmiş hububat yığını olup çec bunlardan gelir.[32]
Bunlardan başka balağız-balavuz (Kn, To-Karaçay göçmenleri) balmumunu ifade edip Kastamonulu bunları mecazî manada, tatlı tatlı konuşan kişi karşılığında (μέλι μον) kullanıyor. Balkar, Karaçay, Kazak, Tobol lehçelerinde balauz, Abû-Hayyân’da balavus, Kalmuk balabuz… şekillerinde olan sözcük, bal ve (hayvanın doğurduktan sonra ilk sütü olan) aguz’dan oluşmuştur.[33] Gömeç ise aslı kömeç olup köm-göm (mek) kökünden müştaktır.
İslâm tarihinin balla ilgili bir hadisesini hikâye ederek bahsi kapatacağız: “Peygamberin âdeti, her gün ikindi namazından sonra zevcelerini ziyaretti. Bir gün Hafsa’nın, bir rivayete göre Cahş kızı Zeyneb’in evine uğradı ve yanında her zaman kaldığından fazla kaldı. Bu hadise, diğer zevcelerini kıskandırdı. Âyişe diyor ki: ‘Hafsa ile uyuştuk. Peygamber hangimizin yanına gelirse ona magafir kokuyordunuz, diyecektik’ (magafir ise öyle bir tatlı şeydir ki kokusu serttir, Peygamber de böyle sert ve fena kokulu şeylerden tiksinirdi). Peygamber bunlardan birinin yanına girdi. O da Peygamberin magafir koktuğunu söyledi. Buna karşı Peygamber: “hayır, dedi, Zeyneb’in evinde bal içtim. Bir daha da içmem.”
Peygambere karşı aynı şekilde hareket etmek için ortaklarıyla uyuşan Sevde de “öyle ise o balın arıları magafir yemiş” dedi. Âyişe de Sevde’nin dediklerini dedi. Peygamber Safiye’nin yanına uğrayınca o da aynı sözleri tekrarladı. Bunun üzerine o da balı kendine yasak etti. Peygamber böyle yapınca Sevde: ‘Suphanallah, dedi, balı kendine yasak ettirdin’. Âyişe de ona manalı bir göz atarak ‘sus’ dedi”.[34]
Balın mekruh ilân edilmesine ramak kalmış…
Dipnotlar:
[1] A. Audın. — Les Fêtes Solaires, P.U.F., Paris 1945, sah. 148-149
[2] J. Mellaart. — Çatal Hüyük, sah. 225
[3] G. Contenau. — La Civilisation des Hittites, sah. 117
[4] ibd. sah.129
[5] P. Garelli. — Les Assyriens en Cappadoce, sah. 108
[6] L. Robert. — Noms indigénes, sah. 230-231
[7] G. Clauson. — op.cit., sah.330, 771, 906 ve M. Räsänen. — op.cit., sah. 59, 339
[8] S. Moscati. — L’Orient avant les Grecs, sah.120
[9] Kuru madde hacım ölçüsü, 25-50 litre arasında; bkz. İA, mad. “ Kafîz” .
[10] F. Işıltan. — Urfa Bölgesi Tarihi, İstanbul 1960, sah. 51 ve 93
[11] Kaban, Arapça kantar demek olup Dersaadet’e gelen mallar buralardan tevzi edilirdi: Un Kapanı, Yağ Kapanı vs. (ilerde ayrıntıları verilecek).
[12] TA, mad. “ Bal Kapanı”
[13] İ. Miroğlu. — XVI. Yüzyılda Bayburt Sancağı, İstanbul 1975, sah. 157, 161, 168 ve 171.
[14] N. Göyünç. — XVI. Yüzyılda Güney-Doğu Anadolu’nun Ekonomik Durumu, in Türkiye İktisat Tarihi Semineri, Ankara 1975, sah. 94
[15] M. Hamidullah. — Dinawariy’s Encycopaedia Botanica (Kitab an-Nabat) in the Light of Fragments in Turkish Libraries, in Fuat Köprülü Armağanı, İstanbul 1953, sah. 203-204
[16] DLT, III, sah. 156
[17] Son ikisi 1941 baskısı Söz Derleme Dergisinde olup 1975 baskısı DS’nde bulunmamaktadır.
[18] R. Yalgın. — Çok İptidaî Çömlekçilik, in Türk Tarih, Arkeologya ve Etnografya Dergisi, sayı IV, 1940, sah. 193-195
[19] BTL
[20] DELT
[21] TS
[22] M. Ergin. – Orhun Abideleri, İstanbul 1973, sah. 101
[23] I, sah. 61
[24] Hıdrellez
[25] A.R. Yalgın. — Hayvancılık, in TED, III, 1958
[26] Anabasis, “ On binlerin Dönüşü” , terc. J.Gökçöl, İstanbul 1974, sah.146
[27] S. Ünver. — Atasözleri, İzmir 1968, sah.8
[28] E. Kemal Eyüboğlu. — Şiirde ve Halk Dilinde Atasözleri ve Deyimleri, I
[29] Ö. Asım Aksoy. — Atasözleri ve Deyimler
[30] İ.H. Soyut. — Türk Atasözleri Hazinesi ve S. Nüzhet + M. Ferid, op.cit., sah. 300.
[31] BTL
[32] GG
[33] M. Räsänen. — op.cit., sah. 60
[34] M. Hüseyin Heykel. — Hazreti Muhammed Mustafa, tercüme Ömer Rıza Doğrul, İstanbul 1948, sah. 403