Kültür Eserleri > THKK 6 - Ulaştırma, İletişim, Mübadele, Ölçü Ve Metalürji Teknikleri > Araba

Araba

Hindistan’da köyden köye yaya gidilmesi o denli mutat bir olaydır ki, metinlerde bundan çok az söz edilmiş. Aşırı duyarlık saikiyle hacca tamamen yaya olarak gidilmiş olmalıydı. Ama genel olarak yaya yürüyüşler bir yük arabasının refakatinde oluyordu. Hindistan seyahatinde İbn Batuta, arabasının atlarını satıp bunların yerine develeri ikame ettiğini yazıyor; böyle bir yolculuk konfor içinde geçmiş olmalıydı: “Herkes, hareket halinde iken arabasında yiyip içiyordu ve benim arabada üç cariyem vardı.”

Binek hayvanları toplumun bütün sınıflarında bulunurdu. Ordu, büyük miktarda ata sahipti; şöyle ki süvari kuvvetleri onun belkemiği sayılıyordu. Atlar Arabistan yarımadası ve Kuzey-Batı’dan ithal ediliyordu; bunun yanı sıra kraliyet pâygâh’larında, âhûr-bek’in nezareti altında yetiştiriliyorlardı. Binek develeri de, özellikle Batı’da, yarı çöl arazide kullanılıyorlardı.

Malların taşınmasında en genel nakil türü her zaman için, bir çift öküzün çektiği iki tekerlekli araba olup bunun tasarımı yerden yere hafif farklar arz etmişse de bir yerde bunun biçimi dikkate değer şekilde sabit kalmıştır[1].

***

Ünlü türkolog Clauson, “araba” sözcüğünün etimonu üzerinde çok ilginç açıklamalarda bulunuyor. Dinleyeceğiz onu, özetleyerek.

Araba (arba, abra) sözcüğü XIV. yy.a kadar geri gidiyor; ancak, saf bir Türkçe kelime olarak gözükmüyor; ne de bir aşikâr Arabî ya da Farisî etimolojiye sahip. Osmanlıca’da araba’nın imlâsı, bir “ayn” iledir. Her ne kadar Şemseddin Sami, “Kamûs Türkî”de, sözcüğün saf Türkçe tabiatını ispatlama çabasıyla işbu imlâyı “utandırıcı bir nahiv veya şive hatası” olarak gösteriyorsa da bu, aslında, daha doğru olanıdır.

Sözcüğün etimolojisi Mirza Mehdi Han tarafından müteakip ifadelerle XVIII. yy.da daha doğru olarak izah edilmiş: “arâba”, harâba ile kafiyeye girip “arrâda”, keza Arapça adjala’nın bir muharrifidir” (tahrif edilmişi, bozulmuşudur). Arrâda, bir mancınığı ifade edip bunun bir araba olmadığı kabul edildiğine göre sözcük, “bir hareketli silâh, bir silâhı taşıyan araç”ı ifade etmiş olması ve “araba”dan intikali en kolay izah oluyor.

Şu anda arrâda’dan araba’ya geçişi hususunda kesin bir tarih verilemiyor. Ancak bunun, XIII. yy.ın başlarında İran’ın istilâsı sırasında Moğol ordusu tarafından bir teknik tabir olarak benimsendiği tahmin edilebilir. Bu, muhakkak XIV. yy.dan önce vaki olmuştu, şöyle ki bu tarihte arrâda sözcüğü Türkçede gözükmüyor ve araba, Codex Comanicus’ta (XIV. yy.ın başı) yer alıyor. Öbür yandan, bu iki sözcükten hiçbiri DLT’te bulunmuyor[2].

***

Türk – Moğollarca meskûn Orta Asya ova ve bozkırlarının, Hıristiyan çağının başlarına doğru, iki tekerlekli ve bir shaft (eksen)’li, daha önce Çin’de geliştirilmiş bir tip arabanın modern tipten omuzlara oturan bir boyundurukla donatılma merkezi olduğu beliriyor. Buradan iş bu aracın kullanılışı, her iki yöne, Çin’e ve Avrupa’ya doğru sıçramış. Bu arabalar, özellikle Moğol imparatorluğu döneminde, Bozkır uluslarının tarihinde önemli bir yer işgal etmişler.

Yukarda söylendiği gibi araba sözcüğü VIII/XIV. yy.da Codex Comanicus ile İbn Batuta’da görülüyor. Bu sonuncusu Kırım’da, yerlilerce araba diye adlandırılan, dört tekerli, bir yurt taşıyan, iki veya dört at, öküzler ya da develerce çekilen ve hayvanlardan birine binmiş bir sürücü tarafından kontrol edilen bir aracı betimliyor ki bu, Orta Asya’dakinden farklı oluyor. Muhtemelen bir oku haiz (eski usul boyundurukluk; boğazdan çekmeli), Avrupa’nın Tuna bölgesi ya da Ukrayna’da daha prehistorya çağında icat edilip aynı bölgelerin Tatarlarınca aynı ad altında devam ettirilegelmiş bir tip araba olmalıydı. Memlûk ordusu Yavuz Selim’e karşı (Kilis’in Güney’inde Mercidabık muharebesinde – 1517), üstünde bir nevi tüfek bulunan ve iki öküzün çektiği yüz kadar araba’yı sürmüş.

Orta Asya’da göçebe dünyasının ekonomik çöküntüsünün sonucu olarak tekerlekli nakliyat, XV. yy.dan sonra önemini kaybediyor ve araba, arba, özellikle fevkalâde büyük, parmaklıklı tekerli (çap 2 ilâ 2,30 m.), darbeleri bir ölçüde ifna edici kamıştan zeminli, çeşitli ölçülerde bezenmiş ve çoğu kez bir tür kaputla örtülü ve iki ok arasında hareket eden bir atın (bazen bir öküz ya da devenin) çektiği bir aracı ifade ediyor. Çoğu kez, dönüşleri kolaylaştırmak için tekerlerin biri eksen üzerinde sabit, öbürü ise döner durumda. Bu, yerden yüksekliği sayesinde nehir geçitlerini, kanal ve yükseliş halinde dereleri geçmekte, bunları kolaylıkla aşmakta kullanılmış. Ağır yük taşındığında, at sayısı artırılıyor. İki belirgin araba tipi bulunuyor: Harizm ve Kaşgar’ın, sürücünün araç üzerinde oturup dizginlerle idare ettiği araba ile Türkistan’ın Hokand tabir edilen, sürücüsünün atın herhangi bir yerine oturduğu ve ayaklarının iki taraftaki oklara bastığı ve kısa bir dizginle sürdüğü araba.

“Araba” sözcüğü Kırgızlarda o denli yaygındı ki lokomotif “ateş arabası” (ot araba) tesmiye ediliyordu.

“Araba” sözcüğü Slav ve Balkan dillerine sızmıştı: Romence (h) araba; Rusça arba; Ukraynaca harba; Bulgar ve Sırpça araba. Sözcük keza İranlılarca da istiare edilmiş: Farisî äraba, Tacik aroba.

Osmanlı Türkçesinde sözcük, her türlü taşıt aracının nev’e ait adı olmuş. Osmanlı İstanbul’unda insanlar kentte at sırtında gidip gelmişler. Bu, sarayların dışına çıktıklarında sultanlar için de böyle idi. Mamafih, rahatsız olduklarında ve çeşitli sair vesilelerle, araba ile seyahat ederlerdi. Kanunî, son seferine çıktığında malûl olduğundan İstanbul’u at üstünde kat etmiş ve Davut Paşa ovasında (dört tekerlekli ve oklu) bir araba’ya geçmiş ve bunu hiç terk etmemiş. Sürücü, iki attan birine binmiş olup sultanın vezirlerle müşaveresi sırasında bile buradan inmemiş. Sultanların, şehzadelerin ve sair önemli kişilerin arabaları yüksek derecede bezemeliydi. Bunlar özellikle sultanî düğün törenlerinde kullanılmış. 1048/1638’de İstanbul’da araba imalcileri gediği 40 kişiden oluşmuş olup bunlar 15 dükkâna sahipmişler.

İşbu “lüks” nakil araçlarının dışında öküzlerin çektiği bir kırsal tip araba (ot arabası)[3] da başkent sokaklarından geçiyordu. Bir yüksek şahsiyet için bunlara binmek bir zül (hakirlik) olup Vezir-i Âzam Ali Paşa (1691-92) “Arabacı” lâkabını almıştı: Siyasî düşmanlarını bu yüz kızartıcı muameleye tâbi tutuyordu. Ama sonunda kendisi de bindirilecekti bu ot arabası’na…

XIX. yy.ın başına kadar İstanbul’da araba ile gidip gelme hakkı, sadece Şeyhülislâm vezir-i Âzam gibi yüksek mansıp sahiplerince mahsustu. Bu dönemde Avrupa’dan araba ithali henüz başlamamıştı. Araç sayısı artıyor ve bunlar Avrupa modasına gittikçe benzer oluyordu: Talika’lar, kupa’lar (Resim 1 ve 2)[4].


[1] Burton – Page, J. Nakl, in EI.

[2] G. L. M. Clauson .-Araba (I), in EI.

[3] Buradaki “ot”, doğruca bitkiyi, Kırgızların lokomotifindeki “ot od” ise “ateş”i ifade ediyor.

[4] M. Rodinson. – Araba (II), in EI.